İktidar muhalefetin cumhurbaşkanı adayını merak ediyor; bense onların kimi aday göstereceği merakındayım

42
Yazıyı bu görüntü yazdırdı..
Reklam

AK Parti’nin başarılarıyla konuşulduğu dönemlerde önemli görevlerde bulunmuş Mehmet Şimşek’in ismi haftanın gündemindeydi. AK Parti’nin itibar ettiği gazetelerin birinde muteber bir yazar, CHP yönetiminin ilk yapılacak seçimde cumhurbaşkanı adayı olması yönünde onunla görüştüğünü yazdı.

CHP sözcüleri haberi yalanladı.

Seçim tarihi yaklaştıkça muhalefete yeni cumhurbaşkanı adayları yakıştırılacağını duyacak, okuyacağız.

Hepsi de iktidar cephesine yakın kalemler tarafından duyurulacak o adayların…

Muhalefetin cumhurbaşkanı adayının kim olacağını en çok iktidar cephesi merak ediyor.

Gönüllerinden geçen CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun aday olması. O kadar sık bu konuyu gündeme taşıdılar ki, önceleri ‘‘Günü gelince adayı müttefiklerimizle belirleyeceğiz’’ cevabıyla yetinen Kılıçdaroğlu bile, sonunda ‘‘Elbette olabilirim, ama’’ demek zorunda kaldı.

Olacağını sanmam.

CHP’den İstanbul ve Ankara belediye başkanlıklarını kazanmış olan politikacıların isimleri de sıkça yine aynı kalemler tarafından muhtemel adaylar olarak anıldı. Kılıçdaroğlu sonunda, onlar için, ‘‘Bir dönem daha belediye başkanı kalmaları daha doğru’’ çıkışını yaptı.

Reklam

Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayını şimdiden belirleme konusunda İYİ Parti de baskı altında. Meral Akşener’e ‘‘Ben mutlaka aday olacağım’’ dedirtene kadar baskıyı azaltmayacaklar…

Oysa Millet İttifakı’nın ilk seçimde cumhurbaşkanlığına kimi uygun göreceğini şimdiden belirlemesinin bir anlamı yok. 

Adayın ismi olmasa da nitelikleri belli: Millet İttifakı içerisinde yer alan partilerin tabanlarının yadırgamayacağı, arayış içerisinde olduğu görülen AK Partili seçmene de çok sıcak gelecek, ülkeyi tek adam zihniyetiyle yönetmeyeceğine kesin inanılan, parlamenter sisteme dönüş için kararlı olduğu bilinen denenmiş bir isim

Nitelikler günü geldiğinde bir isme kavuşacaktır.

AK Parti’nin adayı

İktidar cephesinin muhalefetin adayı ile zihin jimnastiği yapması bana yersiz geliyor; onların şimdiden üzerinde kafa yormaları gereken şu soru daha önemli: Yapılacak ilk seçimde Cumhur İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayı kim olacak?

MHP ‘‘Bizim adayımız Tayyip Erdoğan’’ diyor, biliyorum. 

Peki AK Parti’nin adayı kim?

Reklam

Kimileri bu soruma çok ama pek çok şaşıracaktır, bunu da biliyorum. Yine de yazacaklarımı ciddiye alsalar iyi olur.

Daha önce yazdığım için ayrıntıya girmeyeceğim: Tayyip Erdoğan’ın yeniden aday olmasının önünde ciddi bir anayasa engeli var. Anayasaya göre, bir kişi, ancak iki dönem cumhurbaşkanlığı yapabiliyor. Tek istisna TBMM’nin seçim tarihini erkene almasıdır; anayasa ancak o zaman iki kez seçilmiş cumhurbaşkanının yeniden aday olabilmesine imkan sağlıyor (Anayasa m. 106). Anayasa metni arada sistem değişikliği yapılmış olmasını bu kuralı geçersiz kılacak bir gerekçe olarak görmüyor. Metnin ifadesi çok açık.

Tek sorun bu değil AK Parti açısından. 

Son zamanlarda Tayyip Erdoğan’ın ekranlara da yansıyan bir yorgunluk hali var. 20 yılın ağırlığı ‘doğal aday’ sayılan Erdoğan’ın üzerinde fena halde hissediliyor. Anayasal engeli aşmak için verilecek mücadele sırf bu sebeple bile zorlu geçebilir, başarısızlığa uğrayabilir.

Aday olmayı günü geldiğinde Tayyip Erdoğan’ın kendisi de istemeyebilir.

Özellikle de kamuoyu yoklamaları aday olduğunda seçilmesinin imkansız olduğunu gösteriyorsa…

[Muhalefetin adayının kim olacağını iktidar cephesinin şimdiden merak etmesinin sebebi herhalde budur. Millet İttifakı yukarıda belirlediğim niteliklere en uygun ismi aday olarak belirleyebilirse, Cumhur İttifakı’nın onun karşısına kimi çıkaracağını da belirlemiş olacak. AK Parti yönetiminin merakı bu yüzden gibime geliyor.]

Çekildiler ve kazandılar

Başka ülkelerde en tepe göreve erişmiş politikacılardan bu noktaya gelenler oldu. Başbakanlığının onbirinci yılında, partisinin başında kaldığı takdirde ilk seçimi kaybedebilecekleri, Muhafazakar Parti ileri gelenleri tarafından, Margaret Thatcher’e hatırlatıldı. O da istese direnebileceği halde geriye çekildi (1990). Yerine gelen John Major partiyi yedi yıl daha iktidarda tuttu.

Aynı durum Tony Blair için de söz konusu oldu. O da seçime yeni bir yüzle gidilebilmesi için başbakanlığının onuncu yılında geriye çekildi (2007).

Almanya’dan da benzer örnekler verilebilir.

Örnek isimler ülkelerinin karizmatik liderleriydiler… Zamanı geldiğini anladıklarında veya bu durum kendilerine hatırlatıldığında geriye çekilmeyi bildiler…

Erdoğan da kendisi ve partisi için en gerçekçi tercihin anayasayı zorlayarak aday olmakta ısrar etmek yerine seçilme ihtimali daha fazla bir başka adayı öne sürmenin daha doğru olduğunu düşünebilir.

Cumhurbaşkanlığını elde tutmak ve partisini yeniden iktidara taşımak için başka bir yol kalmamışsa bunu ilk anlayacak kişi Tayyip Erdoğan olacaktır.

O durumda Cumhur İttifakı, karşı ittifak tabanına da sempatik gelecek bir aday arayışı içerisine girecektir.

Adayı, sistem değişikliğini, yeniden parlamenter sisteme dönmeyi de savunabilecek biri bile olabilir.

Sedat Peker mesajlarında hep suçladığı bir bakanın cumhurbaşkanı olmayı kafasına koyduğunu ve çıkışlarıyla bunu kendisinin engellediğini sıkça tekrarlıyor. 

Doğruysa AK Parti içerisinde de beklentide olanlar var demektir.

Benim yaptığım hesabı yapan ve cumhurbaşkanı olmayı gönlünden geçiren tek kişi o bakan mı, yoksa başkaları da var mı?

ΩΩΩΩ

Reklam

42 YORUMLAR

  1. dunya genelinde hemen hemen tum devletler emperyal,seytani bir odaktan,tek merkezden idare ediliyor.devlet yoneticileri, vali tayin edilir gibi bu merkezden belirleniyor.genelde diktatorleri tayin edip,yonetime getiriyorlar.sistem,secimler,partiler ,muhalefet gostermelik. BM,nato,dsö vb.bu kuresel gucun birimleri olarak gorev icra ediyor.bu kureselciler, simdide sahte covid-19 bahanesi ile tum dunyada yasaklamalar uyguluyor.tum dunyayı grafen gibi genetigi bozan manyetik maddeler iceren aşılarla aşılarken kendilerine gostermelik olarak aşı yerine tuzlu su enjekte ediyorlar.tum uydu devletler yeryuzunde ilahlık taslayan bu merkezin emrilerine itiraz etmeden uyuyor.

  2. Millet ittifakının adayı Ali BAbacan olabilir…
    Neden…
    Benimde gönlümden geçen YAvaş yada İMamoğlu idi. Ancak realite şöyle….
    AKP den kopan ve şuan üçüncü en büyük parti olan kararsızların oyunu alır..
    Hem muhalefet hem iktidar partisi seçmenin oyunu alır…
    Ekonomiyi iyi bilen ve batının da rahat destek vereceği ekonomik anlamda biri….
    Hakkında hiç kimse olumsuz bakmıyor…
    Bence ALi BAbacan gibi duruyor….

  3. ***Fehmi bey diyorki: Muhalefetin cumhurbaşkanı adayının kim olacağını en çok iktidar cephesi merak ediyor.
      Fehmi bey gibi muhalefet de erken seçim istiyor bir yıldır ve sürekli tekrarlıyorlar. Erken seçim isteyenlerin adayı kim olacak derler adama.En azından Meral Akşener “ben başbakan olacam başbakan olacam” gibi şeyler duymak ister insan.

    ***Fehmi Bey diyorki: Oysa Millet İttifakı’nın ilk seçimde cumhurbaşkanlığına kimi uygun göreceğini şimdiden belirlemesinin bir anlamı yok. Adayın ismi olmasa da nitelikleri belli diyor.

    Bu nitelikler 2018 de de belliydi. Bir türlü anlaşamadılar. İş çıkmaza girdi. Sonra “Gel bakalım Muharreme döndü iş”. Fehmi bey de biliyorki muhalefet işi yine beceremiyecek son dakka bir aday bulunacak. Niteliğe miteliğe bakılmayacak.  Şapkadan tavşan çıkacak. Milletten tavşanın Türkiye yi yönetmesini isteyecekler. Fehmi bey de nitelik diye milleti avutacak. 

    ***Fehmi bey ne önemi var millet ittifakının adayının kim olacağı derken kendisi ile tezata düşüyor. Millet ittifakının adayının kim olacağını iktidar yanlısı yazarların merak etmesi anormol. Kendisinin (hele hele cümle alemin bildiği Cumhur ittifakının adayı belli iken) cumhur ittifakının adayı kim acaba demesi anormal değil.
    Fehmi bey diyorki:
    “Benim yaptığım hesabı yapan ve cumhurbaşkanı olmayı gönlünden geçiren tek kişi o bakan mı, yoksa başkaları da var mı?”
    diye bir absürt soru sorması çok normal.

    Son zamanlardaki Fehmi bey yazdığı en komik yazı ne dersiniz diye sorsalar herhalde ben bugünkü yazıyı gösteririm.
    İlahi Fehmi bey bizleri güldürdünüz. Allah sizlere böyle yazılar yazmayı nasip etsin.

  4. Bu doğal felaketlerin suçluları kimler?
    Devleti yönetenlerimi?
    Sıradan vatandaşlarmı?
    Bence, 1. Sorumlular sıradan vatandaşlar.
    Hatta 2.3.4.5. Sorumlular’da gene sıradan vatandaşlar.
    Hangimiz gerçek bir insan gibi yaşiyoruz?
    Kuran’I Kerim’de, geçmişdeki yok olan kavimlerin ne gibi suçlarından dolayi nasıl bir doğal afet’den halak(topluca yok olma) olduklarını açik açık yaziyor ve gelecek nesilleremi’de ayni hataları yapmamaları içinde uyariyor. Yaparsanız böğle yokursunuz.

    Yangınlar,sel baskınları, depremler, yazarlar hepsi kendi suçumuz.
    Devlet Başkanı melek dahi olsa eğer adeleti gözetmeyip adam kayırma haram yiyen ve buna benzer gibi’leri zaten ne kadar şatafatlı bir yaşam yaşarsa yaşasın, Allah’hu Taâla onun için taktir ettiği mûdete ona bir dakika dahi huzurlu yaşam nasip etmez.
    İdarecilerin her türlü pisliğine rağmen bile bile onu savunan halkta onun günahlarına ortak olur.
    Hadis’me yoksa Ayetmi Tam bilemiyecem.
    Yürürken ayağınız taşa çarpsa, hatayı kendinizde arahın diye bir tavsiye var. Evet hataları önce kendimizde aramamız bizim faydamıza olur.

    En başta kendi kendimizi eğit’irsek ve insan olarak şahsımıza düşen sorumlukları bilirsek, ne doğal felaket nede insani tacizler ile muhatap olmayız.
    Istiyenler Kurani Kerim’deki Halak olan Kavim’leri okusunlar.belki 1000 miliyonca yilar öncede aynen bu günkü felaketler yaşanmış.
    Bu tip felaketlerden korunmamız için önce bireysel vatandaşlık sorumluluğumuz’u yerine getirmek zorundayız.

    Örnek olarak İdareci seçiminden şahsima ait bir örnek vereyim: Şu anki benim gõrüşüm 10 senelik bir parti lideri olarak Kılıçtaroğlu çok dürüst ve iyi bir insan.

    Bana göre İsterse gökten zembille insin ona oy vermem.
    Peki Neden vermem?
    SSK müdürü iken kendi çalmadı, kendisi için en ufa bir menfaat sağlamadı yalnız meshepcılık yaparak kendi meshebinden olanlar içi kurumu batırdı.
    Millet sapa sağla çürük raporu ile erken emeklilik, hasta olmadan, aylarca istirahat vermek gibi, adamlarına devletin mali ve SSK ya her ay emeklilik için paraları kesilen halkın paraları ile kıyak çekti.

    Her ne kadar m: Erdoğanın yaptığını miliyarda bir dahi olmasada milletin hakkı ile yolsuzluk yapanlara destek olmak onun suçlarına ortak olmak demektır.ister 5 kuruş ister 5 triliyon olsun fark etmez.

    Hepimiz kendi kendimizi eleştirmeyi bilmeliyiz ve her zaman ne olursa olsun suçu ilk olarak kendimizde ararsak başarılı oluruz yoksa! Hem burada hemde ahirette cezasını çekeriz.

    Rabbim istiyen herkesi, içinde’de bizler ve soyumuzdan gelmiş ve gelecek olanları ile birlikte Kul hakkından korusun.Amin.

  5. Sevgili Kara Türk’e:

    Yazdıklarınıza çoğunlukla katılıyorum. Olaylar ve tarihler karışıyor elbette. Bazı konulara itirazım olacak.

    Siyasal İslamcı iktidar bir noktada demokrasiden çark etti evet. Ancak her zaman söylendiği gibi baştan demokrasi konusunda samimi değillerdi. Hep bir tramvay olarak gördüler. Davalarına taşıyacak bir başka araç. Kim iktidarlarının devamına ve hedefe götürüyorsa onunla işbirliği yaptılar. Bugün ulusalcılardı, dün demokrasi ve liberallerdi cemaatti. Aslında zaman içinde dava falan da kalmadı. O da iktidara giden yolda bir başka aldatmaca. Muhafazakar halka yutturulan bir büyük hedef. Asıl hedefleri hep güce ulaşmaktı.

    Burada The cemaat de bir araçtı. Daha doğrusu iki taraf da birbirini araç olarak görüyordu. Nitekim vesayeti birlikte yenince hepsi benim olsun yarışına girdiler. The cemaat azgın bir şekilde pastanın daha fazlasını istemeye kalktı. İktidar ise bu noktada ben milletin tercihi ile geldim, sen kim oluyorsun dedi ve cemaati saf dışı etmek istedi. Ve haklı olarak. Ancak bu koalisyonu bozduğu anda da elbette iktidarı tekrar tehlikeye girdi hem de bizzat ortağının saldırısı ile. Sonrası malum. Güç savaşı darbeye ve iktidarı da yeni ortaklara götürdü.

    Ancak bu iktidar kavgasında demokrasi de toptan feda edildi. Elde bir tek seçim kaldı. O da ne olur belirsiz.

    Son tahlilde Türkiye’de demokrasi maalesef iktidara ulaşmanın bir aracı olmak ötesinde önem arzetmiyor. Herkes kendi mahallesinin iktidarı ve nihayetinde kendi diktasını arzuluyor. Paylaşımcı ve katılımcı bir demokrasi anlayışına toplum olarak çok uzağız. Bu ancak eğitimle olabilecek bir şey. Türkiye’de iktidara gelenler bu konuda asla bir çaba göstermediler. Hep kendi sahalarını tahkim alanına gittiler. Eğitimi de buna araç olarak kullandılar.

    Abant Parform’u elbette önemliydi. Ancak bunlar göz boyamadan öte bir şey değildi. Sonuçta bu iktidar da The cemaat de eğitime tam hakimlerdi. Ancak demokratik dönüşüm konusunda eğitim alanında en ufak bir adım dahi atmadılar. Politika geliştirmediler. Yasama da yürütme de yargı da tam ellerindeydi. Neden bu alanda en ufak bir çaba göstermediler. Öyle kitaba yazmakla olmuyor bu işler. Samimi, dürüst olmak ve iş yapmak gerekiyor. Tek hedefleri kendi tam iktidarlarıydı ve bu yolda herşeyi feda ettiler. Darbe dahi yaptılar.

    Mevcut siyasi yelpazede Deva partisi katılımcı ve paylaşımcı bir demokrasi anlayışına en yakın, ideolojik olmayan bir parti görüntüsü veriyor. Maalesef halkımız bu anlayışa uzak olduğu için iktidara gelebilirler mi soru işareti. Ancak gelirlerse ve şayet eğitimi bu yönde değiştirebilirlerse toplumsal dönüşüm sağlanabilir. Aksi takdirde bu köhne düzen böyle devam eder gider.

  6. Güneri Civalıoğlu bugünkü yazısında:

    Önceki cumhurbaşkanlığı seçiminde Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun, Recep Tayyip Erdoğan karşısına -daha 1. turda- “ortak aday” olarak çıkarıldığı süreçteydik.

    Fransa’dan deneyimli bir politikacı Türkiye’deydi.

    “Büyük hata” demişti.

    Nedenini şöyle açıklamıştı:

    “1. tura her partinin kendi adayıyla girmesi 2 turlu başkanlık seçiminde kuraldır. 1. turda ne kadar çok aday yarışırsa katılım o kadar yüksek olur. Her seçmen kendi görüşündeki adaya oyunu verir. Böylece 1. turda adaylardan birinin seçilme ihtimali -neredeyse- çok düşüktür. En yüksek oyu alan 2 aday 2. turda yarışacaktır. Böylece 2 ortak aday etrafında kendiliğinden 2 ittifak bloku oluşur. Seçmen kendi görüşüne yakın bulduğu adaya oy verir.”

    Bence 2 li tur seçimlerinde böyle bir kural konulursa, muhalefet de iktidar da rahat eder. Parti başkanı doğal cumhurbaşkanı adayıdır. Muhalefet kimi aday yapacağı konusunda anlaşamadığı için konu çözülmüş olur. 2.tur öncesi oturur konuşurlar.

    Muhalefet partileri yıllardır işe yaramayan parlementer sisteme dönüşü vaat edeceğine, yeni sistemi güçlendirmeye uğraşsalar daha çok puan toplarlar.

    Sizce de şurda tezatlık yokmu?
    Ak parti önceki sistemde yüzde 30 bile alsa iktidar olabiliyorken kendisini zora sokan sistemi getirdi.
    Muhalefet ise yüzde 50 yi aldıktan sonra eski sisteme geçelim diye uğraşıyor.Aslında yeni sistem muhalefete yaradı. Garip.

    • Süper yazı. Teşekkürler paylaştığınız için.

      Aynen ben de öyle düşünüyorum. İki aday değil çok aday olmalı. Bunun bir faydası daha var. Diğer adayların ve partilerin gücü daha iyi test edilmiş olacak ve tek aday üzerinde ittifak edilirken diğer partilerin adayların pazarlık gücü olacak. Diğer adaylardan Başkan yardımcısı çıkacak. Amerika’da böyle oluyor. Parti içinde adaylar kıyasıya yarışıyorlar. Birisi Başkan adayı oluyor (Biden) yanına diğer adaylardan birisini başkan yardımcısı adayı yapıyor (Harris). Artık oyunu oynamayı öğrenin ey muhalefet. Parlementer sisteme geçiş bence de yanlış. Bu sistem demokratik bir şekle dönüştürülmeli. Yürütmenin parlemento denetimi, yasama bağımsızlığı vs. Çok daha iyi bir sistem olabilir.

      Şimdiki garipliğe bakın. Başkan var, destekleyen partiler (MHP) hem sistemin kaymağını yiyorlar hem de hiç bir sorumlulukları yok. Perde arkasında iş çeviriyorlar. Böyle rezalet olmaz. İlk seçimde MHP cezalandırılmalı böyle antidemokratik bir şekilde sisteme dahil olduğu için.

  7. “… parlamenter sisteme dönüş için kararlı olduğu bilinen denenmiş bir isim…” diyor Fehmi bey.
    Kim denenmiş isim
    Kim parlamenter sisteme dönüş için kararlı olan…
    ABDULLAH GÜL mü ?

    • Neden olmasın. Pekala olabilir. Ancak ortak adaya kesinlikle karşıyım. Bir parti isterse Gül’ü aday gösterebilir. Bağımsız aday da olabilir ve olmalıdır. Ama hadi hepimiz anlaşalım bu kişi olsun demek milletin seçme özgürlüğüne set çekmek olur. Serbestçe çok aday olmalı seçimde. Sonuçta yüzde 50 barajı var. Çoğunluğu alan kazanmıyor ilk seferde. İkinci büyük CHP’li olursa mı? Neden olmasın. CHP ikinci büyükse elbette hakkıdır. Artık bu boş tartışmaları bırakıp, sen ben yerine, sistem nasıl olmalı ona karar verelim. Sistem doğru olursa kimin geldiğinin hiç bir önemi kalmaz. Sistemi keyfilikten çıkaralım öncelikle.

      • Hayatım boyunca CHP’yle mücadele etmiş biriyim. Muhalifim. Şimdi CHP’li olabilir diyorsun. OLabilir… Ama ben ve benim gibi CHP’ye soğuk bakanlar biraz zor verir. Sandik başında CHP adayına oy vermez…. Onun için ortak aday Gül mü başka birimi mutlaka olmalı… CHP içinde sağ aday olmayacak iş ama mecburlar…. yüzde otuzla CHPli başkan seçilmez… Ya Tayyip beye razı olacaklar yada kendileriyle bir şekilde ortak noktalar da buluşun Millet Tercihinin sağ adayına oy verecekler.. vermemeleri aleyhine diye düşünüyorum.

  8. Önceki akşam Ankara Altındağ’da az kalsın bir felaket yaşanacaktı. Altındağ’daki bir parkta çıkan kavgada bıçaklanan 18 yaşındaki Emirhan Yalçın’ın yaşamını yitirmesi, fitili ateşlemeye yetti. Tıpkı İstanbul Beyoğlu’nda yaşanan 6-7 Eylül vandalizmi gibi.

    Suriyeli ve Afganlara ait evler taşlandı, bazı dükkânlar yağmalandı, araçlar ateşe verildi. Peki bu noktaya sokaktaki insan kendiliğinden mi geldi? Birilerinin geçmişteki gibi bu zemini kullanmasını, “uyuyan hücreleri” harekete geçirmesinİ bir yana bırakıyorum.
    Asıl sorun, aylar, hatta yıllardır birçok siyasi parti ve aktörün ısrarla Suriyeli göçmenlere karşı insani olmayan, ötekileştiren, hatta ırkçı diyebileceğimiz bir yaklaşım sergilemesidir. Önceki gün Ankara’da yaşanan vandalizmde, bazı parti ve siyasi aktörlerin yıllara yayılan söylemlerinin ciddi katkısı var. Bu vandalizm durduk yerde ortaya çıkmadı.

    • Ulusi paşa seve seve bıraktırır hiç merak etmeyin, NATO operasyonlarının siyasi planlanlamalarını yaparken aklında hep ah ben şimdi bu operasyonu Türkiye’de yapacaktım bak sen o zaman nasıl siyaset planlıyorum diye içinden geçirmiştir herhalde.

      ( espri olsun diye tamamen spekülasyon yaptım, ulusi paşanın içinden böyle bir düşünce geçirip geçirmediği hakkında hiç bir fikrim yok)

  9. Gazeteciler acıyorum.
    Prompter’a rağmen sorun had safhada… Ben gazeteci diye oraya çıkanlara acıdım; ellerine sorular verilmiş, sırayla soruyorlar…
    cevaplar promtere verilmiş sorular gazetecilere 🙂

    • İmam-hatip lisesine giden bir arkadaşım anlatmıştı;

      Kimya dersinden geçer not almayı başarabilen öğrenci olmayınca kimya öğretmeni yazılı sınav sonuçlarını açıkladıktan sonra sınıfa konuşur:

      çocuklar size ben daha ne yapayım, çok kolay sorular hazırladım, gene de geçer not alamadınız, bu kadar mı alakasızsınız. Tamam ben de lisedeyken hiç ders çalışmazdım, okula kitap defter götürmezdim. pantolonumun arka cebine defterimden kopardığım yaprağı katlar koyar giderdim okula, kalem cebimi delmesin diye taşımazdım, nasıl olsa sınıfta iki üç kalem taşıyan kalem meraklısı biri olurdu. sınavlarda da kopya çekerdim, hiç yakalanmazdım. kopya çekmeyi demi beceremiyorsunuz.

      o zamanlar İHL’lilere katsayı kısıtlaması varmış, nasıl olsa doktor mühendis olamıyoruz rahatlığı öğretmenlere de böyle sirayet etmiş.

      Cumhurbaşkanı kopya çekerken yakalanmış öğrenci gibi göründü gözüme.

  10. Millet ittifakının cb. adayı aslında bellidir ; ‘ekmek için Ekmeleettin’ sloganıyla lanse edilen Ekmelettin İhsanoğlu ne güne duruyor !
    Başkasını aramaya ne gerek var !
    ‘Ama o seçimi kazanamadı ‘ denecek , evet kazanamadı , bu tekrar denemeye mani değil ki ! Defalarca seçim kaybeden Gn.Bşk. durmadan seçime girdiğine göre o zatı muhterem de girebilir , ne olmuş yani !
    Benden bu günlük bu kadar akıl yeter , kusura bakmayın bu akıl bana da lazım yani, değil mi !
    Hadi herkese eyi seçimler !

  11. Sevgili Ender Bey,
    Öncelikle hakaret etmeden ve ötekileştirmeden konuşulabilen nadir kişilerden biri olduğunuzu (bu tür zeminler dahil) belirteyim. Malum ortaklar (Erdoğan ekibi ve Ergenekon ekibi) ülkeyi bu hale getirebilmek için öncelikle normal konuşma ve saygı ortamını yok ettiler. Kimse kimseyi dinlemez oldu. Herkes hain, casus vs. diye yaftalandı, baştan mahkum edildi.
    Sizin temas ettiğiniz din-devlet ilişkileri ve laiklik konularındaki derin tartışmalara girmeyeceğim, buna ne zamanım var, ne de bu sayfalar buna müsait. Aslında buna gerek de yok. Bu tartışmalar daha önce zaten hakkıyla yapıldı, sonuçları kamuoyuna açıklandı ve aslında kısmen etkili de oldu. Türkiye’nin bir efsane olarak kalan 2002-2011 arasındaki (tarihler çok kesin olmak zorunda değil, bazı şeyler içiçe geçiyor) inanılmaz başarıları (ekonomik gelişme, gelir artışı, dış itibar, özgürlüklerin genişlemesi vs.) o zaman bu toplantıların da katkısıyla kamuoyunda oluşan bir mutabakat (tam olmasa da demokratik değerleri herkes kabul etmiş görünüyordu) üzerinde yükselmişti. Yaşınızı bilmiyorum ama tarihi bir olgu olarak Abant Platformu denen bir oluşum yaşandı. Orada bu tartışmalar çok farklı çevrelerin katkıları ile yapıldı, kitaplar haline getirilip yayınlandı (tabii ki şimdi o kitaplar yasaktır, yasak olmasa bile bulunduranlar hapsi boylar). O toplantılarda konuşulan bazı konu başlıkları ve katılımcılara bakarsan (wikipedia da var) neler olduğunu görebilirsin. 1. Toplantı başlığı: İslam ve Laiklik, 2. Toplantı başlığı: Din-Devlet ve Toplum. Elbette İslam’ın medeni ve çağın şartlarına uygun ama özünden sapmamış bir yorumunun ortaya konularak Müslüman Toplumlar dönüştürülebilir(di). Bunu yapacak olan da o toplumların öncüleri (alim, aydın, sanatçı, siyasetçi, dini önder vs.) olmalıydı/olmalıdır. Bunun yolu açıldı, taşlar döşendi ama iktidar hırsına ve küçük menfaatlere ulaşmak için muktedirler tarafından ihanete uğradı, berhava edildi.
    Ancak itiraf edelim o zamanki CHP yönetimi (ağırlıklı olarak) ve laik Türklerin bir kanadı (önemli bir kısmı) bu diyalog ortamından asla hoşlanmadı, katkı yapmadı, yok saydı, küçük gördü, elinden geldiğince sabote etti. Şimdiki Türkiye’de o toplantılar ve oraya katılmak büyük bir cürüm olarak yokluğa mahkum edilmiş durumda. Eğer mutabık olunan o sonuçları şimdi iktidar olan “İslamcı ekip” hakikaten benimsemiş olsaydı (iktidara gelene ve kendilerini sağlama alana kadar benimsemiş görünüyorlardı) Türkiye ve İslam Dünyası kendi dinini ve kültürünü koruyarak modernleşmenin yolunu açmış olacaktı. Ancak gördüğümüz üzere bu “İslamcı ekip” kendi kişi/grup iktidarının mümkün olabileceğini düşündüğü/gördüğü anda çark etti. Bunun yolunun da kendilerine ve inançlarına kökten düşman olan katı laik/jakoben demokrasi karşıtı Türklerle bir ortaklıktan geçtiğine karar verdi. Ondan sonrası malum.
    O nedenle bu tartışmalara girmeyeceğim, gerek de yok. Eğer hakikati arıyorsan ve dürüstsen gerisini halletmek kolay. Yok şayet kendi mahalle/grup aidiyetinle üstünlük derdindeysen benim bu tartışmaya vaktim ve niyetim yok.
    The Cemaat’in bundan sonrasına gelirsek, bu konuda çok söz söyleme durumunda değilim. Ancak şunu söyleyebilirim, the Cemaat artık eskisi gibi Türkiye merkezli ve Türkiyeci ol(a)maz. Türkiye dönüşse, demokratikleşse bile, kendisine bütün dünyada büyük bir çekim gücü sağlayan the Cemaat’in kazanımlarını kaybetti. Bir daha aynı şeyin yaşanması muhal görünüyor. Ama Türkiye eğer demokratikleşecekse ve medeni dünyada iyi bir yer alacaksa Abant Platformlarında tartışılıp mutakabakat sağlanan çizgiye gelmek durumundadır. Bunu kim nasıl yapar, bu ayrı bir meseledir.

    • Kara Türk rumuzlu yorumcu Sadece Abant toplantılarına bakarak cemaatin sivil kanadı hakkında yorumları Ender üzerinden ifade etmeye çalışıyor. Cemaatin sivil yönüne vurgu yapıyor.

      Gülen cemaatinin ‘sivil’ ve ‘sivil olmayan’ iki kanattan oluştuğu söylenebilir. Bunların ilkinde Eğitim kurumları, vakıflar, dernekler, ticari işletmeler, medya kuruluşları.

      ‘Sivil olmayan kanat’ta ise görülmeyen, orduda, emniyette, yargıda ve diğer devlet kurumlarındaki Cemaat şebekesi var.

      Cemaat ise aslında bu iki kanattan oluşan tek bir yapı. Gülen tepeden tırnağa her şeyi denetliyor. İslami bir cemaatten ziyade daha çok bir istihbarat servisini andıran bir yapı, çok ciddi siyasi hedefleri olan küresel bir şebeke gibi hareket ediyor. İslam dinini ve Nurculuğu ise araçsallaştırıyorlar.

      Türkiye’de 12 Eylül darbecileri komünizme karşı mücadele adına Cemaat’in önünü açtı. Turgut Özal döneminde Cemaat sivil siyasetle ilişkileri geliştirmeye başladı. Özal ve MHP lideri Alpaslan Türkeş Cemaat’in özellikle Orta Asya Türk cumhuriyetlerindeki faaliyetlerini teşvik etti. Tansu Çiller Gülen’i bir tür stratejik ortak olarak görürken, Bülent Ecevit onu ‘inançlara saygılı laiklik’ önermesine uygun bir din adamı olarak gördü. Refah Partisi’nin 1990’larındaki yükselişinden ürken egemen sınıflar da Gülen ve cemaatini onun karşısına bir alternatif olarak çıkarmaya kalktı.

      Gülen bu fırsatı çok iyi kullandı, RP’yi radikal, sert bir hareket olarak gösterip onun karşısında kendisini ılımlı İslam’ın temsilcisi olarak öne çıkardı.
      Aynı tarihlerde Gülen artık insan içine çıkıyordu. Toplumun entelektüel kesimleriyle ilişki kurma amacını taşıyan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı (GYV) kurulmuştu.

      Anaakım medyada da Gülen ile ilgili övgü dolu yazılar yayınlanmaya başladı. Türkiye’deki liberal, sağdan ve soldan arayış içerisindeki, mevcut yapıdan çok da memnun olmayan insanlar için özellikle GYV’nin düzenlediği Abant Toplantıları bir cazibe merkezi oldu.

      Cemaat bu toplantıların sadece organizasyonunu yapıyordu, katılanların çoğu da cemaatçi değildi. O organizasyonlarda Türkiye’nin temel meseleleri sahici bir biçimde tartışılıyordu.
      Abant toplantılarındaki katılımcılara pahalı hediyeler ve kabarık zarflar katılımcıların iştahını da artırıyordu.

      Gülen bu sayede ilişki ağını geliştirdi ve kendisine sivil bir kimlik inşa etti. Bu da cemaat için çok kuvvetli bir sermaye oldu, hatta Türkiye’deki siyasi entelektüel tartışmalarda önemli bir odak haline geldi.

      AKP’nin ilk yıllarında Cemaat’e belli bir mesafesi vardı. Ancak AKP esas tehdidin ordudan ve orduya destek veren kesimlerden geldiği düşüncesiyle Gülen’in önünü açtı. AKP haksız sayılmazdı zira iktidara geldiği 2002’den sonra pek çok darbe girişimine maruz kalmıştı.

      AKP bu dönemde, yurtdışındaki okullara yönelik Türk diplomatlar, diplomatik temsilciliklerle ilgili ambargoyu kaldırdı.

      AKP döneminde, zaten başlamış olan devlette kadrolaşma faaliyetleri sürdü. AKP bunun önünü sonuna kadar açmasa da araladı. 2007’den sonra ise yani asker e-muhtıra ile AKP’yi doğrudan tehdit etmeye başlayınca kurulan AKP-Cemaat ittifakında doğrudan istihdam yoluna gidildi. Bürokraside pek çok insanın ayakları kaydırıldı, yerlerine cemaatçiler geldi. Devletin bütün atamalatında önemli musluk başında artık cemaat elemanları bulunuyordu.

      2007 sonrası AKP ile birlikte askere karşı yürütülen savaş sırasında Cemaat altın yıllarını yaşamaya başladı.

      Gülen grubunun ihbar mektuplarından savcı, hakimlere, polisten basına servis edilen belgelere kadar neredeyse tüm süreci kontrol ettiği Ergenekon, Balyoz, Casusluk davaları sırasında, basının bir kesimi ve liberallerin büyük kısmı da Cemaat’e ve bu sürece büyük destek verdi.

      Cemaat tarafından üretildiği belli olan birtakım bilgi, belgelere tereddütsüz güvendi ve bunların servis ediliş amacını da hiç sorgulamadı.
      ‘Cemaat askeri vesayete karşı mücadele ediyor’ söylemiyle her söylediği tartışmasız kabul edildi.
       
        Gülen ve hareketi bu süreçte kendini demokrat, darbe karşıtı, darbeye karşı duruşun ana sivil merkezi olarak pazarladı.
      İlker Başbuğ u bile terör örgüt lideri olarak içeri soktu.

      Erdoğan Cemaatin gerçek gücünü ve yüzünü Ergenekon davaları sırasında gördü. Emniyet istihbaratının büyük bir bölümü cemaatin elindeydi. Bunlar tırpanlanmaya başlandı. Bürokrasi de cemaatçi diye bildiklerini yavaş yavaş yerlerini değiştirmeye başladı. Cemaat bunu hazmedemedi ama sessiz kaldı. Erdoğana karşı atak başlatmadı.

      Ta ki yargı reformuna kadar. Yargı reformunun halk oylamasında geçmesi için cemaat var gücüyle çalıştı.Cemaatin bütün yapısı köy köy dolaştırıldı. Yargı reformu geçince kılıçlar kınından çıktı.

      Atak sırası cemaata gelmişti. İlk önce cemaat tabanı hazır hale getirildi. Uzun adam, Ebu Süfyan diyorlardı artık Erdoğana.
      Mavi Marmara, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılması gibi ilişkileri geren olaylardan sonra ipler tamamen koptu.
      Gücüne  güvenerek savaşa girdi.
      Sonrası zaten malum.

      Cemaatin filleri çatıştı ezilenler çimler.
      Filler kaçtı gitti, çimler burda kurda koyuna meze oldu. Çimler çim olduğunu daha göremedi.

  12. 1-Kuzey Suriye de Abd nin müttefiki Pkk-Pyd tarafından göç ettirilen mültecilerden sonra Abd müttefiki Taliban sayesinde de Afganlılar Türkiyeye yönlendiriliyor.Son 3 ayda geri gönderilen Afgan sayısı 300 bin.

    2-14 Nisan da Biden Afganistandan tamamen çekiliyoruz açıklamasında bulunuyor.

    3-Türkiye Kabildeki Nato üssünün terkedilmemesi teklifini yapıyor. Gerekirse Türkiye, üsse ek Türk birliklerinin gönderilmesini teklif ediyor.

    4-CHP Milletvekili Ünal Çeviköz, Türkiye’nin Afganistan’daki askerlerini geri çekmemesini sert bir dille eleştiriyor. Çeviköz, Kabil Havaalanı’nın güvenliğini sağlamaya heveslenmek, Mehmetçiği ateşe atmaktan başka bir şey değildir. açıklamasında bulunuyor. Yani Chp ne işimiz var Afganistanda diyor.

    5-Taliban örgütü, Türkiye’nin NATO’nun Afganistan’dan çekilmesinin ardından Kabil Havaalanı’nın güvenliğini sağlama ve işletmesini devralması konusundaki önerisini reddettiklerini bildiriyor. Örgüt ” Hiç kimse ülkemizde askeri varlığını sürdürmeyi ummamalıdır” diyerek tehdit ediyor.

    6- 2-3 önce 26 Mayıs da, ABD Türkiye büyükelçisi David Satterfield Chp genel merkezine geliyor.
    Kemal Kılıçdaroğlu ve  Ünal Çeviköz ile  görüşme yapılıyor.

    7-Temmuz ayında en yoğun Afgan göçünün olduğu ay olarak kayıtlara geçiyor.
     
    8- Kılıçtaroğlu 2 Ağustosta yangınlar en üst seviyede iken Türkiyenin Sınırda yoğun bir şekilde göçü önleme çalışmasını es geçerek birdenbire:
    “Afganlılar Türkiye üzerinden Abd gidecek..Biden ve Erdoğan Afganlılar konusunda anlaştı.” yalanını ortaya atıyor.
    O günden bu yana sosyal medyada Suriyeliler ve Afganlılarla ilgili haberler yoğunlaştırılıyor. Prokofatif olaylardaki tırmanış sürdürülüyor.

    9-Geçen gün Otadoğuya barşı Chp getirecek. Göçmenleri davul zurnayla geri göndereceğiz.180 derece döneceğiz  gibi açıklamalar yapıyor.

    10- Biden Amca, çok farklı yaklaşımla Kılıçtaroğluna fonlama yapıyor.Oyuna bakarmısın. Yeni gündemi belirlemişler. Biden Amcadan Kemal amcaya pas geliyor. Kurtarıcınız Kemal amca olacak. Bizle anlaşacak herşeyi çözecek.
    Ne demişti Bidon Amca:
    Bence ona (Erdoğan’a) çok farklı bir yaklaşım uygulamalıyız. Muhalif liderleri desteklediğimizi açıkça göstermemiz lazım. Bir yol haritamızın olduğunu açıkça göstermemiz lazım. Düşündüğümüz şeyle ilgili sesimizi yükseltmemiz lazım, bedel ödemeli.

    • bu yorumun değme muhalif bir yoruma taş çıkardığını söylemek mümkün.

      1-Kuzey Suriye de Abd nin müttefiki Pkk-Pyd tarafından göç ettirilen mültecilerden sonra Abd müttefiki Taliban sayesinde de Afganlılar Türkiyeye yönlendiriliyor.Son 3 ayda geri gönderilen Afgan sayısı 300 bin.

      abd müttefiki taliban afganları türkiyeye yönlendiriyor.
      bu sırada iktidar ne yapıyor?
      kapılarını açıyor.
      300 elini kolunu sallayıp ülkeye girmiş,kalmış ne yapmışsa yapmış
      sonra bir şekilde geri gönderilmiş.
      bu 300.000 gönderilen afgan gelen afganların ne kadarı acaba?
      metropollün son anketinde
      “AK Partililerin yüzde 60’ının “sınırlar göçmenlere tamamen kapatılmalı” demiş MHP’lilerin ise yüzde 58,7’si de AK Parti seçmeniyle aynı yönde görüş bildirerek sınırların kapatılması gerektiği cevabını vermiş, CHP’lilerin yüzde 82’si, İYİ Partililerin yüzde 85’i de sınırların göçmenlere kapatılmasından yana olduğunu dile getirmiş.”

      2-14 Nisan da Biden Afganistandan tamamen çekiliyoruz açıklamasında bulunuyor.
      3-Türkiye Kabildeki Nato üssünün terkedilmemesi teklifini yapıyor. Gerekirse Türkiye, üsse ek Türk birliklerinin gönderilmesini teklif ediyor.

      herkesin terkettiği talibanistanda türk birliklerinin kalması düşünülüyor/isteniyor
      nedeni ne olabilir?
      nasıl bir fayda olacağı milli çıkar sunacağı yönünde kamuoyuna verilmiş bir bilgi var mı?

      4-CHP Milletvekili Ünal Çeviköz, Türkiye’nin Afganistan’daki askerlerini geri çekmemesini sert bir dille eleştiriyor. Çeviköz, Kabil Havaalanı’nın güvenliğini sağlamaya heveslenmek, Mehmetçiği ateşe atmaktan başka bir şey değildir. açıklamasında bulunuyor. Yani Chp ne işimiz var Afganistanda diyor.
      anketlere göre sadece çeviköz değil, ülkenin önemli bir kısmı ne işimiz afganistanda diyor.
      metropoll anketinde katılımcıların yüzde 61,6’sı Türk askerlerinin Afganistan’dan tamamen çekilmesi gerektiğini, yüzde 27’si de çekilmesinin gerekmediğini düşünüyor. Parti tabanına bakıldığında ise AKP seçmenlerinin yüzde 46’sı, CHP seçmeninin yüzde 80’i İYİ Parti seçmeninin yüzde 84’ü, HDP seçmeninin yüzde 78’i, MHP seçmeninin de yüzde 64’ünün Türk askerinin Afganistan’dan çekilmesi gerektiğini düşündüğü görülmüş.

      5-Taliban örgütü, Türkiye’nin NATO’nun Afganistan’dan çekilmesinin ardından Kabil Havaalanı’nın güvenliğini sağlama ve işletmesini devralması konusundaki önerisini reddettiklerini bildiriyor. Örgüt ” Hiç kimse ülkemizde askeri varlığını sürdürmeyi ummamalıdır” diyerek tehdit ediyor.
      bizde inançta bir farkımız yok diyoruz.
      abd işbirlikçisi taliban sözcüsünden yeni açıklama geliyor “Türkiye bizim kardeşimiz, inanca dayalı pek çok ortak noktamız var” ifadelerini kullanarak, Türkiye ile de iyi ilişkiler içinde olmayı arzu ettiklerini dile getiriyor.
      bir öpüşüp sarılmadığımız kalmış abd işbirlikçisi ile neredeyse değil mi?

      6- 2-3 önce 26 Mayıs da, ABD Türkiye büyükelçisi David Satterfield Chp genel merkezine geliyor.
      Kemal Kılıçdaroğlu ve Ünal Çeviköz ile görüşme yapılıyor.
      7-Temmuz ayında en yoğun Afgan göçünün olduğu ay olarak kayıtlara geçiyor.

      bu 6 ve 7 den anladığım abd ve chp anlaşıyor ve göç artıyor.
      yani göçten chp sorumlu.
      bu sırada iktidarda kapıları açıyor ve seyrediyor bu durumda…
      yani sınır güvenliğinden chp sorumlu değilse tabii,

      8- Kılıçtaroğlu 2 Ağustosta yangınlar en üst seviyede iken Türkiyenin Sınırda yoğun bir şekilde göçü önleme çalışmasını es geçerek birdenbire:
      “Afganlılar Türkiye üzerinden Abd gidecek..Biden ve Erdoğan Afganlılar konusunda anlaştı.” yalanını ortaya atıyor.
      O günden bu yana sosyal medyada Suriyeliler ve Afganlılarla ilgili haberler yoğunlaştırılıyor. Prokofatif olaylardaki tırmanış sürdürülüyor.

      yani büyük bir oyun kuruluyor ya da iktidarın başına büyük bir çorap örülüyor diyelim.

      9-Geçen gün Otadoğuya barşı Chp getirecek. Göçmenleri davul zurnayla geri göndereceğiz.180 derece döneceğiz gibi açıklamalar yapıyor.
      biri de milyonlarca göçmani geri göndermeli diye düşünülen bir sırada hem de…

      10- Biden Amca, çok farklı yaklaşımla Kılıçtaroğluna fonlama yapıyor. Oyuna bakarmısın. Yeni gündemi belirlemişler. Biden Amcadan Kemal amcaya pas geliyor. Kurtarıcınız Kemal amca olacak. Bizle anlaşacak herşeyi çözecek.

      kabil havaalanını biz işletelim,
      afganistanda biz asker tutalım diyen, konulara atlayan iktidar,
      sınırları açıp kapayabilen iktidar,
      göçmen ülkeye dolmasına seyirci kalan iktidar
      aslında bir şekilde oyuna getiriliyor anladığım kadarıyla.
      bir kandırıldık aldatıldık, aldandık yanıldık hikayesi daha yani…
      bundan nemalanacak olan da chp anlaşılan.
      bu kadar yanlıştan biri nemalanmasa yazık olurdu değil mi?

      Ne demişti Bidon Amca:
      Bence ona (Erdoğan’a) çok farklı bir yaklaşım uygulamalıyız. Muhalif liderleri desteklediğimizi açıkça göstermemiz lazım. Bir yol haritamızın olduğunu açıkça göstermemiz lazım. Düşündüğümüz şeyle ilgili sesimizi yükseltmemiz lazım, bedel ödemeli.
      merkel.
      l yi at,
      tersten oku.
      ekrem.
      oyun büyük.
      anlamayana şaşmak lazım…

      • “3-Türkiye Kabildeki Nato üssünün terkedilmemesi teklifini yapıyor. Gerekirse Türkiye, üsse ek Türk birliklerinin gönderilmesini teklif ediyor.”

        Bize izah yok, Amerikalılara var, İzahı işte burada;

        “Türkiye’nin Kabil Havaalanı güvenliğini sağlaması ABD için hayati önemde..
        By OM2 – 22 Temmuz 20210

        ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşlerden Sorumlu Müsteşarı Victoria Nuland, Türkiye’nin Kabil Havaalanı’nın güvenliğini sağlama konusunun ABD’nin ülkede güçlü diplomatik varlığı için “hayati önemde” olduğunu söyledi.

        Nuland, Senato Dış İlişkiler Komitesi tarafından düzenlenen “ABD’nin Türkiye politikası” adlı oturumda bir konuşma yaptı. Washington ile Ankara’nın başta terörizmle mücadele olmak üzere Ukrayna ve Libya gibi bölgesel konularda yakın iş birliği içinde olduğunu belirten Nuland, Türkiye’nin özellikle Suriye’nin kuzeyinde, dünyada yeni mülteci krizine yol açabilecek 4 milyon Suriyeliyi Esed rejiminin saldırılarından koruduğuna dikkati çekti.

        Nuland, “Ayrıca, Türkiye’yi dünyanın en büyük mülteci barındıran ülkesi haline getiren 3,6 milyonu Suriyeli olmak üzere 4 milyon mülteciyi desteklemeye yönelik süregelen çabalarından dolayı da minnettarız.” dedi.

        Türkiye’nin, Afganistan’da ABD ve NATO askeri misyonları sona ererken Kabil’deki havaalanında güç bulundurmaya ilgi duyduğunu ifade eden Nuland, bundan ABD yönetimi olarak son derece memnun olduklarını belirtti.

        Nuland, “Bu katkı bizim, müttefiklerimizin ve ortaklarımızın, birliklerimiz geri çekildikten sonra Kabil’de güçlü bir diplomatik mevcudiyet sağlayabilmemiz için hayati önem taşımaktadır.” diye konuştu.

        Kabil Havaalanı’nın güvenliği sağlanmadan ne ABD’nin ne de müttefik ve ortaklarının Afganistan’daki varlıklarını güçlü şekilde sürdüremeyeceğine dikkati çeken Nuland, Türkiye’nin ise hem Afgan halkıyla hem de bölgedeki diğer aktörlerle benzersiz ve özel ilişkisi olduğunu, bu nedenle uzun vadede daha kalıcı ortak olabileceği değerlendirmesinde bulundu.

        Nuland, ABD ile Türkiye arasında, başta S-400 konusu olmak üzere çözüm bekleyen sorunlara rağmen Türkiye’nin dünyanın dört bir yanındaki NATO misyonlarına önemli katkılarda bulunduğunun altını çizerek, Kabil Havaalanı’nın güvenliğinin sağlanması konusunda her iki taraftaki teknik ekiplerin bu kritik düzenlemeyi sonuçlandırmak için birlikte çalışmaya devam ettiğini sözlerine ekledi.”

  13. bu konu da size katılmıyorum.erdoğan asla ve asla cumhurbaşkanlığı makamında başkasını görmek istemez.enaniyeti ve egosu buna müsaade etmez.
    kendisi aday olmayı ve seçilmeyi sonuna kadar zorlar.
    kendisini bu ülke için seçilmiş bir insanüstü bir varlık olarak görüyor.
    Aslında ona ve ülkeye en büyük kötülüğü devlet bahçeli yaptı.
    %35-40 la ülke yönetmek varken %50+1 e mahkum etti.
    anayasa engeli diyorsunuz.bu ülke de sandığa atılan oylardan sadece biri hakkında şaibe var diye seçimin yenilendiği bir ülke de yaşıyoruz.anayasal engel yoktur diye karar çıkıverir.

  14. muhalefetin adayı kim olacak?
    ülkenin milyonlarca sorunu dururken en önemli konu nedense muhalefetin adayını öğrenmek gibi duruyor. çünkü seçim bir yana her şey bir yana. bu arada “milyonlarca sorun” dan kasıt çok fazla sayıda ve konuda sorun olmasından kinayedir- izan arayan ve anlamada zorluk çekenler -için ufak bir parantez açalım. yerel seçim öncesi de benzer durumlar yaşanmıştı, aday son anda açıklanmış ve hepimiz hayli şaşırmıştık.
    akp nin bir dönem başbakanlık yapmış o dönem de sevilen sayılan yıldız bir adayı vardı. buna karşılık nuhalefetin adayı halk nezdinde hiç tanınmayan biriydi amma ve lakin seçimi zorlanmadan aldı, yenilmez denilen iktidarı yendi. halen ülkenin en sevilen politikacılarından biri ve neredeyse her ankette mansur yavaş ile birlikte CB adaylığında açık ara erdoğan da dahil olmak üzere olası adaylardan önde gidiyorlar. dolayısıyla şimdilerde adayınız kim soruları gereksiz ve yersizdir. partiler seçim geldiğinde gereğini düşünürler adaylıkları gerekli olursa aday olurlar, daha doğru bir aday bulunduğu takdirde ise ona destek olur, büyükşehir görevlerine devam ederler.
    iktidar-muhalefetin-cumhurbaskani-adayini-merak-ediyor-bense-onlarin-kimi-aday-gosterecegi-merakindayim diye yine bir milyon dolarlık soru soruyor sayın koru.
    tabii bir milyon dolarlık soru olması da sorunun son derece önemli ve değerli bir soru olmasından kinaye oluyor, şimdi milyon dolarlık soru mu olurmuş vay efendim nerede görülmüş, kim ödemiş diyerek izan arayan olursa diye yine not düşelim. geçenlerde de yazmıştım sayın erdoğanın dinlenmeye ihtiyacı olduğunun bazı emareleri çoktan görülmeye başladı. belki uyaranlar oluyordur ama felaket bölgelerinde halka çay fırlatmak bence bunun geldiği en üst nokta diye düşünüyorum.

    bu arada dünyanın en çok çay tüketen ülkelerinden biri olarak çaykurun varlık fonuna devir edildikten sonra milyon tl ler zarar ettiğini anlamak ne kadar zor. 2015 yılında 22,7 milyon TL kâr etmişti. 2016 yılında da 82,1 milyon TL kâr eden kurum, 2017 yılında ise 267,7 milyon lira zarar etti. zararı 2018 yılında 657 milyon, 2019’da ise 635 milyon lira 2020’de 547 milyon TL olmuş. kurumun son 5 yıldaki zararı 2,1 milyar TL’yi aşmış, bu kez milyon tl ler milyar tl ler kinaye değil. içler acısı bir durum.
    ülkenin pek çok alanında ekonomiden yargıya eğitimden tarıma ve kurumunda çaykurdan botaşa görüp yaşadığımız aynı içler acısı durum.

    kalmanın bir zamanı olduğu gibi, gitmenin de bir zamanı vardır, yaşadıklarından anlam çıkarmış kişiler bu politikacı olabilir, sanatçı, bilim insanı ya da hukuk insanı olabilir doğru zamanı hep bilmişlerdir. pek çok insan o nedenle işini doruktayken bırakır. bu bilgeliktir. kuşkusuz herkes erdoğan sonrasına hazırlık yapmalıdır, kendisinden başlayarak. lakin benim öngörüm akp nin erdoğan sonrası uzun süre ayakta kalamayacağıdır. içinden kimi küçük partiler çıkabilir ama genel olarak günahları ve sevaplarıyla tarihe gömüleceği düşüncesindeyim.
    türkiyenin önünde bir iktidar ve sistem değişikliği var ve bunun hayırlara vesile olacağına inanıyorum. direnç noktasında bazı endişelerim olsa da bu ayrı bir yorum konusu olabilir.

    • 2020 verilerini bulamadım, paylaşan olursa sevinirim, rakamları aldığım yerde yanlışlık varsa lütfen düzeltin.
      sayıştay denetim raporu web sitesi rakamlarına göre;
      2019 yılında 23 kamu işletmesi zarar etti. En fazla zarar BOTAŞ ve TCDD’de görülürken, Türkiye Taşkömürü Kurumu’nun işletmelerinin tamamının zarar yazdığı belirlendi.
      2019 yılında zarar eden kamu kuruluşları şöyle:

      Et ve Süt Kurumu Genel Müdürlüğü 34.6 milyon lira
      Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) 15.1 milyon lira
      BOTAŞ 5.6 milyar lira
      ÇAY-KUR 635 milyon lira
      Devlet Demir Yolları 2.5 milyar lira
      Türkiye Taşkömürü Kurumu Amasra 99 milyon lira
      Türkiye Taşkömürü Kurumu Armutçuk 138 milyon lira
      Türkiye Taşkömürü Kurumu Karadon 381 milyon lira
      Türkiye Taşkömürü Kurumu Kozlu 262 milyon lira
      Türkiye Taşkömürü Kurumu Üzülmez 213 milyon lira
      TÜDEMSAŞ 101 milyon lira
      TCDD Taşımacılık 1 milyar lira
      TEDAŞ 389 milyon lira
      Sümer Holding 30 milyon lira
      Şeker Fabrikaları 968 milyon lira
      Doğusan Boru 2.8 milyon lira
      PTT 1.2 milyar lira
      PTT Para Lojistik 9.8 milyon lira
      RAYSİMAŞ 5.3 milyon lira
      Sofra Kurumsal 397 bin lira
      ASFAT 109 bin lira
      Vakıf İnşaat 2.2 milyon lira
      Arıcak Turizm 8.1 milyon lira

      En çok kâr elde eden kuruluşlar ise TOKİ (7,6 milyar TL), DHMİ (4,2 milyar TL) TEİAŞ (2,1 milyar TL), TPAO (1,2 milyar TL), Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü (2,8 milyar TL) ve Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü (1 milyar TL) oldu.

      • Muhasebe kayıt düzeninde yatırım için harcanan paraların bir kısmı amortisman gideri olarak kayıt edilir. Bu gider net hasılattan düşülünce de zarar kalemi ortaya çıkar. Ya da bu yatırımları yapmak için alınan borç para sebebiyle kur farkı zararı da olabilir. Gerçekte işletme faaliyetlerinden olmayan bir zarardır. Bu yatırımlar sebebiyle ileride çok para kazanacak işlere el atmış olabilir. Ankara Sivas hızlı tren hattı gibi. Tanap boru hattı projesi gibi.

        • Türkiye Varlık Fonu Genel Müdürü Zafer Sönmez, varlık fonuna devir olduktan sonra sürekli zarar eden ÇAYKUR’un zarar etmesinin nedenini şöyle açıklıyor;
          “ÇAYKUR esasında sosyal bir şirket. Türkiye’nin stratejik bir ürünü olan çay, Türkiye’ye ilk kalkınma planı ile 1930’larda gelmiş. Ondan öncesinde Türkiye’de çay yok, kahve içilen bir ülkeyiz. ÇAYKUR, bölgesel kalkınmayı destekleyen bir şirket esasında. Bugün Rize’nin ekonomisine baktığınızda çayın her yerde olduğunu görüyorsunuz. ÇAYKUR’un sosyal bir yanı var, bunu sadece ticari mantıkla çalıştıramazsınız. Burada tabii belli verimlilik alanları yaratılabilir, mesela dağıtım kanalları gibi… İnsanların gözünden kaçabiliyor, mesela bugün ÇAYKUR, Asya’da kullanılan maça çayını bile üretebiliyor, soğuk çayı da üretiyor. Sadece bildiğimiz siyah çayı üreten bir şirket değil, katma değerli üretim de yapıyor. Ama bu zaman içerisinde bizim ihracat tarafını da güçlendirerek ve katma değerli ürünleri de daha fazla satarak ve raflarda daha iyi görünerek ÇAYKUR’u daha verimli hale getirebiliriz. Ama bu bir süreç, bir gecede olmuyor.”

          bu açıklamadan ileride çok para getirecek kazançlı bir yatırım yapılıyor izlenimi edindiniz mi?

          bir çay üreticisi olan araştırmacı Fatma Genç,
          bbc türk’e şöyle diyor
          “Üreticiden çayı alıyor, işliyor, fabrika yatırımı yapıyor, bundan dolayı zarar ediyor gibi bir şey diyemiyoruz” diyor.
          zarar, büyük harcamalar, kamulaştırma masrafları, özel sektörden fabrika alınması, çay bahçelerinin yenilenmesi gibi yatırım kalemlerinden kaynaklanmıyor.
          Fatma Genç, Sayıştay raporları ve ÇAYKUR’un faaliyet raporlarına atıfta bulunarak kurumun amaç dışı harcamalarının fazla olduğunu söylüyor.

          Genç, buna örnek olarak ÇAYKUR’un reklam ve promosyona yaptığı harcamaların büyüklüğünü gösteriyor:

          “Nakit akışını sağlayamadığı için sürekli bankalardan kredi alarak borçlarını ödediği görülüyor. Borçlarının nasıl yaratıldığına bakıyorsunuz, pazarlama yapma kabiliyetine sahip bir kurum iken pazarlama işlerini bayiler aracılığıyla başka kurumlara, yan şirketlere yaptırıyor. Bu şirketlerden çıkan zararı da kendisi üstleniyor.”

          Habertürk gazetesinin 2019 tarihli “ÇAYKUR neden zarar etti?” başlıklı haberinde, ÇAYKUR’un zararına neden olarak rekor miktarda yaş çay alınması ve ödemelerin yüksek faizlerle borçlanılarak yapılması gösterildi.

          Haberde seçim zamanı çayın fiyatının yükseldiği vurgulanarak ÇAYKUR’un çay fiyatlarına iki defa zam yaptığı aktarıldı.

          ÇAYKUR, bu bedeli ödeyebilmek için kredi çekti, faizlerde yaşanan artışlarla da kurumun finansman giderleri yükseldi.

          Bloomberg HT ekonomi kanalının tarım editörü İrfan Donat, ÇAYKUR’un da çoğu KİT’te olduğu gibi operasyonel sorunlar, finansal maliyetlerin yüksek olması , stok tarafındaki planlamanın eksikliği ve insan kaynakları yönetimindeki sorunlar nedeniyle zarar ettiğini vurguluyor.
          ÇAYKUR’a yöneltilen eleştirilerden bir başkası da çayların depolarda bekletildiği, kimilerinin de çürüdüğüne dair.
          ÇAYKUR ise bu haberleri reddederek 2015-2016’da aşırı yağışlar ve yaşanan seller nedeniyle zarar gören ve usulü gereğince imha edilen 20 ton çay dışında zarar gören veya imha edilen herhangi bir çayın olmadığını açıkladı.
          Sayıştay’ın 2019 raporuna göre Sayıştay, bu nedenle 20 ton karşılığı 218 bin liralık bir zarar oluştuğunu söylüyor.

          ben çaykurla ilgili ufak bir araştırma yaptım.
          son toplamda gelkinen nokta iyi yönetilmediğidir.
          kuşkusuz yorumunuzda haklı noktalar var. açıklamasız nedensiz merkez bankası başkanının bir gece aniden görevden alınmasıyla ertesi gün kurun seyrinin değiştiği bir ülkede kur farkının korkunç zararlara sebep olması kaçınılmazdır. bazı yatırımların yapılmasının da geçici zarara neden olması olasıdır. demiryolları yatırımı dün ve bugün karlı bir yatırım değildi, yarın olacağından şüphe etmek için nedenlerimiz olabilir. ama devletin demiryolu alternafi sunması önemli ve değerlidir ve zarar da hoş görülebilir, daha iyi yönetimle zararın minimize edilmesi gerekir. lakin tanapın karlı olmasını elbette bekleriz. bu adı geçen zarar eden kurumların içinde yatırım yapılanları ileride karşımıza karlı bir şekilde çıkacağına inandığınız kurumları siz de örnek verir bilgi sunarsanız hepimiz faydalanırız.
          iyi şeyler duymaya itirazımız olmadığı gibi, ihtiyacımız olduğunu da söyleyelim.

  15. BU MUHALEFET BİLE
    AKP nin iktidarının devamını değil iktidar, bu muhalefet bile sağlayamaz
    Kaza süsü vermeyi geç, MHP gibi tamamı açıktan destek verse bile olmaz.
    Pekiyi bu saatten sonra muhalefet, muhalefet yapabilir mi?
    Yani iktidar zaten bir halt edemez de, muhalefet bir şey yapabilir mi?
    Yıllarca muhalefet yapıyormuş gibi yapıp sonra muhalefet görevi olabilir mi?
    Muhalefetin gerçek fonksiyonunu icra etmesi bu saatten sonra iktidardan bile daha zor.

  16. 11 Eylül 2011’deki New York saldırılarından hemen sonra “Haçlı Seferi başlatıyoruz” diye Taibanı bitirmek için iki hafta içerisinde Afganistan’ı işgal Amerika 20 yıl sonra Talibanı en güçlü seviyeye getirdi.

    Abd Afganistan dan Taliban la işbirliği yaparak çekiliyor. Taliban şimdi Abd ile müttefik anlaşılan. Abd çıkarlarını emellerini Taliban üzerinden halledecek.Tıpkı Suriyede Pkk-Pdy üzerinden bölgeye korku salacak.
    Amerikanın yeni politikası Terör oluşumları üzerinden istediği bölgeleri kontrol etmek.

       Amerikanın bugüne kadar müdahale ederek; demokrasi, barış, huzur ve güven getirdiği
    numunelik bir ülke var m?

    • bu yoruma katılıyorum.
      anlamaya çalıştığım, bu durumda terör oluşumları planlayan abd nin işbirlikçisi afganların neden ülkemize akın akın gelmesine izin verildiği, artık alenen yaşanan bir afgan göçünden bahsediyor olduğumuz.
      ya da
      sayın cumhurbaşkanımızın neden taliban inancıyla alakalı ters bir yanımızın olmadığını söylemesini anlamaya çalışıyorum.
      gericiliğin ve yobazlığın ve din istismarının en güçlü kullanıldığı bir yapılanma /örgüt ile…
      Birleşmiş Milletler (BM) Nüfus Fonu, Afgan kadınların %87’sinin bir tür fiziksel, cinsel ya da psikolojik şiddete, %62’sinin de birden fazla istismar türüne maruz kaldığını duyurdu. kadınların sokağa çıkamayıp, hatta evinin balkonuna çıkmasının yasak olduğu okula gitmesinin ise hayal olduğu bir yönetimde oluyor bir de bunlar.

      amacı terör oluşumları üzerinden istediği bölgeleri kontrol etmek olan abd en güçlü duruma getirdiği talibanla işbirliği içinde ve müttefik olduğuna göre bu beyanları ve durumu nasıl anlayalım?

    • Evet sizinle ayni fikirdeyim! Ak Şener mert bir insan. Artı menfaatçı değil. 2002, AKP kuruluş aşamasında üye iken erdoğanın gerçek amacını anlar anlamaz bırakmıştı. Abdullatif Şener’in 5 yel sonra öğerdiklerini Ak Şener o zaman anlamıştı.

  17. Kılıçdaroğlu kaç kere uyardı dinleyen Kim?

    Siz halk olarak Kılıçdaroğlu yönetimine layık mısınız? Düşünmeniz gerekir.

    Siz neye layık’saniz öyle yönetilirsiniz?

    Meteroloji bilim adamları ve Doğa bilimi adamları seneler önce felaket geliyor önlem alın dediler; Ama yöneticiler “kulak ardı ettiler”.

    Sonuç ortada Binlerce hektar yanmış orman ve sel felaketleri.

    Toplum Bilim adamları uyarıyor.

    Geleceği görmek için müneccim olmaya gerek yok.

    Çünkü bu bilim adamları konusunda “İhtisas yapmış” Kişiler.

    Tek adama ulaşamayan bu bilim adamları gelecekte Suriye ve Afgan göçmenleri Türkiyenin başını çok ağrıtacak diye Kılıçdaroğluna anlatıyorlar ve hazırlanmış Bilimsel araştırmalarını, sav ve tezlerini sunuyorlar.

    Kılıçdaroğlu Irkçı değildir. Afganları kardeşlerimiz diye bilir.

    Kılıçdaroğlunun dediği Afgan göçmenlerin hepsi genç, bunlar İrandan Türkiye’e giriyor. Uluslararası antlaşmaya göre İran devletini geri iade edilir diye belirtiyor. Afgan göçmenleri kadın, ihtiyar ve çocuk olur tamam sınırda insanlık gereği bakılır Diyor.

    Olayın iç yüzü gösterildiği gibi değil.

    Kılıçdaroğlu Şimdiden uyarıyor sonra acılar ortaya çıkınca vah vah Türkiye demeyin.

  18. Genç, “değişim kaçınılmaz olarak geliyor” dedi..”biz, AK Parti iktidarından başkasını görmedik, hep onu gördük ama hızla gelen değişim bizi korkutuyor; nasıl olacak, sonucunu kestiremiyoruz. Sizin zamanınızda -askeri darbeler hariç- halkın karar verdiği siyasi iktidar değişimleri hep ülkenin menfaatine olmuştur. Demokraside hep bir adım öne gidilmiştir. Ama şimdi bir zorlama hali var ve ülkemiz, nasıl bir siyasi değişim gerçeklestirecegini ön göremiyor”.

    Ardından, tam ben söyleyecekken o tekrar söze girdi ve ağzımdan almışcasına; “okuduklarımdan, bugünlerde Sn. Erdoğan’ın yorgun ve hatta zaman zaman dile getirilen, ve kamuoyuna lanse ettirilen hasta/lıklı hali, merhum Ecevit’in, hükümetten/iktidardan uzaklaştırılması çabalarına tekabül ediyor gibi geldi” dedi.

    Sanki…

    Erdoğan çok yanlız kalmaya başladı…

    Partisi ile iktidar ortakları, Erdoğan sonrası miras paylaşımı haline düşmüş varisleri andırıyor. Hele, parti içi klikler ya Erdoğan sonrası başına geleceklerden korkusuyla telaşa içerisinde hesapsız hareket ediyor ve Erdoğan’ı harcamayı bile göze almışlar ya da; Erdoğan sonrası olası iktidar ortaklığı için kolları sıvamışlar..bu durumda da Erdoğan’ı harcamayı göze almaları kaçınılmazdır denebilir.

    Partisi ve küçük (resmi) ortağı MHP’nin de oy oranları sürekli aşıniyor cumhurbaşkanının; buna karşılık, millet ittifakının da gerkli çoğunluğu sağlayacağı ne oy oranına ne de müttefikler arası güçlü bir siyasi birliktelige ulaşılmış henüz. Böyle bir tabloda değişimin nasıl gerçekleşeceği endişesini taşıyan genç haklı. Ön görülemeyen siyasi bir gelecek!..

    Öngörülrmediği yazarımız tarafından da vurgulanıyor Erdoğan’ın aday olup olamayacağı açısından zaten.

    Hem, ülkemizin yakın zamandaki siyasi geleceği noktasındaki belirsizliği halkta “lider” bazında görüyor ve hissediyor. Daha çok, uzun iktidar döneminde, gençlerle beraber herkes de Erdoğan’a alıştığı ve onu kanıksadığı; bütün hatalarına, kırıklarına rağmen Erdoğan sonrası bir siyasi liderlikte, en az Erdoğan’daki kadar bir siyasi karizma beklentisini karşılayacak siyasi bir profil gerçekleşmediği için bu böyle.

    Değişimi yavaşlatan ve uzaklaştıran bir neden bu. Oysa ki, iktidar değişimini hızlandıracak, son zamanlarda yaşanan o kadar çok iktidar beceriksizliği, yetersizliği, yönetim eksikliği mevcut ki. Başka demokrasilerde bu, muhalefetin hareketlenmesi bir tarafa, kitlesel protestoları ortaya çıkarır, meydanları inletmeye yeterdi. Bu tabloyu 2000 öncesi Türkiye’de çok fazlasıyla görürdük..Vatandaş, demokratik hakkını edeb-i dairesinde kullanırdı. Halk, siyasete daha bir istekli, hareketli katılırdı.

    O zamanlar daha demokratik bir Türkiye’de mi yaşıyorduk ne!

  19. Yukarıda ki resim tam promterli resim. Erdoğan uzaktan promtere bakarak Ne güzel okuyor. 🙂

    Yayın canlı , gazeteciler ne soru sorulacağı bilinmediği için promter olmamalı, Aklında cevaplanmalı. Ama bu görüntü öylemi sorular belli, cevaplar belli onun için cevaplar promtere yazılmış.

  20. sayın koru yeni yasa çıktığında geçmişi değiştirmediğine,etkilemediğine göre değiştirilmiş anayasa maddesiyle erdoğanın c.başkanı adayı olamayacağını çaktırmadan söylemeye çalışıyorsunuz.bununla bende yeni sabih kanadoğlumu zuhur etti algısı oluştu.ikincisi yazınızda tahmininizimi yoksa temenninizimi yazdığınızı karıştırdım.yıllardır chp zihniyyetiyle mücadele edenler sizler,sayın güller,babacanlar,davutoğlular yahu vefa bu kadarmı ucuz.

    • vefa mı ? “millet aç aç” diye bir karikatür vardı onu hatırladım yorumunuzu okuyunca. Devletin! menfaati için neleri feda ettiler, yol arkadaşlarının kaçını geride bıraktılar. Vefayı hak ediyor mu? Yoksa cefasını çektirip sefasını süren yola çıktıklarını yolda bırakan birine VEFA etmek hakperestlik değildir, olsa olsa enayiliktir. Sizi bilmem ama saydıklarınız enayi değil (bildiğim kadarıyla).

    • Ekrem bey kim kime vefasızlık yaptı.
      Kendi durumunu muhafaza için hepsini biçti.
      Söz söyleyebilen, altarnetif olabilen kimseleri itti.
      VEFA mı… yola çıkarken beraber olduklarının hepsini, arkada bıraktı.
      Ak Partiyi Ak Parti yapanlar yok oldu bir kişi hariç…
      Vefa sadece bir kişiye mi olur.
      Tek kişi hepsine vefalı olsayda AK Parti bambaşka yerde olurdu.
      Bir başka partinin desteğine ihtiyaç olmazdı.
      Vefa söylemesi kolay, ama yaşaması zor bir kavram…

  21. sayın koru normal şartlar altinda haklısınız. ak parti de liderinin musadesi olmadan birinin CB adayı olması imkansız. musade bekleyenler kimler ACABA.

  22. Olmaz. Tek adam hayatta kimseye koltuğu bırakmaz. Etrafında işe yarayacak kimse kalmadı zaten. Kalan yeni devşirmeler de sırtından bıçaklayacaklar. O da “sende mi Brütüs?” diyecek. Başka bir senaryo görünmüyor. Damat bile affedildi. Daha kim kaldı güveneceği. Bir tane yok.

    Akp çoktan kurumsal bir parti kimliğini kaybetti. Bana sorarsanız başta da yoktu. 20 yıldır parti kongrelerine bakın. Bir tane karşı lider adayı çıkmış mı? Yok. Anti-demokratik bir lider partisi Akp. Lider gidince de tarihin çöplüğünü boylayacak. Film orada bitiyor.

    Şanlıurfa’da elektrik kesintilerini protesto için yol kesip “Akp istifa” diye slogan atan 18 çiftçiyi gözaltına almışlar. Ne yaparlarsa yapsınlar milleti susturamazlar artık.

    Kaldı ki başarısızlık ve beceriksizlikler her alanda. Ülkeyi felaketler götürüyor. Her alanda yetersizlikleri gözlere ve akıllara iyice kaydoldu. Vahşi bir şehirleşme ile her yeri talan ettiler. Bunun da cezasını herkes çekiyor.

    Afganistan’da havaalanı koruma işine girdiler bir de dolarları görünce. Taliban her gün bir iki şehir alarak hızla Kabil’e ilerliyor. Amerika korktu, aman bizim elçiliğe dokunmayın diye garanti istemiş Taliban’dan. Şimdi adamlarını çıkarabilmek için 3000 asker gönderecekmiş tekrar. Tam bir fiyasko. Bizim korucuları nasıl çıkaracaklar bakalım. “Sizinle inancımızda ters bir yan yok” desinler. Belki inanırlar. Artık nasıl bir inançsa bu. Neyin kafasını yaşıyorlarsa. Tam bir kepazelik.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız