Deprem, korona ve Trump… Üç tehlikeli konuyu birbiriyle irtibatlayan ortak nokta

19

Bugün yazımda üç ayrı başlık altında üç değişik konuyu işledim.

Depremler bize neyi öğretemedi?

İzmir depreminin bilançosu her geçen gün biraz daha ağırlaşıyor. Depremde hayatını kaybedenlerin sayısı artıyor. Aradan günler geçti, yeraltından hala sesler geliyor. Haberleri izlerken insanlarımızın ve çevrenin afetlere ne kadar hazırlıksız olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz.

Uzmanların “Gelecek” diye her gün uyardığı depremler yine uzmanların ismini vererek belirttikleri noktalarda birbiri ardına gerçekleşiyor. Meydana gelenlerden çıkarılacak en önemli sonuç, büyük kayıplara yol açması beklenen İstanbul depreminin de fazla uzakta olmadığı…

Yarın da olabilir İstanbul depremi, on yıl sonra da…

İstanbul depremi yarın meydana gelirse bugünden yapabileceğimiz fazla bir şey yok. Ancak, planlamayı gecikebileceği üzerine yapıp kolları ciddi biçimde sıvamamız şart. Her günü kazanılan bir süre olarak değerlendirmeli. Deprem vurduğunda zamanı iyi değerlendirdiğimizi, o sayede yüz binleri bulabileceği ilan edilen can kaybını asgaride tutabildiğimizi söyleyebilmeliyiz.

Aslında ne yapılması gerektiği belli. Deprem kuşağında olan tek ülke Türkiye değil. İzmir’deki depremden daha şiddetlisine maruz kaldığı halde insanların burnunun kanamadığı ülkeler var ve onların bunu nasıl sağladığı da biliniyor. 1999 Marmara depremi sonrasında, hem dışarıdan öğrenilen örnek tedbirler hem de yerli uzmanların teklifleri, herkese neler yapılması gerektiğini belletti.

Bilinçlendik, ne yapmamız gerektiğini biliyoruz, fakat yapmayı beceremiyoruz.

Reklam

İzmir örneği ortada.

En büyük şanssızlığımız, depreme karşı her türlü tedbirin alınması bilincine kavuştuğumuz şu sırada ülkemizin tarihinin en ciddi ekonomik sıkıntılarından birini yaşadığı gerçeğidir. Devletin bu alana ayırabileceği imkanları yok denecek kadar az. Bu amaçla toplanan vergilerin bile başka alanlara harcandığı söyleniyor.

Görev vatandaşa düşüyor.

Sivil toplumun devreye girmesi, tedbirler istikametinde ortak çalışmalar ve işbirliklerinin gerçekleştirilmesi neden mümkün olmasın?

Her yıl bölge sakinlerinden emlak vergisi toplayan belediyeler de, özellikle depreme maruz kalması mukadder bölgelerde, bütün dikkatini bu alana verse iyi olur.

Depremi ne kadar şiddetli olursa olsun insanlarının burnu kanamadan atlattığı ülkeler arasına biz de girmeliyiz.

****

Burhan Kuzu’yu koronaya kaybettik

Reklam

Prof. Burhan Kuzu koronaya yakalanmış. Vefat edince öğrendik.

Hukukçu kimliğine siyaset adamı özelliğini de eklemişti Prof. Kuzu. Son seçim öncesine kadar 2002 yılından bu yana milletvekili olarak Meclis’teydi ve önemli görevler üstlenmişti. Şimdilerde sıkı biçimde eleştirilen ‘cumhurbaşkanı hükümet sistemi’ni en samimi savunanlardandı. 

Vefatı ‘korona’ ve ‘salgın’ konusuna daha ciddi yaklaşılması üzerinde düşünmeye sevk etmeli.

Koronaya yakalanmanın zor olmadığı belli. Özellikle toplumdaki konumları başkalarıyla bir araya gelmeyi gerektiren insanlar kolayca hastalanabiliyor. İstanbul belediye başkanı Ekrem İmamoğlu, içişleri bakanı Süleyman Soylu, Cumhurbaşkanı başdanışmanı ve sözcüsü İbrahim Kalın korona tedavisi görenlerden ismi ilk akla gelenler…

Burhan Kuzu herhalde ülkenin bir vatandaşına verebileceği en iyi sağlık hizmetinden yararlandırılmıştır. Milletvekilleri -yalnız kendileri değil aile fertleri de- en geniş sağlık sigortası kapsamında oldukları için en iyi hastanelerde işin uzmanı doktorların ilgisinden yararlanırlar.

Öyle olduğu halde ölüm kaçınılmaz olabiliyor.

Tedbirlere uymaktan başka yapılabilecek anlamlı bir şey yok.

Sorun da burada düğümleniyor. Pek çok insan salgını hafife alıyor. Tedbir hak getire. İngiltere en kalabalık birlikteliği altı sayısı ile sınırladı; evlerde bile altıdan fazla insanın bir araya gelmesi yasak orada. “Yılbaşında geniş aile fertlerimle buluşacağız, sayımız altıyı aşabilecek” diyen ünlü birine lafını yedirdi İngiliz kamuoyu.

Bizde ise…

Aklımızı başımıza toplamalıyız.

Hayattayken önceleri üniversite amfisinde, sonraları Meclis’te ve televizyon ekranlarında ders verirdi Burhan Kuzu, vefatı da sağlığımızla ilgili uyanışa vesile olmalı.

Merhuma Allah’tan rahmet, yakınları ile dostlarına sabırlar dilerim.

****

Trump mı, Biden mi, yarın belli olacak

ABD’de yarın hayati seçimler var. Yalnız başkan seçmeyecek, Temsilciler Meclisi ve Senato üyelerinden bazılarını da belirleyecek Amerikan seçmenleri. 

Donald Trump ile rakibi Joe Biden akla kara gibi birbirinden farklı kişilikler. Trump’ın yeniden seçildiği ABD -hatta dünya- ile Biden’in başkan olduğu ABD -ve tabii dünya- birbirinden çok farklı olacak.

Üzücü olan Amerikan seçmenlerinin önemli bir bölümünün ve dünyada da bazı ülkeler yöneticilerinin Beyaz Saray’da Trump’ın oturduğu bir Amerika’yı tercih edebilmeleri…

‘Filistin davası’nın anlamsızlaşmasını sağlayan kişi olmasına rağmen Arap ülkelerinde bile Trump’ın kazanmasını arzulayan liderler var.

Kamuoyu yoklamaları Biden’i bayağı önde gösteriyor, ama pek çok gözlemci konuya ihtiyatlı yaklaşma ihtiyacı hissediyor. ABD’de başkanlar halk oyuyla seçilmiyor; seçmenler her eyaletin nüfusuna göre sayısı belirlenmiş ikinci seçmenler için oy kullanıyorlar. İkinci seçmen sayısı fazla olan partinin adayı, genel oyu rakibinden az bile olsa, seçimi kazanmış sayılıyor.

2000 yılında George W. Bush rakibi Al Gore’dan daha az oy aldı ve seçildi. 2016 seçiminde de Trump’ın oyu rakibi Hillary Clinton’dan azdı, ama dört yıldır o başkan.

Yine öyle bir tablo ortaya çıkabilir ve iş, 2000 yılında olduğu gibi, Trump’ın atadığı üç üye ile dengesi değişmiş Anayasa Mahkemesi (Supreme Court) tarafından ele alınıp kararlaştırılabilir endişesi var.

Seçimi rakibi Biden kazanmış olsa bile, aradaki oy farkı fazla değilse, Trump’ın, bir taraftan mahkemeler eliyle diğer taraftan da destekçilerini sokağa dökerek, durumu içinden çıkılmaz hale getirebileceğini düşünenler az değil.

Trump yanlısı silahlı gruplar da var, Trump karşıtları içinden o grupları görüp silahlı örgütler oluşturanlar da çıktı.

Biraz korona biraz siyasi gerginlik Amerikalıları oylarını erken kullanmaya sevk etti. Seçmenlerin yarıdan fazlası erken sandıklara koşarak veya posta yoluyla oylarını kullandı. 

Yarın ve sonrasında bakalım neler yaşanacak?

ΩΩΩΩ 

19 YORUMLAR

  1. Gün geçmiyor ki vatan hainleri yapışmış oldukları şu karalama tahtasında memleketimiz aleyhine olduğunu sandıkları kimi dahili ve harici olayları kendi çirkef zihniyetlerinde iyice murdarladıktan sonra tekrar ortama kusmuş olmasınlar.
    Kimisi belki türkiyeye daha da hasım bir başkan seçilir umuduyla okyanusötesindeki seçimlere belbağlamış, kimisi de nasıl olsa sayılı gün çabuk geçer deyip eline geçirdiği bir anket parçasının yersen yoğurt içersen ayran rakam ve yüzdelerinden bizlere papatya falı açıp bilmem hangi bahara kadar iktidarın gidici olduğunu açıklamakla meşgul.

    Yalan doğru farketmiyor, ister ekonomik ister politik hangi mesele açılırsa açılsın, mutlaka devlet büyüklerimize arsızca sövüp saydıktan sonra bir yığın iftirayı da sıralayıp yeni baştan hakaretlerle dolu karalamalarına yine devam ediyorlar.

  2. Türkiye depreme hazırlık sorununu neden çözemiyor? Bu soru tipik bir Türk aydını sorusudur. Yani deprem sorununun çözülebileceğini varsayıyor ve o nedenle bu sorun neden çözülemedi diye soruyor! Bir kere deprem sorununu üç ana başlıkta ele almak gerekir:
    1) Yeni yapılan binaların deprem yönetmeliğine uygunluğunun denetlenmesi. (bu içlerinde en kolay olanı)
    2) Şehir planlamalarının depreme uygun yapılması. (rantiyeci siyasetçiler sorun yaratıyor)
    3) Mevcut yapı stokundaki depreme dayanıksız binaların yıkılıp yerlerine yenilerinin yapılması. (bu iş gerekli kaynak bulunamayacağı için kısa vadede mümkün değil, fakat gerekenler yapılmaz ise orta vadede de mümkün olmayacaktır ve muhtemelen büyük bir depreme muhatap olunacaktır)

    Büyük bir deprem özellikle Türkiye’nin tamamını yakından ilgilendiren İstanbul’da (Allah korusun) yakında gerçekleşirse ekonomik felaket olur. Türkiye uzun zaman bunun altından kalkamaz, enaz on yılını bunu telafi etmek için uğraşır (ölenler için yapacak bir şey olamayacaktır). Açıkçası İstanbul, Bursa, Kocaeli gibi sanayi şehirlerindeki büyük bir deprem Türkiye için milli güvenlik sorunudur. Buna göre ekonomi anlayışının temeli borçlanma ve büyük şehirlerde rantiye-şantiye işleri olan AKP=Erdoğan Hükümeti de bir milli güvenlik sorunudur. İstanbul’a ihanet ettik itirafı bu gerçeği değiştirmez, onların zihniyeti değişmeyecektir.

    Yüzbinlerce çürük binayı yenilemek için kaynak yoktur. Bu sorun ancak tersine göç ile çözülebilir. Büyük şehirlerin çürük binalarını yenilemek, trafik ve altyapı sorunlarını çözmek için harcanacak yüz milyarlarca parayı Anadolu’da yeni sanayi merkezleri ve tarımsal işletmeler için harcamak gerekir. Bu durumda tersine göç olur, boşa çıkan binaların sağlam olanlarına çürük binalarda oturanlar geçirilebilir. Böyle bir çözüm milli ekonomiye net getirisi olmayan hatta götürüsü olan kentsel dönüşüm yerine net getirisi olan sanayi-tarım işletmelerinin ülke sathına yayılarak üretimin ve verimin artırılmasını sağlayacağından sürdürülebilir bir projedir. (Hatırlatma: Almanya ve Hollanda’nın yıllık peynir ihracatı 4-5 milyar dolar. Türkiye’nin Karadeniz’de bulduğu doğalgazın yıllık net getirisi ise 2 milyar dolar, o da 20 yıllık!).

    Umarım CHP, IYI ve DEVA partilerinin iktidara geldiklerinde hesaplı dış kredi bulmaktan öte projeleri vardır. Yeni iktidarın akılcı ve dürüst olmasını ve beklenen büyük depremlerin gecikmesini temenni ediyorum.

  3. Garip bir durum.. Yazının başlığı ile içeriği değişik. Yada benim anlayışım kıt ki aralarındaki bağlantıyı anlayamadım. Sayın yazar Trump yada Biden bizim için ne değişecek ki sahiden. Filistin davasını anlamsızlaştırdığından bahsetmişsiniz Trump’ın, oysa bir çok insan ve Amerikada bulunan bir çok gazeteci Biden olsa durumun çok farklı olup olmayacağını sorguluyor ki bence de sanırım çok farklı olmayacaktı. Artık şunu görebiliyoruz dünyadaki en derin devlet Amerikan derin devleti ve bazı konular onlar için “Başkana bırakılamayacak kadar” önemli. Valla çok net Siyonistler takmışlar amerikalı yöneticilerin burnuna birer halka boyunlarına da dikenli tasma. Ne yaparlarsa yapsınlar Amerikanın dünyadaki birinci önceliği İsrailin güvenliği ikinci önceliği israilin güvenliği üçüncüsü israilin çevre güvenliği. Amerikan halkının (onların tabiriyle vergi mükelleflerinin) çünkü vergi verecek durumda olmayanları sahiden insandan saymıyorlar… Amerikan mükelleflerinin çıkarları 10. Sırada falan geliyor sanırım. Peki ama Biden yada Bidon başkan olduğunda ne değişecek bari olmdan yazsanız da sevinsek. Trump yada biden benim için herhangi bir şey değiştirmiyor. Ama sanırım sizin ve bir çok yorumcu biden gelince Tayyibi götürecek sanıyor olmalı. Götürmeye niyeti var, var olmasına da destekleyebileceği, potansiyeli olan bir muhalefet yok ortada. Bazı yorumcular gene hayal kırıklığına uğrayacak. Üzülmeyin 2028 de sevineceksiniz sizde.

  4. Deprem konusunda söylenecek söz var. Ülkemiz bir deprem kuşağında olmasına rağmen biz depreme tam hazırlanamıyoruz. Depremler oluyor, insanlarımız canını kaybediyor maddi zararlar görüyoruz, biz hala aşağı yukarı aynı yerdeyiz. İnşaat işini çok iyi bilen birisi olarak söylüyorum. Birçok yasa yaptık ama bir şeyi değiştiremedik. O da insanların zihniyeti. İşimizi iyi yapma zihniyetini değiştirmemiz gerekiyor. Yıkılan binaların müteahhiti, mühendisi vardır. Ama sanıyorum inşaat yapımı sırasında hiçbirisi de inşaatın üstüne çıkıp kontrol etmemiştir. Mühendis kontrol etmeden imzayı atmıştır. Müteahhit de bize bir şey olmaz deyip binaları satmıştır. Yıllardır beri yapı denetim yasası çıkarılmıştır ama bir türlü tam manasıyla uygulanmıyor. Mühendisler projeyi çiziyor, müteahhite veriyor parasını alıyor. Kağıt üzerinde mühendisi var kontrolü yapıldı gözüküyor ama inşaatın yapımı 100 lira yevmiyeyle çalışan işçi kardeşlerimizin inisiyatifinde hala. Eğer bu ülkede bir şeyler değişecekse herkes görevini çok iyi yapmalı. Herkese saygılar.

  5. * ABD seçimlerinde kimin kazanacağı ile ilgilenmiyorum. Zira ABD’nin temel bir devlet politikası vardır ve Başkana göre değişebilecek sapmalara karşı ise Türk Devletinin buna hazırlıklı politikaları olması gerekir.

    * Eski AKP milletvekili merhum Prof.Burhan Kuzu bir ara TV programlarına çok çıkmıştı. Anayasa tartışmaları ile ilgili söylediklerinden şahsen yeni veya faydalı bir bilgi edinememiştim. Hatta ‘bu adam nasıl Prof. olmuş’ diye düşünmüştüm. Bir insan Başkanlık sistemini savunabilir fakat bir profesör denetlenmesi son derece zayıf (adeta imkansız) bir Türk tipi başkanlık sistemini savunmamalıydı diye düşünüyorum. İnsan yaptıkları ile anılır…

  6. Neden Aralık sonu, Ocak ayı ortalarından itibaren Erdoğan’ın başkanlık seçimi kazanma şansının sıfır (0) olduğunu maddeler halinde sıralamak istiyorum:

    (1) TÜİK verilerine göre, 2020 Ocak ayında (ki pandemi öncesi döneme karşılık geliyor) 26,2 milyon olan toplam çalışan sayısı, Mayıs ayı sonuna gelindiğinde 20,8 milyona gerilemiş. Yani, 5 milyonun üzerinde bir istihdam kaybı var. Pandemi dönemine girildiğinden bu yana geçen zaman içinde, yeni istihdam yaratılırak geçen yıl uğranılmış istihdam kaybının telafi edilmiş olduğunu söylemek neredeyse olanaksız. Çok büyük ihtimalle, pandemi döneminde, hatırı sayılır oranda yeni işsizler eklendi işsizler ordusuna.

    (2) Bu yılın ilk ayından Eylül ayı sonuna kadar olan 9 aylık zaman diliminde, “tüketici” olarak isimlendirdiğimiz tek tek bireylerle, esnaf kategorisindeki vatandaşların aldıkları kredilerin toplamında, önceki dönemle karşılaştırıldığında, yüzde 33’ün üzerinde bir artış var.

    Ekonomideki daralmanın, döviz kurlarındaki artışın, pandemi koşullarıının, insanları çok düşük faiz oranıyla dağıtılan kredilere yönlendirdiğini düşünebiliriz. Nitekim, ekonomist Atilla Yeşilada’nın paylaştığı ve TÜBİTAK tarafından desteklenmiş olduğunun söylediği BETAM Araştırma verilerine göre, bu yılın Şubat ayı ile Eylül ayı arasında geçen 8 aylık dönemde, “geliri maaş, ücret, yevmiye olan” vatandaşların yüzde 30’u, gelirlerinin salgın nedeniyle azalmış olduğunu söylemiş. Aynı oran, esnaf gibi “müteşebbis” kategorisine giren vatandaşlarda yüzde 44.

    Anılan dönemde, araştımaya katılanların yüzde 42,7’si, borçlarının arttığını bildirmiş.

    Katılımcıların yüzde 46,2’si, gelir desteği için devlet kurumlarına başvurduğunu söylemiş. Bunların 21,9’u talebinin olumlu karşılandığını ve gelir desteği aldığını belirtmiş.

    Katılımcıların yüzde 70 kadarı, geçim sıkıntısı çektiğini söylemiş. Bunlar arasında gıda harcamalarını karşılamakta zorlandığını söyleyenlerin oranı yüzde 38.

    (3) Ben döviz kurlarındaki yükseliş trendinin önümüzdeki haftalarda devam edeceğini düşünüyorum. Bu, spekülatif bir düşünce olsun. Diyelim, döviz kurlarının yükselişi bıçak gibi kesildi, hatta bir miktar geriledi. Sonuç değişmez: Gelecek yılın Mayıs başına kadar Türkiye ekonomisi durgunluğa sürüklenmekten kurtulamaz.

    Bu koşullarda işsizler iş bulamayacaklar. Geçim güçlüğü yaşayanlar geçim zorluğu yaşamaya devam edecekler. Almış oldukları kredilerin ödeme günleri yaklaşıyor. Pek çoğu almış oldukları kredileri ödeyemeyecekler. Merkez Bankası, çok yakında faizleri artırmak zorunda kalacak. Bu, kredi borcu olanlar için, kredi takistlerini yeni krediler alarak ödeme kapısının kapanması anlamına gelecek. Bu söylediğim olmasa bile (ki ben mutlaka olacak diyorum), geri gelmeyen batık krediler dolayısıyla, bankalar kredi vermekte artık bonkör değil çok cimri davranacaklar (bunun şimdiden başlamış olduğu söyleniyor.)

    (4) Erdoğan iktidarı, en çok iki hafta içinde, kontrolden çıkmış görünen pandemi dolayısıyla, İstanbul da aralarında olmak üzere, pek çok kentte tekrar kapanma önlemlerine başvurmaktan kaçamayacak. Göreceksiniz, iki haftaya kalmayacak, sokağa çıkma yasakları vs. geri gelecek.

    (5) Erdoğan iktidarı, ücretlilerin, emekllilerin, sosyal yardım ödenekleriyle geçinenlerin soluk almasını sağlayacak ücret ve sosyal yardım ödeneği artışları yapacak görünmüyor. Hem böyle bir niyeti yok görünüyor, hem de bunun için kasada para yok görünüyor.

    (6) Güvenilir üç kamuoyu araştırma şirketinin son altı ay içindeki araştırmalarının hiçbirisinde, AK Parti oylarındaki yavaş ama istikrarlı düşüş eğrisi son bulmadı.

    Erdoğan’ın oylarının eridiği konusnda ağzı en ketum olan, bu tür açık ifadelerde bulunmaktan sakınan KONDA’dan Bekir Ağırdır ve Metropol’den Özer Sencer dahi, artık bu tür açık ifadeler kullanıyor, hatta dramatik oy kayıplarından söz ediyorlar. dün de burada yazdığım gibi, Ö. Sencer, AK Parti’nin Eylül’den Ekim’e kadar olan bir aylık dönemde 3 puan birden kaybettiğini, oylarının %28’e gerilediğini söylüyor (kararsızlar dağıtılmadan). Sencer, yüzde 25 dolayında olan kararsız seçmen gurubu içinde %12 dolayında eski AK Parti seçmeni olduğunu, bunların yarısının (%6) partisine geri dönebileceğini, ama bunun olabilmesi için Erdoğan’ın mutlaka ekonomiyi rayına sokması gerektiğini belirtiyor. Dış politikanın bu %12’lik eski AK Parti seçmeninin bir seçimde partisine geri dönmesini sağlamayacağını, Ayasofya günlerinde %1,5 oranında seçmenini geri kazanmış olan Erdoğan’ın bir buçuk ay gibi bir sürede o geri gelen seçmenlerini yine kararsızlara kaptırdığını söylüyor.

    (7) Erdoğan, sözünü tüketmiş görünürken, kendi içinden çıkmış 2 parti, Gelecek ve Deva, kamuoyu araştırmalarında göze gelir oranlar yakalamış görünüyorlar. Araştırma verilerine göre, her iki parti de, %1,5 ile %2 arasında değişen oranlarda destek buluyor görünüyor. Bu iki partinin de, Erdoğan’ın aksine, söyleyecekleri var. Kongre süreçlerini geride bırakmakta olan bu iki partinin önümüzdeki 6 aylık dönemde daha işitilir, daha bilinir olacaklarını varsayabiliriz. Bu, her ikisine de, en az 1, 1.5 puan daha getirecektir. Benim sokak ropörtajharından edindiğim izlenim, Fatih Erbakan’ın “Yeniden Refah Partisi”nin de üç dört ay sonra yüzde 1’lere erişeceği yönünde. Sık rastlamaya başladım bu partiye oy vereceğini söyleyen vatandaşlara. Bunların Saadet seçmeni olamayacakları çok açık. Gelecek ve Deva seçmeni de değiller. Fatih Erbakan, her ne alırsa, AK Parti seçmeninden alacak.

    (8) Sık sık, muhalefet partilerinin bir araya gelerek seçmene net, anlaşılır ortak mesajlar vermeleri gerektiği savını işitiyoruz. “Neden bir araya gelip vatandaşın önüne doğru dürüst bir program koymuyorlar? Ne dedikleri, ne istedikleri belli değil bunların.” yakınması yani. Ben, en azından CHP ve İYİ Parti’nin bunu yapacaklarını, böyle bir hazırlıklarının mutlaka olduğunu, ama bunun için beklediklerini düşünüyorum. Ülke kesin olarak erken seçim sathı mahaline girdiğinde, derli toplu mesajlarla, bir ortak programla ortaya çıkacaklardır. Şimdilik, iktidarın kan keybetmeye devam etmesini bekliyorlar.

    İşte bu koşullarda, Erdoğan’ın uğradığı kan kaybını durdurması, inandırıcılık sorununu aşması, kararsızlara kaybettiği seçmenini geri kazanması mümkün görünmüyor.

    Reis’in her ne yapıp yapıp şapkadan tavşan çıkaracağı, AK Parti’lilerden ziyade, muhaliflerin dillendirdikleri bir sav. Çok abartıyorlar Erdoğan’ın karizmatik gücünü.

    Yoksulluğun, geçim sıkıntısının, icralık olan, mallarına mülklerine haciz gelen vatandaşların sayısının artmayıp artacağı 6 aylık kış dönemi sonrası, Erdoğan’ın oyu yüzde 25’i aşmaz. MHP’de ciddi bir oy kaybı beklemiyorum. AK Parti’den MHP’ye gidecek oylar, bu partinin kaybettiği oyları dengeleyecektir.

    Gelecek erken seçimnde seçime katılım yüzdesinin karşılaştırmalı olarak çok düşük olacağı kanısındayım. Hep yüzde 80’lerin üzerinde seyreden katılım oranı çok düşecek. AK Partili seçmenlerin kararsızlara gitmiş olanları gidip oy kullanmayacaklar. CHP’lierde de olacak bu.

    Her durumda, Cumhur İttifakı’nın 2021 yılı erken seçiminde alacağı oy oranı toplamda %36’nın altında kalacaktır.

  7. Ender bey hukuk devleti gelip suratınıza otursa tanır mısınız acaba? Juristokrasiyle idare edilseydik tüm mimar ve mühendislerimiz birer haysiyet ve etik abidesi kesilirdi mi diyorsunuz?
    Avukatlar da adalet savaşçılarımız olsun:))))

  8. Biden ya da Trump ne farkeder ki. Rosvelt ya da Wilson gibi dünyayı olumlu etkileyen lider olarak bir tek Obama çıktı. O da ekonomik krizin derinleştiği bir döneme denk geldi ve başının derdine düştü. Avrupa da Merkel dışında ciddiye alınacak kimse yok. Reis tek başına top oynuyor desek yeridir. Onun dişine uygun bir rakibi yok şu anda. Top onda ister ayağında sektirir. İster vurur gol atar

    • Poet arkadaş lider dediğin ekonomik krizin derinleştiği dönemde tasını tarağını dolayıp gidince mi demek dünyayı olumlu etkiliyormuş? Aynı dönem aynı krizi merkel de yaşadı hala başımızda duruyor; teğet geçecek deyince de bazılarımız eğleniyordu hatırlarsan…

      • Reisin tek rakibi Türk hava yolları. O gider gider yol alır havası bize kalır. Ha Türkü ne yaptın dersen onun bir tane sahibi var zaten o da Bahçeli reis

    • Sizden farklı düşündüğümü söylememe izin verin. Birden çok nedenle farklı düşünüyorum.

      (1) Amerikan seçimleri, sadece birisi hayli yaşlı, pek pırıltısı olmayan aday ile, diğeri şımarık, açıkça bilgisiz, ama bir şekilde kitleleri peşine takabilen aday arasında, ya da, Demokrat adayla Cumhuriyetçi aday arasında bir seçim değil. Hatta, bunlardan her birinin, Beyaz Saray koltuğuna oturması durumunda muhtemelen ne tür politikalar izleyecekleri arasında yapılacak bir tercihden de ibaret değil. Trump’ın yeniden seçim kazanması, yüzbinlerce Amerikalı için, bireysel özgürlüklerden göçmen işçilerin haklarına, siyahları hedef alan polis şiddetine varıncaya kadar bir düzine meselede, sivil toplumun genç aktivistinden sanatçısına, sokak müzisyeninden evsizine kadar milyonlarca insanın çabalarıyla inşa edebildikleri bir direniş cephesinin çökmesi anlamına gelecek. Çok büyük bir moral yıkım, kaygı verici bir dağılma ya da geri çekilme ile sonuçlanacak moral yıkım.

      Obama’nın başkan seçildiği günü takip eden ilk 6 aylık süre içinde, beyaz ırkçı KKK örgütünün ölçülebilir düzeyde üye kaybı yaşadığını, bunların örgütsel aktivitelerinin ve katılımcılarının sayısında azalma olduğunu okuduğumu hatırlıyorum.

      Trump’ın yeniden seçim kazanması, sadece Amerikan ırkçıları gibi gerici ve otoriter guruplara değil, Avrupa’da da yükselen İslam ve yabancı düşmanlığına moral kazandıracak, bunlarla baş etmeye çalışanları moral bozukluğuna ve dernileşen bir karamsarlığa, pasifliğe sürükleyecektir.

      Bu tür imaları olmasa Amerikan seçiminin, “Al birini vur öbürüne. . .” diyebilir, seçim sonuçlarına ilgisiz kalabilirdik. Mesele Biden’ın seçimi kazanması halinde ne yapıp ne yapmayacağı meselesinden ibaret değil. Biden’a oy veren, önceki hafta 11 saat sabırla kuyrukta bekleyip oy kullandıklarını okuduğumuz Amerikan vatandaşlarının “Biden’a oy verme” eyleminden ne anladıkları. Trump’ın yeniden seçim kazanması halinde bunun ne anlama geleceğini düşündükleri için gidip Biden’a oy verecek pek çoğu.

      (2) Reis’in kratında bir rakibinin yok görünmesi, Reis’in tek başına top oynadığı anlamına gelmiyor. Reis’in sahada dahi olmadığını söyleyebilirim size. Reis’in rakibi, inandırıcılığının örselenmesi, kendi seçmenin giderek artan ve artmaya da devam edecek oranında, “yakın geleceğe ilişkin umut” konusunda hiçbir sözünün kalmamış olması. Retoriğindeki tutarsızlığın nedeni de bu zaten -ve onu retoriğindeki bu aculluğa, bu tutarsızlığa sürükleyen muhalif bir parti lideri değil: Bir gün ekonominin pekala iyi gittiğini, ‘orada burada söylenenlere kulak asmamaları’nı istiyor seçemnlerinden. Haftası dolmuyor, bu kez, yokluğa sabır göstermekle iyi müminlik arasında bağ kuruyor. Damadı olan Bakan’ın Eylül verilerinin ‘iyi çıkmışlık’ halini bire bin katıp anlattığı günün akşam saatlerinde, ‘Ekonomik Kurtuluş Savaşı’ vermekten falan söz ediyor. Reis ve iktidarı tükendi. Aralık’tan itibaren bu seçim koşullarında seçim kazanma şansı, İyi Parti’yi yanına alsa bile (ki milyonda bir ihtimal bile değil) tek sözcükle “olanaksız”.

      Dilerseniz, bir saat içinde, neden Erdoğan’ın seçim kazanmasının olanaksız olduğunu, neden 2021’de MUTLAKA erken seçime gidileceğini madde madde anlatabilirim.

      Şöyle bitirmiş olayım: Türkiye’de insanların ancak Erdoğan, Ecevit, Demirel, Özal gibi güçlü, karizmatik, kitleleri peşinden sürükeyen bir lidere oy verecekleri ezberinin tamamen bozulacağı bir siyasal konjonktür yaşıyoruz. Erdoğan’ın karşısında bu anlamda bir rakibinin olmaması, bu konjonktürde hiçibir belirleyiciliğe sahip değil.

  9. “Donald Trump ile rakibi Joe Biden akla kara gibi birbirinden farklı kişilikler.”
    sayın yazarın bu tespiti doğru.
    Ama
    “Trump’ın yeniden seçildiği ABD -hatta dünya- ile Biden’in başkan olduğu ABD -ve tabii dünya- birbirinden çok farklı olacak.”
    iddiasını neye dayandırıyor onu bilemiyorum?

    “Üzücü olan Amerikan seçmenlerinin önemli bir bölümünün ve dünyada da bazı ülkeler yöneticilerinin Beyaz Saray’da Trump’ın oturduğu bir Amerika’yı tercih edebilmeleri…”
    Abd halkının iradesine saygılı olup neden seçilmiş bir başkanı tercih etmeyelim ki?

    Yoksa sn.bernarın da dediği gibi bu işleri kıçıkırık münevverlere mi bıraksaydık?

  10. 1-Dikkat edildiyse 6.9 şiddetindeki depremden zarar gören binalar ova üzerindeki yüksek katlı apartmanlar oldu.O binalardan çok ta uzak olmayan yine aynı zemin üzerinde yapılmış yakınlarımın,tanıdıklarımın oturdukları 60-65 yaşlarında oldukça eski iki,üç katlı evlerde bir çatlak bile oluşmadığının şahidiyim.
    Bornova’nın,Bayraklı’nın,Karşıyaka’nın,Mavişehir’in,Çiğli’nin düzlüklerinde deniz doldurularak yapılan yüksek katlı binalarda da kayda değer problemler yaşanmadı.Elbette bu durum şiddetli başka bir depremde buralara birşey olmayacağı anlamına gelmiyor.

    Bu vesileyle yine kentsel dönüşüm tedbirlerinden bahsedilmeye başlandı.Bu gidiş ise bana,bu deprem bahane edilerek faturanın yine,kentsel dönüşüm adı altında evleri kelepir fiyatına toplu konut dairelerine dönüştürülecek vatandaşlara çıkarılacağını düşündürtüyor.Ancak CHP’li belediyeler ile de aralarının hayli iyi olduğu görülen Türkiye’nin bilinen müteahhitlerinin sağlam olmayan zeminlere diktikleri yüksek katlı kulelerin de ciddi bir depremde taşıdıkları riskin eski binalardan çok ta az olmadığı görüşündeyim.CHP’li belediyeler ile çoğu mücahitlikten müteahhitliğe terfi etmiş toplu konut yapıcıları omuz omuza birşeyler yaparız planlarına şimdiden girmiş olsalar da,sağlam olmayan zeminlere inşa edilmiş yüksek katlı belediye binaları ile müteahhit kuleleri dahi ciddi bir depremde zarara uğrama riskinden hiç te uzak bir görüntü vermiyorlar.

    İzmir şehir planlamasının da -Bernar Bey’in geçenlerde örneklere dayanarak anlattığı üzere- uzun yıllar öncesinden gelen bir âdet üzere,Türkiye’nin birçok şehri gibi ranta dayalı olarak düzenlendiği görüşündeyim.Yüksek bir yerden bakınca İzmir ekseriyeti düz alana gömülmüş betondan bir şehir gibi görünüyor.Balçova’nın ormanları bile iskana açıldı,bu gidişle beş on sene içerisinde tahrip edilen ormanların yerine dikilen binalar Teleferiğe kadar ulaşacak gibi görünüyor.Karşıyaka,Mavişehir,Çiğli’nin düzlüklerine bataklıklar kurutularak veya deniz doldurularak yapılan binalar kale surları gibi sahil boylarını koruma altına almış görüntüsü veriyorlar.Herhalde bu surlar Vikingler,Mikingler gibi denizden birilerinin saldırısına maruz kalınması ihtimaline göre şehri koruma amaçlı dikilmiş olsalar gerek.

    Vatandaşı önceliğe alan,adil bir işleyişle zamana yayılı olarak işler belki yoluna girebilir,ancak bunun için de öncelikle bir zihniyet değişimi gerekiyor.Bu kafayla ise çok birşey değişmez düşüncesindeyim.

    2-Burhan Kuzu keşke akademisyen olarak kalsaydı,siyasete hiç bulaşmasaydı.Son yıllarda Meclis’te,tvlerde,sosyal medyada girdiği polemiklerin akademik kariyerinin ciddiyetini alıp götürdüğü görüşündeyim.

    3-Yazarımız gibi Amerikan seçimlerinin tüm dünyayı etkileyeceğini düşünüyorum,bu konunun Türkiye’yi etkilemeyeceğini söyleyenler yanlış düşünüyorlar.Dünya için hayırlısı olsun diyelim.

  11. Karar Gazetesi, “58 saat sonra gelen mucize” başlığıyla vermişti pek çoğumuzun “Allah’a şükürler olsun. . .” iç sesiyle okuduğu haberi: 14 yaşında bir kız çocuğu enkazdan sağ olarak kurtarılmıştı.

    Az önce, aynı duygu halini yeniden yaşatan ikinci bir haber düştü Karar Gazetesi’ne: 3 yaşındaki kız çocuğu Elif, depremden 65 saat sonra kurtarılmıştı.

    İnsanın, bu mucizeleri mümkün kılan kurtarma ekiplerinin her birinin boynuna sarılıp teşekkür edesi geliyor. Yitip giden insanların üzüntüsünü hafifletmese de, belki iyi, umut verici şeyler işitmeye ihtiyacımız olduğu için, bu haberlere bakıp “Şükürler olsun. . .” hissine kapılmamak elde değil.

    Bir can, bir insan.

    Bir hayat. Hele de çocuklar olunca.

    Medyadan öğrenebildiğimiz kadarıyla, bütün bu acılara, o acıların gölgesinde yaşanan mucizelere neden olan 8 yıkılmış apartman. Bunun binlerce fazlasının yaşanabileceği deprem olasılığı var yurdun dört bir yanında. İstanbul ve çevresi, en dehşet verici olasılığın mekanı. Bunu biliyoruz.

    Hepimizin bildiği bir diğer şey, tıpkı 1999 Marmara Depremi’nden bu yana geçen 20 yıllık sürenin işaret ettiği üzere, iktidarı ve muhalefeti ile, siyasetin ve siyasetçilerin bizi felaketlere hazırlamayacakları gerçeği.

    Siyasetin çözüm bulmayacağını bildiğimiz büyük bir felaket olasılığı karşısında nereye sığınabiliriz?

    Halk dediğimiz büyük insan topluluğuna, yani kendimize mi?

    Hayır.

    Kendimize de sığınamayız, kendimize de bel bağlayamayız.

    Çünkü, ortak sorunlarına ortak çözümler üretmek üzere bir araya gelme kültürümüz yok. Siyasal ve kültürel bölünmüşlük halimiz, duygusal bir kötürümleşme halimize de kapı araladı. Herkesi sarsan deprem gibi bir felaket gelmedikçe başa, durup yüzümüzü birbirimize dön(e)müyoruz epey bir zamandır.

    Desteklenen siyasal partilerin, ait olunduğu düşünülen kuşatıcı etnik-kültürel kimliklerin unutuluverdikleri yegane alan, birer moloz dağını andıran beton enkazlarının tepesi. O beton yığınlarının tepesinde, herkes, kurtarma ekiplerinin kırmızı kurtarma ekibi giysileri içinde, tek bir kimlikte buluşuyor: insan.

    İnsanlar, sadece insan olarak, iri beton parçalarının metrelerce altında, belki hala soluk alıp verir halde olan bir insanın eline uzanabilmek için çırpınıyorlar. Betonları parçalayıp atan ellerin de, kendisine uzanacak el bekleyen ellerin de, “insan” olma dışında bir kimliği yok o saatlerde.

    Siyasetçiler, ve adeta siyasallaşmış birer hayvana dönüşmüş bizler, bize, kendimize, o saatleri günlere, haftalara, aylara, yıllara dönüştürecek bilinç ve duygu araçlarını vermeyecek.

    Sadece bela ve felaket anlarında insan’a yaklaşacak, sonra, bizleri en çok rahatlatan kültürel-siyasal kimliklerimize geri çekileceğiz -her zaman yaptığımız gibi.

    Siyasetçilere sığınamayız. Siyasetçilerden medet umamayız.

    Kendimize de sığınamayız. Kendimizden de medet umamayız.

    Bir umutla yüzümüzü kendilerine çevirebileceğimiz yegane insanlar, aydınlar, kanaat önderleri.

    Her siyasal-kültürel mahallede var aydın, kanaat önderi diyebileceğimiz insanlar.

    Mahallelerin münevverleri, mahallelerin vicdanlı abileri, ablaları, amcaları, teyzeleri, delikanlıları, genç kızları önümüze düşsünler. Ağzımızdan ya da klavyemizden kem söz çıktığında, bizi ayıplasınlar, bizi utandırsınlar. Biz kendi başımıza aklımızı başımıza devşiremiyoruz. Bizim aklımızı başımıza devşirmemize yardımcı olsunlar.

    Çok şey yaşayıp çok şey görmüş ülkücü abi, sokak ropörtajcısının mikrofonu etrafında kümelenmiş kalabalıkta, vatanseverliğin ve aklıselimin sesi olsun, “Sus, karışma. Konuşsun. . .” diye yatıştırsın ülkücü genci o sıra bir Kürt genci “S. Demirtaş niye içerde?” diye bağırıp çağırırken.

    Herkes, mümkün olduğu ölçüde, karınca kararınca, aklı ve yüreği elverdiği ölçüde, içinden bir Fehmi Koru çıkarsın. . .

    Ülkücü münevverlere, laik münevverlere, siyasal İslamcı münevverlere, liberal münevverlere, Kürt münevverlere ihtiyacımız var. Hem de çok.

    Onlara katılamıyorsak, onlardan biri olamıyorsak, en azından, ses perdemizi biraz düşürelim.

    Buna da ihtiyacımız var. Hem de çok.

    • Sn.bernar siyasetçilerden medet ummayın, siyasetten umudu kesin ve aydınlara, kanaat önderlerine teslim olun diyorsun da biz bu filmi daha önce görmüştük zaten…
      Devletbaşkanımızın birçok kez söylediği gibi kanaat önderiniz ya da kainat imamınız her neyse; çok biliyorlarsa bir parti kursunlar ve serbest demokratik seçimlere katılsınlar, öyle çok büyük kanlı altüst oluşlara filan gerek yok yani… Yoksa geçen gün belirttiğin gibi kızılcıklar olmuş mu artık?

  12. Hukuk devleti yok! Bu sebeple depremler gelir geçer, birşey değişmez. Ancak hukuk devletinde vatandaşlar, kendi hayatına kastedenlerden hesap sorabilirler. Bunlar müteahitler, inşaat mühendisleri, oturum izni veren belediye yetkilileri, vb gibi bir dizi sorumluyu içerir. Bu kadar deprem oldu, binlerce insan öldü, hiç bu sorumlulardan hesap sorulduğunu gördünüz mü? Tam tersine ödüllendirir gibi imar affıyla toptan affettiler sürekli. O yüzden bu tablo değişmez ve buna benzer her türlü hukuksuzluk yaşanmaya, insanlar madenlerde, iş kazalarında, yada sahte içkiyle ölmeye devam ederler. Üstüne de birileri oh olsun zıkkım içselerdi, zina etmeselerdi der. Bizim işimiz Türk-iş. Her zaman olduğu gibi. Üçüncü dünya ülkelerinin kaderi bu. İnsan hayatının bir değeri yok burada.

    Görev elbette vatandaşa düşüyor! Ancak yapabileceği tek bir şey var. Önce hukuk talep edecek. Yoksa devletimiz için vatandaşın hayatının bir kıymeti yok. Bunun farkına varırsa vatandaş belki hakkını almayı da becerir. Ama bizim halkın pek oralarda gözü yok. Onun derdi ekmek parası! Ancak hukuk yoksa, sonunda ekmek de olmayacak farkında değil. Torbadan ne kaparsa artık.

    Son bir not da TOKi hakkında. Devletin görevi müteahhitlik yapmak yada araba üretmek değil. Bunları en iyi yapacakların eşit rekabet şartlarında, en kaliteli ve en ucuzunu yapmalarını sağlayacak ortamı hazırlayacak hukuki düzenlemeleri ve denetimleri yapmaktır. Bunu beceremeyen devlet, oturur bunları kendi yapmaya kalkar, üç beş yandaşa milletin vergilerini yedirir, sonuçta kimse bir şey kazanmaz. Vatandaş da o hapishane tipi şekilsiz evlerde oturmaya devam eder.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız