Dışişleri bakanı “Yeniden Asya” dedi.. Dedi de iyi mi yaptı? AK Parti’nin 18 yılına bu gözle bakalım…

12

Bakmayın adının ‘dış politika’ konulmasına; aslında bir ülkenin dış politikası o ülkenin içerisini en fazla etkileyen tercihlerini yansıtır. En kalıcı politik çizgi de hep o alanda yaşanır; iktidarlar gelir geçer, ülkelerin dışa dönük politikalarında büyük çapta bir değişiklik olmaz. Dış politikayı daha fazla ciddiye alan iktidarlar olur ve bu yüzden sıkıntılar da yaşanabilir; ancak dış politikayı hafife alan iktidarlar da fazla uzun ömürlü olamıyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin geleneksel dış politikası, yerine kurulduğu Osmanlı İmparatorluğu’nun nihayetine doğru yaşanan sarsıntıların etkisini üzerinde taşıyor. Bu durum, bizim ülke olarak hem şansımız, hem de en ciddi sorunumuzdur. Savaşlardan kaçınırız ülke olarak, başka ülkelerin iç işleriyle fazla ilgilenmeyiz, yönümüzü Batı’ya çevirmişizdir. Ülkemiz sınırları dışında yaşayan aynı ırk, din, hatta ülküye sahip unsurlara sahip çıkmaktan da, içeride de kendilerine farklı bakan ve öyle bakılmasını isteyen vatandaşlara kulak vermekten de kaçınırız.

‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ sloganı bunu ifade eder.

Cumhuriyet’in bir asra yaklaşan tarihinde izlenen dış politik çizgisinde esas, yukarıdaki paragrafta özetlenen genel bakıştır. Bu genel bakışa ters düşen yaklaşımları deneyen ya da denemeye çalışan iktidarlar olmuştur, ancak onların bu yoldaki çabalarının kalıcılık kazandığı söylenemez. Kimi zaman bizim hareket kabiliyetimizin sınırlı oluşu, kimi zaman da hedeflenen yeni dostlar ve düşman bellediklerimizin verdikleri tepkiler yüzünden istenen sonuçlar alınamamıştır.

AK Parti geleneği esnetebildi

AK Parti’nin neredeyse 18 yılı bulan uzun iktidar süresinde dış politik çizginin sınırlarını esnetmek, ilgi alanını genişletmek için özel bir çaba gösterdiği söylenebilir. Daha önce uzak durulan yakın coğrafya ile samimi ilişkiler kurulmaya, Batı’ya dönük -neredeyse bağımlı- tek boyutlu tercihe yeni boyutlar kazandırılmaya çalışıldı bu süre içerisinde. Bunun yararı da pek çok alanda görüldü. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) geçici üyeliğine, Türkiye, 192 üye ülkeden 151’inin oyunu alarak seçildi (2008); bu BM tarihinin rekorudur. Türkiye’nin gösterdiği aday (Ekmeleddin İhsanoğlu), İslam İşbirliği Teşkilatı’nda en uzun süreyle genel sekreterlik yapan kişi oldu. 

Çeşitlendirilmiş dış politikanın kazandırdığı itibarın ekonomide de yararlarını gördü ülkemiz; son birkaç yılı dışarıda bırakacak olursak, tarihimizin en sıcak yabancı ilgisini, ekonomimiz, ondan önceki 10 küsur yıl boyunca gördü.

Gelişmelerin sağladığı özgüvenle ülkemiz kronik hal almış sorunlarını çözme yolunda adımlar da atabildi.

Reklam

‘Komşularla sıfır sorun’ o dönemin temel ölçüsü haline geldi.

Ve Türkiye bütün bunları Batı ile arayı bozmadan gerçekleştirebildi. Aynı dönemde Avrupa Birliği (AB) ile üyelik müzakerelerinin başlaması da bunu gösteriyor zaten.

Bugün ise farklı bir noktadayız. 

Esnetilen ve bir çok alanda yararı da görülen dış politikaya kazandırılmış yeni boyutlardan en önemlileri işlemez durumda. Yakın çevremiz kadar uzak coğrafyamızdaki sorunlar da içinden çıkılmaz işaretleri veren birer yumağa dönüştü. Aramızın iyi olduğu ülkelerin sayısı parmakla gösterilebilecek kadar azaldı. (2014 yılında ülkemiz yeniden BMGK geçici üyeliğine aday oldu; üçüncü turda Türkiye ancak 60 oy alabilirken 121 oy alan İspanya o görev için tercih edilmiş oldu.)

Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eden siyasiler bir aralar zamanlarının neredeyse yarısını Batılı başkentleri ziyarete ayırırken, şimdilerde o tür ziyaretler pek olmuyor. Doğu’da da davetine mazhar olunan ülkelerin sayısı giderek azaldı.

‘Yeniden Asya’ ne demek?

Konuyu üzerinde düşünmeye değer bulmamın sebebi, Dışişleri bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun, bayramın hemen öncesinde, “Yeniden Asya” şiarını gündeme taşıması oldu. İktidar partisinin galiba köklü tercihini yansıtan bir ibare bu. Bu sloganla kast edilenin, yakın komşumuz Rusya ve uzak coğrafyadan Çin ile ilişkilerimizi artırma niyeti olduğu aşikar.  

Elbette Rusya ve Çin dış politikada önemleri ihmal edilemeyecek iki ülke. Türkiye’nin de bu ülkelerle daha yakın ilgilenmesinde hiçbir mahzur yok. Ancak, AK Parti’nin iktidarının ilk bölümünde -hiç değilse 2012’ye kadar- geleneksel dış politik çizgiyi esneterek ülkemize kazandırdığı çok boyutluluk, bu açıklama ile, yeniden tek boyuta indirgenme yolunda olduğumuz anlamına geliyor.

Reklam

Tek boyutun ‘Batı’ olması kadar ‘Doğu’ haline gelmesi de doğru değildir. Tek boyutlu dış politika doğru değildir. Ülkemiz geçmişte yaşadığı sıkıntıların -hatta daha fazlasını- bu tercih istikametinde oluşacak yeni dış politika çizgisinde bulunurken yaşayabilir. Doğru olan, ‘çok boyutlu’ ve ‘barışçı’ dış politika çizgisidir.

Hatırlatmak istedim.

ΩΩΩΩ

12 YORUMLAR

  1. Kutuplar dengesi
    Türkiye dünyanın merkezindedir. Doğu-batı arası karayolunun ortasındadır. Kuzeyden güneye giden deniz yolunun ortasındadır. Doğu-batı uygarlıklarının ortasındadır. Geçmişten geleceğe giden tarihin ortasındadır. Türkiye varlığını bu ortada olma dengesiyle korumaktadır. Bir tarafın galip geldiğini ve tek kutuplu dünyanın oluştuğunu farz edelim, bu da beraber olduğunuz kutup olsun, ortadan kaldıracağı ülke biz oluruz.
    Biz tarafsız politika gütmek zorundayız. AK Parti bugün bile bunu yapmaktadır. S-400 alıyor ama Trump ile de dostluğunu koruyor. Türkiye tarafsızlığını korumalıdır. İki blokun yaşamasını istemelidir.
    Türkiye’nin yapacağı, insanlığa ortaklık düzenini öğretmektir. Önce kendisi öğrenmeli, uygulamalı sonra dünyanın yararlanması için duyurmalı.

  2. Dışişleri Bakanı M.Çavuşoğlu sadece ‘Asya’ deseydi sözü anlaşılabilir olurdu, zira bugünkü politikayı kastettiğini anlardık. Fakat bilinçli olarak ‘Yeniden Asya’ dedi. Bu ne demektir ? Ben şunu anlıyorum. Türkler Anadolu’ya Orta Asya’dan geldi, şimdi özümüze dönüyoruz. Yani “yeniden Asya”.

    Bu politika MHP’nin ve Avrasyacı’ların tarihsel hülyasıdır. Böyle bir yola girerek ‘Turan Birliği’ nin de ilk adımı atılmış olunur.

    Aslında her Türk’ün böyle bir ülküsü vardır ve bunda esas itibariyle yadırganacak bir şey yok. Fakat şöyle bir sorun var. İnsanlar hayatta bazı şeyleri çok ister fakat bunların arzulanması ile gerçekleşmesi arasında genellikle bir ilişki (fonksiyon) olmaz. Yani duygusal istekler ile realite çoğu zaman bağdaşmaz.

    Diğer yandan Çavuşoğlu’nun ‘Yeniden Asya’ ülküsü AKP=Erdoğan’ın ülküsü değildir. Erdoğan’ın ülküsü ‘Yeniden İslam ümmeti’ idi. Erdoğan’ın bu ülküsünün fena halde iflas ettiği yaşanarak görüldü. Diğer yandan 15 Temmuz’dan sonra Erdoğan dış politikada yok, Avrasyacıların isteklerini yerine getirmekle meşgul (olmak zorunda).

    Batı’daki üst akılın “bir kısmı” ise bu gelişmeleri memnuniyetle izliyor ve şöyle diyorlar. “Doğru diyorsunuz, siz Asyalısınız ve geldiğiniz yere gidin”.

    Uygulanması gereken dış politika, M.K.Atatürk’ün uyguladığıdır.
    i) Temelde Batı kampında yer almak fakat Rusya, İran v.b. komşularımız ile de iyi ilişkiler kurmak. Arapların bitmek bilmeyen iç sorunlarından ise olabildiğince uzak durmak (ticari ve rutin ilişkiler bir yana).
    ii) Dış politika bir yere kadar siyaset ile yürütülür. Anlaşmazlık halinde sorun savaşlar ile çözülür. Türkiye gerçek gücü ile mütenasip olmayan milli ve dini ideolojik akımlara kapılmamalıdır. Bu gerçek kısaca “Yurtta sulh, cihanda sulh” özdeyişi ile ifade edilmiştir. Fakat Osmanlıcı ve dinci ideolojik kesimler bu gerçekçi ve milli yaklaşımı, Batı’ya teslim olmakla suçlamışlardır. Oysa Siyasal İslamcı Erdoğan İslam dünyasında ne Türkiye’ye ne de diğer Müslüman ülkelere faydalı tek bir şey yapamamıştır.

    Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları giderek M.K. Atatürk’ün laiklik ve dış politika konularında ne kadar haklı olduğunu yaşayarak görmektedir. O elinden geleni yapmıştır, bizlere düşen kimi bazı hataları da düzelterek bu politikaları geliştirmektir.

  3. Öncelikle herkesin bayramını kutluyor ve hakiki bayramlara ulaştırılmasını Cenabı Allah’tan diliyorum. Değerli dostlar dış politikanın ne oldugunu ve nasil yürütülmesi gerektiğini bu konunun bilimleri (uluslararası iliskiler, siyasal bilimler, diplomasi ve tarih vs. söylüyor.)Bağımsız bir dış politika izlenmesi de ancak güç sayesinde olur. Eğer bağımsız bir politika izlemek istiyorsak evvela bunun gerekli olmazsa olmaz şartlarini yerine getirmeliyiz. Askeri, ekonomik, sosyal, kültürel, teknolojik, beşeri sermaye, egitim, çevre vs gibi alanlarda sert ve yumuşak güç sahibi olmamiz gerekir. Bunun için de birinci şart iç barışı ve huzuru saglayip bir fikir ve gönül birligini sagladiktan sonra dogru bir kalkinma modeline ve uzun vadeli bir planlama ve çok çalışmaya ihtiyaç vardır. Bunlari yapan ülkeler (Japonya, G Kore, Çin, Hindistan vs) bile şu anda bağımsız bir dış politika izleyemiyor. Avrupa Birliği 28 ülkeden meydana gelen bir birlik olmasina rağmen hala bagimsiz bir dis politika izleyemiyor. Günümüzün tek super gücü ABD ancak bağımsız bir politika izleyebiliyor. Rusya bile ancak dönemsel bir bagimsizlik sergiliyor. Küreselleşen günümüz dunyasinda ülkeler arasında karşılıklı bir karmaşık bağımlılık ilişkisi var. (Josef Nye) ülkeler bir adim atmadan önce kırk defa düşünmek zorunda kalıyor. Artık patrimonyal usullerle ülke yönetmek ve hamasetli nutuklar atmakla dış politika yönetilmiyor. Çok masali ve think-tank’li dışişleri masalarinda ve strateji gelistirme kuruluslarinin ve istihbarat kuruluslarinin mutfaklarında pişen fikirler istişareden ( Kongre, parlamento, meclis vs) geçtikten sonra dış politika kararları haline geliyor. Artık devlet başkanlarının akşam yatıp rüyasında gördüklerini sabah uyguladığı dönemler çok gerilerde kaldi. Gerçi Trump biraz bu usule uygun davranışlar sergiliyor gözükse de ABD deki sistem buna müsaade etmiyor.
    Türkiye maalesef uzun bir tarihsel surecten beri bu bilimsel ve modern dış politika yöntemini uygulamiyor gözüküyor. Cumhuriyet döneminde temkinli bir dıs politika izlenmek ve ‘guc’ üne göre davranış sergilenmek suretiyle akıllı bir politika işlemişse de nu kurumsallasamamis ve Atatürk ve ısmet İnonu gibi zeki birkaç devlet adamının zekası ve becerisi sayesinde belli bir başarı seviyesi yakalanmıştır. Ancak bu sefer de dahili barış ve birlik beraberlik sağlanamamış ve Atatürk’un başlattığı kalkınma hanlesi de maalesef yarim kalmıştır.
    Türkiye’nin başlattığı bu “Yeniden Asya” açılımı da bir blöften ve boş bir manevradan ibarettir. Bizi bizden daha iyi bilen ve degerlendiren ABD ve diger Batili güçler bunun ne anlama geldiğini gayet iyi bilirler.
    Türkiye’ nin Putin’ in ve Perinçek’in akıl hocasi Aleksander Dugin’ in “Avrasyacilik” politikasının Türk versiyonu olan “Yeniden Asya” politikasina dönmesi ve Bati Blokunu bırakması soz konusu olamaz. En azından kısa vadede. Asya’ nin bir geleceği de yoktur. Şu anda ancak Batının (ABD ve Yahudi sermayesinin) müsaade ettiği/edeceği miktarda vardır. Çin ve Hindistan uzun vadede bunu başarmaya çalışıyorlar. Rusya da daha düne kadar ekonomik krizle uğraşırken IMF (ABD)kredisi ve Dogu Almanya’yi satma sayesinde kurtuldu ve her an krize düşebilir bir kirilganlikta ekonomiye sahiptir. Ancak Putin’ in konjonktürü çok iyi kullanması ve Türki Cumhuriyetlerin doğal gazını ele geçirmesi, kendi içinde başarılı bir iç ve dış politika (otoriter demokrasi ve enerji politikasi) uygulaması sayesinde şu an iyi bir pozisyonda olan Rusya’nin hata yapmayacak bir ABD karşısında gücü sınırlıdır.Rusya ve Çin Türkiye için güvenilir dış politika ortakları ve stratejik ortak ve guclü bir dost olmaktan uzatktirlar. Verdiklerinden fazlasini almadan bize yanaşmazlar. Bu da demektir ki bu ilişkiden biz zararli çıkarız. Onlarla Bati Blokunu bırakmadan mumkun olduğu kadar dikkatli ekinomik ve ticari iliskilere girilebilir. Siyasal ve kültürel olarak onlarla ortak noktalarimiz çok az. Bati ile daha fazla ve onlara daha yakiniz. Dunyanin gittiği yön de Bati yönünde. Doğu da önünde sonunda Bati kültürüne mağlup olacak ve demokrasiye gelmek zorunda kalacaktır. Zira insan fitratina aykiri rejimlerin yaşaması uzun vadede mümkün değildir. Insanoğlu fıtratının gereğini yapacaktır. Şu anda bunu engelleyen tek şey baski ve zorbaliktir. Bu kalktigi an insanoğlu özüne dönecek ve dogruyu bulacaktır. Bunun son örneğini bugunlerde Hong Kong’ da görüyoruz. Liderler ve devletler geçici bir süreliğine milletlerini yanlis yöne sürükleyebilirler. Ancak bu liderler insan ve toplum vicdanini ve aklini topyekün olduremezler. Sonunda bunlar galip gelirler. Velev ki topyekün tefessüh etmemiş olsunlar.
    Hasılı kelam gemi temelinde rotasinda degilse onu anlik fırtınalardan kurtarmaniz menzile ulasmanizi saglamaz. Rota ise çok uzundur ve sabır, sebat, akil, istişare ve bilimin pusulasi ile kisalir. Yoksa bu dalgali dünya denizinde batarsiniz batmasaniz da bir o yan bir bu yana yalpalar durursunuz.
    Selam ve saygilarimla…

  4. Fehmi Bey
    İktidar ve halk Batı nın tek dişi kalmış canavar olduğunu gördü. Batı 15 Temmuz da gerçek yüzünü gösterdi. Bu durumda celladına aşık olan bir Türkiye yok artık. Batı medeniyeti iki yüzlülüğünü her olayda gösterdi. Batı da demokrasiyi doğuda ise darbeleri destekledi. Bu durumda Türkiye artık ait olduğu yere gidiyor. Avrasya dedi. Bu ordunun ve Türk halkının tercihidir.
    Batı kapısında yıllarca beklettiler. Söyleyecek çok şey var. Arif olana yeter.

  5. Osmanlının son dönemi ve cumhuriyetin genelinde maalesef dış politikamız “ingiliz-alman-rus” etkisinde şekilleniyor. Hükümettekiler çoğu zaman bunların etkisinde olmuşlardır. Şu anda bağımsız bir dış politikamız olduğunu iddia edip kendini dev aynasında gören akpartililere gülüyorum.

  6. Yoğunluktan olsa gerek; geç kalınmış bir bayram tebriği ile başlayarak, özelde, buradan, Sn. Koru ve ailesi ile FK okurlarının Kurban Bayramını kutlar esenlikler dilerim.

    Yazısında Sn. Koru ‘nun değinmedigi, AK Parti”nin dış politikada ilk ve etkili ataklarından biri olan Kıbrıs konusu es geçilemez…

    Geleneksel dış politikaya rağmen, döneminde AK Partinin Kıbrıs konusunda cesaretle attığı adım malesef AB’ ‘nin de kendine has “geleneksel dış politika gerekleri” yüzünden akim kaldı ve Batı’nın “şımarık oğlanı” Rum tarafi, bunun meyvesini, AB ‘nin bencil ve taraflı tutumundan dolayı devirmiş oldu.

    Burada birlik olmasına rağmen AB ‘nin lider ülkeleri Almanya, Fransa ve (döneminde) İngiltere’nin geleneksel dış politika araçları devreye girmiş ve öncelenmiş -AB ‘nin ‘birlik’ politikalarını arkada bırakarak- Türkiye ‘nin AB yolculuğuna da ket vurulmuş olundu.

    Neymiş; hükümetler değişmiş olsa da, AB gibi birlikler kurulmuş olsa da devletlerin kendine has “dış politika araçları/gerekleri öyle kısa zaman diliminde -esnetilmiş olsa bile- pek bir değişikliğe uğramıyor.

    Diğerlerini geçtim; demokratik ülkelerde yasama ile yürütme erkine rağmen, zamanın ruhuna uygun köklü dış politika değişikliğine gidilememesi ne ile açıklanabilir, nasıl izah edilebilir?
    Hele, demokrasinin beşiği ve tecrübi olmakla övünen Batı ülkelerinde?..

    Hal bu iken, ülkemizin “geleneksel dış politika” uygulamalarına hak vermemek elde değil.

    Anlamadığım; 1991 Irak işgalinden bu yana Arap baharı ile başlayan Libya ve Suriye’nin de yıkıma uğratılmasına, ülkemizin neden negatif bir açıdan müdahil olduğudur.

    Negatif diyorum, çünkü; gelinen çıkmazda Rusya ve Çin’in başat rol üstlendiği “Asya açılımı” gibi “tek yönlü” bir dış politika çizgisine mecbur kalmış durumdayız.

  7. Ben de, tüm “Gündem”cilerin ve yurttaşlarımızın ve dindaşlarımızın Kurban Bayramını kutlar,
    bizleri iyi Müslüman, iyi ve iyiliksever insan olacak şekilde Dinimizi anlayıp, yaşamıya ve Allah’ın Rızasına Yakınlaşmıya vesile olmasını yine YÜCE ALLAH’tan niyaz ederim.
    Türkiye Asyadaki soydaşları ve dindaşları ile bir turlü – bu sıfatlara yakın – samimi ve sıkı
    münasebetler geliştiremedi. Taa T.Özal’dan beri çaba sarfedildi ise da ilişkiler özlenen ve beklenen seviyeye
    bir türlü ulaşmadı. Bunda karşı tarafın tutum ve davranışlarının ve 3. Dünya’nın ard niyetli etkilerinin olduğu da göz ardı edilemez.
    Rusya ve Çin ile de münasebetleri ne kadar artırır isek, hem BATILILARIN tek tarafli baskı
    ve hegemonyalarını azaltmak, hem mal ve fiat tekellerini kırmak mümkün kılınabilir, hem de Soydaş ve Dindaşlarımızın daha hür ve huzurlu bir hayat sürmelerine fırsat verilmesi sağlanabilir.
    Ayrıca, BATILIlar ve Batıcı sermaye “çaldığımız düdük, dediğimiz dedik” küstahlığından bir nebze de olsa caydırılabilir.
    Bazı yorumcuların sıksık gündeme getirdikleri gibi – yiğidi icabında öldürelim, fakat – münafıkların verdiği her habere de peşinen inanıp, akıl süzgecini bir kenara atmıyalım.

    Koru gerçekçi ve samimi olmalı, kalem oynatırken. Koru’ya sormak isterim, şimdiye kadarki (AKP’nin ilk iktidar dönemi de dahil) UYSAL ÇOCUK edasıyla Hükumetler hangi KRONİK soruna çözüm bulabilmiş, AB ile ? AB (Avrupa Birliği) Türk insanına serbest dolaşım hakkını, göçmenler için MALİ Destek sözünü SIRF AKP’nin tutumu yüzünden mi, yoksa ard nıyet ve namertliği yüzünden mi yerine getirmedi ?. 60 senedir AB’ye alınmayış sebebimiz hep T.C.’nin nakısasından mıdır ? Koru bu değerlemeyi AB’ye alınan Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ile Güney Kıbrıs’la mukayese ederek yapmalıdır. KIBRIS meselesi, Kofi Annan Planını kabul etmiş Türkiyeye rağmen, kimin ve hangi suratsızların yüzünden, çözülememiş ve daha da kronikleştirilmiştir ? Yunanistan ile Turkiye’nin pozisyonlarını ve askeri güçlerini tersine çevirsek,
    şımarık AB dölü Yunanistan TC’ye neler yapmaz ?

    Sözüm ona NATO Müttefikimiz, STRATEJİK ORTAĞİMIZ ABD’nin HİYANETİ sadece bir
    olayla değil, çok sayıdaki örneklerle TESCİLLENMİŞTİR. İnek ÇOBANI, Dünyayı ben yarattım, kasıntısı içinde kabına sığmıyor. Fakat HZ. Allah, uzay araçları Challenger’ı nasıl yere GÖMDÜ ise, bir gün topyekun ÜLKELERİNİ toprağa gömebilir. Bekliyelim, görelim.
    Dış İşleri Bakanınin bu açılım Kararı gecikmiş, çok yerinde bir karar olarak değerlendirilmelidir.
    Bu samimiyetsiz dost ! ve ortaklar ortalıkta dururken T.C’nin ASYA açılımı (gerçekleşirse)
    gecikmiş bir karar olarak değerlendirilmek gerekir.

  8. Şu an Türkiye içeride kendi halkina karşı ne ise dışariya karşide ayni.
    Yalnız dış ülkelere eziyet edebilecek kapasitesi olmadığı için çemberin etrafinda kendi gölgesi ile birlikte dönerken yönünüde bir Putine ,bir Trumpa…. çevriyor.

    Sanki çocuklar oyun oynuyor! Oyundan anlamayan çocuklar, bir otarafa bir bu tarafa dönen ve her tarafa yalpalanıp hiç bir tarafa tutunamiyan, çocukların halı nasılsa Þürkiyenin halide ayni.

    Bugün mütefik olur yarın inlerine minlerine girmekten behseder.
    Ertesi gün gider başka birileri ile flört eder.

    Bizdeki tek adam rejiminin, başarıli oluşu, muhalefet partilerini kullanmasıni iyi becermesinden ve menfaatcılara devletin musluklarını sonuna kadar açmasındandır.

    Erdoğan’in seneryosunu yazdiği ve milletten gizli çevirdiği filimlerin ortaya çikmaya başladığı zamanlar, hemen Meclise bir önerge göndertır ve Muhalefet de aninda onun arzusunu yerine getırır, o zaman,önemli konularda gündemden düşer.
    Olmayacak duaya amin demek gibi, bir şey, çünkü muhalefet ile birlikte pişirdikleri palavra pilavını millete,biryani gibi yedirtmeleri

    Son Istanbul seçiminin tekrarında önce çinden aldiği 1 miliyar doların ve uygur Türklerine yaptıği ihanetlerin ortaya çıkmaya başlamasinın arefesinde.
    ABD den Güleni istemesi gibi, olaylarla ülkeyı meşgul ediyor.

    Sahi Bu kaçinci istek oldu? Sonucunu bile bile sirf gündem saptirmak için yapiyor ve olayda koltuğunu iyice pekiştiriyor.

    • Yoğunluktan olsa gerek; geç kalınmış bir bayram tebriği ile başlayarak, özelde, buradan, Sn. Koru ve ailesi ile FK okurlarının Kurban Bayramını kutlar esenlikler dilerim.

      Yazısında Sn. Koru ‘nun değinmedigi, AK Parti”nin dış politikada ilk ve etkili ataklarından biri olan Kıbrıs konusu es geçilemez…

      Geleneksel dış politikaya rağmen, döneminde AK Partinin Kıbrıs konusunda cesaretle attığı adım malesef AB’ ‘nin de kendine has “geleneksel dış politika gerekleri” yüzünden akim kaldı ve Batı’nın “şımarık oğlanı” Rum tarafi, bunun meyvesini, AB ‘nin bencil ve taraflı tutumundan dolayı devirmiş oldu.

      Burada birlik olmasına rağmen AB ‘nin lider ülkeleri Almanya, Fransa ve (döneminde) İngiltere’nin geleneksel dış politika araçları devreye girmiş ve öncelenmiş -AB ‘nin ‘birlik’ politikalarını arkada bırakarak- Türkiye ‘nin AB yolculuğuna da ket vurulmuş olundu.

      Neymiş; hükümetler değişmiş olsa da, AB gibi birlikler kurulmuş olsa da devletlerin kendine has “dış politika araçları/gerekleri öyle kısa zaman diliminde -esnetilmiş olsa bile- pek bir değişikliğe uğramıyor.

      Diğerlerini geçtim; demokratik ülkelerde yasama ile yürütme erkine rağmen, zamanın ruhuna uygun köklü dış politika değişikliğine gidilememesi ne ile açıklanabilir, nasıl izah edilebilir?
      Hele, demokrasinin beşiği ve tecrübi olmakla övünen Batı ülkelerinde?..

      Hal bu iken, ülkemizin “geleneksel dış politika” uygulamalarına hak vermemek elde değil.

      Anlamadığım; 1991 Irak işgalinden bu yana Arap baharı ile başlayan Libya ve Suriye’nin de yıkıma uğratılmasına, ülkemizin neden negatif bir açıdan müdahil olduğudur.

      Negatif diyorum, çünkü; gelinen çıkmazda Rusya ve Çin’in başat rol üstlendiği “Asya açılımı” gibi “tek yönlü” bir dış politika çizgisine mecbur kalmış durumdayız

      • Hasan bey! Bizim, bir iki dişişleri bakanların haricinde, hiç bir zaman ne dış nede iç politikamiz, rayina otumadiki……Yunanistanın natoya girmesini neden veto etmediler de kabul ettiler? Yabancılar ne derse siz kabul edin daha sonra kalkın onları suçlayın. Hak verilmez alınır…işte biz bunu beceremiyoruz.

        Bizim sorunlarımızın esas nedenleri kendi beceriksizlığımız.
        Hiç bir zaman biz nerde hata yapiyoruz demeyıp suçu dışariya atarak, bir arpa boyu yol almazken iki arpa boyu geri gidiyoruz.

        İki öz kardeş dahi kardeşinin menfatini değılde kendi menfaatıni gözetirken, yabancılardan destek beklemek, ne kadar doğru olabilirki?

        Şu anki diş politikacilar tam bir Türk politikacilari, mubarekler sankı herşeyleri ile birer oy fabrikaları…. nasıl olsa lafla içeriyi hallederk cep dolduruyorlar….zaten millette sorgulama di-ye bir kültür yok, herşeye ey vallah…
        Bence bir iş yalniş olduuğu zaman başkalarını suçlamak yerine biz nerede yalnış yaptık diye kendi kendimizi suçlarsak, çözdüme daha iýi anlariz.

        Bu gibi konularda bizım Türkleri ben Afkanlı kadinlara benzetiyorum! Neden biliyormusunuz?
        İstisnalar hariç, genelde Afganlı kadinlar birisini yakaladıkları zaman sohbet etmeyi değil kocalarını kötülemeyi iyi becerirler.
        Bana şımdiye kadar hangisi kocasını şikayet etti ise, ona anında “neden bu kadar kötü birisi ile hayat geçiriyorsunki, boşan gitsin” değince, hepsının cevaplari ayni,” çocklarımiz var.” Benim cevabim, aynen burdaki yazdiğım gibi ” o zaman otur bırazda kendini suçla.”

        Hayatta başarılı olmanın yeri öz eleştiriden geçer.
        Biz nerden yalniş yapiyoruz. Neden! Kimselerle geçinmeiyoruz?
        Bunları idarecilere sorup onları sorgularsak o zaman, bakin bakalim bu kadar kolay çakma kahramanlık yaparlarmı?

        Size mutlu bayramlar, sağlicakla kalin

    • Nurdan Hn., maşallah alıcı antenleriniz değme istihbarat örgütlerine taş çıkartıyor.

      Erdoğan’ın Çin’den 1 Milyar Dolar aldığı haberini size hangi istihbarat örgütü uçurdu?

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız