Porsiyonlar evlerde azaltıldı, sıra devlet görevlilerinin tasarruf tedbirlerine uymasında…

51
Reklam

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’dan yeni dönemin tasarruf anlayışını yansıtan “Porsiyonları küçültelim” tavsiyesi gelince şaşıranlardan biri de benim.

Şaşırmamın sebebi, tavsiyenin zaten pek çok ailede hayli zamandır uygulandığını bilmemdir.

Porsiyonlar küçüldü, masalara gelen yemeklerin çeşitleri de azaldı.

Mecburen oldu bu.

Cumartesi günü yerel belediyenin çevredeki üreticilerin mahsullerini ilk elden tüketicilere sunabilmelerini sağlama amacıyla kurduğu bir köy pazarına uğradık; her birinden birer-ikişer kilo alınarak dolan file birkaç yüz liraya maloldu.

Yol üzerinde satış yapanlarda yerli domatesin kilosu 20 liraydı.

Bir çok ailenin evine çoktandır et girmiyor. 

Aileler doğal olarak porsiyonları azalttılar.

Reklam

Cep ekonomisi herkesi geliriyle harcaması arasında bir denge kurmaya zorluyor.

Esas sorun, tek tek insanların zorunlu tasarrufu değil, o zaten kendiliğinden gerçekleşiyor; esas sorun, devletin kendisinin koyduğu tasarruf tedbirlerine uyup uymayacağı…

Debdebe ve şaşaaya alışmış, kendisine ait olmayan emanet paraları kendisinin olsa harcamayacağı bonkörlükte kullanan devlet görevlilerini bu alışkanlıklarından vazgeçirebilecek miyiz?

Sorun bu.

Amerika fakir bir ülke değil, ama

Başkalarından duysam kulak vermeyebilirdim, ama şahsen tanığı olduğum bir örnek olayı anlatmak boynumun borcu.

Her yıl hep aynı günlerde ABD başkenti Washington’da Türk-Amerikan ilişkilerini bütün yönleriyle gözden geçirmeye vesile olan bir dizi toplantı yapılır. 

Türkiye’den bakanlar, üst düzey asker-sivil bürokratlar gelir, bir de toplantıyı düzenleyen örgütün konuşsun diye davet ettikleri…

Reklam

ABD’den de genellikle savunma ve dışişleri bakanları, ülkemizde görev yapmış veya konumları gereği ülkemizle ilgili şahsiyetler yanında gazete ve dergilerde hakkımızda yayın yapmış insanlar toplantılara katılır.

O yıl bir oturumda konuşacaklar arasında ben de vardım.

[Bir başka yılın toplantısında, akşam verilen yemekli davette, benim oturtulduğum masadan birkaç masa geride hiç beklemediğim biriyle göz göze geldiğim ânı hiç unutamam. O sırada birkaç başka konuyla birlikte benim öldürülmem için birilerine talimat verdiği iddiasıyla yargılanan biriydi. O akşamı anlattığım yazım için İsmet Özel’in bir şiirinin başlığını ödünç almıştım: ‘Celladıma Gülümserken…’]

Bizim program o gün hayli tartışmalı geçti. Bitince biz iki kişi kalacağımız otele gitmek üzere bir taksiye bindik. Taksimiz ilerlerken toplantı salonunun biraz ilerisinde otobüs bekleyen biri dikkatimizi çekti. Kısa süre öncesine kadar ABD’yi büyükelçi olarak Ankara’da temsil etmiş olan bir bürokrattı otobüs bekleyen.

Taksiyi durdurduk, kendisini aramıza aldık ve onu görevli olduğu yolumuz üzerindeki bakanlığa bıraktık.

İnmeden önce ricamı kırmadı, beni görüş almam için ertesi gün bakanlığa davet etti.

Ankara sonrası kendisini dışişleri bakanlığında müsteşar yardımcılığı görevine getirmişlerdi.

Bakanlığın üç numaralı koltuğunda oturmaktaydı.

Ertesi gün görüşmek üzere makamına gittiğimde küçük bir odaya alındım. Bakanlığın üç numaralı koltuğunda oturan müsteşar yardımcısının makam odası ancak iki ziyaretçiyi kabul edebilecek büyüklükteydi.

Önce dünkü olayı, durakta otobüs beklemesinin sebeb-i hikmetini sordum. Türkiye’den geldiği için ne kast ettiğimi anlamakta zorlanmamıştı. Makam aracı yokmuş. Görev gereği bir yere gitmesi gerektiğinde araç talep ediyormuş. Bakanlığa gidip gelirken veya özel işleri için devletin aracını kullanamazmış.

“Bizde” dedi Amerikalı diplomat, “Yalnızca bakanın ve müsteşarın kendilerine tahsis edilmiş makam araçları vardır.”

Kendisi kente biraz uzakta kiralık bir evde oturuyormuş, oradan bakanlığa birbirine yakın oturan arkadaşlarıyla dönüşümlü kendi araçlarını kullanarak gidip geliyorlarmış.

Bir hafta birinin aracına doluşuyorlarmış, ertesi hafta öbürünün…

Amerika’da durum böyle.

125 bin olan makam aracı sayısı 5 bine inerse

Tasarruf olacaksa Türkiye’yi de orada uzun yıllardır uygulanan bu tür kısıtlamalara alıştırmakla işe başlamak gerekir.

Porsiyonlar küçüldüğü gibi devlet adına cömertliğe de son vermek gerekir.

Devletin her düzeyde bürokratının emrine tahsis etmek için elinin altında tuttuğu makam aracı sayısının 125 bin olduğu biliniyor.

ABD’de ve Avrupa’nın hayli zengin ülkelerinde aynı amaçla tahsis edilmiş araç sayısı bir-iki bini geçmiyor.

Cumhurbaşkanlığı tarafından hazırlanıp uygulanması için Resmi Gazete ile tamim edilen tasarruf genelgesine baktım, iki kurum daha en baştan istisna edilmiş: Cumhurbaşkanlığı ve TBMM başkanlığı…

Oysa, genelgenin başarıya ulaşması için önce bu iki kurumun görevlilerinin devletin kemer sıkma politikasını samimi olarak uygulamaları gerekir. Niyetin ciddiyeti cümle aleme “Cumhurbaşkanı genelgesini Cumhurbaşkanlığı da uyguluyor” diye duyurulmalıydı.

Hatırlatmak gerekmez, fakat yine de kayda geçireyim: “Devletin malı” en değerli maldır. ‘Beytülmal’ diye bilinir. Üzerinde tüyü bitmemiş yetimin hakkı olduğuna inanılır.

Devlet görevlilerinin kullanımı için alınan/kiralanan araç sayısının 125 binden 100 bine, hatta 25 bine, biraz daha zorlanarak 5 bine düşürüldüğü bir Türkiye’de, işte o zaman, “Porsiyonlar küçültülsün” tavsiyesi her hanede karşılık bulur.

Şimdi?

Mecbur kalanlar tavsiyeye uyar sadece.

ΩΩΩΩ

Reklam

51 YORUMLAR

  1. Fehmi bey, hemen hemen her gün yazınızı okuyorum ama; yorum yapmak içimden gelmiyor. Eminim benim gibi okuyup da yorum yapamayan binlerce insan var. Parazitlere yorum kotası getirseniz sevinirim. İyi geceler herkese.

  2. Emine Hanım söyledi diye eleştiriliyor.Aslında doğru söz porsiyonlar madem azaltıldığını söylüyorsun Fehmi bey bu kadar kilolu insanlar neden çok? Mide küçültme ameliyatı yaptıran sayısınıda yaz.Peygamberimiz ne aç kalkacak nede tok olacak kadar yiyiniz buyurur.Bencede porsiyonları keşke azaltsak.Ne kalp krizi,ne şişmanlık nede çeşitli hastalıklara sık yakalanmayız. Bu söz eleştirilmesi garip bir şey.Sanki fakir fukaraya söylenmiş gibi eleştiriliyor. Doğru lafı söyleyince eleştiren insanlara ve lafı anlamak istemeyip hemen karşı saldırı yapan insanlara ne denir? ? ?

  3. Merhaba Bernar Bey
    Geçenlerde size hitaben “Ömrümüz vefa ederse kendi adıma şimdilerde yazıp/konuşmada otosansür uygulamak zorunda olduğumu hissettiğim bazı konularda da daha rahat fikir teatisinde bulunabiliriz diye düşünüyorum. Kendimce sizde varolduğunu düşündüğüm bazı değerlendirme yanlışlarını -açıkladığım sebeple- ileriki zamanlara bırakıyorum.” şeklinde bir not yazmıştım. Siz de beni anladığınızı ve anlayışla karşıladığınızı cevaben yazmıştınız..
    Ben sizin iyiniyetinize inanıyorum,ancak beni baştan beri anladığınızı düşünmüyorum.

    Şu sitede iki seneyi aşkın bir süredir ara ara yazıyorum. Ve yazılarımın temelinde genel olarak sistematik bir biçimde dindarlık iddiasında olanların yaptıklarının dindarlığa uymadığını,eğer dindar iseler kendilerini dindarlığın değerlerine göre ayarlamaları gerektiğini anlattım. Dinin ahlak ve adalet değerlerini esas alan yazılar yazdım.
    Çünkü ben yazmaya başladığım dönemlerde bu sitede bu tarz bir yorum anlayışı görmemiştim. Neticede ilk günden bugüne samimiyetle devrin şartları içinde karınca kararınca birşeyler yapmaya çabaladım.

    Siz Türk medyasını bilen ve buradaki yorumları da kaçırmayan, aynı zamanda değerli paylaşımlar da yapan birisiniz. Ama benim başlangıçtan itibaren sistematik bir düzende yazdığım bazı yazıların genel bilgisini zaman içinde içselleştirmiş olmanız münasebetiyle şimdi o bilgilere vakıf biri olarak şu anki yazdıklarım size hep aynı şeyi anlatıyormuş gibi geliyor ve kafanızdaki bazı soruların cevaplarını aramadığı için de değersiz de görünüyor olabilir.

    Oysa bence herbirimiz baktığımız karanlığa kendi evimizden tuttuğumuz ışıklarla bakıyor ve o karanlığa farklı aydınlatmalar sunuyoruz. Ayrı ayrı kaynaklardan çıkıyor olsa da hedefte birleşen ışıklar daha fazla bir aydınlatma alanı açarlar düşüncesindeyim. Ve ben sizin elinizdeki aydınlatma aracının niçin benimkiyle aynı olmadığını düşünmeyi de kendi açımdan anlamsız bulurum. Neticede ortada aydınlatılacak boş bir alan var ve herbirimizin tuttuğu her farklı ışık hepimiz için ortak karanlığımızı aydınlatan bir vesile. Bundan dolayı size ancak müteşekkir olabilir ve ışığınızın etkisinden yararlanmayı düşünürüm.

    İlave edeyim; buradaki bazılarınca dar olarak anlaşıldığı gibi yazdıklarımın sadece dini bir anlatım olarak algılanması daha önce de oldu ki,bunun okuduğunu anlamaya kendini yeterince zorlamayan dar bir zaviyeden bakan anlayışın ürünü dar bir algılayış olduğunu daha önce de vurguladım.

    Ben olaylara SADECE sosyolojik değerlendirmelerle bakmıyorum. Günümüz meselelerine ekonomik yaklaşımlar veya anket firmalarının istatiksel yaklaşımlarıyla da hiç yaklaşmadım,bu tarz vurgular hiç yapmadım. Bunları değersiz gördüğümden değil,meseleleri bu kıstaslarla değerlendirmediğimi vurgulamak için bunu belirtiyorum.

    Ben meselelerimizi genel olarak okuduğum ve kendi anladığım kadarıyla Kur’an’ın ölçüleriyle değerlendirmeye çalıştım. Başka türlü değerlendirmelerin yanında böylesi bir değerlendirme de bu sitenin havasına farklı bir zenginlik havası katmaz mı? Siz kendi ölçülerinize göre bir sonuca varıyorsunuz, ben de kainatı ve onun içinde tüm varlıklarla beraber insanı -onu imtihan etmek üzere- yaratan Yaratıcının ezelden ebede herşeyle beraber yarattığı insanı da psikolojisiyle,insan gruplarının sosyolojisiyle,zaaflarıyla vs.her haliyle yaptığını/yapacağını bilen sonsuz bilgisiyle donattığı,geçmiş insanların ve cemaatlerinin örnekleriyle de muhatabına dersler verdiği kitabı Kur’an’ın ölçü ve değerlendirmelerinin yol göstermesini takip ederek aynı sonuca varıyorum.

    Yazdığınız üzere yazdıklarımın içinde “peki ama niye?” sorusunu da işlemediğimi hiç düşünmüyorum. Yazdıklarımın bütünlüğü içerisinde bunların değerlendirmelerini de kendi çapımda yaptığım kanaatindeyim. Ama içinde bulunduğum,sıkıntılarını yaşadığım,bir yargılama süjesi olarak baskı altında olduğumun zorlamalarıyla da bunları belirli sınırlar içinde yaptım.

    Ve biliyor musunuz sizin hep aynı şeyler dediğiniz o yorumların temel olduğu (belki yüzde 9,10’unu da o yazıların oluşturduğu) yazmama ilham kaynağı olan Fehmi Koru’nun şu yorum sayfası yüzde doksan beşini bitirdiğim bir kitabı da bana yazdırıp elime tutuşturdu. Allah nasip ederse günü gelince o kitabı ortaya çıkartacağım. Okuyanlar karar versin artık,yazdıklarımın hep aynı şeyleri söyleyen papağanvari şeyler mi olduklarını,yoksa öyle küçümsenerek bakılıp bazılarınca dini anlatım diye geçiştirilecek şeyler mi olduklarını? Göreceğiz o zaman!

    • Bugün vakit beni sıkıştırdı. Yukarıdaki yazıyı dar zamanda yazmak zorunda kaldım. Şu ilaveyi de buraya sıkıştırmış olayım.
      Sizin çok önemsediğiniz “bu niye böyle?”sorusunu yazılarımın bütünlüğü içinde ihmal etmediğimi belirtmiştim. Bu soru önemlidir,ancak bence ondan daha da önemlisi “bu problemleri nasıl ortadan kaldırabiliriz?” sorusudur ve ben bu sorunun cevabını
      -daha önce de değişik vesilelerle değindiğim üzere- dindar olduğunu söyleyip,siz dahil etraflarınca da öylece DİNDAR olarak değerlendirilen kişilerin,gerçekte dinin kalıplarına uymayan hallerini,bağlısı olduklarını söyledikleri dinin değer yargılarını hatırlatarak kendilerini o kalıplara uymaya çağırmak olarak veriyorum..Bu aynı zamanda size hitaben başka bir cevabımda da belirttiğim üzere “emri bil maruf nehyi anil münker” dini emrini kendimce yerine getirmek ve yine “din nasihattir” ölçüsü uyarınca da dindar kabul edilen muhatabına kendi asli kaynağından hatalarından dönme çağrısında bulunmaktır.

      Dindara uyması gereken dini değerler hatırlatılarak hatalarından/günahlarından -o değerlerin manevi yaptırım gücünden yararlanılarak- öze dönüş çağrısının sizce abes görülmesini ve bu mantığı bir türlü anlayamayışınızı da ben bir türlü anlayamadığımı ayrıca belirtmeliyim.

      Bence asıl siz sürekli eksiklikleri vurguluyorsunuz ve problem üreten dindar dediklerinizin ürettiği problemlere dair de kayda değer bir çözüm önerisi sunabilmiş değilsiniz. Ben ise en azından onların dilinden,onların değer yargılarına uymaları zorunluluğunda oldukları kendi asli kaynaklarından hatırlatmalarımla sizin yaptıklarınızdan çok daha fazla çözüme odaklı bir iş yapmış oluyorum. Uyarlar uymazlar o ayrı mesele. Ben böyle düşünüyorum.

      • Benim ısrarlı önerim yeterince açık, Uğur Bey: Bir mahallenin adı sanı belli bir oluşumu ile duygusal, düşünsel, sosyal bir bağ ve aidiyetlik ilişkisi kurmuş, o ilşkisini sürdüren (ve sürdürmeyen) herkes, hep sanki tek başına yaşamış, tek tabanca söz söylemiş gibi davranmasın. Kendi mahallesine görece bir duygusal, düşünsel mesafe almaya çalışarak , o mahallenin adı sanı belli oluşumlarını serinkanlı, özeleştirel bir tutumla değerlendirsin. “Herkes mahallesinden ve oluşumundan kopsun” dediğim yok. Sevaplarını (doğrudan ya da dolaylı) 10 söylerken, 2 de günahlarına, kusurlarına işaret etsin.

        Ben bunu yapıyorum. Dev Sol ile başladım. Dünyanın kaç bucak olduğunu gördüm, Troçkist oldum. Stalin’e, Stalinciliğe, Maoculuğa, sözüm ona “sosyalist” rejimlerin alayına lanet okudum. Sonra, dünyanın kaç bucak olduğunu yeniden gördüm, tuttum sosyal anarşist oldum. Leninizm ve Marksizm için de “Bunlardan ne köy olur ne kasaba” diye düşündüm. Yine, defalarca ve yıllar boyunca yaptığım gibi, yazılar çevirdim, yazılar yazdım. Sonra, bir kez daha dünyanın kaç bucak olduğunu gördüm. Hem yolda giderken öğrendiğim şeyler olduğundan, hem de zaten gidip tüketilecek başka bi numara da kalmadığından, bildiğince, gördüğünce, aklı erdiğince söz söyleyen tek tabanca bir adamda karar kıldım. Çok geç oldu, ama bence -en azından benim için -hayırlı oldu.

        İslam, İslam tarihi, Islam felsefesi, İslam kültürü, Türkiye’de Islami hareketler ve gelenekler alanında, “Vay be. . . Hiç beklemiyordum bu kadarını” diyebileceğiniz kadar bilgi ve birikimi olan bir insanım -buna inanın.

        Her zaman değilse de sıklıkla, “Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya kalkışan dinsiz” kibrine düşmüş görünmemek için, kamusal alanda dindarları ve onların dindarlığını tartışmaktan görece sakınır, kendimi bundan uzak tutarım. Çünkü, Türkiye dindarlığını zaaflarından kurtaracak olan dindarların kendileridir, kendileri olmalıdır.

        Benim içinden çıktığım ve çok iyi tanığım mahalle, sekülerler mahallesi. Dolayısıyla, makul ve doğru olan, oarada ezber bozma işini kışkırtıp bunu yüreklendirmeye çalışmak. Olduğunca, becerim ölçüsünde, olabildiğince.

      • Uğur bey “Bence asıl siz sürekli eksiklikleri vurguluyorsunuz ve problem üreten dindar dediklerinizin ürettiği problemlere dair de kayda değer bir çözüm önerisi sunabilmiş değilsiniz.” buyurmuşsunuz da; yav bula bula “dindar dediklerinizin ürettiği problemlere” çözüm bulsun diye allahın tanrı tanımaz kuldan utanmaz ateyizini mi buldunuz?
        Ayrıca bu konuda sn.bernara haksızlık ediyorsunuz; en azından kendisi içi dışı bir büyüğümüz, abimiz. Senin şu üstenci ve alacaklı tavrın da bir o kadar çiğ ve arsızca.!
        Düzelt kendini ve bernar hocadan özür dile, kapasın bu mevzu…
        Daha önce de tepesini attırdın, 6 ayda döndü geri!

      • Uymaları için bir neden söyleyin bana. Kendileri uyduklarını söyleyecekler. Ama uymadıklarını görüyor ve biliyor olacağız. Ortada herhangi bir yaptırımı olmayan kurallar var. İsteyen uyar istemeyen uymaz. Gönlünüze göre. O halde bunları konuşmak bile boş bence.

        Sonuçta hepimizi bağlayan kurallar kanunlarda yazılı. Gerisi boş laf. Kimseyi de bağlamaz. Asıl dindarlık böyleydi, yok öyleydi, demenin herhangi bir faydası yok. Dindar geçinenler kitabına uydurup gayet güzel götürüyorlar işte. Bunu engellenecek tek şey yazılı kanunlar. Gerisi laf ola. Kimsenin dinini samimiyetini ölçecek bir aracımız yok. O yüzden bunları konuşmak bile abes.

        Yapılması gereken düzgün kanunlar ve bu kanunların düzgün uygulanması. Buna uğraşmak herkesin vazifesi.

        Bugün dindarlar kanunlara düpedüz karşı gelerek, yanından dolaşarak herkesi aldatıyor ve pek çok düzenbazlığı yapıyorlar. Vergi kaçırıyorlar, hak yiyorlar, rüşvet veriyorlar, iltimas yapıyorlar, sınav çalıyorlar, adam kayırıyorlar, yapıyorlar da yapıyorlar. Kanunlar sağlam olmadığı ve kanun adamlarını da satın aldıkları için kimse dokunamıyor onlara. Ama bu düzen böyle gitmez elbette sonsuza. Mutlaka bir yerde kopacaktı ve oluyor da. Önce cemaatçi dindarlar gitti, şimdi sıra siyasal dindarlarda. Ama onlar asıl dindarlar değildi demeyin, aslını nereden bileceğiz. Aslı bunlar işte. Başkasını görmedik bilmeyiz. Bu işi dinle dindarlıkla çözmeye çalışmaktan da var vazgeçin. Dinle alakası yok konunun. Din herkesin kendine kalmış bir şey. Bizi zerre kadar ilgilendirmemeli. Kimsenin dini bizden sorulmaz. Herkesin dini kendine. Bize ne, size ne?

        • Yazı üslubunuzu şimdilerde yazmayan sayın Mim’in üslubuna benzetiyordum. Ama bugün daha çok Yahya Özal’ı andırıyorsunuz. Yazdıklarınızda ise bir düşünce derinliği göremiyorum,basit,toptancı,herkesi aynı kalıba sokan genellemeci,yaşadığı sosyolojiden kopuk,bağnazca ve sığ yaklaşımlar…Bernar Bey empati yapmasını bilen,düşünmenin de hakkını vermeye çalışan birisi. Onunla her zaman,her yerde konuşmasını,anlaşmasını da biliriz. Ama sizde karşıdakine bir saygı da yok,anlama çabası da yok. Ben ne konuşacağım sizinle. Şu yazdıklarınıza bir bakın;

          “Uymaları için bir neden söyleyin bana.
          Gönlünüze göre. O halde bunları konuşmak bile boş bence.
          Sonuçta hepimizi bağlayan kurallar kanunlarda yazılı. Gerisi boş laf. Kimseyi de bağlamaz.. Gerisi laf ola. . O yüzden bunları konuşmak bile abes.
          Bu işi dinle dindarlıkla çözmeye çalışmaktan da var vazgeçin. Dinle alakası yok konunun. Din herkesin kendine kalmış bir şey. Bizi zerre kadar ilgilendirmemeli. Kimsenin dini bizden sorulmaz. Herkesin dini kendine. Bize ne, size ne?”

          Ne söyleyeyim ben bu boş laflarınıza şimdi?yazsam da anlamayacaksınız. Sabit bakış,katı görüş,sert inat. Boş lafsa,abesle iştigalse,niye abes işle uğraşıyorsunuz o zaman? işinize bakın. ..Boş laf yazdıklarınız,başka şey değil….

    • Merhaba Uğur Bey. Peşin hükümler mümkün. Birbirimize, kendi peşin hükümlerimizi yakalama (ve mahçup olma), saygı ilkesi konusunda ölçüyü kaçırma gibi zaaflarımızı görme gibi konularda yardımcı olalım. Ortada bir inat, ısrarcılık, laftan anlamamakta inat durumu olduğuna inanmadığımız sürece, birbirimize karşı sabırlı olalım.

      Daha önceki metinlerimde iki şeyi birden yaptım: (1) doğrudan, isim vererek, bugünkü yorum metninizden iki cümlenizi alıntılayarak, sizi eleştirdim. Alıntıladığım o iki ardışık ifadenizi, “AMA NEDEN?” sorusunu tümüyle dışarıda bıraktığı için, anlamsız ve beyhude bulduğumu söyledim. (2) Sıklıkla kendilerine “laikler”, “dindarlar”, “HDP’li Kürtler” ve benzeri ifadelerle göndermede bulunulan mahallelere yüklendim. Bunu yaparken yazmış olduğum “herkesçe zaten bilinen doğruları, esasları, vazgeçilmez ilke, öğüt ve buyrukları papağan gibi tekrarlayıp durmanın anlamı yok” minvalindeki cümlem doğrudan size değil, bunu sıklıkla yapan herkese yönelikti.

      Yorumunuza karşılık vermeden önce, üşenmedim, ve burada bir kaç arkadaşımızın kendisinden çok değerli bir kaç gazeteciden biri olarak söz ettikleri, yaşantısını ABD’de sürdüren gazetecinin Youtube üzerindeki son üç videosunun izlenme sayısının ortalamasını aldım. 100 binin üzerinde ortalama izlenirlik oranı. O üç videonun altına, hiçbir otosansür ihtiyacı hissedilmeden, yüzlerce olumlayıcı, destekleyici yorum girilmiş. O insanların en azından düzinelercesi bu siteyi gündelik olarak izliyorlar, buna kuşku yok.

      Yorumlarımın, yorumlarımda dile getirdiğim eleştirilerimin muhattabı, bütün kültürel-siyasal mahalleler, o mahallelerle yersiz denecek yoğunlukta bir aidiyet kurmuş herkes.

      Arzu eden, ciddiye alan, kızıp had bildirmek isteyen, bilgi birikimi ve çözümleme yeteneğine güven duyan, zamanı ve enerjisi olan herkes benim veya başkalarının yorumlarına karşı metinlerle tepkide bulunabilir. “Bunu illa yapsınlar” diye bir beklentim, talebim yok. Ciddiye alınmayı bekleyen, buna ihtiyacı olan, kendisini önemseyen bir tip değilim.

      Hatırı sayılır çoklukta bir kısmımız zor zamanlardan geçti, geçmeye de devam ediyor. Şu veya bu düzeyde mağduriyetler yaşadık, kimilerimiz açısından bu yıkım boyutlarına ulaştı. İncinmişliklerimiz, kızgınlıklarımız, kırgınlıklarımız var. İnsanız, zaaflarla özürlüyüz. Bir şekilde, bir zaman sonra, geride kalacak karanlık, ve dizginlemekte zaman zaman zorlandığımız duygularımız da kısmen durulacak, silikleşecek..

      Küçümsediğim, değer vermediğim insanlar var.

      Bunlar arasında değilsiniz, karşılıklı ipin ucunu kaçırdığımız kısa bir dönem dışında, hiç onlardan biri olmadınız benim indimde ve duygu halimde. Abartılı bulabilir, inandırıcılığından derin kuşkuya kapılabilirsiniz. Yine de yazayım: Bir melek gelse, “Olanaklı kılacağım, alıp seni istediğin yere götürecek, istediğin üç insanla oturup yarenlik etme fırsatını tanıyacağım” dese, hiç tereddütsüz, bunlardan biri olarak sizi, İsmail Sezgin^i ve Ankara’da yaşayan -buradan- bir dostu seçerdim.

      Bir süre sonra, burada dördüncü yılımı geride bırakmış olacağım. Bütün o süre boyunca, Türkçe’yi sözlü olarak sadece bir kere, Türkiye konsolosluğundaki bir memurla resmi bir işlem sırasında kullandım.

      Yaşadıklarınız hiç kolay değil, karşılaştırma dahi yapmam.

      Ama, nihayet benim de kendimce bir öyküm, kimi zaman beni panikleten maddi sıkıntılarım, “Böyle olmayabilirdi de. . ” düşüncesinin kışkırttığı kızgınlıklarım var.

      O kitabı çıkarın. Ben okurum. Sonra, saygı ve sözde ölçülülük açısından yüz yüze olmanın da kolaylaştırıcılığı ile, günü gelir birbirimize dünyanın kaç bucak olduğunu fikirlerle -ve ama gerçek dostlar olarak kalarak- göstermeye çalışırız. 🙂

      Uzaklardan sevgi ve saygılar.

  4. Sahi Türkiye İsrafı Önleme Vakfı vardı, ne oldu ona?

    yorumcular da bana göre porsiyonları küçültmeli ve buraya az ve öz yazmalı, ha gayret diye her yoruma cevap, yazardan daha fazla kelime içeren yorumlar neye matuf anlamıyorum bir türlü! israf her alanda haramdır!

    • Sıkıntınız, yorumların uzunluğundan ziyade içeriği sanki. 🙂 Sorması ayıp, “az ve öz yorum”un ölçü ve porsiyonunu tespit ve tayin etme otoritenizi nereden alıyorsunuz? “Haram” değil “sevap” kategorisine girecek yorumların uzunluğuna ölçü biçip orada durmayın bence: Yorum içeriğinin ne ve nasıl olması gerektiğini de söyleyin, on puanı kapıp gidin bence.

  5. Yılmaz Özdil, böbürlene böbürlene, Sözcü Gazetesi’ne ve sahibi olan kişiye olan saygısı yüzünden 5 milyon dolarlık transfer teklifini geri çevirdiğini söylüyor. Ne o yanlış söylüyor, ne ben yanlış yazıyorum, ne de siz yanlış okuyorsunuz: 5 milyon dolar!

    Ben olsam, şu kimlik siyaseti, şu toplumsal kutuplaşma hali, şu Mustafa Kemal’in Askerleri ile Reis’in kefenli nümayişcileri arasındaki kapışma hali ilelebet payidar kalsın isterim.

    Bir de okumaktan, aklını kullanmaktan, aydın ve zeki olmaktam söz etmezler mi. İnsan söylecek söz bulamıyor gerçekten.

    “Hayırlı işler” dilemenin alemi yok. Çünkü bunların işleri nasılsa ve harbiden hayırlı.

    Öyleyse: “Allah sizlerin Hacivat-Karagöz tadındaki müsamerenize zeval vermesin, kısmetiniz kapanmasın” diyelim.

    Ne yani: Demeyelim mi?

  6. Sayın Koru ,
    Hanımefendinin israf konusundaki hassasiyeti olumlu. Ancak söylemler değil eylemler önemlidir. Gündem farklı olunca algılama da farklı oluyor.
    Rahmetlik Turgut Özal , İsmail Özdağlar ı hiç tereddüt etmeden Yüce Divan a göndermişti. Sayın Erdoğan dan maalesef bu kararlılığı göremedik.

  7. Birde Emine hanıma sormak lazım! ABD’ye kaçip sığınmış bir aileyi yabanci uyruklu çoluk çocuk ve eşleri’de dahil,özel modacısı’dan tutunda Sülalece sarayda besledikleri ne ödedikleri yetim haklarını hesabını bu millete verebilecekmi? Eğer onu veriebilecrk kadar cesareti varsa millete onu dinlesin. Neden başka úlkelerin vatandaşları değilde Amerikan vatandaşları’na bu kadar para ödeniyor?
    Kolay mesele değil devletullahın her zaman karalarla uğraşcak gücü kalmadı, bunlar’ada yeşil dolarları beyazlatma görevi veriyorki biraz yukleri azalsın..

  8. Selamlar sn. Atilla.

    Hemen hiç kimse, “Peki ama niye?” sorusunu kendi üzerine almak istemiyor.

    Yukarıdaki bu cümlenin kendisinden yola çıkarak basit bir soru soralım, o soruya yanıt bulmaya çalışalım. Soru şu:

    Peki ama niye hemen hiç kimse “Peki ama niye?” sorusunu kendi üzerine almak istemiyor?

    Benim açımdan, bu basit sorunun karşılığı da bir hayli basit: Çünkü, “Peki ama niye?” sorusu sorulmaya başlandığında, istisnasız bütün kültürel-siyasal mahalleler (yani kimlikler), o mahallelerden birisiyle güçlü bir duygu, aidiyet bağı geliştirmiş, düşünen ve sorgulayan akıl bakımından kötürümleşmiş, neredeyse hayatının bütününü o mahalle ile kurmuş olduğu duygu ve aidiyet bağı üzerine inşa etmiş insanlar, aslında son derece olumlu ve yaratıcı bir krize sürüklenirler.

    Birincisi, kimliksel mahallenin bilindik ezberleri tekrarlayarak kendisini ve gücünü yeniden üretmesi zorluklarla karşılaşmaya başlar.

    İkincisi, o mahalle ile güçlü bir duygu bağı ve aidiyet ilişkisi kurmuş birey, “Peki ama niye?” sorusunun ima ettiği kriz üretici sorgulamanın yol açması muhtemel sonuçlarından dehşete düşer. Çünkü, arkadaşlıklardan mesleki hayatına, duygusal ve ruhsal tatminden çocuklarıyla kurduğu ilişkiye kadar, alışılmış, kanıksanmış, kollayıcı ve rahatlatıcı gündelik hayatı (aslında herkesin yararına olacak) bir sarsıntıya sürüklenir.

    Gerçeğimiz şu:

    “Laik”, “seküler”, “Atatürkçü”, “solcu”, “sosyal demokrat” türü tanımlayıcı sıfatlarla kendisine işaret edilen mahallenin solculukla, demokratlıkla, özgür düşünce ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Ulus-devletin kuruluş aşamasındaki devlet ideolojisidir. Söz konusu mahalle, ortaya çıkışından itibaren, bütün onyıllar boyunca, evrensel solun ve demokratlığın aksine, çok kültürlülük düşmanı olmuş, devlet ve lider tapınmacı ilkel zihniyetin Türkiye topraklarında kök salıp güç kazanmasında birincil, kritik rol oynamıştır. Bu çakma-sol mahalle baştan aşağı yıkılmalı, solculuğun ve demokratlığın evrensel ve kurucu ilkeleri temelinde yeniden inşa edilmelidir.

    İslam ve İslam Peygamberi’nin güzel, ahlaklı, vicdanlı, adaletli, hakkaniyetli insanlar ve toplumlar olmayı öğütleyen ayetlerini, menkıbelerini papağanlar gibi tekrarlayıp durmak esas olarak anlamsız, zaman zaman da kendi yanlış ya da ahlaksızlıklarının üstünü örtmeyi amaçlayan bir iki yüzlülük halidir. Çok basit: Meselemiz, İslam’ın doğru, güzel, ahlaklı, adaletli olmayı öneren mesajlarının topluma erişilirliği, toplum tarafından işitilirliği meselesi değildir. AK Parti’nin beslediği vakıflardan Gülen Cemaati’ne, Alparslan Kuytul liderliğindeki Furkan Vakfı’ndan Cübbeli Ahmet’e, Risale-i Nur geleneğini temsil eden çevrelere kadar, istisnasız herkes, o mesajları zaten yazıp söylemektedir onyıllardır. Mesele, NİÇİN Türkiye dindarlığının onyıllardır yazılıp söylenenlerin aksine bir yönelim gösterdiği meselesidir. Uğur Bey’in yaptığı gibi, “Günümüzdeki dindarlık anlayış ve yaşantısının gerçek dindarlık olmadığını çok sık vurguluyorum. Çünkü bizim dindarlığımız gerçek dindarlık ölçülerinden haylice uzak görünüyor.” türü ifadeler, “Peki ama niye?” sorusunun yokluğunda, tamamen anlamsızdır, beyhudedir. Kendisi de pek iyi bilir ki, “Bizim dindarlığımız gerçek dindarlık ölçülerinden haylice uzak görünüyor.” ifadesi üzerinde tam bir fikir birliği vardır. Mevcut iktidarın sözcüsü konumundaki pek çok insan da böyle şeyler söylüyor.

    Bugünkü iktidarda temsilini bulan dindarlık da, Gülen Cemaati dindarlığı da, tüm vehçeleriyle, “bizim dindarlığımızın gerçek dindarlık ölçülerinden haylice uzak görünüyor” olmasından doğrudan sorumludur. Türkiye dindarlığı, sayıları yarım düzineyi zor aşan kimi değerli şahsiyetler bir kenara bırakılırsa, İslam dininin en esaslı (ve bireylerin yaşama geçirmelerinin çok zor olduğu) ilkeleri üzerinde değil, devletle dinin içiçe geçmiş olduğu bir GELENEĞİN üzerinde yükselir. Gülen Cemaati de anlatılarında ve pratiğinde o geleneğin ürünüdür. İslam uygarlığı, sözünü ettiğim o GELENEK yüzünden, 11. ve12. yüzyıllardan itibaren Avrupa barbarlığının karanlık çağdan çıkarak bugüne kadar gelen Batı uygarlığının yaratılmasında çok kritik bir rol oynamışken, gerilemiş, hem Türkiye’de hem de dünyada acınası bir hale düşmüştür.

    Gelenek üzerine inşa olmuş, devlet ve ruhani lider kutsayıcı, İslam inanç ve anlayışını namaz kılmaya, hacca gitmeye, vs. indirgemiş, nihai olarak da bugün karşımızda duran tabloyu yaratmış Türkiye dindarlığı yıkılarak, aslına uygun biçimde, sosyal adalet, sorgulayıcı zihin, yaşam tarzında mütevazilik, sahici bir ahlak ve vicdan üzerinde yeniden inşa edilmelidir.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP), halkların demokrartik partisi falan filan değildir. Esas olarak Kürt milliyetçiliği üzerinde yükselen, Kürtleri PKK hegemonyasından özgürleştirmek konusunda cesaretli davranamayan, kendi içindeki şahinleri tarihin çöplüğüne göndermede ikircikli davranan sorunlu (ama meşru, varlığı gerekli) bir siyasal kimlik partisidir. Yıkılmalı, tepeden aşağı yeniden inşa edilmelidir.

    Akıl ve sağduyu yerine devlet kutsayıcı bir zihniyeti lkame edersek, adı şu veya bu olabilecek, kerameti kendinen (veya hamasi söylemlerle insanların duygu ve algısını istismar etme becerisinden, göz yaşlarına boğularak insanları vecde getirme teatralliğini ustaca kullanma kapasitesinden) menkul “kurtarıcı lider”, “kurtarıcı imam” peşinde koşturup durursak, aha işte böyle devletle mayfa birbirine karışır, Müslüman bakan üç kuruşluk dezenfektanı devlete kakalayp milyonları hamuduyla yutar, önünde düğme iliklenen yüksek devlet bürokratı da altına beleşten araba çeker.

    Zaman, olanı anlatıp durmak, olandan yakınıp şikayet etmek zamanı değil artık.

    Herkes, bir diğer mahallenin yapıp ettiklerine işaret edip onun rezaletlerinde kendi mahallesinin doğrulandığı kurnazlığını artık bir kenara bıraksın. “Peki ama niye?” sorusunu sorsun, ve içi dolu, yol açıcı şeyler söylesin.

    Ben, solcu ve demokrat olarak, “günümüzdeki solculuk anlayış ve yaşantısının gerçek solculuk olmadığını çok sık vurguluyorum.

    Yukarıdaki bu son sözüm, “Peki ama niye?” sorusunu muhattap almadan, anlamlı ve işe yarar bir söz olabilir mi?

    • Sol yada inanç hatta etnik konularını hepsi karışık tek fiyata satabilmek hem marifet ister hemde geniş bilgi. o da bizde yok malesef sn Bernar. çok ta gııdımda değil aslında tıpkı ülkem insanının çoğunluğu gibi!
      okumayı da araştırmayıda hatta dinlemeyi bile sevmediğimizi keşfettim son zamanlarda.
      Soldan sağa başlarsak, daha işin başında partilerin tepesinden engelleniyor partilisinden seçmenine kadar.
      Oysaki merkez merkezde durur, güneşin ışık saçan kolları misali (altıok şekli gibi düşünebilirsiniz) yeni yavrular doğurur. okların yönü tekrar bir kendine merkez çekirdek oluşturduktan sonra merkezçek kuvvetinin mıknatıs etkisiyle yüzde onyedi olur birden:37!
      Bu formül her parti yada gerçek siyaset yapmak istenilen her yer için geçerli. sol becerebilir mi kuşkuluyum ama, inanç orijinli bir parti merkez kaç kuvvetini uygulamanın yanında merkezçek kuvveti uygulayacak lideri kadroyu bulduğunda göreceğiz yakın zamanda diye umuyorum 🙂
      -Din inanç sorunlarını maaşını parasını vergilerimizle verdiğimiz kurumlar görevliler çözmeli. çözermi? çözebilirler mi? kısa vadeli bir sorun mu bu? hemen! şimdi! çözülmesi şart olan ! bir konu mu bu? al bu da benim sorularım.
      hiçbir din inanç bir kişi, bir cemat-tarikat vakıf heleki bir siyasetçinin arkasından gidilerek yaşanılamaz.
      Hele ki İslam dininin hiçbir kişi yada zümrenin korumasına ihtiyacı olduğunu yada olacağını sanmıyorum (tasalanmayın derim 🙂 )
      Bugün zaten kentsel dönüşüm rantçıları gibisiniz herşeyi yıkıyorsunuz (da yapma kısmı?)
      senin H.. partilinde merkezkaç kuvvetini uygulasa mesela..
      Dönerlerse senindir! 🙂

  9. Bu devran böyle gitmez.
    Son Seçim anketlerinde AKP, CHP’nin 2 puan üstünde.
    Anketler 1 ay geriden geldiği gözönüne alınırsa CHP 1. parti

    Büyük halk kitlesi desteği azaldıkca korku düzeni dağılacak Herkes cesaretle konuşacak bu sefer korku iklimi kendilerine gelecek.
    AKP oyları azaldıkca ,Türkiye Cumhuriyetinin bazı kurumları Unuttukları vazifelerini hatırlayacaktır.

  10. “…Debdebe ve şaşaaya alışmış, kendisine ait olmayan emanet paraları kendisinin olsa harcamayacağı bonkörlükte kullanan devlet görevlilerini bu alışkanlıklarından vazgeçirebilecek miyiz?

    Sorun bu…” demiş sayın Koru.

    Gerisi hikayedir.
    Çalıntı sorularla okullara giren hırsızların şimdilerde hırsız memur, hırsız amir, hırsız polis, hırsız asker, hırsız kaymakam, hırsız vali, hırsız yönetici olarak işbaşında olduğu düşünülürse çok ümitli olamıyoruz.

  11. Sayın yazarın kamudaki “makam araçları”ndan da tasarruf edilsin önerisi gayet yerinde ve makul;
    yalnız bu resmi araç parkının içinde asker ve polisin görev araçları filan da varsa bence onları satmayalım;
    amerikan polisinde olduğu gibi personelin şahsına zimmetleyelim ve özel işleri için de kullanabilsin, belki bir yakıt limiti vardır ama kendisi depoyu istediği miktarda doldurup kullanabilsin yani aracını…
    Ali bey size uyar mı?

  12. [Bir başka yılın toplantısında, akşam verilen yemekli davette, benim oturtulduğum masadan birkaç masa geride hiç beklemediğim biriyle göz göze geldiğim ânı hiç unutamam. O sırada birkaç başka konuyla birlikte benim öldürülmem için birilerine talimat verdiği iddiasıyla yargılanan biriydi. O akşamı anlattığım yazım için İsmet Özel’in bir şiirinin başlığını ödünç almıştım: ‘Celladıma Gülümserken…’]
    Sayın koru maazallah nerdeyse u.mumcu gibi “dost ateşine” kurban gidiyormuş; adamı aynı toplantıda ağırlarlar, arkanızdan da heykelinizi dikerler, malum ölüsevici çoktur…

  13. 20 yıl kadar Hollanda’da muhasebe ve finans uzmanı olarak çalışan gurbetçi bir yakınımdan şöyle bir uygulama duydum. Hollanda da kanun gereği, çalışanlara nakit olarak verilmeyen olanaklar da yine gelirlerine eklenirmiş. Yani şirket arabası kullanıyorsa, arabanın maliyeti çalışana ödenen bir ücret olarak bordrosunda yer alırmış (ya da anlaşmasına göre maaşından düşülürmüş). Şirket tarafından verilen cep telefonu, alışveriş çekleri vs. için de böyle. Sonuçta çalışanın sigortası ve gelir vergisi de toplam matrah üzerinden ödenirmiş. Bu hem devlet hem de özel sektörde bu şekilde işlermiş.
    Bana çok adaletli bir uygulama olarak göründü. Türkiye’de bu uygulansa neler değişir bir düşünün. Devlet sektöründe isteyen herkese araba verilsin, ama “parasını maaşından düşeceğiz haberin olsun”.

  14. “…yeyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.” A’raf/31
    ” Müsriflerin emirlerine itaat etmeyin.” Şuarâ/151
    Özellikle Şuarâ süresindeki ayet, devlet yönetimine taalluk eden bir ayet.
    Yönetici-vatandaş arasındaki itaat sınırını çiziyor.
    İsraf edenlerin emirlerine uymayın demiyor mu?
    Bu ayetlerden;
    “itibar söz konusu ise israf edebilirsiniz”
    diye bir anlam çıkarmak mümkün mü?
    Yada bu ayetlerin tefsirinde yada bir hadiste;
    ” itibar söz konusu ise israf edebilirsiniz”
    diye bir ruhsat bir istisna gören-bilen var mı?

    • Y.K. bey! Diyanet Başkanı bu ayetleri harfi harfine uyguluyor! Faiz ve İsraf haram fakat bunlara gõre helal. Faizle lúks makam arabaları aliyorlar. Dünyaya kara para aklama camileri yaptıríyorlar.
      HAMD OLSUN, Karslı eşkíyalar ve Karadenizli mafyalar’dan oluşan mutahitlerde bu işten epeyce nemalandıktan sonra Patronları ve
      onları süalelerıne ve kendilerine yatırım yapacak kadarda analarínın AK SÜTÜ gibi harm paralari faizi ile millette ödetirilen AH. ABD var ya ABD onların $$$$$ ile’de Demirel’in vaad ettiğí 2 anahtar gibilerinden oluşmúş cennet anahtarlar’ınide hem seçmenlere hemde her makam arabasini kullananlara dağıtıyorlar.

  15. Hep laf hep laf… Son zamanlarda söylenen ile yapılanın çoook farklı olduğunu herkes görmüş olmalı. Ya da ne söylemişlerse tersini yaptıklarını…

    • Mert bey bence siz söylenenleri fazla ciddiye almışsınız, matrakçı arkadaşa bak da biraz örnek al; geçen buraları şen şakrak fıkralarıyla iççamaşırlarının havada uçuştuğu lcwaikikiye çevirmişti…

  16. Güzel yurdumun güzel insanları nın en sevdiği rakamı da ben buldum!
    ”5”
    yazar bile 120 dememiş, 125, 20 değil 25 ve yine 5!
    kadınlarımız sever:5’i bir yerde, yönetimler 5 tepede
    hatta mütahitlerimiz bile 3-4 ortak değil 5 aynı kafada bitirimleri oynuyor sanki 🙂
    ikinci boğaz köprüsü yapılırken, 4 hatta 5. köprüde yapılır göreceksiniz demiştim! köprüye itiraz edenlere
    canneell istanbul yapılacak dendiğinde ilk baktığım yer neresiydi dersiniz? kanal üstü kaç köprü 🙂
    (yani 5 köprü yapılmasına karar verilmiş olsa idi.. belki.. 🙂 )
    25 işsizlik yada enflasyon olsa bile ne yapıp edip gösteriyorlar yine:
    15!
    yahu kardeşim şunu niye 10 yapmaya uğraşmıyonuz?
    zenginin parası züğürdün çenesini yorarmış hesabından kurtulmanın yolu, bu köprüden geçiyordur belkide:
    faiz enflasyon kur eşittir ”10”
    bir ildeki en fazla araç sayısı eşittir ”10”
    fabrika sayısı her ilde enaz olmalı ”10”
    bir yerleşim yerinde olması gereken 10 şey :HASTANE, OKUL, TRAMVAY-METRO, OTOBÜS, TELEFERİK, KARATAŞITLARI, KÜLTÜR KRAATHANELERİ, KÜTÜPHANELER, MÜZELER, VEEE
    HÖKÜMET KONAĞI. (avm demiyom bak)
    banane amerkanyalının goverinden taksisinden, bizene ejder meyvesinden.

  17. Bu konuda çok şeyler söylenebilir , çok şeyler anlatılabilir .Ancak bana göre pek bir faydası olacağını da sanmam ! Bizler burada arkadaşlarla sohbet etmiş oluruz .
    Mesela , M.Kemal Paşa’nın 18 Aralıktan itibaren tam 10 günde ; binbir meşakkatle , yarı aç yarı susuz ve uykusuz bir şekilde , altlarındaki devamlı su kaynatan külüstür arabayla su kaynaklarında dura dura ancak 27 Aralıkta Ankara’ya gelişlerinden , Ankara’da her konuda karşılaştıkları sıkıntılardan ; Rıfat Börekçi’nin , Mazhar Müfit Kamsoy’a hac için biriktirdiği parayı yardım olarak vermesinden vs. bahsedebiliriz!
    Dedim ya çok şeyler anlatılabilir .Ben en iyisi Hz.Ömer’den bir kıssayla konuyu kapatayım.
    Hz.Ömer ; halife yani ’emir-ül müminin’ olduğu halde bir arkadaşından , gelecek ayki maaşına mahsuben bir miktar borç istemiş . Arkadaşı ‘Beytülmal senin emrinde iken ordan değil de benden niye borç istiyorsun ‘ deyince Hz. Ömer şöyle bir açıklama yapar ,
    – O devletin , milletin malıdır ; oradan borç alırsam bütün milletin kul hakkını almış olurum ; onun ödenmesi ise imkansızdır ! Oysa senden alırsam sadece senin kul hakkını alırım , onu ödemek ise diğerine göre çok kolaydır , aramızda hallederiz !
    Selamlar ,iyi günler

  18. Vatandaşların ödediği vergilerle devlette bir para havuzu oluşuyor. Devlet yöneticilerinden beklenen şey, o para kaynağını tüm halkın ortak ihtiyaç ve çıkarlarına göre, akla uygun bir biçimde harcamak.

    Yazarın dile getirdiği üzere, “devlet görevlilerinin kullanımı için alınan/kiralanan araç sayısı” bağlamında, bu ilke, bizim devlet yönetimi pratiğimizde hayata geçmiyor. Tam yersi oluyor: Yüksek kademedeki devlet yöneticisi maaşlarının zaten hayli yüksek olmasına rağmen, bunlar, halkın parasını alıp “makam aracı” denilen araçlara yatırıyorlar.

    Akla yakınlık açısından yanlış.
    Ahlaki olarak yanlış.
    “Amacım halka hizmet etmek, bu amaçla devlet yöneticisi oldum” iddiası açısından yanlış.
    Dinin öğütleri açısından yanlış.

    Ama, doğru yerine yanlış olan yaşanıyor.

    Niye?

    Bir referandum yapılsa, “Ey ahali. Sizden toplanan para, zaten dolgun maaşlar alan yöneticiler için makam aracı satın alınmasına harcansın mı? Yoksa, Avrupa’da olduğu gibi, kimi istisnalar dışında, bu rezalete artık bir son mu verelim?” diye sorulsa insanlara, herhalde hatırı sayılır bir çoğunluk, “Rezalete son verelim gitsin!” der.

    Buna rağmen bu rezillik yaşanıyor.

    Niye?

    Ben de dahil, yorum sayfalarında şu ya da bu sıklıkta yorum yazan ‘muhalif yorumcular’, bir tür yanlış içindeyiz. Tabiri caiz ise, yorum sayfalarını adeta ağlama duvarına çevirdik. Ekonomiden adalete, özgürlüklerden pandemi yönetimine varıncaya kadar, mevcut iktidarın gündelik olarak işlediği yanlışlara, ahlaksızlıklara, vs. işaret eden ne varsa, gelip buraya yazıyoruz. Peki ama ne işe yarıyor bu? İlk seçimde AK Parti ve MHP’ye oy vermeyi düşünen insanları duraksamaya, yeniden düşünmeye mi sevk ediyor bu haklı ve yerinde tespitlerimiz, şikayetlerimiz? Hiç sanmıyorum.

    Çok azımız “Niye?” sorusuyla ilgili.

    Uğur Bey, örneğin.

    “Günümüzdeki dindarlık anlayış ve yaşantısının gerçek dindarlık olmadığını çok sık vurguluyorum.” dedikten sonra, bu makam aracı meselesinin yanlışlığını İslam Peygamberi’nin hayatına referansla da destekliyor.

    Elbette Uğur Bey bunu yaparken bir yanlış içinde değil.

    Ne var ki, “Niye?” sorusuna ilişkin bir değini yok yazdıklarında.

    Halkımızın yüzde bilmem kaçı Müslüman. Devletin başı ve onun atadığı yöneticiler ise çok daha Müslüman.

    Ama, gelin görün ki, her nedense, akla uygun olan değil, tuhaf olan oluyor.

    Sıklıkla ahlaksız olmakla itham edilen Batı, devletin parasının kullanımında da, başka meselelerde de, ahlaki açıdan çok daha olumlu bir noktada duruyor. Bir Avrupa ülkesinde insanlar ve gazeteler o ülke başbakanı için sabah kahvaltısında ödenmiş ücreti sorun edip tartışır, hayatı başbakana dar ederken, bizde bakan kendi şirketinin ürettiği dezenfektanı devlete piyasanın bilmem kaç katı üzerinde bedelle satıyor, tık yok. Geçtiğimiz hafta, İngiltere Sağlık Bakanı, pek çok insana ahlaki açıdan sorunlu görünen tek bir fotoğraf yüzünden istifa etmek zorunda kaldı.

    Niye?

    Devlet, yüzbinlerce dindarı, resmen “Vurun kahpeye!” diyerek 85 milyonun önüne atıyor. “Süründürün bunları! Aç kalsınlar! Ağaç kabuğu yesinler!” demeye getiriyor. Ve, milyonlarca dindar, milyonlarca laik ile birlikte, milyonlarca milliyetçi ile birlikte, tam bir duygu ve işbirliği içinde, söyleneni yapıyor.

    Niye?

    Bir iktidar gidiyor. Bir diğeri geliyor. Yıllar geçiyor. Meseleler neredeyse değişmeden kalıyor.

    Niye?

    Bu soruyu sormaya, dört elle sarıldığı kimliğine mesafe alarak “Niye?” sorusuna yanıtlar getirmeye çalışmaya gönüllü insanlarımızın sayısı çok az.

    Çünkü, “Niye?” sorusu bir kez sorulmaya başlandığında, bu iş hem “1923 ve sonrasında aslında ne oldu?”ya, hem de “İmam Gazali hangi anlamda bir dönüm noktasını simgeler?” sorusuna kadar gider.

    Hem ezberler bozulmasın isteyeceğiz, hem ezberlerimizden kıl dahi aldırmamak isteyeceğiz, hem “Peki ama niye?” sorusunun etrafından dolaşacağız, hem de akla ve ahlaka dayanan, adaletsizliğin, duygu ve algı istismarının, yolsuzluk ve soygunun artık yaşanmadığı bir ülke olabileceğimizi umut edeceğiz.

    Bence, boş bir beklenti bu.

    Üstelik, ahlaki de değil, bir aydın tutumu da değil.

    • Güzel ve yapıcı yorumlarınızdan biri yine. teşekkür ederim kendi adıma.
      şurada sabah sabah 5,
      10 yorumun nerdeyse 9’u! inanç bağlantılı ve inanç insanların adalet hakkaniyet eşitlik kulhakkı vb duygu durumunu düzenleyen iyiki var dediğimiz engüzel şey belkide.
      Şeriatla yönetilen bir ülke oldukta benim mi haberim yok acaba diye uykulu gözlerle bakar bakar dururum çoğu zaman. 🙂
      Yazarın dan çizerine batıyı örnek verir, neyin doğru olduğunu inanın herkes benden iyi bilir!. (devamı bana zarar verir kesiyorum)
      Niçin, Niye biz ”ya olduğumuz gibi görünmeyi, yada göründüğümüz gibi olmayı” beceremiyoruz acaba?
      Ya, ”Ayağını yorganına göre uzatmak!”
      (Ankara Konya arası tren yollarının altından sel toprağı almış götürmüş yine! insanlarımız arasındaki iletişimi yolları keserek engelliyorlar diyeceğim!. herkesin elinde son model tlf. 🙂
      yorumcular yaptıkları yorumlarla bile sevap kazanacaklar belkide, ama TV’lerde ilk haber tosuncuk, sosyal medyada tak tuk cak cek cuk).

        • tosuncuk yakalansa ne olur yakalanmasa ne olur! önüne konulan iki satırlık yazıyı okumayı yeni söken ulkokul çocukları gibi heceleyerek ve zorlanarak okuyabilen bir tosuncuk bir oyun platformu kurup da milleti milyarlarca lira dolandırabilemez. aynı şekilde coin dolandırıcısı 24 yaşındaki o genç de öyle… bunlar maharetli aklın kullandığı bir vitrin süsü olabilirler. türkiye’de muhalefet olsa bunları araştırır ama araştırmıyorlar sebebi şebekenin uzandığı kolları kendi aralarından da çıkabilir korkusu olsa gerek. yoksa niye araştırmasınlar, araştırmacı soruşturmacı yerli ve milli gastecileri, bürokraside hakim leri savcıları ve polisleri var, medyaları da var.

    • Sn.bernar:
      “…akla ve ahlaka dayanan, adaletsizliğin, duygu ve algı istismarının, yolsuzluk ve soygunun artık yaşanmadığı bir ülke olabileceğimizi umut edeceğiz.

      Bence, boş bir beklenti bu.

      Üstelik, ahlaki de değil, bir aydın tutumu da değil.”
      Niye ki?

  19. ‘Porsiyonlar küçültülsün ‘ konusundaki açıklamada , benim anladığıma göre tasarruftan ziyade gıda israfına dikkat çekilmek istenmektedir .İkisi birbirine çok yakın olmakla ve benzemekle beraber bence aralarında bir nüans farkı var.
    Gerçekten bu gün dünyada her yıl 1,3 milyar ton , ülkemizde ise 26 milyon ton gıda israf edilmektedir yani her üç ekmekten birisi çöpe atılmaktadır!
    Türkiye’deki israfın mali boyutu 5 milyar euro’ya yakındır.
    Evet, ne yazık ki halkımızın bir kısmı ; iş , aş bulamazken , evine ekmek götüremezken bir kısmının da bir eli yağda bir eli balda bir hayat yaşadığı da bir gerçektir ! Bunun sonucunda da halkımızın % 30 u maalesef obezdir ; bunun sebep olduğu sağlık sorunları ise ayrı bir trajedidir !
    Bütün bunlardan dolayı , yeterli ve dengeli beslenme konusu çok çok önem kazanmaktadır.
    Eğitim öğretim kurumlarında ; bir çok işe yaramayan derslerin yerine , bu konuda mutlaka yeterli bilgilerin verilmesi gerekir.
    Sözlerime , Peygamber Efendimizin yemekle ilgili veciz bir hadisiyle son vermek istiyorum:
    ‘Sofraya aç oturun, doymadan kalkın !
    Herkese selamlar ,saygılar

  20. “devlet adına cömertliğe de son vermek gerekir.”
    yazacak sey cok ama sadece bam telini yazayim : demekki hem muhalif hem de ekomonik bir kriz olmasa boyle bir savurganlik ve beytul mal turu bir mevzu yazarin hic aklina gelmeyecek 😉

    merak ettigim bi mevzu var : gecenlerde gene muhalif bir partinin bas borazancisi icin c.baskanina hakaretten dava acilmis sadece 500bin tl cik imis ve hani yazar da dert yaniyordu..

    imdi konu israftan acilmisken aklima geldi kaybedilen dava-lar-da bu paralari borazanci basi maasindan mi oduyor, degilse kim nerden oduyor ?

  21. NEDEN BU KADAR KÖTÜLER?

    Hanımefendinin porsiyonları küçültün uyarısı meşhur “millet aç aç!” repliği ile cevaplanıp alay konusu yapılıyor.
    Halbuki istatistiklere bakılsa milyonlarca kişiyi doyuracak ekmek ve yemeğin çöpe gittiğini görürüz. Hanımefendi de buna dikkat çekmiş. Takdir edilmesi gerekirken yeni ergenler gibi kulp takıp etrafında glu glu dansı yapıyorlar.
    Su kıtlığı mı var, hükümet tasarruf mu dedi. Külliyenin bahçesinin fotoğraflayıp atın. Bu ağaçlar ne ile sulanıyor diye. Hatta kitleniz müsait sıcaktan mayışmış bir çocuk resmi ile reisin masasındaki suyun resmini yanyana koyup millet susuzluktan ölüyor diye sözcü gazetesi haberi yapın. Hatta kız yurdundan silahlar bulun, üniversiteleri sınavsız katarlı öğrencilerle doldurun. Dedim ya kitle müsait.
    Neyse 2023 yılında sizin iktidarınız gözüküyor. Allahtan mutlu zengin ve özgür günlere kavuşacağız. Zaten formülü de verildi daha önce bir yazıda ; bir bomba patlar 300 kişi ölür, ülke çöker. Hafazanallah

    • Altaylı arkadaş, sen galiba yanlış anladın, büyük boy tabaklar yerine mutfağa daha küçük ebatlı porselenler alınacaktır, kafadan uydurmayalım yani…

  22. Bazı insanların dindarlık anlayışı zamana ve mekana göre değişiyor. Bazen kendisi uyuyor bazen de kendisine uyduruyor.
    Yani Dinini tilkiden öğrenen kişi tavuk çalmayı sevap zanneder.
    Bindik Bir Alamete Gidiyoruz Kıyamete
    Bu tasarruf açıklaması Ülkemiz ekonomisinin ne durumda olduğunun resmi bir itirafıdır.
    Bu bağlamda sivil toplum kuruluşları bu duruma ne diyecekler. Yine sessiz mi kalacaklar.
    Bu açıklama Ülkenin yüzde onunu ilgilendiriyor geriye kalanı zaten zaruretten tasarruf yapıyor.
    Özelikle tasarruf talebi şu zamanda yapılması manidar.
    Devletin Kullandığı makam aracı israfı sadece görünen kısmı.
    Demek ki Avrupa ve ABD bizi bu yüzden kıskanıyor.

    • Ahmed bey “bazı insanların” dininden diyanetinden sana ne?
      Türkiye devleti laik, çağdaş, demokratik, sosyal adaletçi, anayasal bir hukuk devletidir!
      Kim neyi uyduruyormuş, asıl uydurukçu sen ve senin gibilerdir…

  23. Gerçekten bunlar milletin akli ile alaymi ediyorlar.
    ABD Başkanın 2 makam uçağı var birisi zırhlí diğeri normal.
    Birde oturduğu devlete ait 335 odalı Beyaz Saray var, bazı hafta sonları tatilini kendi memleketindeki evinde geçiriyor.
    Bizimkilerde milletin lokmasına gõzdikmişler.
    Tasaruf tedbirlerine uçakları satatak başlasınlar.
    Saraydaki danışmanlarıde. Biraz azaltsínlar.
    ********
    İki yeni saray 740 milyon TL
    Erdoğan SÜZER, Ekonomi
    Güncellenme
    04:37, 17/01/2021

    2021 Yatırım Programı’na göre bu yıl Cumhurbaşkanlığı’nın yazlık-kışlık iki yeni sarayına, Ankara’daki sarayın bakımına ve yeni taşıtlara toplam 448 milyon 688 lira harcanacak. İlave iş çıkmazsa Marmaris’teki yazlık saray 640.5 milyon, Bitlis Ahlat’taki kışlık saray 99 milyon liraya mal olacak.”
    Yoksa porsiyonu bu saraylar içínmi küçültún emri verdiler.
    Türkiyede hayvancılík, tarım, sanayí ve teknoloji çöpe atílmíş, bútçe sadece betonculuk için çalışıyor. Yeterki, yandaş mutahitler işsiz kalmasın.
    Millet aşsiz susuz kalmaış önemli değil.

  24. Domates 20 TL, Erik 20 TL… geçen yıllarda 2 TL, şimdi 10 kat artmış. Silinen altı sifirdan bir geri geldiğine göre geometrik dizi gibi, çok kısa sürede diğerleri de gelir. “Allah O günleri göstermesin” diye dua etsek de, fiili dua olmayınca sadece temenni olarak kalıyor.

  25. Günümüzdeki dindarlık anlayış ve yaşantısının gerçek dindarlık olmadığını çok sık vurguluyorum. Çünkü bizim dindarlığımız gerçek dindarlık ölçülerinden haylice uzak görünüyor.
    Çok uzatmayacağım. Yazı münasebetiyle dindarlara dindarlık örneği olan Hz. Peygamber’in dindara örnek olması beklenen -aslında herkesin de- bildiği bir örnek halini bir dindarlık ölçüsü olarak yeniden hatırlatmak istiyorum:

    “Hz. Ömer,Hz. Peygamber’in dinlenmekte olduğu odaya girer. Bir an çevresine göz gezdirir. Odasının bir yanında işlenmiş bir deri, bir diğer köşesinde de, içinde birkaç avuç arpa bulunan küçük bir torba görür ve ağlamaya başlar. Hz. Peygamber’in üzerinde yattığı hasırın vücudunda iz yaptığını görünce de
    “Ey Allah’ın Elçisi! İranlılar imparatorlarını saraylarda yaşatırken, Bizanslılar Kayserlerini lüks ve ihtişama boğmuşken sen ki Allah’ın Elçisisin…” Hz. Peygamber’in Ona olan meşhur cevabı şudur:
    “İstemez misin ey Ömer? Dünya onların olsun, ahiret bizim!..”

  26. Bazılarının 3-5 maaş aldıklarını da unutmayalım. Bu kadar dengesiz bir ülke gerçekten akıl almaz. Birileri resmen soyup soğana çeviriyor devleti de bizi de. Ne hesap soran ne hesap veren var. Herkesin çaldığı çırptığı yanına kalıyor. Yüzsüz hepsi. Çünkü toplumda tepki yok. Malı götürüyorlar bize de boş boş konuşmak kalıyor. Adeletin bu mu dünya …

  27. Para bitmiş olmalı iyiden. Aşı kısıntısına gidildi. Öbür yandan Makine Kimya satışa çıkarıldı aniden. Arkasından TEİAŞ yine acil bir şekilde satışa çıkarıldı. TEİAŞ’ın geçen seneki satış kârı 6,5 milyar tl imiş. Hastaneler Danimarkalı firmaya devredildi.

    Bir anda böyle satışların ve devirlerin hızlanması insanda kuşku uyandırıyor elbette. Acaba birileri “acil satış” planı mı yapıyor ya da “acil çıkış” planı. Paraları da Londra mahkemeleri‘nden söke söke alırız dediklerine göre “kaçış planı” tek akla makul gelen seçenek olarak kalıyor.

    Kapıları bacaları kollayalım derim. Gerçi hırsıza kilit olmaz. En itibarlı ödüllü iş adamı kılıklı mafya ve hırsızlar ellerini kollarını sallaya sallaya “kaç oğlum kaç” denilerek kaçırıldı bu ülkeden. Bazılarına koruma bile verdi SS. Vay be! Birilerine cennet bu ülke.

  28. porsiyonların küçültülmesinin istenmesi bir tavsiye olmaktan ziyade bir durum tespiti gibi duruyor. yani saray, bana ve aşiretime karışmayın az da olsa bulabildiğiniz yiyecekle karınlarınızı doyurun yaşamanıza bakın, sarayıma ve sarayıma meşruiyet kazandıran meclise karışırsanız hepinizi tıkacak kadar cezaevi yapabilecek zenginlikte müteahhitlerim var diyor sanki. yoksa gene yanlış anlamış da olabilirim.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız