12 Eylül: Darbeler ve Amerikan gizli belgeleri.. ABD büyükelçisinin anıları…

14

Dünyada hiçbir şey gizli kalmıyor. Gizli kalacağı sanılanlar, bir bakmışsınız, hiç beklemediğiniz bir zaman diliminde ete-kemiğe bürünmüş biçimde karşınıza çıkıveriyor.

İngiliz BBC yayın kuruluşunun Türkçe internet sitesi dün 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında ABD’nin Ankara’daki büyükelçiliğinin üzerinde ‘çok gizli’, ‘gizli’ gibi ibareler bulunan yazışmalarını yayınlamaya başladı.

Bilinenler yanında daha önce duyulmamış bazı bilgileri de ihtiva ediyor yayınlanan belgeler

Amerika’nın Ankara’daki büyükelçisi James Spain askeri müdahale üzerine sıcağı sıcağına şunu yazmış:

“Mevcut askeri liderlerin tamamını iyi tanıyoruz ve özellikle de NATO üyeliği başta olmak üzere Türkiye’nin güvenlik ya da dış politikasında değişim yaşanacağı yönünde bir endişe taşımamıza da gerek yok. / Buradaki esas mesele, bu çıkarları etkin ve hızlı bir şekilde yeniden tesis edilen demokratik ortamda da korumak olacak. Ancak bunun olmayacağına inanmak için de herhangi bir neden bulunmuyor.’’

Okur okumaz üzerindeki ‘gizlilik’ damgası yeni kaldırılan belgedeki bu cümlelerle daha önce başka bir yerde karşılaştığım aklıma geldi.

Hiç vakit kaybetmeden James Spain’in ‘In Those Days: A Diplomat Remembers’ (O Günler: Bir Diplomat Hatırlıyor) adıyla 1998’de yayınladığı anılarına müracaat ettim. Doğruymuş; Spain o giriş cümlesini anılarına taşımış:

’’12 Eylül sabahı, Genelkurmay başkanı Gen. Kenan Evren’in liderliğinde ordu kansız bir darbeyle yönetime el koydu. O sabah büyükelçilik Washington’a iki ilkemizi vurgulayan bir telgraf gönderdi. ABD’nin ilk önem verdiği konu yeni hükümetin ittifaka yaklaşımı olmalıydı; bu konuda endişeye mahal yoktu. İkinci önemli konu da özellikle tersten diplomatik bir dille ifade edilen mümkün olan en kısa zamanda ve tam anlamıyla temsili bir hükümete geçilmesini geciktirecek veya engelleyecek herhangi bir davranışta bulunulmamasıydı.’’

Washington öyle davrandı zaten.

ABD’yi başka ülkelerde temsil eden diplomatlar o ülkenin yönetici kadrolarıyla başbaşayken nasıl bir tavır takınır, hangi üslupla konuşurlar, bunu hep merak etmişimdir.

Alın size kitaptan bu merakı hafif tertip de olsa giderecek bir örnek:

’’İki ilke konusunda kesin kararlı olduğum için Gen. Evren’i ziyarete gittim. Pek de diplomatik olmayan bir dille kendisine ‘Ülkeyi demokrasiye yeniden döndürecek misiniz, bunu bilmem gerekiyor’ dedim. Kenan Paşa bana soğuk bir ifadeyle baktı: ‘Evet, etrafı temizler temizlemez. Atatürk bize ne dediyse onu yapıyoruz. Daha önce de iki kez demokrasiyi yeniden inşa ettik. Amerika’nın bu soruyu yöneltmesi beni rahatsız ediyor.’’

Kocatepe gemisi nasıl battı?

James Spain, Türkiye’nin bir başka hassas döneminde, 1970’lerde, Ankara’daki ABD büyükelçiliğinde kıdemsiz bir diplomat olarak bulunmuş. 1980’de büyükelçi olarak geldiğinde pek çok kişiyi o dönemden tanıyormuş zaten.

Mesela 1974’teki Kıbrıs çıkartması sırasında CHP-MSP hükümetinde milli savunma bakanlığı yapan Hasan Esat Işık’ı.

’’Onunla 48 saat süreyle bayağı tedirgin temasım olmuştu’’ diyor Spain.

Neymiş tedirginliğin sebebi? Okuyalım:

‘‘Türk hava kuvvetleri iki muhribin Kıbrıs’a doğru ilerlediğini fark etmişti. Bunların Yunanistan’ın Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesini işlevsiz bırakma hamlesi olduğu kanaatiyle, Hasan Bey, ‘Geri çekilmelerini sağla, aksi halde savaşırız’ diyordu. Atina’daki büyükelçiliğimizle sürekli iletişim halindeydim ve onların Yunan muhribi olmadığına kanaat getirdim. Hasan Bey inanmadı. Başka ne olabilirdi ki? Gemilerin Kıbrıs sahasına girdiği haritada gözlemlendiği sırada makam odasındaydım. ‘Çok geç, onları batırıyoruz’ dedi. Saatler sonra onların Türk gemileri olduğu ortaya çıktı.’’

Batan Kocatepe muhribiydi.

Kıbrıs harekatı sırasında yanlışlıkla kendi savaş gemimizi batırdığımızı bizler uzun yıllar sonra öğrenecektik. Oysa Spain 1998’de çıkan anılarında ne yaşandığını yazmış işte.

İlk yayımlanan belgede ’’İyi tanıyoruz’’ dediği dönemin askeri liderleriyle ilgili hoş anektodlar da var anılarda.

Darbenin ardından ABD savunma bakanlığı Türkiye’ye bir heyet göndermek istemiş. Evren ile paslaşarak o ziyaretin gerçekleşmemesini sağlamışlar. Sebep? Ziyaretin darbede Amerikan parmağı olduğunu düşündüreceği endişesi…

Başbakanla çat kapı görüşmeler

Henüz süresini doldurmamışken ülkemizden ayrılması gerektiğinde veda için devlet başkanı Evren’e uğradığında, darbenin lideri, kendisine şunu söylemiş: ‘‘Ülkenin senin gibi dilimizi bilen, insanlarını tanıyan birini neden bunlardan mahrum biriyle değiştirmek istediğini anlamakta zorlanıyorum. Askerler kendilerine söyleneni yapmakla mükellef oldukları gibi diplomatlar da aynı durumda.’’

Hükümetin başına İstanbul’dan Amiral Bülent Ulusu’yu getirmişlerdi darbeci askerler. ABD büyükelçisi onunla ailece görüşmeye başlamış. ‘‘Hayatımda sadece Türkiye’de bir başbakanla ofisinden daha fazla evinde görüştüm’’ diyor James Spain.

Bir başka anekdotu daha aktarayım da bu bahis kapanmış olsun:

’1980 baharında, lider konumundaki başka bir paşa (Spain o paşanın adını vermiyor) evinde bizim için hoş bir ‘güle güle partisi’ verdi. Dışişleri bakanlığı yabancı birine resmi bir uğurlama yapılmasına iyi gözle bakmadığı için başka büyükelçilere de aynısını yapmak zorunda kalmak istemediğini bana fısıldadı ve benden davetli listesi istedi. Türkler yanında özel dostum olan bazı diplomatların da adlarını verdim.

Partide küçük bir ülkenin büyükelçisi tam dışarı çıkarken beni durdurup şunları söyledi: ’’Teşekkürler. Senin gidişin olmasaydı, uzun bir süre Ankara’da kalmış olsam bile bu evi görmem asla mümkün olamazdı.’’

Spain de ona, ‘‘Amerikan büyükelçiliğine borçlu hale geldin, bunu unutma’’ demiş…

BBC’nin yayımlayacağı diğer belgelerde bakalım neler olacak…

ΩΩΩΩ

14 YORUMLAR

  1. Kişi içki içebilir.( İçmese daha iyi olur, Sıhhata zararını tüm Dr.lar söylüyor, onlar da içiyor. Sigara keza). Hz. Ömer bile, toplum huzurunda küstahlık göstermiyenlere karşı sesini kısmıştır. Ancak, Toplum içinde alayiş ve nümayişle içmek en azından ayıp birşeydir, diğerlerine – insan olanlar nezdinde – saygısızlıktır. İnananlar için de dinen günahtır. İftira, Müslümana yakışmaz, büyük günahtır
    K.Kayacan öldü. Paşa’lar o kadar şımarık ve küstahtı ki, K. Kayacan nerdeyse, BAŞBAKAN’a,
    “bana içki getir” diyebilecek kadar terbiyesiz ve nezaketsiz insandı. Kessiger’ın İFADESİne göre, TEKRAR-TEKRAR Türk Gemisi olduğu ikaz edilmesine rağmen GEMİYİ batırmıştır. Bu durum NEYİ gösteriyor ?!
    O tarihlerde, askere Hesap sormak mı ? Kim cür’et edebilir. Haddine mi, idi ? O zamanın savcılarından ve Tayyip beyden gene de Allah razı olsun ki, ” halkın silahını halkına doğrultan, kendini halkı karşısında dev aynasında gören bu -bir kısım- küstahların tasallutundan halkı ve sağ partileri kurtardılar. HDP. nasıl ki, sırtını “dağ”a dayıyordu, CHP de orduya dayıyordu. Şimdi ikisi de süt dökmüş “KEDİ” ye döndü. İyi parti erken ve özürlü bir doğum olmuştur. Fakat, Türkiye, Saadet, AKP, MHP ve BBP zihniyetinin müsbet vasıflarını bir arada toplıyan dürüst İNSANLarın kuracağı bir Partiye muhtaçtır. Her seçim bunun noksanlığını hatırlatıyor. Seçmenin 1/3’ünün “oy”u hala BOŞa gidiyor, Devlet adamı yetiştiremiyor.
    Hased, hırs ve kıskançlık da bunun tuzu-biberi oluyor. AKP iktidarı Helal-Haram arasını flu’laştırmıştır.
    Fakat, sömürücü, vurguncu VAHŞİ, GADDAR GLOBAL (kıtalar ve devletler üstü) sermaye ve Şövalyeler buna asla izin vermiyor. Rahmetli N.Erbakan, ” benim ne yapmak istediğimi, düşmanımız çok iyi biliyor, fakat, benim halkım bilmiyor” diye dertleniyordu. Ben bildiklerimi yazarım, endişeniz olmasın. Daha önce yazdım. 28 Şubatçıların yanlış yolda olduğunu, Ordu’ya ve Millete kötülük yaptıklarını oğullarımın Tabur ve Tümen Komutanlarına ısrarla anlattım, üstlerine ulaştırmalarını söyledim. Kim cür’et edebilir !
    Muhsin Şahinkaya’nın bahsettiği kişi Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya’dır. O da K.Evren gibi, ÖLÜMÜ ile kefeni yırtmıştır, bu dünyada. Tahminim ölümlerine en çok mirasçıları sevinmiştir. Devrin Emekli Sandığı Genel Müdürünün (kaç yıl korudu?) yardakçılığı ile her hafta sonu İzmir B.Efes Oteli’ne, canlı hostesleri ile misafir ! olurdu.
    Bursanın Tarihi Armutlu Kaplıcası da İHTİLalci General sayesinde Özel ! sektöre intikal ettirilmiştir.
    Baran-su’nun ne demek istediğini anlıyamadım.

    • Tipki bugün Erdogana kimsenin hesap sormaya cesaret edememsi gibi.
      Yalniz o zaman gazetecilerde halkda askerlere hesap soruyordu.
      Askerlerin o zaman halka yaptiğinin bin katini erdogan şimdi yapiyor ve kimseninde giki çikmiyor.
      O zamanlar askerler şu gazeteyi almayin veya şu ürünu almayin dedikleri zaman biz gider inadina alirdik, ve askerlerden o konuda hiç bir zararda görmedik.
      Siz gunahlardan bahsediyorsunuz fakat her yaziniz insanlara iftira ve hakaretlerele dolu.
      Askerleri kim sevmez diye bir anket yapsalar ben birinci olurum.
      Fakat doğru konusacak olursak hiç bir asker binyüz odali kislik ormani keserek 350 odali yazlik saraylar yaptirmadi.
      Övdüğünz insan TC yi iflas ettirmiş ne içerde nede dişarda rağbeti kalmamiş borç batağina batmiş bircunun faizini bile ödeyemiyen bir Turkiye yaratti.
      Bunlari konuşup yazmayip, ölüden şeytan vaz geçerken siz halen daha ölülerle uğraşiyorsunuz.
      Müslümanlik bumu?

  2. “dünya lideri”nin merkez bankası başkanına değil de, piyasalara konuşmasının nedeni “bak bu benim suçum değil, valla herşeyi merkez bankası başkanı yaptı” demek içinmiş.
    – Galiba başkanlık sisteminde mb başkanını seçtik, “dünya lideri” seçilmedi.
    – Türkiyeyi mb başkanı mı yoksa “dünya lideri” mi yönetiyor anlamadım.

    – İşin diğer boyutuna gelince, aslında fırsatım olsaydı dün bu konuda yazacaktım ama kısmet olmadı, mb faizi uçurduktan sonra yazmak zorunda kalıyorum. (bu arada mb’nin “dünya lideri”nin bilgi ve onayı haricinde faizleri uçurduğunu zanneden varsa, trollükten de istifa etsin. trol zekasına bile hakaret olur böyle bir zan. Mesela necip güven ile h.gayret bile, mb başkanının “dünya lideri”nin onayı olmadan elini yüzünü bile yıkayamayacağını bilir.
    – İşin diğer boyutu: türkiyede ekonomist yok. ya da şöyle söyleyim, türkiyede çok az ekonomist var. türkiyede ekonomist diye geçinenlerin çoğunluğu sadece finansçı. bu nedenle de zaten gelen krizi, kriz gelip “merhaba” dedikten sonra anca tanıyabildiler.
    – Kriz “merhaba” dediğinde krizi tanıyan finansçılar ise hemen “faizi yükselt” tezine sarıldılar. Oysa türkiyenin sorunu finans değil, ekonomidir. üretim yoksa dolar yükselir. Dolar faiz düşük olduğu için yükselmez.
    – Bu nedenle sorunun çözümünü de finansal araçta aramak, her ağrıda narkoz almaya benzer. bunun ise sonu yoktur.
    – Kuşkusuz ki finansal araçlar da kullanılacaktır. ancak bunun yerini ve miktarını belirlemek, herşeyden önce analiz yeteneği gerektirir. Yoksa tabii ki faizi artırırsan dolar bir miktar düşer. çok artırırsan, dolar daha fazla düşer. az artırırsan dolar daha yüksek olur. bunlar ilkokul çocuklarının bile bildiği gerçeklerdir.
    – Ancak faizi 625 baz puan yükseltmek ile 200 baz puan yükseltmenin ekonomiye etkileri farklıdır. bunların iyi hesap edilmesi gerekir.
    – Bu bilgileri verdikten sonra, öncelikle faiz takıntısı nedeniyle zamanında artırım yapılamadığı için, 625 puan artırıma gidilmek zorunda kalındı. yani hem hükümet, hem de merkez bankası bu konuda suçlu. hem ülkenin daha da yoksullaşmasına neden oldular, hem de servet transferine neden oldular. Servet transferini de necip güven için özel olarak açıklıyorum: birileri zenginleşirken halk yoksullaştı anlamına geliyor.
    – ben faizin 625 puan yükseltilmesini doğru bulmuyorum. elimde çok ayrıntılı veriler yok. kuşkusuz mb ayrıntılı verilere sahip. Ancak doğru değerlendirme yapabilen bir mb, zaten işi buraya kadar getirmezdi. bu nedenle elinde çok veri olmasının çok bir önemi kalmıyor.
    – Faizi olması gerekenden fazla yükseltirsen, ekonomideki faizin ağırlığı çok fazla olduğu için (necip güven için bu kavramı da açıklayacağım: faizi biraz yükselttiğinde bile ekonomik unsurları çok fazla etkileyecek bir durum var ise, (bu durumu da necip güven için açıklayacağım) yani eskiden gecelik faizler çok fazla olduğu halde ekonomi çok olumsuz etkilenmedi, çünkü az sayıda kişi ve kurumun faizle işi vardı. oysa şimdi kahvede pinekleyen işsizin bile faizle ilgisi var. kredi kartı var, kredi taksitleri var, vs.vs. bu nedenle de faizin ekonomideki ağırlığı, geçmişteki ağırlığının kat ve kat üzerindedir. yani toplumu kat ve kat etkiler) faizi fazla yükseltirsen, ülke ekonomisinin işleyişini bozarsın.
    – durumu necip güven harici kişiler için açıklamaya çalışacağım: İşletme %30 ve üzerinden faizle kredi kullanıyorsa, ürettiği mal ve hizmetin fiyatını hesap ederken yıllık %30 faiz giderini + enflasyonu+ kar= fiyat olarak hesaplamak zorunda. yani; ürettiği malı, çok pahalı satmak zorunda. önceden %25 kar koyduğu bir ürüne, şimdi %50 civarı kar koymak zorunda ki faiz ve enflasyon nedeniyle zarar etmesin. (burdaki oranlar afaki oranlar ancak mekanizma net). Bu durum, tekrar enflasyonu tetiklerken, piyasada işlerin bozulmasına (çünkü yüksek fiyatlar nedeniyle talebin düşmesine) neden olur. yani piyasa daralır. Ayrıca işletmenin tahsilatının geciktiği her gün, işletmenin faiz ve enflasyon zararlarının artmasına neden olur. bu nedenle işletmeler peşin çalışmayı tercih ederler. tabii ki işlerin azalması da tam tersi yönde, yani alıcının talebini karşılama noktasında işletmeyi zorlar. Vadelerin erkene çekilmesi, ekonominin işleyişine yeni bir darbe vurur. ekonomi daha da yavaşlar. pekçok işletme batar. insanlar daha da yoksullaşır.

    – Oysa faizi çok fazla yükseltmeyip, dövizin bir miktar fazla olmasına razı olmanın etkileri ise daha farklıdır:
    – Bu durumda da özellikle döviz gelirleri, döviz giderlerini ve/veya borçlarını karşılamayan işletmeler zarar etmeye başlar.
    – Ülkenin üretim yapısı değiştiği ve tıpkı faizin ekonomideki ağırlığının artmasında olduğu gibi, ithal girdinin ekonomideki ağırlığı da, izlenen yanlış politikalar nedeniyle artmış, bu nedenle ithalatın pahalanması, aynı mal için daha fazla ödeme yapılmasına, ülke kaynaklarının yurtdışına gitmesine neden olur. bunun yanında ithal girdilerin artması yine ithal girdi kullanılan ürünlerin fiyatlarının artmasına neden olur. yani enflasyonu neden olur. bu da hem servet transferi (yani necip güvenin anlayacağı şekilde söylenecek olursa, halkın yoksullaşması..) yanında ekonominin yavaşlamasına ve işletmelerin yine batmasına neden olur.
    -1- Yalnız doların bir miktar yüksek olması, bir noktada avantaj olur: ithal girdiler pahalanacağı için, eğer varsa, yurtiçindeki ürünler kullanılmaya başlar. bu da yerli üretime bir nebze nefes aldırır.
    -2- ekonomik durum kötüleşeceği için, diğer mallarla birlikte lüks ithal malların ithalatı ve tüketimi zorlaşır. yani toplum bir miktar daha tasarrufa yönelir. cari denge, ihracat lehine, ithalat aleyhine yeniden dengeye gelir.
    -3- Ülkedeki işletmelerden, ihracat kapasitesi olanlar, iç pazardan daha çok ihracat için üretim yapmaya yönelirler. Böylece, hem ülkedeki işletmelerin uluslararası rekabet edebilirlikleri gelişir, hem de ülkeye döviz girişinde artış oluşur. bu durum aynı zamanda, türk işletmelerinin (türk işletmesi kaldı ise tabii), uluslararasılaşmaya evrilmesini zorlar. şirketler, daha profesyonel ve daha dünya kültürüne uygun iş ilişkilerine girmek zorunda kalırlar.
    – yukarda saydığın gerekçeler nedeniyle, faziin bir miktar yüksek olmasından, dövizin bir miktar yüksek olmasının daha tercih edilir olduğunu düşünüyorum. Ancak hangi faiz oranı bir miktar yüksek, hangi döviz kuru bir miktar yüksek, bunun analizinin doğru yapılması gerekiyor.
    – “dünya lideri” zamanında olması gerekenleri yapmadığı (ya da yapamadığı) için şu an faizin 625 baz puan artmasının onayını vermek zorunda kaldı.
    – Oysa bu faizler çok yüksek. ekonomi için çok kötü bir karar diye düşünüyorum. birçok işletme (dövizden etkilenen işletmeden daha fazla sayıda işletme) bu faizlerden sonra daha çok zor duruma düşecek, eleman çıkartacak, kapılarına kilit vuracaklar.
    – “dünya lideri” 2 ay sonra dövizin düştüğünü göreceksiniz derken, yüksek faiz artışından medet ummuş belliki. ancak bir süre sonra çözüm olmadığını görecek. necip güven bile bunu anlayacak.
    – çünkü sorun ekonomik, finansal bir sorun değil.
    – “dünya lideri” 2 ay sonra döviz düşecek dediğinde, ben 2 ay sonra dövizin yükseleceğini düşündüm. yüksek faiz artışının olacağı hiç aklıma gelmedi ancak, yine de benim düşündüğümün olma ihtimali daha yüksek. Çünkü;
    -1- iki ay sonra turizm gelirlerinde büyük düşüş başlayacak. çünkü sezon bitiyor. yani ülkeye gelen döviz azaldıkça dövizin fiyatı artar.
    – 2- iki ay sonra kış geliyor. yani doğalgaz ve petrol giderlerinde müthiş bir artış olacak. yani bir tarafta döviz gelirin azalırken, diğer tarafta döviz giderin artacak. bu durumda dövizin yüksek faizler haricinde düşme ihtimali yoktur. yüksek faiz ise ülkenin daha da çok yolsullaşması anlamına geliyor. ayrıca ülkenin daha yüksek faizi kaldırabileceğini de zannetmiyorum. yüksek faizin sınırına geldik.
    – ülkenin batışından çıkışın formülü belli. bir sır değil. faizin artması ise bu çıkış formüllerinde hiçbir değere sahip değil. birkaç tanesini tekrar hatırlatmak gerekirse;
    -1- yeteneksiz ve yetersiz yönetim gitmeli.
    -2- hukukun üstünlüğü tesis edilmeli.
    -3- kuvvetler ayrılığı tesis edilmeli.
    -4- özgürlükler güvence altına alınmalı.
    -5- insanların mal ve can güvenliği sağlanmalı.
    -6- kurumlar işinin ehli kişiler tarafından yönetilmeli. merkez bankası başkanı sosyolog olmamalı.
    -7- demokrasi, çok seslilik, geliştirilmeli.
    -8- ekonomi, üretimi ve tasarrufu teşvik edecek şekilde yeniden dizayn edilmeli.
    -9- yabancı ülkelerin içişlerine karışmamalıyız.
    -10- bütün komşularımızla iyi ilişkileri geliştirmeliyiz. iyi ilişki demek, herkes için daha fazla ejder meyveli … menü olmasa bile, çocuklara biraz daha fazla dondurma alabilmek anlamına gelecektir.

  3. Sigaranın kanser yaptığını bilmeyen yoktur…
    Ama alkol de kanser yapar, bilmeyen çoktur!

    ŞARAP dahil alkollü içkilerin dinimizde haram olmasi kişinin kendine zararının ötesinde aile ve toplumda sebep olduğu sosyal tahribatina atfedilir (Peygamberimizin bir hadisi var «İçki bütün kötülüklerin anasıdır»). Anatomik reaksiyonlarla vucutta kanser etkisi 30-40 yıldır bilinen bir şey ancak sigara fabrikalarının lobisi alkollü içki fabrikalarının lobileri kadar konprador zengin olamadığı için milleti sigaradan soğutucu reklamlar görsel ve basılı yayınlarda arasıra da olsa görünür oldu. İçkinin kötülüğünü sözkonusu etmek ise çokçası bizde «Yeşilaycı»lara kalmıştır ki bunu da okumuş entel kesim pek kaale almaz, hatta fırsat bulursa alaya alır. Oysa ki sade vatandaş-millet içki içmek-içmemek işini dindarlığın bir turnusol kağıdı haline getirmiştir. Bunun en hafifi kız alıp verme olaylarında «delikanlının, adayımızın kötü alışkanlığı var mı» şeklinde sorulara muhatab olmaktır.

    Atatürk te içermiş, hem sigara hem içki. Iradesi pek kuvvetli değilmiş demek ki….. Zamanın kıymetini de bilen biri üstelik. Tesadüfen raslatadığım bir kaynakta hayatın kısa oluşuna değiniyor ve günün 8 saatinin uykuda geçmesinin bir nevi zaman israfı olduğuna işaret ederek adeta hayıflanıyor. Bilimin buna bir çare bulacağını, zamanın uykuda geçen kısmını kısaltmak için bir hap geliştireceğine inanıyor. Bir başka kaynakta «Benim için içkicidir ayyaştır diyen çevreler var. Ancak, geç vakte kadar içsem bile sabah erkenden işimin başında olurum» şeklinde ifadesini okuduğumu hatırlıyorum. Kenan Evren marka klasik ve yüksek rütbeli askerler de içmişlerdir, (annesi ‘sigara içmeyin de ne içerseniz için’ demiş) http://www.ssuk.org.tr/content.php?haber_id=586
    https://www.sabah.com.tr/yazarlar/donat/2005/08/22/kenan_evren_i_nasil_bastan_cikardik . Hatta askerlerin çoğu içme olayını Atatürkün sünnetine uymak şeklinde bir aidiyet psikolojisiyle yaşar-muhtemelen bundan haz da duyarlar. Her 4-5 doktordan biri sigara içer (istatislikler). Sigara içmek-içmemek konusu genellikle öne çıkabilen bir konuyken içki içmek ıska geçilir. Dindar olmayan veya dine aldırmayanlar, turnusol kağıdını kullanmak istiyenlere “Konu kişinin özeline girer, sana ne ya» türü bir reaksiyonda bulunurlar. “Adam gibi içene, kim ne der” vs vs. İçersinde her türlü yaklaşımı olan zengin bir kültürüz. Ha bütün bunları neden yazdım… Sevkeden noktalar A. Serdarın ayyaş Kemal Kayacan ifadesi ve H. Akyol un konuya ilaveleri ve Fehmi Korunun yazı konusunun askeri Darbeler ve ilişkili faktörleri (kemalizm-ABD etkisi vs). «Askerlik» bir güç ve güç önemli bir araç. Bu kıymetli güç gelişi güzel kullanılmamalı, istismar edilmemeli. Son “Darbe” dahil bütün darbeler bu gücü istismardır…. Aklı başında dünya insanlarının ülkeleri her türlü gücü kalkınma konusunda kullanırlar.

    Güç istismar edilemeyecek ve de israf edilemeyecek kadar kıymetli bir değerdir…

    Türkiye ne zaman kurtulmaya başlar? Vatan hizmetleri kapsamının genişletilmesiyle Askerliğin tüketici nitelikten üretici niteliğe evrilmesiyle. Şüphesiz doğası gereği her asker ülkesini sever bu uğurda canını feda eder. Bu konuda «asker milletiz». Bu yeter mi? kesinlikle yetmez! Üretici niteliğe ihtiyaç büyüktür. Bu devrimi yapacak olanlar özellikle askeriyenin içersinden çıkmalıdır. Siviller de emre amade bir şekilde bu hizmete seve seve omuz verirler.

    http://fehmikoru.com/intikam-tatli-bir-histir-ama-zehirler-de-oyle-bir-yanlisa-dusmeyelim/ H.K. 2 Temmuz 2018 at 10:51

  4. necip güven,ümit nerdesiniz? size soru soracağım. anlayamadığım, sizin cevap verebileceğiniz bazı gelişmeler var.
    -1- MB’nin daha önceki açıklamalarından mb’nin faiz artışı yapacağını, sağır sultan bile biliyordu. Siz de sağır sultan olmadığınıza göre mutlaka siz de biliyorsunuzdur. Zaten bu nedenle de döviz kuru epey düşmüştü.
    – Mesela, necip güven, mbnin faiz artıracağını bilse ne yapar? yani henüz mb piyasada faiz artıracağı yolunda hiçbir sinyal vermeden önce.
    – Ben olsam elimdeki dövizi yüksek fiyattan satarım. faiz düşüreceği sinyalini verdikten ve döviz kurları aşağı indikten sonra düşük fiyattan döviz alırım.
    – Yalnız dikkatini çekerim, gene kıvırmana imkan vermemek için özellikle belirtiyorum: henüz faiz kararını almamış. ama faiz artıracağı sinyalini vermiş.
    – MBnin faiz artıracağı sinyalini verdiğini herkes biliyordu. zaten döviz de bu nedenle düştü. Tabi herşeyi bilen “dünya lideri”nin bunu bilmemesi mümkün değil. o da biliyordu.
    – Tabi bu aşamadan önce, “dünya lideri” yurtdışı seyahatte iken, darbe ile faiz artıran mb başkanını niye görevde tutmaya devam etti, işin o kısmını da anlamak gerekiyor. herhangi bir baytarı mb başkanı yapabilirdi. tübitakta yönetici oluyorda mbde niye olmasın. zaten şu anki mb başkanı da sosyolog. ya da en kötü ihtimal, akrabalarından herhangi birisini mb başkanı yapabilirdi. böylece mb başkanı kendisine sormadan faiz artırımı yapacağı sinyali veremezdi.
    – Dünya lideri, mb başkanının faiz artırabileceğini düşünemedi, yine aldandı herhalde.
    – Neyse, işin bu kısmını fazla deşmeyelim. bundan sonrası olabilecekler üzerine soralım.
    – “Dünya lideri” piyasaya uluorta duyurmak yerine, mb başkanını çağırarak hatasından dönebilirdi. yani mb başkanı, “dünya lideri”nin faize karşı olduğunu (daha önce bilmemesi ayrı bir ayıp) öğrenmiş olurdu ve faizi az biraz artırarak hem doların fırlamasını önleyebilir hem de “dünya lideri”nin hassasiyetini gözetmiş olabilirdi.
    – Fakat dünya lideri, hernehikmetse bunu da yapmadı. piyasaya konuştu.
    – sonuç olarak döviz yükselmeye başladı.
    – Şimdi böyle bir durumda ne oldu: dövizin düşeceğini bilenler, yüksek kurdan döviz sattı. sonra düşük kurdan (belki birilerinden de borç para alarak. kamu bankalarından bile borç alabilirler) döviz aldılar.
    – sonra ne oldu, döviz tekrar yükselince bunlar tekrar döviz satacaklar.
    – Sonuç: büyük bir vurgun.
    – Hani böyle oldu demiyorum ama böyle olma ihtimali epey fazla diyorum.
    – en azından mbnin faiz artıracağı sinyali, bunun akabinde dövizin düşmesi, sonra dünya liderinin faize karşı olduğunu, tam da mb toplantısı öncesi açıklaması ve doların yükselmesi net olarak olan durum.
    – Yine net olarak olan bir başka durum da, mbnin sinyal vermeden önce yüksek kurdan döviz satanların, dövizin düşmesi ile kar etmesi, ve yine dünya liderinin konuşmasından sonra, elindeki dövizleri yüksek kurdan satmalarıdır. bunlar net.
    – aradaki net olmayan bölümle ilgili necip güven gibi ahlak abidesi, soygun ve vurguna kesinlikle karşı olan bir “müslüman”dan dinlemek gerekiyor.
    işin içinde içki ve sarhoşluk olmadığı için abdurrahman serdardan bir açıklama beklemiyorum. O işin içinde içki ve sarhoşluk olan, kurtuluş savaşı ve kıbrıs savaşı ile ilgileniyor.

  5. Oyun ve Kader
    Sermaye imparatorlukları yıkarak ulusal devletleri oluşturuyordu. Abdülhamit’le anlaştı ve Meşrutiyet’i ilan etti. Baktı ki Abdülhamit batı taraftarıdır. Meşrutiyet’i askıya aldırdı. Batılılaşma hareketlerine Sermaye’nin istediği istikamette devam etti. 30 seneden fazla iktidarda kaldı. Liseler açtı, üniversiteler açtı. Harp Akademisi’nde onların istediği askerleri yetiştirdi. İşi bitti Meşrutiyet’i ilan ettirdi. Kendisi tahttan indirildi. Meşrutiyetçilere İmparatorluğu yıktırdı. Cumhuriyeti kurdurdu. İnkılaplarla Türkiye’yi dinsizleştirdi. Generalleri indirip Demokrat Parti’yi getirdi. Generallerle partililer arasındaki denge zoraki devam ediyor.
    Sermaye bütün bunları yaparken de Allah kendi takdirini getiriyordu. Türkiye hem batıyı hem doğuyu sentez ediyor. Üçüncü bin yıl uygarlığına hazırlanıyordu. Bir taraftan batıyı öğreniyor ama diğer taraftan İslamiyet’i de çağın gereklerine göre geliştiriyordu.
    a) Bediüzzaman Kur’an’ı Türkçe olarak çağın anlayışıyla yaygınlaştırdı.
    b) Süleyman Tunahan klasik Arapçayı halka indirip öğretti.
    c) Tarikatlar zikirleri ile halkı İslamiyet’te tuttu.
    d) Akevler, İslam-Batı sentezini yaptı.
    f) Milli Görüş, Akevler’in sentezini iktidarlaştırdı.
    f) Gülen, Akevler’in İslam-Batı anlayışını dünyada okullaştırdı.
    g) AK Parti Sermaye’ye karşı alenen direnmeye başlamıştır.
    Böylece Türkiye Sermaye’nin dediğini yapıyor ama Sermaye de farkına varmadan Allah’ın istediğini yapıyordu.
    Sonunda herkes Allah’ın emrinde onun dediğini yapmıştır. Üçüncü bin yıl uygarlığı kuruluyor.

  6. sayin Koru
    darbe sonrasi 5li generallerden birinin zamaninda 35 40 milyon dolarlik rüsvetle zikredildigi ayni sahsin sonradan büyük holdinge dönüsen firma isine girdigi anlatilmusti.dogru mudur?

    • Abdurrahman Serdar in bu yorumundan anlaşılıyor ki, 15 temmuz darbesinin ileride ortaya çıkacak olan gerçek belgeleri milletimizin ezberciligine kurban gidecek, kimse o belgelere inanmayacak.

      Yukatidaki makalede Türk gemisinin Hasan Bey’in gereksiz evhamina kurban gittiğini anlatan koca bir paragraf var halbuki.

  7. Kıbrıs Çıkarmasında, Türk SAVAŞ Gemisinin, Atatürkçülükle övünerek
    Merhum Başbakan Erbakan’a kafa tutan SARHOŞ Türk Komutanı (kemal Kayacan) ın
    – tüm İKAZLARA rağmen – BATIRDIĞINI Cumhuriyet Gazetesi l974 veya 1975’de
    geniş başlıklarla YAZMIŞTI, bu nevi ABD kaynaklarından aktararak. Açıklamayı yapan
    da, o zamanki, ABD Hariciye Vekili Kessiger’dı, galiba.

    İSTİKLAL HARBİ ve sonrasında buna benzer nice facialar yaşandığını,
    Lozan Heyeti üyelerinden ve M.Kemal Paşa’nın sağ (veya sol) kolu Dr. Rıza Nur,
    Hatıralarında şahitli isbatlı anlatıyormuş. Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya”sında anlattığı
    gibi. Atatürkçü Düşünce Derneği veya T.Tarih Kurumu CANLI YAKİN ŞAHİTLERDEN
    olan Dr.RIZA NUR’un HATIRALARINI da yayınlasa, İstiklal Harbinin ve Cemhuriyetin
    kritik Olaylarını halkımız öğrense ve KILIÇDAROĞLU’nun Halk Partisini ne hale
    getirdiğini bir KIYAS imkanı bulsa. Ne dersiniz ? Bu konuda, Cumhuriyetin
    50. yıldönümü kutlamalarında SIIHIYEdeki ORDU EVİNDE pekçok PAŞA ve
    Askeri Dr. Rasim Adasal Cumhuriyet ve M.Kemal Paşa’ya ilişkin HATIRALARINI
    anlatmışlar. Bu canlı şahitlerin Hatıraları da yayınlansa bilgi sahibi olsak.
    Bu konularda F.Koru’nun da bilgi yumağı var mıdır ?

    Dünya’da hiçbir şeyin GİZLİ Kalmaması için olsa gerek ROCKOfeller’in
    bir MÜLAKATINI veya basın açıklamasını SABAH Gazetesi yayınlamıştı. Bu konuları
    Rockofeller o mülakatta geniş bir şekilde açıklamış ve tüm ihtillallerde kendilerinin
    ve ABD’nin parmağı olduğunu söylemişti. Koru’nun bu bilgilerden haberi olmalı.
    Okuyucularıyla da paylaşırsa yararlı olacağını düşünüyorum.

    Batılılar ve bilhassa İngiltere ve ABD çok sinsi, namert, dost görünen,
    fakat, menfaati için her müttefiki feda den kalleş bir ŞEYTANDIR. Ölümü gösterip,
    sıtmaya razı eden bir namertler ülkesidir. Türk ve İslam alemine RUSYA’yı gösterip,
    samanın altından su yürüten bir yetme’dir ABD . İyi deşifre edilmeli, iyi tanınmalı.
    Tüm çabaları mahdut sayıdaki BEYAZ ADAM ve siyon’lar içindir. Bu böyle biline.

    • sayın serdar! ne dediğinizi hiç anlamadım. benim de anlayabileceğim şekilde anlatır mısınız lütfen.
      – Sadece batılıların şeytan olduğunu öğrendim yazınızdan. Bu duruma göre batılı olmayanlar da melek oluyorlar herhalde. biz de hem türk, hem müslüman olduğumuz için melekler şahı olmalıyız. zaten dünya liderimiz de meleklerin lideri olsa gerek.
      – Bir de türk gemilerini yanlışlıkla batıran kemal kayacanın sarhoş olduğunu yazınızdan öğrendim.
      – Yanlış anlamayın. ben de ara sıra içerim. yani sarhoş olduğum zamanlar olur. fakat sarhoş olmadığım zamanlarım daha çoktur. Ayyaşlarla da içmişliğim vardır. Hani şu 2 şişe şarap içmediği zaman elleri titreyen ayyaşlardan bahsediyorum. Onların bile ayık olduğu epey zaman var ve ayıktıklarında senin- beni gibi normal davranış gösteriyorlar. işlerini normal yapıyorlar. Yani onların ayyaş olmaları işlerini düzgün yapmalarına engel değil. çünkü işlerini yaparken içmiyorlar.
      – Birisinin bir hatasından bahsedip, sarhoş sıfatını da hatası ile anıyorsanız bunun 2 anlamı olabilir.
      -1- adam hatayı yaptığında sarhoştur. zaten bu nedenle de hata yapmıştır.
      -2- adam hata yaptığında sarhoş değildir. hatayı sarhoş olduğu için yapmamıştır. ama başka zamanlar içiyordur. hatta ayyaş denilecek derecede içebilir.
      – Birinci şık doğru ise, o zaman yetkili birimlere şikayette bulunun ve sarhoş olduğu için türk savaş gemisini batıran birisi, yaptığı hatanın bedelini ödesin. (kayacan yaşıyor mu bilemiyorum. tabii yaşıyorsa)
      – Yok eğer kayacan, görev başında iken sarhoş değil ve başka bir zamanda sarhoş ise ve siz kayacanın başka bir zamanki içkili olma hali ile hatasını birlikte anıyorsanız, o zaman iftira atıyorsunuz demektir. Öyleyse, insanlara iftira atmayın derim. çünkü yazınızı okuyan herkes, kayacan sarhoş olduğu için türk gemisini batırdı sonucuna varır.
      – istiklal savaşı ve cumhuriyet dönemi olaylarını siz çok iyi biliyorsunuz tahmin ediyorum. siz anlatın onlar anlatmıyorsa. neleri, neden gizliyorlar biz de bilelim. (biz de bilelim derken lafın gelişi söylüyorum. ben geçmişte kim ne hata yaptı merak içinde değilim)
      – bir de soma hatası olduğunda, hani bir anlık bir olay da değil. uzun süredir geliyorum diyen kaza varya o kazadan bahsediyorum. ordaki sorumlular bizim ayyaşlardan fazla içiyor olabilirler mi? çünkü ayyaşların epey zamanı var. en azından ayıktıklarında hatalarını görebilirler, görüyorlar da. soma da ise böyle bir ayılma sürece olmamış anladığım kadarıyla. çünkü çok uzun süre olan hatalar sonucu soma faciası yaşanmış.
      – Soma konusunda ne düşünüyorsunuz. hatalar ve ayyaşlık uzmanı olduğunuz hemen belli oluyor da.
      – bir de şu dış güçlerin saldırısı varya. o saldırıya karşı neden hala birşey yapılamıyor. yöneticilerimiz sarhoş da değiller ama…

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here