Liderler Suriye’ye barış getirmek için Soçi’de… Yeni bir nafile çaba (mı?)

7

Ahmet Davutoğlu dışişleri bakanı olduktan sonra da danışmanlığı döneminde başlattığı bir alışkanlığını sürdürmüştü; ardından başbakan oldu, aynı alışkanlığı geleneksel hale getirdi.

Medyada dış politka konularıyla ilgilendiği bilinen isimleri zaman zaman topluyor, benim de aralarında bulunduğum bir grup gazeteciyle, dış politika alanında medyana gelen veya gelmesi muhtemel gelişmeleri paylaşıyordu Davutoğlu.

Sorular ve cevaplarla anlattıklarını daha anlaşılır kılma fırsatı da tanıyordu.

Katıldığım son toplantı

Türkiye ‘Esad-sonrası’ dönem için müttefiklerinin karşısına çıkaracağı muhalif cepheyi oluşturmuş, kısa süre sonra yapılacak bir uluslararası toplantıya sunma noktasına gelmişti.

Çözümün kapıda olduğundan duyduğu güvenle düzenlediği basını bilgilendirme toplantısına umutla gelmişti dışişleri bakanı Davutoğlu. İlkinde (30 Haziran 2012) alınan kararlar tarafların verdikleri sözleri yerine getirmemeleri yüzünden işlevsiz kalmış Cenevre Barış Toplantısı’nın ikincisi yapılacaktı ve Türkiye oradan savaşı sona erdirecek bir sonuç alınmasına umutla bakıyordu.

Umutları kırma pahasına soruya tahvil edilmiş görüşlerimi paylaşma ihtiyacı hissetmiştim o toplantıda.

Dediğim şuydu:

Ortadoğu bölgesinde farklı bir ülkenin adıyla anılan sorunlarda bile her zaman akılda tutulması gereken bir başka ülke vardır: İsrail… ABD başta olmak üzere Batı ülkelerinin çoğu için, ‘diğer bütün ülkeler bir yana İsrail bir yana’ denilebilecek bir durum söz konusudur.

‘Arap baharı’ süreci başlayınca beliren değişim beklentisinden en fazla İsrail yararlandı. Kurulduğu günden başlayarak üç kez savaşmak zorunda kaldığı Arap ülkeleri o süreçte kendisi için ‘tehdit’ olmaktan çıktı.

Mısır ve Ürdün’le önceden saldırmazlık anlaşması yapmıştı zaten, Irak ve Libya süreçte askeri birer güç olmaktan uzaklaştı. Suriye de iç-savaşla karşı karşıyaydı.

Ardından şu soruyu dışişleri bakanına yönelttiğimi hatırlıyorum:

“Size göre, şu anda Suriye İsrail için askeri bir tehdit olmaktan tamamiyle uzaklaşmış sayılır mı? Esad ile birlikte veya Esad-sonrası için ülkeyi yönetmek üzere oluşturduğunuz cephede yer alan isimlere bu açıdan baktığınızda, sunmaya hazırlandığınız çözüm önerisi taraflarca kabul edilebilir gibi görünüyor mu?”

Suriye bölünüp parçalanmadan, ya da hiç değilse askeri bir tehdit olmaktan uzaklaşmadan savaşın bitirilmeyeceğine inanıyordum çünkü.

Cenevre-2 bizim o toplantımızdan aylar sonra ancak yapılabildi (22 Ocak 2014) ve tabii herhangi bir kalıcı sonuç da alınamadı.

Liderler bugün Soçi’de buluşuyor

O toplantıyı hatırlamamın sebebini herhalde anladınız: Kazakistan’ın başkenti Astana’da gerçekleştirilen BM nezaretindeki müzakerelerde yer alan üç ülkenin –Türkiye, Rusya ile İran’ın– liderleri bugün Soçi’de buluşuyor ve Türkiye bu buluşmadan kalıcı çözüm çıkabileceği umudunda.

Yine umutluyuz.

Temennim, bu defa umudumuz istikametinde bir sonuca ulaşılmasıdır; ancak ben yine eski kuşkumu muhafaza ediyorum.

Her ne kadar Rusya devlet başkanı Vladimir Putin üçlü buluşma öncesinde ABD başkanı Donald Trump ile görüşse ve gelişmelerden Amerika’yı haberdar etse de, İsrail’in güvenliğini merkeze koyan Batılı ülkelerin, Suriye’nin bugünkü durumunu, kalıcıya dönüştürülebilecek olgunlukta bulacaklarını sanmıyorum.

Ülkenin yarıya yakınının iç-savaştan olumsuz etkilenmesine, nüfusunun dörtte birinin eski yerlerinden göç etmek zorunda kalmış, 600 binden fazla insanının hayatını kaybetmiş olmasına rağmen…

Suriye’nin bütünlüğünü korumasının istenmediği kanaatindeyim.

İsrail’in güvenliği için, Suriye’nin Esad’lı veya Esad’sız olması değil, askeri gücünü bütünüyle yitirmesi gerekir.

Çözüm arayanlar arasında İran’ın bulunması da istenmez.

Esad da desek aynı, Esed de desek…

Suriye’de iç-savaş başladığı ve Türkiye konuya taraf olduğu ilk günden beri, bizim kamuoyu, işin ‘Esad mı, yoksa Esed mi?’ olduğu yönüyle ilgilendiriliyor. Yani, Suriye’yi yönetenler, başta Beşşar Esad olmak üzere, yerlerinde kalmaya devam mı edecekler, yoksa yeni yüzler mi ön plana çıkacak?

Bugün bile, gazetelere baktım, konuya bu yönüyle yaklaşanlar hâlâ birbirleriyle çekişme halindeler.

Aklımızı başımıza toplamaz ve bölgedeki esas sorunu göz önünde tutarak politikalar geliştirme çabasına girmezsek sorun varlığını sürdürmeye devam edecektir.

Tabii bize ekstra yükler getirmeye de…

Suudi Arabistan bile, daha Kral Abdullah döneminde, 2004 yılında, var olan hassasiyetleri göz önünde tutarak bir ‘Ortadoğu barış planı’ ile ortaya çıktığı, bu günlerde de aynı istikamette arayışlar içerisine girdiği halde, Türkiye, etrafında neler olup bittiğini tam değerlendiremediği görüntüsünü veriyor.

Yapmamız gereken, tek tek ülkeler ile ilgili çözümler üretmeye çalışmaktan öteye geçip bölge için bütüncül bir plan çalışmasını gerçekleştirmek ve işe Filistin ile İsrail arasındaki ihtilafı çözecek adımlarla başlamaktır.

Buna varmayacak her girişim nafile çabadır.

Ahmet Davutoğlu tarafından düzenlenen davet edildiğim son basını bilgilendirme toplantısında anlatmaya çalıştığım da buydu işte.

ΩΩΩΩ

7 YORUMLAR

  1. Ethem Mahcupyan’ını yazısından bir alıntı dikkat püf noktası tespiti yapmış”Sezai Karakoç’un o güzel mısralarını hemen herkes bilir. ‘Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır’ ve sonrasında ‘yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır’ diyen. Çok güzel bir şiirdir… Duruma razı olmamaya, ezik kalmamaya davet eden, bir başka ‘büyük’ gerçekliğin ‘senin’ yanında olduğunu haber veren, yenilgilerin aslında o büyük gerçeklik içinde zaferin yapı taşlarını döşediğini söyleyen bir şiir… İlahi bir metafor içinden okunduğunda çok daha derin anlamlar da ifade edebilir. İstenmeyen gelişmelere karşı kaderci olmayıp mücadele etmeyi telkin ederken, diğer taraftan ‘büyük’ gerçekliğin ima ettiği ‘üst’ kaderin kendi yanında olduğundan emin olmanın hem dindar bir varoluşa, hem de bu dindarlığı siyasileştiren bir duruşa tekabül ettiği açık.

    Dolayısıyla yüreği pek tutma, başı bükmeme, mücadeleyi sürdürme ama aynı zamanda ilahi tercihi yansıtan bir büyük kadere güvenme yönündeki moral duruşa gönderme yapan bu şiirin muhafazakâr siyasetçiler için cazip olmasını anlamak mümkün. Çünkü birbiri ile bağlantılı ve elverişli iki mesaj barındırıyor: ‘Bugüne takılıp kalma’ ve ‘geleceğe inanmanın büyüsünden uzaklaşma’…

    ***

    Bu yaklaşımı kendi kitlesine benimsetecek bir siyasetçinin omzundaki yükler büyük ölçüde kalkacaktır. Çünkü ekonomi, dış politika, temel haklar, özgürlükler, eğitim, sağlık, gibi bildik alanda yaşanan yetersizliklerin üstü, bu anlayış sayesinde ancak gelecekte sınanabilecek, hatta gelecek hep ileride olduğu için hiçbir zaman sınanamayacak ideolojik bir beklenti ile kapatılabilir. Siyasetçi kendi kitlesini ne zaman gerçekleşeceği belli olmasa da, ilahi adaletin tecellisi olarak, gerçekleşeceği kesin bir ‘büyük’ başarı yönünde şartlandırabildiği ölçüde, bugün yaşanan başarısızlıklar anlamını yitirebilir.

    Demek ki soru, herhangi bir siyasetçinin kendi kitlesini söz konusu şartlandırma noktasına taşıyabilmesi için nelerin gerektiğidir… Tabi ki kişilik ve karizma hemen akla gelen nitelikler. Ancak geniş bir tabanı aynı doğrultuda tutmak ve yarınki bir mefkure uğruna bugün daha aza veya bazı yanlışlara razı gelmelerini sağlamak için daha fazlasına ihtiyaç var. Yani içinde ‘ideal’ barındıran bir ideolojiye… Kısaca söylemek gerekirse bir ‘davaya’…

    Eğer temel meseleniz geçmişten geleceğe uzanan bir çizgi üzerinde ifadesini bulan bir ‘dava’ ise, bugün yaşananlar o dava uğruna atılan adımlar, üstlenilmesi beklenen sıkıntılardan ibarettir. Önemli olan geri adım atmamak, dik durmak, direnmek ve cepheyi savunmaktır. Size bunun nasıl yapılacağını ise o davayı yüreğinde en iyi hissedenlerin söylemesinden daha doğal ne olabilir?

  2. Ege Kıyısına vuran 5 Türk aile de Türkiye nin gündemi olmayacak mı? Vay Halimize
    Ya da sizin sayın Koru olmadı 3 ķörpe yavru? “Hangi Günahından Dolayı” diye sorulduğunda yavrucaklara ne söylerler sizce?
    Artık ses etmeyecek misiniz.

  3. Soçi
    Rusya, İran ve Türkiye Rusya’da bir araya geldiler. Kim bunları bir araya getirdi, Sermaye. Sermaye üçüncü cihan savaşını çıkarmak istiyor. İslam alemini Arap-Acem olarak bölerek savaş başlatacak. ABD ve AB bir olacak, Rusya ve Çin bir olacak. Savaş Müslümanlar arasında başlayacak. Önce her blok Müslümanları bombalayarak adeta İslam soy kırımı gerçekleşecek. Bloklar savaşacak. Biri galip gelmeye başlayacak. Sermaye, mağlup olana yardım edecek galip getirtecek, sonra masada biri mağlup olduğu için diğeri onun sayesinde galip geldiği için Sermaye ne derse onu yapacak.
    Bu toplantılara gözlemci olarak Sermaye’nin (Birleşmiş Miletlerin) temsilcisi gözlemci olarak (talimat verici olarak) katılır. Sonuçlar Sermaye’nin istediği istikamette alınır ama sonra çoğu zaman farklı uygulanır.
    Gerçek çözüm isteniyorsa Türkiye, İran, Irak ve Suriye devlet başkanları ile genelkurmay başkanlarının katıldığı toplantı İstanbul’da akdedilir. Kuran’ın istediği çözüm tespit edilir (Akevler’den başka bir yerde bu çözüm yoktur) ondan sonra Birleşmiş Miletler’e başvurulur. Ekseriyet onayı alınır. Beş büyükler de veto edemezler.
    Çözüm nedir?
    1- Bu ülkeler tüm insanlığa açık olacaktır. Bu ülkelerle vizeleri kaldıracaklar. Herkes buraya gelip çalışabilecek, taşınmaz elde edebilecek.
    2- Gümrükler kaldırılmıştır. Devletler vergilerini aldıktan sonra ürünlerin serbest hareketine mani olunmayacak.
    3- Bu ülkelerde yabancı askeri üsler olmayacak. Bu ülkeler hiçbir yabancı ülkeye farklı muamele yapmayacak.
    4- Ülkeler yüze yakın ile bölünecek ve her il iç güvenliğini kendisi sağlayacak. İç yönetimde bağımsız olacak.
    5- Çıkacak her türlü niza hakemler yoluyla çözülecek. Hakem kararlarına uymayanlara birlikte karşı hareket yapılacak.
    6- Diğer orta devletlerden isteyenler bu anlaşmaya girebilecek.

  4. İsrail, öyle anlaşılıyor ki, hem Türkiye’den yediği şamarın intikamını alıyor,
    hem de – meydanı boş bularak – hem Filistin, hem Irak, Hem suriyenin parçalanmasını
    arzuluyor ve toprak bütünlüğünü önlemek için elinden geleni – arka planda kalarak – geriye bırakmıyor.
    Annan Planı ortaya atıldığında, Kıbrıs için çoğu kimsede ümit doğmuştu.
    O vakitler, K. Özal’a, ” Kıbrıs işi, böylece çözülür mü” diye sormuştum. “Çok zor, o kadar
    müdahil ve problem var ki”, demişti. Orta-D0ğuyu çözümsüzlüğe – kan ve göz yaşına –
    mahkum ettiler. Allah, müslümannlara hakiki iman, ilim ve yürek versin.

  5. İsrail’in bu işin bir yerlerinde olduğu kesin.Ancak Suriye,Mısır,Irak,Ürdün gibi ülkelerin askeri anlamda İsrail’e zaten kafa tutmaları pek mümkün olmadığından İsrail’in hepsinden ziyade İran’la derdi olduğu kanaatindeyim. İran’ın Şii blok kurma çabası İsrail için asıl büyük dert.Elinde modern silahları olan bir İran, yanına Irak, Suriye, Yemen hatta Lübnan’ı alınca bu İsrail’e dert olur elbette.

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here