Kitapsız bir hayat hayal edilemez derdim; ruh ikizimi bulduğum için mutluyum…

48

Yıllarca her gittiğim ülkeden çantalar -bazen bavullar- dolusu kitaplarla döndüm.

Bir keresinde, Kenan Evren‘in cumhurbaşkanlığını bırakması öncesinde çıktığı ABD ve İngiltere resmi ziyaretlerini izlemek gerektiğini gazeteye kabul ettirmiş, çağrılı olmadığımız için, her iki geziyi heyete katılan gazetecilerin katılabildiği bütün etkinlikleri kaçırmadan izlemeye çalışmıştım.

Ayrı seyahat ederek, onlardan ayrı mekanlarda kalarak, ama attıkları her adımda yanlarında bulunarak…

Washington’dan dönüleceği sırada, Çankaya’nın basın müşavirine, “Uçakta yeriniz olduğu anlaşılıyor, acaba dönerken ben de sizlerle birlikte olabilir miyim?” başvurum reddedilince, nasıl olsa kabul edilirim diye kendimi şartladığım için olacak, ciddi bir sorunla başbaşa kalmıştım: Aldığım olağanüstü ağırlık tutan kitapları ne yapacaktım?

Sağolsun, heyetteki gazeteciler arasında bulunan ogünlerde TV’de birlikte program yaptığımız İlnur Çevik iki büyük çanta dolusu kitabı cumhurbaşkanı uçağıyla taşıtarak ülkeye getirmeyi üstlendi.

Epey bir süre sonradan kafamın etini yedi ama…

Aile arasında her anlatışında güldüğümüz bir başka kitaplı öyküm var.

Londra’daki ikametim sırasında İzmir’de yaşayan kardeşim bir aylığına yanıma konuk olarak gelmişti. Dönerken o zamana kadar biriktirdiğim kitapları yanında götürme görevini de sağolsun hiç yüksünmeden üzerine aldı.

Reklam

Tepeleme dolu iki bavul kitap… Kantara vurulduğunda 85 kilo geldiği anlaşılınca kendisinden 20 kilo üzeri için para istenmiş, yanında öyle bir miktar olmadığı ve valizlerin ağırlığının da kitaptan oluştuğu anlaşılınca parayı ülkeye dönünce ödemesine izin verilerek uçağa alınmıştı.

Kardeşimin Heathrow ve İzmir havaalanlarında kitaplarım yüzünden yaşadıkları komik ögeler içerir…

Ruh ikizimi buldum

Hayatımın her evresinde kitap vardır benim. Harfleri söker sökmez eline kitap tutuşturulmuş, okudukça okumak istediği için memnun edilmesi gerektiğinde kendisine kitap hediye edilmiş biriyim.

Bulunduğum her ortamda, başkaları -sokak arkadaşlarım, mektep arkadaşlarım, meslek arkadaşlarım- farklı biçimlerde vakit öldürürken, en münasip düşmeyecek yerlerde bile, ben elimdeki-cebimdeki-çantamdaki kitapla saatlerimi geçirmişimdir.

Hala da günümün büyük bölümü kitaplarla hemhal olarak geçiyor.

Orta okulda bizim sınıfın bulunduğu katta camları yarı beline kadar perdeyle örtülü bir özel odası vardı müdürün. O odada kitapların varlığını öğrendiğimde, teneffüs aralarında, bir sandalye üstüne çıkarak görünebilenlerin isimlerini okumaya çalışmıştım.

İlk ve tek kulak çekilmem bunu yaparken yakalandığımda yaşanmıştı.

Reklam

Her zaman en büyük harcama kalemim kitaplara ve dergilere ayrılan önemli miktar olmuştur.

Bunları şikayet olsun veya övünmek amacıyla paylaşıyor değilim. Bana benzer biriyle elime tesadüfen geçen bir kitaba göz gezdirirken karşılaşmam beni böyle bir zihin yolculuğuna çıkardı.

Üç çocuk annesi olduğu halde hala kitaplarla haşır neşir Pamela Paul‘un kitabının adı ‘My Life With Bob’ (Bob ile Geçen Hayatım).

Kitabın adındaki ‘Bob’ bir insan -erkek- ismi gibi gelse bile öyle değil. ‘Book of Books’ (Kitapların Kitabı) sözcüklerinin kısaltılmışı Bob.

Pamela Hanım öğrenim hayatı boyunca, mahalle ve sınıf arkadaşları tarafından dışlanmayı da göze alarak, hep okuma serüveni içerisinde bulunmuş.

Üstelik bir şey daha yapmış: Çok erken bir aşamasında okuma macerasının, okuduğu veya okumak niyetiyle alıp sarmadığı için vazgeçtiği kitapların hepsinin kaydını da tutmuş.

‘Kitapların Kitabı’ dediği de -yani Bob– zaten okuduğu kitaplar ve onları okurken aldığı notlardan oluşan defteri.

Bir süre önce karşılaştığım bir okurum, köşelerimde tanıttığım kitapları satın aldığını, hatta kendisinin yaşı itibariyle henüz okurum olmadığı günlerde yazdığım tanıtım yazılarının da peşine düşerek hepsini bir araya getirdiğini söylemişti. Toplam kitap tanıtım yazılarımın yüzleri bulduğunu o okurum sayesinde öğrenmiştim.

Okurum tam sayıyı da vermişti, ama ben unuttum.

Anlayacağınız benim ‘Bob’um yok, ama okuduklarımın göz izleri arşivlerde duruyor.

Pamela Paul ve kitabı ‘My Life with Bob’

Pamela Hanım benden daha şanslı

Her insan hobisi ile mesleği arasında birebir ilişki bulunacak kadar şanslı olamıyor. Pamela Hanım bu anlamda şanslı.

Lise yılları içerisinde Fransızcasını ilerletsin diye gönderildiği Fransa’da bile, etrafı gezmek ve yörenin insanlarıyla havlet olmak yerine, odasından dışarıya çıkmama pahasına kitap okumayı sürdüren biri olarak, bugün, en sevdiği hobisini iş olarak sürdürüyor.

New York Times gazetesinin kitap ekinin yayın yönetmeni çünkü.

Düşünebiliyor musunuz: Yayınlanan bütün kitaplardan daha çıkmadan haberdar oluyor, başkalarından önce onları elleme ve okuma imkanına da sahip…

Bob‘a not düşmeye hala devam ediyormuş…

Gazetesinde çıkan bir yazısından bütünüyle olmasa bile kendisini teknolojiye kapalı tuttuğunu, hele e-kitaplardan uzak durduğunu okuyunca onun namına üzüldüm.

E-kitaplar olmasa yeni çıkmış eserine nasıl erişecek, ne zaman okuyabilecektim ki?

Yeni hobim e-kitap toplamak benim.

ΩΩΩΩ

48 YORUMLAR

  1. Sizin naminiza sevindik. Cocuklugunuzda bir kere kulaginizin çekildiğini yazmissiniz sizin adınıza üzüldüm. O kulak çekilmeler tatlı bir hatıra olarak kalıyor çünkü. Çocuğumun bir kitap okuru olması için uğraşıyorum ama sosyal yönünü asla ihmal etmeyeceğim diye söz verdim sizin yazninizi okuyunca yapılamaz gibi duruyor ama yapılabilir.

  2. OKU! ANLA! YAŞA…….
    Okumakdan maksat anlamaktır,
    Anlamaktan gaye yaşamaktır…
    okuduğunu anlayıp yaşayabiliyorsan İKRA emrine itaat etmişsindir.
    ama bizde her dönem okunacak yasaklılar olur malesef…..

  3. LAİKÇİLERİN VE HAMZA AKYOL BEY’İN GÖREMEDİĞİ BASİT GERÇEK: Sözcü Gazetesi’nden Yılmaz Özdil, Fehmi Koru’nun ima ettiği anlamda bir köşe yazarı değil. Bu, birinci tespit. İkinci tespit şu: Hamza Bey’in son yorum metninde iddia ettiğinin aksine, bırakın Yılmaz Özdil’i, hem bir köşe yazarı dahi olmayan bu adam ve hem de Sözcü Gazetesi’nin yazarlar toplamı, Erdoğan iktidarının azıcık olsun zayıflatılmasında HİÇ, ama hiçbir işleve sahip değiller.

    Bunların her ikisi de REDDEDİLMESİ ADETA OLANAKSIZ OLAN birer tespit, benim öznel düşüncelerim ya da iddialarım değil. Nitekim, Erdoğan iktidarının düşürülmesinde Y. Özdil’e ihtiyacımız olduğunu, hatta bu konuda F. Koru’dan daha işlevsel olduğunu ileri süren Hamza Bey, benim bu metnimden sonra, polemik konusunda benim kadar tutkulu olmasına rağmen, karşı bir argüman geliştiremeyecek. Haklı olduğumu söyleyeceğine ihtimal vermiyorum, ama, bir karşı argüman geliştiremeyeceğini biliyorum. (Bu söylediğimin kibirle, kendini beğenmişlikle falan ilgisi yok.)

    Hamza Bey ve Yılmaz Özdil okurları, son iki hata içinde, gidip Yeni Akit ya da Yeniçağ Gazetesi’nden bir yazarın köşe yazısını okudular mı? Samimi olacakları varsayımında, bu soruya verecekleri yanıtın “hayır” olduğunu biliyoruz. Peki, Hamza Bey ve Yılmaz Özdil okurları, son iki ay içinde gidip Yeni Akit ya da Yeniçağ Gazetesi’nden bir yazarın köşe yazısını okudular mı? Peki bu iki gazetede yazan iki düzine köşe yazarından bir tanesinin ismini verebilirler mi bize? Korkarım bu soruların yanıtı da “hayır”.

    Aynı şey: Bugün hala AK Parti’ye oy veren muhafazakar seçmeler, Sözcü Gazetesi yazarlarını okumuyorlar. Hadi okudular diyelim: O yazarları okuduktan sonra, “Acaba AK Parti’ye oy vermekle yanlış bir iş mi yapıyorum?” türü bir tereddüt uyanır mı onlarda? Elbette ki hayır.

    Hamza Bey, gidip Star Gazetesi’nin Ahmet Kekeç’ini okumaz, okursa bile, “Galiba ben gidip oyumu CHP’ye vermekle yanlış yapıyorum. Bir daha düşünmem gerekiyor” türü bir çıkarsamaya varmaz.

    Dolayısıyla, Yılmaz Özdil, kullandığı dil, üslup, ileri sürdüğü düşünceler itibarıyla, tek bir AK Parti seçmeninin bile Erdoğan’a oy vermekten vazgçmesine neden olamaz. Nasıl Kekeç Reisçilerin yazarı ise ve onu okunmaya değer bulan bir CHP’li olamayacak ise, Yılmaz Özdil laiklerin yazarıdır. Muhafazakarlar onu okunmaya değer bulmazlar.

    Sonuç: Yılmaz Özdil’in Erdoğan’ın seçim yoluyla iktidardan düşürülmesine hiç, ama hiçbir katkısı yoktur, olmayacaktır da. Yılmaz Özdil olsun ya da olmasın, hatta Sözcü Gazetesi olsun ya da olmasın, çekirdek geleneksel laik seçmen kitlesi zaten vardır, ve bunlar bir seçimde gidip oylarını CHP’ye zaten veryorlar ve öyle yapmaya devam edecekler.

    Tam da yukarıda altını çizdiğim nedenle, Erdoğan, son 6-7 yıldır hiç, ama hiçbir başarı hikayesi olmamasına rağmen, ekonomiyi adeta göçertmiş olmasına rağmen, muhalefet partisi CHP’ye rağmen 17 yıldır iktidarını koruyor. CHP ise ne yukarı çıkıyor ne aşağı iniyor.

    Bu durum, tam da, muhafazakarların indinde, CHP’nin bir Yılmaz Özdil olarak görülmesi dolayısıyla böyle. Muhrrem İnce, bu anlamda, bir Yılmaz Özdil idi. Bütün o köpürtmelere rağmen, sonucu gördük. E. İmamoğlu, muahafazakar yığınların gözünde, bir Yılmaz Özdil değildi. Yine sonucu gördük: Küçük yüzdeli bir muhafazakar seçmen gurubu, bu kez Erdoğan’a vermedi, bu sayede burun farkıyla İmamoğlu kazandı. Gelecek seçimlere kadar o küçük kitle hızla büyüyecek, Erdoğan’ı iktidardan düşürecek. Ama, CHP’ye oy vererek değil. Ya yeni kurulacak partiye verecekler, ya Saadet’e, ya HADP’ye, ya da İyi Parti’ye. Dikkate değer olmayan bir bölümü CHP’ye de verebilir elbette

    Yani, ne Erdoğan iktidarının seçim yenilgisine uğratılmasında Yılmaz Özdil’e ihtiyacımız var, ne de bu adamı gerçek bir yazar olarak görmemiz mümkün. Ahmet Kekeç ne kadar yazar ise, Yılmaz Özdil de o kadar yazar.

    Bir yıla yakındır yorum sayfalarını izliyorum. Sıkça yorumda bulunuyorum, pek çok yorumcuyu izliyorum.

    Bu yorum sayfalarında gerçek köşe yazarı tanmına en yakın isim Hasan Günay. Hamza Akyol Bey de değil, ben de değilim, Nurdan Hanım da değil. FETÖ, HDP, PKK sözcüklerinden birini yazmadan metin üretemeyen AK Partilierin olmadığı da yeterince açık zaten.

    Meseleye buradan bakarsak, Erdoğan’ın bugüne kadar neden ayakta kaldığını da anlarız. Önümüzdeki erken seçimlerde ağır bir yenilgiye uğrayarak iktidarını yitirecek olmasının nedenini de kavrarız.

    O nedeni de Hasan Günay bir iki gün önce yalın biçimde yazdı zaten.

    Şimdi, Hamza Bey, neden Erdoğan’ın iktidardan düşürülmesinde Yılmaz Özdil’e Fehmi Bey’den bile daha fazla ihtiyacımız olduğuna yönelik argümanını yinelesin, benim burada altını çizdiğim noktalara yönelik karşı-argümanını geliştirsin -eğer söyleyecekleri ilkin kendisini GERÇEKTEN ikna edecekse.

  4. Sayın Koru’nun yazılarını merak ve ilgiyle okurken değerli Okurlarının kendi aralarındaki yorum ve ve cevaplarına en az Sayın Yazarın yazıları kadar ilgi çekici ve merak uyandırmakta bende.harika bir platform

  5. Pamela Paul hanım, kimmiş diye baktım; yahudi asıllı biri. Amerikan toplumunun pornolaştırılmış kültürünü sorgulayan bir kitabı da varmış. Bu işin sosyal kültürdeki etkisi ve maliyetini sorguluyor. Bu yüzden de bu sektörün hedefi olmuş biri. Hatta bu yüzden Amerikan Senatosunda İfadesi alınmış. Bu toplumda, o kadar alabildiğine hürriyet var ki uyuşturucu, porno ve silah merağı, diğer taraftan judeo-Christian marka hem softa ve hem de modern (kravatlı) dindarlar bir arada yaşıyor (insan hakları ve çağdaş hayat şemsiyesi altında)… Ve bu toplum, dünyada Bilim-Teknoloji konusunda en gelişmiş bir toplum olmayı başarabilmiş. Rehbere ihtiyaçları var. Çok tehlikeli olabilirler….

    Hayatı tanzim eden belli kanunlar dahilinde her şey serbest, ne ararsan var. O kadar ki “iblis”in bu serbestlikte hedefine ulaşmışlıktan sonra doymayarak adeta canı sıkılmış, onları bırakmış devamlı Ortadoğuda bizimkilerle uğraşıyor… Müslümanlarla uğraşıyor; içimizdeki kürtlerden bir pkk çıkartabiliyor, Muhammed Bin Selman’dan “Murderer bin Selman” çıkarbiliyor, çaresiz gibi görünen müslümanlardan bir İSİS/DAEŞ çıkartabiliyor. Koltuk konforu tehlikeye girince bir zalim bir Saddam ve zalim bir Beşir Esad çıkartabiliyor, Türkiyede olduğu gibi Devleti yönetenleri ve yönetmeğe meraklıları, hatta dini cemaatleri birbirlerine düşürebiliyor.

    Bazılarının dediği gibi, Türkiye diyarı, bu direncin “Son Kalesi” adeta. Kaos ortamında bir de bu direnç var.

  6. Kitaptan kitaba, okumaktan okumağa fark var…

    Konuyla ilgili bazı ilaveler de ben yapmış olayım. Evvela tanımlamak gerekir. Okumak insandaki «merak» özelliğinin tabii sonucu olan bir meşgale. «Merak» ise bilinmeyeni bilme, yeni bir şeyi öğrenme, bir şeyi anlama, kavrama, bilgi sahibi olabilme, bir şeyi yapabilme, bir eksikliği giderebilme. Okumuş olmak için okumak var (amaç!). Vakit öldürmek için okumak var (araç!). Bunların çoğuy pembe bulutlarda gezintiye çıkmak türünden bollukta olagelen şeylerdir. Okumak amaç değil araçtır. Kopukluk olmaması gerekir, burada bir sentez gerekir. Yani, okuduğundan ortaya güzel bir «amel» çıkması lazım. Bir de okumağa pek vakti olmayacak kadar çalışmak zorunda olanlar var. Bunun oluşturduğu bir yaşam tarzı, bir kültür var. Türkiye’nin geri kalmışlığında, Anadolu’nun büyük kesimi yaşamı idame ettirmek (survival) için çokçası buna mahkum edilmiştir. Bu tür hayat tarzında, bu kültürde geceleyin eve girildiğinde el, yüz, ayaklar yıkanır. Yemek yenir. Yorgunluk, mahmurluk çöker. Sonra da TV de survival ve çokçası dizi marka ninnilerle uyutulmağa mahkum edilmiştir. Ertesi günler de bir öncekinin kopyasıdır. Etkileşme ile okuma merağı pek gelişmemiştir veya epey yavaş kalmıştır. Milletin pembe bulutlarda gezintiye çıkacak çok vakti yoktur. Temel öncelikleri farklıdır.

    Vatandaş vakit buldukça bir de ezberine Kur’an okumasını bilir («amaç»a yönelik bir okumadır [sevap!]). Kuran’daki «OKU» ifadesi bir amaç değildir. Hayatı layıkıyla ve dosdoğruca yaşamak «amaç»tır. Kur’an OKUmak bunun için bir «araç»tır (rehberdir). Bu konu iyice kavrandıktan sonra, insanın tasavvurundan çıkmaş hayal ve sentetik bilgi mahsulu diğer kitapları okumanın ne şekilde olması da bir açıklık kazanmış olur (sanırım!). Türk insanına faydalı şeyler öğreten, pratik bilgiler içeren ve üreticiliğe yönelten kitaplar gerekir. Öncelikli konu budur. Pratik faydasını görsün, arkası çorap söküğü gibi gelir…

    Kitap okuma alışkanlığı çok olan insanımızın önemli bir kısmı açıp ta Kuran’ı okumamıştır. Okumuşsa da diğer okuduklarının tesiriyle bir roman-hikaye kitabı şeklinde okumuştur (malesef). Kur’an okunan diğer kitaplar arasında adeta görültüye gitme durumuyla karşı karşya bırakılmıştır. Öncelikle, önderimiz M. Kemal’in Kuran’ı okuduysa, anlayacak şekilde okuduğunu sanmıyorum ben şahsen. Çünkü, hep “Batı”yı okutmuştur (Akıl*İman Sentezi!).

  7. Her konuda dini rehber olarka tavsiye ederiz! Fakat kendimiz yanindan dahi geçmeyiz.
    Okuma İslamin emri ya! p
    Peki bu emri kimler daha iyi uyguluyor?

    Ben Türkiyede iken herkes ne çok okuyorsun gözlerin bozulacak derlerdi, hatta iş yerim dahi benim okumamdan rahatsiz olmuş öğlen ve çay poydoslarinada okumayi yasaklamiştilar.

    Ilk yurt dişi ziyaretim Kanada oldu.
    Ne yala söyleyeyim geldiğimin henuz ikinci günde kendimi çok cahil hissettim.
    Demeki ben bunlarin ilk okula yeni basşamiş çocuklari kadar dahi kitap okumuyormuşum.

    Hani IKRA oku emri var ya onu gelişmiş ülkelerin Dindarlarini bir tarafa birakalim ateistleri dahi fazlasi ile yerine getiriyor.

    Bizde okumakla değıl lafla herşeyi hallettigimizi zannediyoruz.
    Bir zamanlar Sn Koruyu kadrolarina dahil edebilmek için yarişanlar daha sonra milletin vergileri ile gelirleri garanti olunca Fehmi beyin kalemene güç yetiremeyince Yazarimiza “yazmana gerek yok biz maaşini ödeyelim yeterki sen yazama” demeleride fayda etmedi ve teklifleri yuzlerine sim siya leke olarak iade edilince bu sefer iftiralara başladilar.
    Şu an F Koru dünyanın her yerinde okunan ve saygi duyulan arastirmaci yazar.
    Vatani Milleti düşünen idareciler iki kelimeyi bir arada yazip konuşmaktan aciz insanlari danişman olarak aliyorlar.
    O danişmanlar birakin Dünyayi Türkiyeyi dahi tanimiyorlarki devlete millete hizmet etsinler.
    Fehmi beyden Allah razi olsunun o okuyor biz onundan cok bilgile öğreniyoruz.
    Keşke herksin istediğini yaza bilecek insan haklarina saygili bir ülke olabilseidik.
    Degerlerimiz bilgilerini ve tecrübelerini gelece kuşaklara miras olarak biraka bilseidiler.
    Yazik oluyor gelece nesillere!
    Kimleri örnek alacaklar?
    Cahalet, Kibir, Israf, iftira, ve yalan!
    Bizde bunlardan fazlasi ile var. Bir kesim için şimdilik iyi kazsnç sagliyor.

  8. Fehmi Koru üstadın dikkatini çekeceğini sandığım bir kitabın özeti. (Belki de okumuştur).

    SON MODA SAÇMALAR
    Postmodern Aydınların Bilimi Kötüye Kullanmaları

    Bu kitap, literatüre “Sokal Vakası” olarak geçen entelektüel skandalın kitabı. Fizikçi Alan Sokal, saygın Amerikan kültür çalışmaları dergisi Social Text’e, baştan sona saçmalıklarla dolu bir yazı gönderir, itibar gören bir entelektüel jargona sadık kalarak yazdığı yazıda, son yılların meşhur kuramcılarından bol bol alıntı yapar. Modaya uygun şekilde yazısına Aydınlanma eleştirisi ile başlar; fizik, matematik ve sosyal kuram arasındaki sınırları aşmanın gerekliliğinden söz eder ve fiziksel gerçekliğin toplumsal gerçeklik gibi dilsel bir oluşum olduğunu savunur. Yazı dergide yayımlanır ve hemen ardından Sokal bunun bir aldatmaca olduğunu açıklar.
    Sözkonusu olay, popüler ve akademik basında fırtınalar koparır, tartışmalara yol açar. Alan Sokal, JeanBricmont’la beraber yazdığı bu kitapta, uydurma makalesinde alıntıladığı Lacan, Kristeva, Irigaray, Latour, Baudrillard, Virilio ve Deleuze ile Guattari gibi kuramcıların matematik ve fiziğin kavramlarını nasıl kötüye kullandıklarını gösteriyor ve bu kuramcıların yazdıklarının anlaşılmazlığının, içeriğin derinliğinden değil gerçekten anlaşılmaz olmalarından kaynaklandığını iddia ediyor. Aşırı öznel söylemlere karşı çıkan yazarlar, Aydınlanma’nın akılcı geleneğini sahipleniyor. Amaçları, solu eleştirmek değil; solda moda olmuş bir akıma karşı solu korumak ve toplumsal kuramın varlık sebebini hatırlatmak.

    ALAN SOKAL New York Üniversitesi’nde fizik profesörü.
    JEAN BRICMONT Belçika’daki Louvaine Üniversitesi’ne bağlı olarak çalışan bir kuramsal fizikçi.

    Not : Kitap, sol aydınların bir kısmındaki bilimsel görünümlü şarlatanlığa dikkat çekiyor. Fakat SOL yerine SAĞ yazılıp ve referans verilen yazarları değiştirip benzer bir kitap yazılabilir.

    • Merhaba Fatih Kemal Bey. Verdiğiniz özetin kitabın içeriğini hakkaniyetle yansıtmış olduğunu varsayarak bir kaç şey söylemek isterim.

      Bu konularda az çok bilgi sahibiyim. İzmir 9 Eylül Üniversitesi GSF Sinema Bölümü’nde, henüz Baudrillard isminin kimselerce bilinmediği günlerde, Baudrillard’ı yol masraflarını kendi cebinden ödeyerek Türkiye’ye getiren, Baudrillard’ın hemen tüm ilk kitaplarının çevirmeni olan Oğuz Adanır ile işbirliği içinde, ben de hayli Baudrillard ve Bauman çevirisi yaptım.

      Kitabın, sizin de katılır göründüğünüz şu tespitini ben de paylaşıyorum tereddütsüz:

      “Bu kuramcıların yazdıklarının anlaşılmazlığının, içeriğin derinliğinden değil gerçekten anlaşılmaz olmalarından kaynaklandığını iddia ediyor. (. . .) Amaçları, solu eleştirmek değil; solda moda olmuş bir akıma karşı solu korumak ve toplumsal kuramın varlık sebebini hatırlatmak. (. . .) Kitap, sol aydınların bir kısmındaki bilimsel görünümlü şarlatanlığa dikkat çekiyor.”

      Ortada, işin orijinalliğini hızla yitirip eğlendiriciliğini de kaybederek sevimsiz (ve dizginlenemez) bir şarlatanlığa vardığı doğru. Geriye doğru bir bakışla, bu şarlatanlığa Baudrillard’ın da ciddi katkısı olduğunu kabul etmek zorundayım. Ne var ki, olanı tek başına bir şarlatanlıkla açıklamak da bana çok anlamlı görünmüyor. Bundan çok daha önemlisi şu:

      Sol aydınlarda neredeyse baskın eğilim haline gelmiş bu şarlatanlık (ve o şarlatnlığa teslim olan “Akademia”, zorunlu ve kaçınılmaz olarak Aydınlanma’nın ‘doğru büyük anlatı’ olduğu fikrini doğrulamaz.

      Bütün otoriter büyük anlatılanların temelinde, geleneksel sol aydınların tapındıkları Aydınlama ve “bilim tapınıcılığı” yatar. Bu tapınağın yıkılması gerekiyordu. Sıraladığınız İsimler, Badurillard da dahil olmk üzere, yıkım işinde olumlu katkılarda bulundular -topyekün hiçleştiremeyiz. Yıkılanın yerine neyi inşa edeceklerini bilemedikleri için, süreç zaman içinde şarlatanlığa dönüştü.

      Kendilerine, yıkım sürecinde oynadıkları rol dolayısıyla teşekkür edelim.

      Ne modernitenin Aydınlanma’sı ve bilim kutsayıcılığı, ne de postmodernizmin şarlatanlığı. . . Belki yapılması gereken şey, Tanrı’nın ölümü halinde başımıza ne gelecekleri önceden öngörmüş olan Nietzsche’ye yüzümüzü dönmek, ve o noktadan ileri doğru yol almya çalışmak. Hastalıklı bir ruhtur Nietzsche, bu doğru. Ama, o hastalıklı ruhtan alacağımız esin kaynakları da var gibi.

      Şarlatanlıktan -haklı olarak- kaçarken, dönüp dolaşıp varılan yer Aydınlanma olmasın derim 🙂

      Selamlar

      • En iyisi mi aydınlıktan kaça kaça şarlatanlığa devam diyelim mario:) evet, senin de belirttiğin gibi “eski bir inanca göre tanrı ölmüş” ama bunu “akademia” rumuzlu arkadaşa nasıl izah edersin artık bilemiyorum:) geçen gün burda dinden imandan bahisle siyaset teorisi yazıyordu da! Bana kalsa nusret ve nurdan abla bile daha aydınlık insanlar..:) Böyle gidersen sen de bizim inci babanın çırağı olursun anca…

  9. Ne gerek var bu kadar zahmete?birileri sizin adiniza birkac kitap okuyup ozetini sunsaydi,sizde o vakiti siyasette kullansaydiniz.Eminim Cumhurbaskani olurdunuz…

  10. Hep Fehmi Bey kitap önerecek değil ya! Bir kitap önerisinde de ben bulunayım.

    Düyun-u Fünun-u Umumiye (ya da) Fenden Borçlu Batıya Geçmek
    Yazar : Reşit Aşçıoğlu

  11. Okuma
    Bir kitap iki şekilde okunur. Birinde başından sonuna kadar okursunuz. Anlamadıklarınızı atlarsınız. Kitaptan iki şekilde yararlanırsınız. O kitapta hangi konular olduğunu öğrenirsiniz. Diğerinde ise başka kitaplarda rastladığınız ama onda yeni duyduğunuz bilgileri öğrenirsiniz. Sonra da değişik kitapların size yüklediği bilgileri bir araya getirir, kendiniz ile kitap yazarsınız. Yazarların kitap okuması böyledir. Halk ide kitapları yazarlar gibi okur ama kendisi yazmaz, kitapları tartışır. Bazı okurlar vardır tartışmaz da. Dahası var, okumaz da.
    İlim adamalarının kitap okumaları farklıdır. Bunlar çok kitap okuma yerine bir kitabı çok iyi okuma yolunu tutarlar.
    1) Kitap önce okunur. Anlaşılmayan cümlelerin altı çizilir, atlanır. Birinci okuma budur.
    2) Kitap anlayarak okunmaya başlanır. Kitap baştan sonuna kadar okunduğu için onun dili öğrenilir. Başta anlaşılmayanlar, ikinci okumada anlaşılır hale gelmiş olur. İkinci okumada anlaşılmadığı için altı çizilen satırlar çok azalır.
    3) Kitap ondan sonra anlaşılmayan yeri kalmayacak şekilde okunur. Bunun için, yazılmış başka kitaplara başvurulur. Bilinmeyen öğrenilmeye çalışılır. Öğretmene burada ihtiyaç vardır.
    4) Kitap okunur ve kitabın bir özeti çıkarılır. Burada ilim adamı sadece yazarı öğrenmeye çalışır. Kendi kanaati ve düşünceleri yoktur. Özet çıkarırken de onun adına onun düşüncelerini ifade etmek üzere özet çıkarır. Kendisinin bir katkısı olmaz.
    5) Bu sefer özet okunur, eğer cümlelere katılıyorsa okur, geçer. Katılmadığı cümlelerin altını çizer. Böylece kitap beşinci kere ele alındır. Katılmadığı cümleleri kritik eder, eksikliklerini, yanlışlarını ortaya koyar. Böylece kitap eleştirilmiş, tartışılmış olur.
    6) Okuyucu bu sefer yazar, kitabın kabul etmediği cümlelerinin yerine kendi cümlelerini koyar. “Kitap öyle değil, böyle yazılmalı idi.” der.
    7) Sonunda kendi görüşlerini savunan kitabı ele alır ve karşılaştırma yapar.
    Ben çok kitap okumadım, az kitabı iyi okudum. Onun için yazar olmadım çünkü yazdıklarımı okuyan nerede ise yok gibi.
    Yazarlarımız batının kitaplarının yazarlığını yapıyorlar. Daha bizim ilmi kitapların yazarları ortaya çıkmadı. Onun için etkili olmuyoruz. İslam alimleri bunların üzerinde durmalıdır.

      • *******
        ….
        Çeşit çeşit açıdan,
        Gıybet yapar sıkçadan
        Her lisanı bilir de,
        Pek anlamaz dostçadan!

        Dedim lafına katma,
        Beni yanlış tanıtma!
        Gıybettir bu yaptığın,
        Hakkımda yalan atma!
        ….
        *******

        Bu arada, ferhat bey ve yorumcuları konu kitap olsa da mesele okuyup anlamaktır (bilmektir). Yoksa, Yunus’un dediği gibi “… Ya nice okumaktır”! Kitaptan kitaba, okumaktan okumağa fark vardır (Akıl*İman Sentezi).

    • ferhat bey merhaba!
      – sizin eleştiriniz üzerine kitap üzerine yazmak farz oldu galiba
      – ben, ne fehmi bey gibi, ne de didem hanım gibi, havalanında bol kitaplar ile ülkeye nasıl gelebileceğimi kara kara düşünme şansı olan insanlardan değilim. benim en yoğun kitap okuğudum zaman 12 eylül zamanı idi ve okuduğum kitaplardan herhangi bir tanesi ile yakalandığında en iyi ihtimal işkence ile tanışırdınız.
      – bu nedenle de, bavul dolusu kitaplar taşıyamadım. gerçi 500 sayfalık romanları bir gecede bitirdiğim oldu ama çoğu birilerinden ya da biryerlerden alınan kitaplardı.
      – yukardaki parağraf işin cv kısmı.
      – işin diğer boyutuna gelince:
      – bir zamanlar bir televizyon kanalında üstdüzey bir mason misafir olmuştu.
      – o proğramda bir kişi telefonla proğrama bağlanıp, masonlara ve masonluğa ilişkin epey eleştiri yapmıştı. üst düzey masonun telefonla bağlanan kişiye eleştirisi aklımda kaldı: “çok kitap okuduğu belli arkadaşımızın. Ancak kitapları doğru özümsememiş”. tam cümleyi hatırlamıyorum. bu mealde bir yorumdu.
      – yani şimdi, fehmi bey ve didem hanımı çok kitap okudukları için eleştirmiş gibi oldum ama gerçek öyle değil. (onları, çok kitap okudukları için kıskandığıma yormak bile daha mantıklı olur).
      – benim söylemek istediğim, kitap okumak önemlidir. ancak okuduğundan doğru mesajları almak, doğru sonuçlar çıkarmak, kitabı doğru anlamak çok daha önemlidir.
      – hangi kitabı okuyacağın ve kitabı nasıl anlayacağın, kitaptan ne alacağın, hem kitapla ilgili hem de kişinin beyni ile ilintilidir. Kitap, birşey anlatır ya da birkaç şey anlatır ama onlardan öyle şeyleri anlarsın ki, kitabın anlatmak istediklerinden hiçbir bağlantısı yoktur. yani olay senin hem backroundun hem de düşünce sistematiğinle, hatta ahlakınla ilgilidir. Bu nedenle; “evet kitap okumak önemlidir”, fakat “düşünmek daha da önemlidir”.
      – Aynı durum yaşamı, olayları, kişileri okumak konusunda da geçerlidir. Olaylar olur ama aynı olaya bakan yığınla insan başka başka sonuçlar çıkarır. Olayları, olguları, durumları okumak, okumaya çalışmak, en az kitap okumak kadar önemlidir. işte bu farklılıkları yaratan en önemli unsur olayın kendisi değil, kişinin backgroundu, kişinin düşünce sistematiği, kişinin ahlak örgüsü, düşünme yeteneği vs. vsdir.
      – yani bir kitabı okumakla, bir olayı okumak arasında fark yoktur. belki kitap daha seçilmiş örgüler içermesi ile olaydan ayrılabilir. ancak her ikisi durumda da, doğru olanı, önemli olanı, temel olanı anlayabilmek, beyinle ilgili, ahlakla ilgili, düşünebilme yeteneği, düşünce sistematiği ile ilgili, kişinin backgroundu ile ilgilidir.
      – Eğer okuyabilirsen, yaşam, olaylar, olgular, durumlar (yani gerçek olan, yaşanan ile ilgili olandan bahsediyorum), bir insana, bir kitaptan daha fazla veri sunar.
      – onun için de, kitap okuma alışkanlığından önce ve daha fazla, düşünebilme yeteneğinin kazanılması, bir düşünce sistematiğinin oluşturulması, olayları, olguları, durumları doğru değerlendirebilecek bir temel background oluşması ve yine bunlar için gerekli asgari bir ahlak normunun oluşması gerekir.
      – Bir örnek vermek gerekirse, kerat cetvelini bile bilmeyen birisinin, türkiye bütçesi üzerine verileri değerlendirmesi pek mümkün olmaz. istediği kadar bütçe ile ilgili raporu okusun.
      – üstteki örneği, yukarda anlatmaya çalıştığım düşünce iyice anlaşılabilsin diye verdim. zannediyorum yeterince düşüncemi izah edebilmişimdir.
      – Bu noktada, birkez daha, fehmi beye, okurlarına böylesine bir hizmeti sunması nedeniyle (yani tartışma ortamı oluşturarak düşüncelerin, hatta duyguların, ahlak anlayışlarının çatışmasını sağlaması) teşekkür ederim. troller nedeniyle henüz tam verim alınamamış olsa bile, böylesine bir ortam, ülke açısından çok çok çok önemli.

      • ilave!
        – türkiye bütçesi ile ilgili verdiğim örnek; bir konuyu doğru anlamak için gerekli backgrounddan neyin anlaşılması gerektiğini açıklamak için verilmiştir. düşünce sistematiği, düşünme yeteneği ve ahlak anlayışı gibi unsurlar için geçerli bir örnek değildir.

  12. Fehmi Bey sayesinde ismine ilk defa tesadüf ettiğim çok yazar olmuş ve bunlardan faydalanmışımdır. Bugün olduğu gibi. Birde hafta sonları sinema eleştiri yazılarını da ilgiyle takip ediyorum. “Sarı odanın esrarı” kitabını ilk defa Fehmi Bey’den duymuş ve edinip hemen okumuştum. Gerçekten polisiye roman açısından çok başarılı bir kitaptı. Teşekkürler.

  13. Çizgiroman arası kabakçekirdeği çitleyen eski bayındırlık bakanı yorumcumuzun da kulakları çınlasın bu arada; kitaplar sadece içerikleriyle değil sayfa içleriyle de hastalık saçar:) aman dikkat: donkişotun sonunu herkes biliyordur herhalde..? Babamın tahta bavulu: kakalibra…

  14. Fehmi Bey, bir biricikliğe sahip. Bu tespitin yersiz bir övgüyle dikkat çekme gösterisi olabileceğinden kuşku duyanlar olabileceği gibi, onun doğruluğunu yanlışlığını tartışmaya değer bulanlar da olabilir.

    Oysa, bu, bana ait bir tespit değil. Rakamların da güçlü biçimde işaret ettiği bir gerçek. Önceki gün, bu işlerin profesyoneli olduğu açık görünen bir okur, Fehmi Bey’in bu kişisel köşesinin Mart ayı ziyaretçi sayısının 330.000 olduğunu yazmıştı.

    Okuma eylemiyle arasının pek iyi olmadığını bildiğimiz ülkemizde, böyle bir okunurluk düzeyine erişmek hiç, ama hiç kolay değil. Hele, okurunuzdan belli bir entelektüel kavrayış talep eden, söz gelimi Sözcü Gazetesi’ndeki Yılmaz Özdil’in yaptığı gibi okura duymak istediğini söyleyen türden yazarlığı reddeden bir yazar iseniz.

    Koru’ya biricikliğini kazandıran şeyin, çok açık olan entelektüel donanımının yanısıra, insanlara ve okurlarına bir FANUS önermiyor oluşu. Onları kolektif olarak herkesçe bilinen dar bir alana çağırmıyor, öyle dar bir alanda durmaya yüreklendirmiyor Fehmi Koru.

    Dolayısıyla, yorum sayfalarında yüzünü Koru’ya dönerek onun neyi yapmaması gerektiğini, ya da, neyi yaparsa saygınlığını koruyabileceğini, veya neyi yaparsa saygınlığı hak edeceğini, ya da neyi yaparsa hayatın hem bu hem de öbür tarafı için daha hayırlı işler yapmış olacağını söyleyen arkadaşların beklentilerinin gerçekleşme şansı bence sıfır.

    Oyunun kurallarını çoktan ve baştan koymuş görünüyor yazarımız: “Benden taleplerde bulunma arzunuza ket vurunuz değerli okur, böyle olsun ki, benim sizlerden zihninizi özgürleştirmeniz, ufkunuzu daha genişletmeniz talebimin gerçekleşme şansı daha da artısın.”

    Kibir mi?

    “Evet” şöyle dursun, buna “belki de” diyecek bir insanın Fehmi Koru okuru olduğuna kimse inandıramaz beni.

    Benim kendisinden hiçbir talebim yok.

    O yazsın, bizler okuyalım. . .

    • bernar bey merhaba!
      – Yılmaz özdil hakkında şehir efsanesi oluşturulmuş. bir süre önce de benzer efsaneyi, zannediyorum sayın h.knin yorumunda görmüştüm.
      – yılmaz özdil, okurlarına duymak istediklerini söylemiyor. yılmaz özdil birşeyler yazıyor. net tavır koyuyor. o tavrı beğenen, yazdıklarını beğenen kişiler de onu okuyorlar. Yılmaz özdil, ortaya karışık şeyler de yazmıyor. tarafı net, içeriği net yorumlar yazıyor.
      – Ayrıca, yılmaz özdil, bedel ödemeyi göze alarak birşeyler yazıyor. nitekim yazdığı yazı nedeniyle hürriyet gazetesinden, hem de hürriyetin en çok okunan yazarı iken, atıldı.
      – hürriyet gazetesinde yazdığı bir yazı hakkında akpli bir arkadaşım yılmaz özdilin cumhurbaşkanına hakaret ettiğini söylemişti de, aynı yazıyı 2 kere okumuş, hakareti bir türlü bulamamıştım.
      – Yılmaz özdilin yazılarında, yazdığı konuya hakimiyeti de iyidir. yazdığı konuları da ezberden değil, yıldıray oğur gibi, belli bir araştırma ile yazıyor. aralarındaki fark: yıldıray oğur, daha çok, yaptığı araştırmaya vurgu yaparken, yılmaz özdil, söylemek istediğine vurgu yapıyor.
      – Yılmaz özdil, türkiyede makale tekniğini en iyi kullanan yazarların başında geliyor.
      – Yılmaz özdil, türkiyede en çok okunan yazarlardandır.
      – yukardaki özellikler de herhangi birisinin başarabileceği şeyler değildir. yani birşeyler var yılmaz özdilde, diğerlerinden farklı kılan.
      – Yılmaz özdilin düşüncelerine karşı çıktığım pekçok nokta var. mesela atatürkçülük savunusunu hiç tasvip etmem. çünkü atatürkçülük de, diğer ideolojiler gibi, topluma giydirilmek istenen, toplumu aptallaştıracak ideolojilerden bir tanesidir.
      – yılmaz özdil, kendisini ulusalcı konumda görmesine rağmen, ermeni, rum, yahudi ve kürt vatandaşlarımızı kucaklayan yazıları ile, diğer ulusalcılardan da farklılık gösterir ve bu yaklaşımı da takdire değerdir.
      – yılmaz özdilin yazılarını çok da derinlikli bulmam. ancak sözcü gazetesinde yılmaz özdil ile murat muratoğlunu okurum.
      – ayrıca, yılmaz özdil gibiler sayesinde buralarda birşeyler yazabiliyoruz. bedel ödemeyi göze alanların itibarsızlaştırılmasına katkı yapmak yerine, onların değerini bilmemiz gerekir diye düşünüyorum.

      • Merhaba Hamza Bey, Bir köşe yazarının sadece Erdoğan muhalifi olması, o köşe yazarını benim gözümde değerli kılmıyor. Öyle kılması da gerekmiyor zaten.

        Sözcüğün gerçek anlamında ırkçı bir insan olduğunu düşünüyorum, söz gelimi.
        Seçkinci, faşizmin kıyılarında dolaşan bir zihniye sahip olduğunu da düşünüyorum.

        Entelektüel bir zihin ya da donanımdan tamamen uzak, tek sermayesi, tıpkı Erdoğan gibi, seküler-dindar muhafazakar yarılma olan becrikli bir amigo benim için Yılmaz Özdil.

        Elbette, sizin yaptığınız gibi, kendi *iddia*larımı peş peşe sıralayabilirim. Yukarıdaki iddialarımdan, ve gereksiz gördüğüm için yazılı ve görülür olmayan aşağıdaki iddialarımdan, hiç, ama hiçbir şey çıkmaz -tıpkı sizin bir iddialar sıralaması olan metninizden bir şey çıkmayacağı gibi. Siz A diye tutturursunuz, ben “Alakası yok! Otada duran apaçık ve kocaman bir B” diye tuttururum, böyle sürer gideler iddialaşmamız ikimize de yorgunluk ve bıkkınlık çökene kadar.

        Benim kafam Yıldıray Oğur kafasına çok yakın çalışıyor. Bir iddia ortaya koyduğumda, hemen ardından onun itiraz edilmesi güç belge ve kanıtlarını da ortaya koymak isterim.

        Şu sıralar tek bir önceliğim var. Erdoğan-Bahçeli ittifakının yıkılması. Erdoğan iktidarının yolsuzluklarını, suçlarını, adaletsizliklerini, kurnazlık ve yüzeyselliklerini, yakında kendisini iktidardan düşürecek siyasal kirizini ve tükenmişliğini elden geldiğince gözler önüne sermek.

        Zamanımın hayli bol olduğu bu döneminde bile kendimce kendisine “15 Temmuz dosyam” adını verdiğim “arşivlerde ve belgelerde eşelenme” çabamı bir nihayete erdiremedim. Rotterdam’la başlayan yeni dönemde çok daha azalacak serbest zamanım, dolayısıyla bir Yılmaz Özdil dosyası çok uzak bana ve önceliklerime.

        Ama, hele bir şu soysuz, baskıcı, beceriksiz iktidar bir gitsin. Burada *belgeleriyle* bir Y. Özdil muhabbetine girişiriz.

        • Yılmaz özdili eleştirmenize değil, getirdiğiniz eleştiriye itiraz ediyorum.
          – yani, yılmaz özdilin okurların duymak istediklerini yazdığı eleştirinize, ve yazınızın eleştiriden çok bir itibarsızlaştırma yöntemi olmasına itiraz ediyorum.
          – ayrıca, islamcı camiada yılmaz özdili itibarsızlaştırma çabasından da bahsettiğim yorumumda, bunun yanlış olduğunu vurgulamaya çalışıyorum.
          – yoksa yılmaz özdili, pekçok kez, ben de çeşitli vesilelerle eleştirdim, eleştiriyorum, eleştireceğim de. ama farklı düşüncedeki bir kişiyi çöpe atmaya çalışmayacağım.

          • Şöyle yapalım o zaman, Hamza Bey: Üç gazete yazarının okurlarıyla bir araya geldikleri düşsel salonların resmini çizelim zihnimizde:

            (1) Pek çoğu yazarın okuru da olan izleyiciler koltuklarında yerlerini almışlar. Sahnede, Fehmi Koru Bey’i konuk eden ve temel fonksiyonu Fehmi Bey’i soru ve kısa yorumlarla konuşturmak olan bir diğer insan var. Mikrofonu alıyor, övgü dolu bir kaç ifaddeden sonra Koru’yu sahneye davet ediyor: İzleyicilerde enerjik bir kıpırdanma, alkış tufanı, sallanan bayraklar, ayağa kalkanlar. . . Ve başlıyor sloganlar: “İslam Gelecek Şer Bitecek!” “Hak, Hukuk, Adalet! “Ya Allah Bismillah, Allahu Ekber!”

            (2) Benzer bir tablo. Bu kez sahneye davet edilen konuşmacı yazar Etyen Mahçupyan, ya da, kendisine simge olarak bir Convers spor ayakabısını seçmiş olan DARBEYE KARŞI BİR MİLYON ADIM adlı sivil örgüt gurubuyla kendisiyle ilk tanışıklığımızı kurduğumuz Yıldıray Oğur geliyor sahneye: Alkışlar, “Kahrolsun Vesayet!” “Güçlü Olan Sivil Olan!” haykırışları, üzerinde Convers spor ayakabasının resmini taşıyan ve çılgınca sallanan yüzlerce beyaz bayrak.

            (3) Bu kez sahneye Uğur Dündar adlı bir adamın heyecanlı bir ses tonuyla davet ettiği ‘köşe yazarı’ Yılmaz Özdil olsun. Konuklardan bir alkış kopsun, hep bir ağızdan “Mustafa Kemal’in askerleriyiz! diye tempo tutup Türk bayrakları sallasınlar.

            Hangisi size gerçeğe en yakın görünüyor?

            Ben, bir köşe yazarını bir fikir adamı olark görmek isterim.

            Derdimi anlatbilmiş olmayı umuyorum.

          • Halk TV’de Uğur Dündar adlı adamın yapımcılığında aylarca tanık olduğumuz 3. ve yegane gerçek tablodan bir kepazeliğin çıktığı söylenebilir belki -ama oradan bir fikir adamı, gerçek bir köşe yazarı çıkmaz.

            Fikir adamlığı ve köşe yazarlığı ciddi iştir.

          • bernar bey! iş uzayacak. aslında çok da gri alanlara yönelmeye başladık ve doğru ile yanlış karışacak.
            – Öncelikle senin köşe yazarın benim köşe yazarımı dövebilir. Bunu bilemem. Fakat benim derdim köşe yazarlarını döğüştürmek değil.
            – Eğer köşe yazarlarını döğüştüreceksek, puanlamanın neye göre olacağını da ortaya koymamız gerekiyor. Eğer akp iktidarına karşı duruş ise; zannediyorum yılmaz özdil daha fazla puan alır.
            – Yok eğer, kültürel düzeye göre puanlama olacaksa durum değişir.
            – mesela okunma sayısı anlamında da özdil, yıldıray oğur dahil hepsini döver.
            – fakat dediğim gibi, benim derdim köşe yazarlarını döğüştürmek değildir.
            – herkesin, bu arada her köşe yazarının da iyi-kötü yanları, doğruları-yanlışları vardır.
            – Köşe yazarının kendisinin eleştirisi olabileceği gibi, yazdıklarının da eleştirisi olabilir. Olmalıdır da..
            – Fakat sizin yaptığınız bir köşe yazarının eleştirisi değil, bir köşe yazarının itibarsızlaştırılmasıdır. Benim karşı çıktığım nokta burasıdır.
            – Ayrıca, yılmaz özdile, eleştiri diye yönelttiğiniz suçlama da yanlış. Yani yılmaz özdil, okurları memnun edecek şeyler yazmıyor. Okurlar onun yazısından memnunlar. Sizin yukardaki verdiğiniz örnek; yılmaz özdilin okurlarını memnun edecek şeyler yazdığını ispatlamaz.
            – Kuşkusuz yukardaki senaryonun, yani yılmaz özdil sahneye çıktığında “mustafa kemalin askerleriyiz” sloganları senaryosunun bir anlamı vardır. Ancak bu anlam, sizin yazdığınız anlam değil. işin o boyutuna ayrıca gireriz. fakat şimdilik söyleyeceklerim, söylemek istediklerim bu kadar.
            – Eğer derdiniz, akp iktidarı ise, yılmaz özdile çok ihtiyacınız var demektir. hatta fehmi korudan daha fazla ihtiyacınız var demektir. çünkü daha net, daha vurucu yazılar yazıyor.

          • Evet, haklısınız, uzayacak -gereksiz yere uzayacak. Ben Yılmaz Özdil’i itibarsızlaştırmıyorum onun bir köşe yazarı olmadığını, bir amigo olduğunu söylerken.

            Yılmaz Özdil’i itibarsızlaştıran Y. Özdil’in bizatihi kendisidir.

            O sallanan bayraklar ve “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz!” haykırışlarıyla yıkılan salona muzaffer bir komutan edasıyla dönüp bakarken yüzünde peydahlanan memnuniyet tebessümüdür. “Adam amigo, kendi tribünleri için yazıyor” demeğe getirişimin nedeni de bu.

            Ben köşe yazarları karşılaştırmıyorum. Ne zamandan beri amigolarla F. Koru gibi yazarları karşılaştırır olduk?

          • ” Eğer derdiniz, akp iktidarı ise, yılmaz özdile çok ihtiyacınız var demektir. hatta fehmi korudan daha fazla ihtiyacınız var demektir. çünkü daha net, daha vurucu yazılar yazıyor.”

            Erdoğan iktidarının seçimle düşürülmesi benim derdim, doğru. Ama, bu konuda, bırakın Y. Özdil’i bir kenara, CHP’ye ihtiyaç olduğu bile kuşkulu. Erdoğan’ı iktidardan düşürecek olan, AK Parti’ye oy vermekten vaz geçecek olan dindar muhafazaklar. “Daha net, daha vurucu yazılar”a hiç mi hiç ihtiyacımız yok. O lanet olası vurucu yazılar yüzünden Erdoğan 17 yıl ayakta kalabildi. Özdiller familyası, Erdoğan’ın koltuk değneğidir benim için.

            Hiçbir zaman, “Erdoğan gitsin, kim gelirse gelsin”ci olmadım. . .

  15. şimdiye kadar okuduğum benim için en anlamlı yazı olmuş. beni 21 yaşıma götürdü, ve büyük bir tesadüf eseri heathrow havaalanına ve aynı olaya. ingiltereden ailemi ziyarete dönerken kitap doldurduğum bavulum ve çantam kaç kilo tuttu hatırlayamayacağım lakin neredeyse promosyonlu biletim kadar para tutmuştu, benim de yanımda o kadar para yoktu, kartla da ödeyemezdim, çünkü babamın görmesini istemezdim, havaalanına bırakan arkadaşımı geri çağırmak zorunda kalmıştım. aynı havaalanında benzer bir olayın yaşanması tesadüf diyeceğim ama pek çok kişinin başına geldiğinden de eminim…
    bir evi güzel yapan kitaplar ve çiçeklerdir.
    insanı güzel yapan da düşünceleri ve niyetleri,
    yaşamı güzel yapan,
    paylaştığımız dostluklar, aile arasında yenen yemekler,
    sevinçlerinde yanında olacağımız, üzüntülerinde elini tutacağımız insanlar.
    hayatı anlamlı kılan ise yaratıcımızla olan bağlarımızdır, bana göre.
    güzel ve keyifli bir hafta sonu dilerim.

  16. Okumayan insan yarımdır, okumayan insan hayata yabancıdır.Ülkemizde kitabı “görünür” kılmak için uğraş vermeliyiz.Hiç unutmam, bir arkadaşım, ömründe hiç kitap okumamış 60 küsür yaşındaki babasının,ilkokula giden yeğeninin unuttuğu Robin Hood adlı kitabı masanın üzerinde bulup can sıkıntısından okuduğunda adamcağızın kitaptan çok etkilendiğini anlatmıştı.Bir ara İstanbul’da muhtelif yerlere kitap bırakılıyordu insanlar okusun diye; alıp okuyan da başka bir noktaya bırakıyordu kitabı.Hala sürdürülüyor mu bilmem.Kütüphaneler okullarda dip köşede değil görünür yerde olursa, sembolik olarak açılmazsa,eğitimcinin elinde sigara yahut telefon yerine kitap olursa yeni nesil adına ümitvar oluruz.

  17. Koru’nun yerinde olsam veya onun kadar selis İngilizcem olsa, PAMELA hm.a bir – açık – mektup yazar, İSLAM’in ilk EMRİnin ” OKU ” olduğunu duyurur ve ona bu EMRİ açıklıyan Kitablardan ve Türkiye Gazetesi’nin veya başkasının İNGİLİZCE yayınlanmış Kitablarından gönderirdim.

    Koru’nun okuyucusunun bahsettiği !00’e yakın kitap tanıtım yazısının içinde İSLAM muhtevalı KAÇ Kitabı tanıttığını da merak ettim, doğrusu. Okuyucusu da beni aydınlatırsa çok sevineceğim. Türkiyede, İSLAMİ ve İSLAMİ Kitabları okuma istek ve arzusunun pek az olduğunu görüyoruz. Okümak arzusu olan gençlerin ise, KİTABLARIN kendi bütçelerine göre fiatını çok bulup, yanına yanaşamadığına bazı Kitap Fuarlarında tanık olmuştum.
    Kitap deyince, KORU’nun da tanıdığını sandığım Kemal Kelleci ve ve Saatçi Musa abi hatırıma
    geldi. Allah hayırlı ömür versin kendilerine. Benim istemiyerek de olsa İslami Kitablarla tanışmama vesile olanlardan biri olarak ilk başta kendilerini hatırladım. Allah Hayırlı ve sıhhatli ömür ve ölüm nasib eyleye.
    Öyle ya, her canlı fanidir. Baki kalacak bu kubbede mühim olan bu turlü hayır yollarına çığır açmaktır.

    Galiba bu ay başlarında, Yüsüf Kaplan da, okunması gereken 100 Kitap adını listelemişti. Öbür
    kitabları çok kişi salıklıyor. KORU, kendine de bir iyilik yapıp, ahirette kendini ve dahi okuyan gençleri kurtaracak – aydın sayılmak için önemli basamaklar atlatacak bir İSLAMİ YAYINLAR dizini – kendisinin okuduklarını saysa da olur – yayınlasa. Çünkü, irfan sahibi bir zat, ” ÖTE DÜNYA’da seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, bu Dünya’daki (geçici) eserlerine de değer VERME ” diyor.

    Hatta, bu hususta, bir Kitap veya finans bağışlama, toplama ve okuma kampanyası başlatsa – bir topluluk da tertip edebilir – çok kişi ile birlikte kendisinin de ahiretini kurtarabilir, dünyada da huzur, esenlik, kardeşlik tesisine vesile olabilir, diye düşünüyorum. Aydınlığa da bir yol aralamış, ışık tutmuş olabilir, “bu dünya fani…. “.
    Kitaba AÇ, fakat, parası olmıyan gençlik ve DİB Mensubları var. Hatta, yılmadan, durmadan, dinlenmeden, çarpana sürüterek, İslam ekonomisi sahasında kocaman bir Kitap Yazan, İbretlik, ”
    Prof. Celal Yeniçeri ” nin Kitabı’ndan ” HAYAT HİKAYESİ”ni okumasını tavsiye de ederim, her okura.
    Bu konuda, OKUMAYA çok hevesli Mensublarına KİTAP ve gerekli diğer desteği verecek bir plan
    ve program yapmasını DİB Başkanlığına da tavsiye ederim. Şurası da bir gerçek ki, İslam alımlerinin çoğu yetim ve yokluk içnde yetişmiş ve ilme ÇABA göstermiştir.

    • bugün okuduğum 2. güzel yorum,
      insanın içinde ilim aşkı için cevher olacak, bir hadis duymak için aylarca deve sırtında, çöller aşarak, denizler geçerek seyahat etmiş insanlar, bizim bugün sadece istememiz gerek ve yeter koşul.

    • İslami Yayın diye bir şey olmaz. Olsa olsa yazarı müslüman olan yayın olur.

      Ayrıca Pamela Hanım gibi birisine OKU emrini hatırlatmak da çok komik olmuş. Siz o tavsiyeyi müslümanlara yapmalıdınız.

      • gerçekten de birilerine oku emrinden bahsetmek üzerinde düşünülmeye değer bir yaklaşım. bu herhangi birisi olabilir. ancak kitap okurluğunun simgesi olmuş birisine “oku” emrindan bahsetmek ise, sosyolojik ve psikolojik incelenebilirliği üst düzeye çıkarmış.
        – islami yayın konusunda ise sizinle aynı düşünmüyorum. islami yayından kastın, islamla ilgili olan yayınlar olduğunu ve kelimenin doğru kullanıldığını düşünüyorum. Ayrıca, islami yayın için kitap yazarının müslüman olması da gerekmiyor. bir hristiyan da islami kitap yazabilir diye düşünüyorum.

  18. Bir kitap kurdu; hem de yabancı dil (Aabca, Ingilizce) ile yazılı olanının da “kur’du” olmak ona büyük bir keyif veriyordur.

    Hoş, şimdilerde elektronik “e-kitap” olanı için de “kurt” terimi kullanılıyor mudur bilmem, belki de onun için ‘e-kitap kurdu- dense yeridir.

    Bu kadar okuduğunun kendine akademik veya mevki babında ona bir getirisi olmuş mudur, gözükmüyor, lakin birikiminin hazzını yazdıkları ve yayımlanmış olan eserlerine bakarak doyasıya yaşadığına eminim. Olmasa biz (benim gibi okuma özürlü!) okurlarını hergün ama hergün, usanmadan peşi sıra sürüklemeye sabahın köründe çalışır olur muydu?

    Biz(ler) onun birikimini paylaşmasından istifade ediyoruz ama onun birikimi azalmıyor aksine paylaştıkça artıyor. Bu ilim için geçerli olan bir özdeyiş; paylaştıkça artan…

    Çünkü biz onun yazınlarından bir çok şey öğrendiğimizi söyleyebiliriz.
    O bize kısa yoldan birikimlerini aktarır ve bizim muhakeme gücümüzü ikmal ederken, biz ona sağlıklı ömür (okumalar) diler, müteşekkir olduğumuzu ifade ederiz.

    İyi ki varsınız Sn. Koru!

  19. Sayın Koru, kitaplar üzerine yazdığınız yazılara da sitenizin bir köşesinde yer verirseniz sizin de bir BOB’unuz olur diye düşünüyorum. Okurlarınız da eski yazılarınızı hatırlatma hususunda size yardımcı olur. Saygılarımla…

  20. Sayın Koru hafta sonlarının ruhuna uygun, gerilimden uzak, kitap ve okumak gibi hayatın güzel, zenginleştirici yanlarına değinen bir yazı yazmış bugün.

    Kendisine olan saygımla ters düşmekten korkmasam, buradaki Reis ve AK Parti taraftarı arkadaşlara, “Yaw, dostlar, sizin partinizde Erdoğancı iki insanın söylediği gibi ‘ganimete üşüşen sağlamcı kerkenezler’ ve ‘yamyamlar’ var mı gerçekten? Varsa kim bunlar?’ diye sorardım.

    Ama, sormayacağım -bugün Cumartesi, gerilimin gereği yok yani!

    • Bernar bey gerçekten Fehmi Bey e saygısından ters düşmekten korkarak Ak partili arkadaşlara söyleyeceği soruları buraya yazmaktan imtina gösteterek saygıda kusur etmemiştir… ganimetçi kekenezler ve yamyamlar varmı diye kimseye bir şey dememiş ve tekrar ediyorum saygıda hiç kusur göstermemiş….bir kişinin ahlaksızlığını tüm akpartili arkadaşlara yüklemek istememiş, saygıda kusur etmemiş…bu vesileyle geçenlerde metrobüste iğrenç arkadaşın chp li üye olsa bile hiç bir chp linin böyle bir olayı tasvip etmeyeceğini akıllara getirmiş saygıda kusur etmememizi öğretmiştir…kendisine birdefa daha telekkür ederim…polemikten uzak durmuş.

      • Size de yaranmak mümkün değil gerçekten, sn. Türkeş. Erdoğan’ın ateşli taraftarı kalemlerin yazıp söylediklerinden yararlanıyorum, onlardan kimi ifadeleri alıp buraya taşıyorum, sonra suçlu yine ben oluyorum.

        Kendi Reisçileriniz kendi partiniz içinde “ganimetçi kekenezler” ve “yamyamlar” olduğunu söylüyor. Siz, “Ne ulan bu laflar,yakışıyor mu size” diye onlara ayar vermeniz gerekirken gelmiş yine bana şarlıyorsunuz.

        Ne yani: Sözcü’nün Yılmaz Özdil’inden mi alıntı yapalım?

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız