Yazar neden yazar? Bugünlerde dünyanın değişik yerlerinde yaşananlar yaşanmasın diye de yazar…

62

Adımı taşıyan bu site, kısa süre sonra, yayın hayatının üçüncü yılını tamamlayacak. Gazetelerde yazamaz hale geldikten sonra, eve çekilip günün dağdağasından uzak, rahat ve keyifli bir emeklilik hayatı yaşamak yerine, eski günlerden daha fazla zamanımı yayın işine vermem gereken bir maceraya atılmış oldum.

Eskiden hafta içerisinde bir-iki gün yazmadığım oluyordu, ameliyat geçirdiğim bir hafta dışında, üç yıldır aksatmadan her gün okur karşısına çıkıyorum.

Neden?

Bu sorunun cevabını ‘Gabo’ lakabıyla bütün Latin Amerika’da tanınan, 1982 Nobel edebiyat ödülünün sahibi Gabriel Garcia Marquez‘in (1927-2014) gazetecilik dönemi yazılarından derlenmiş, yeni çıkan ‘The Scandal of the Century and Other Writings’ adlı kitabında buldum.

Hislerime cevap veren şu satırlarda:

“Biz yazarların neden yazdığı önemli bir soru. Cevap, hem daha melodramatik, hem de daha samimi olarak şudur: Yahudi veya siyah biri olman gibi bir şeydir yazar olmak. Başarı teşvik edicidir, okurların desteği moral verir, ancak bunlar ek ödüller sayılabilir; çünkü iyi yazar eskimiş pabuçlarla her halükarda yazmaya devam edecektir, hatta kitapları satmasa bile. Pek çok erkek ve kadının kendini ölümle sonuçlanabilecek açlığa mahkum etmeleri sosyal çılgınlığını da açıklayıcı bir meslek zararıdır bu; bir şeyler yapmak için, tamamen ciddi olmam gerekirse, herhangi bir amaca hizmet etmek de gerekmeden…”

Yazar ise bir insan, yazma mikrobu -yani düşüncelerini ve hislerini başkalarıyla paylaşma alışkanlığı- kanına girmişse, ne pahasına olursa olsun yazar.

Şimdilerde kendilerine gazetelerde yazma fırsatı verilmeyen pek çok yazar, bildiğim kadarıyla herhangi bir karşılık da almadan, kendilerine imkan açan internet sitelerinde okuyucularla buluşmaya devam ediyorsa, sebebi, Marquez‘in çerçevesini çizdiği içgüdüsel tepkide aranmalı.

Reklam

Yazmadan edemiyoruz.

Kaç kişi tarafından okunuyoruz, okuyanlar bu çılgınca direnişimiz hakkında ne düşünüyor, ısrarımızı nasıl yorumluyor; bu soruların hiçbiri önem listemizde yer almıyor.

Din, dindar, dine bakış, dindara bakış

Birkaç gündür sayılı köşelerde kendine zar zor yer bulan bir konu var. Önce Hürriyet‘te Ertuğrul Özkök konuya dikkat çekti, ardından Ahmet Taşgetiren kendi açısından konuya eğildi.

Konu, en kaba ifadelerle, günümüzde dinden uzaklaşma eğilimi…

Ertuğrul Özkök iyi bildiği kışkırtıcı üsluba uygun bir başlığı tercih etmiş yazısı için: “Türkiye artık yüzde 99’u Müslüman olan bir ülke değil”.

Bu kanaate varmasının sebebi Optimar araştırma şirketinin 7-14 Mayıs tarihleri arasında, 26 şehirde, 3 bin 500 kişi üzerinde gerçekleştirdiği bir kamuoyu araştırması…

Araştırmada “Kendinizi dini anlayış bakımından nasıl tanımlarsınız?” sorusuna, insanların yüzde 89.5’i “Allah’ın varlığı ve birliğine inanıyorum” demiş; geriye kalanlar dini inançları konusunda kuşku içeren cevaplar vermişler…

Reklam

Oysa, aynı şirketin iki yıl önce yaptığı benzer araştırmada, “Kendinizi herhangi bir dine mensup hissediyor musunuz?” sorusu yüzde 96.1 oranında “Evet” ve takip eden “Hangi din?” sorusu da yüzde 99.9 oranında “Müslüman” biçiminde cevaplanmış…

İki yıl arayla verilen farklı cevapların ortaya koyduğu tabloya bakarak, “Türkiye, nüfusunun yüzde 89.5’i ‘Müslüman’, yüzde 4.5’i ‘deist’, yüzde 2.7’si ‘Tanrı’nın varlığından şüphe eden’, yüzde 1.7’si ‘ateist’ bir ülke…” sonucuna varıyor Özkök… Hatta bu tablonun bile tam gerçeği yansıtmamış olabileceği kuşkusunu da belirterek…

Haklı tespitler bunlar…

Din ve siyaset

“Yazar neden yazar?” konusunun işlendiği bir yazının içerisinde bu alıntının işinin ne olduğunu merak edenleriniz çıkabilir. Bunun sebebi çok basit: Beni üç yıldır hiç aksatmadan okurla buluşmaya zorlayan, biraz da böyle bir gidişle karşılaşılabileceği öngörüsüydü.

Toplumun temel değerlerinin çözülmesi endişesi…

Sitede 9 Haziran 2016 tarihinde çıkan ilk yazımın başlığı şuydu: “İslam diye diye İslam elden gidiyor”. İki hafta sonra (22 Haziran) yine benzer bir yazı: “Bir kez daha uyarıyorum: İlhad (dinden çıkma) İslam Dünyası’nın kapısında”.

Üç yıl boyunca değişik vesilelerle aynı noktaya vuran en az sekiz yazı yazmışım.

Aslında güncel ülke siyasetiyle ilgili değerlendirme yazılarımın bile -kimi doğrudan kimi dolaylı olarak- insanları ortak değerler konusunda kendilerini sorgulamaya ve değerler sistemlerini sorumlu tutmaya sevk edeceği endişesiyle yazıldığı söylenebilir.

İnsanların ‘dindar’ diye bilinenlerden beklentileri ile yaşananlar arasında farklılıklar göze batar hale geldiğinde kaybeden o değerlerin irtibatlı bulunduğu sistem oluyor.

Yaşanan sadece bize özgü bir durum da değil; bütün İslam Dünyası’nda ‘dindar’ bilinenler yüzünden ‘dine bakış’ olumsuz yönde farklılaşıyor.

“Dindar insan yalan söylemez, haksızlık yapmaz, adaletsiz davranmaz, hak yemez” türü kabuller derinden sarsılıyor.

Farklılaşan ‘dine bakış’ gibi görünse de, aslında insanların ‘dindar’ olma iddiasındaki kişilerle ilgili görüşleri değişim geçiriyor.

Yazmaya devam.

ΩΩΩΩ

[Bu yazının İngilizce tercümesi için link:]

62 YORUMLAR

  1. Dün, Türkiye’deki dindarlığın en temel sorunlarından birisinin resmiyle karşılaştık: Erdoğan, cami açılışı sonrasında mikrofonlara konuşur, “Meydanı hırsızlara bırakmayacağız” aldatmacasını tekrarlarken, sol tarafında dikilen insan, Türkiye dindarlığını en üst düzeyde temsil eden Diyanet İşleri Başkanı idi.

    DEVLET’in “yöneticisi” ile DEVLET’in dini, çok doğal ve çok alışıldığı üzere, yine yan yana idi -yüzlerce yıldır olduğu gibi.

    Bu fotoğraf, Türkiye dindarlığının can alıcı sorunlarından biridir: devlet kutsaması ve devlet tapınıcılığı.

    AK Parti’lilerin ve MHP’lilerin tabandaki birbirine yakınlığının nedeni de budur. Kısa zaman önce bu iki partinin liderinin milyonlar önünde İslam ahlakında hiç mi hiç yeri olmaması gereken düşkün bir küfürbazlıkla birbirlerine girmiş olmaları, her iki tarafın geleneksel seçmen tabanı açısından hiçbir sorun teşkil etmemiştir. Çünkü, ortak ve güçlü paydaları, devlet tapınıcılığı, devlet kutsamasıdır.

    Eğer “yönetici” dine ve dindarlığa ilişkin bir retoriğe sahipse (siz bunu ahlak yoksunu bir hamaset olarak da okuyabilirsiniz), dine ve dindarlığa ilişkin jestlerde bulunuyorsa (cami açma, vs.), sadece bu tür kıytırıktan gösteriler bile, o “yönetici”nin devletin kendisiyle özdeşleşmesi için yeterlidir. Şimdi, “yönetici”, bütün bir toplumun (dileyen “ümmet” diye okusun) lideri olmaktan daha ileri sıçrayarak bizatihi “devletin bekası”nın kendisi olmuştur:

    Yönetici’nin zaafa uğaraması ya da uğratılması, devletin zaafa uğraması ya da uğratılmasıdır.

    AK Parti’nin “beka sorunu” söylemi de gücünü buradan almıştır zaten. Hem dininin en temel esaslarından bi haber dindar AK Partili, hem de devlet tapınıcılığının geleneksel siyasal temsilcisi MHP’li, “beka sorunu” aldatmacasına kolayca inandırılabilir -ve inandırılmıştır da.

    AK Parti’nin dindar tabanında, 15-25 Aralık yolsuzluk rezaletinin de, başta İBB gelmek üzere pek çok belediyedeki soygun ve suistimallerin de, Gülen Cemaati sempatizanlarına yönelik zulmün ve onları şeytanlaştırma operasyonlarının da, ülke ekonomisinin çökmesinin ve bizzat kendilerinin işsizliğe ve bir somun ekmeğe muhtaç hale gelmesinin de, yönetici’nin İstanbul seçimleri etrafında giriştiği aldatmacanın da sorgulanmadan kabul görebiliyor oluşu da hep bu yüzdendir.

    Madem ki “yönetici” DEVLET’in bizatihi kendisidir, öyleyse “yönetici”nin uğrayacağı bir zaaf, devletin zaafı olacaktır. Dindara düşen, her koşulda ve her durumda “yönetici”yi savunmak, onun ardında saf tutmaktır.

    Çünkü, söz konusu olan yöneticinin gücünün zaafa uğraması ise (yani, ‘devletin bekası’ ise), her şey teferruattır.

    Ne çocuklarıyla birlikte nehir sularına kapılıp giden dindar anne, ne zindanlara tıkılan dindarlar ve Kürtler’in bir karşılığı vardır devlet tapınıcılığına kurban gitmiş düşkün vicdanlarda. Ne parmağındaki küçücük bir yüzükle yola çıkıp yedi sülalesini şirketlere ve eşi az bulunur zenginliklere boğmuş yöneticinin bu dünyadaki servet hırsını sorgulayacak akıl kalmıştır.

    Bizdeki devlet tapınıcısı, yönetici kutsayıcı zaaflı dindar, İslam’ın kitabı ve peygamberi hakkında, bunları güden hacı-hoca, Diyanet alimleri dahil, hiç, ama gerçekten hiçbir bilgiye sahip değildir.

    İslam’ın, ve İslam Peygamberi’nin, her şeyden önce, bir başkaldırı anlamına geldiğini bilmez. Peygamber’in içine doğduğu toplumun, günün toplumsal düzeninin ne olduğuna, Peygamber’in o toplumu dönüştürmek için gücü (iktidarı) elinde bulunduranlarla ne tür bir mücadeleye girşitiğini bilmez.

    “Al bunları oku da İslam’ı öğren!” diye sağa sola ahkam kesenlerin İslam ve Kuran zannederek okudukları ve etrafa önerdikleri, esas olarak Abbasi ve Emevi Sultanlıkları döneminde, Sultan’a yaltaklanmak için, ya da “Saray’ın bekası”nı kurtarmak için kalme alınmış siyasetnamler ile, Kuran ve Peygamber adına uydurulmuş bir ton zırvalıktır.

    Aklını ve ruhunu zırvalıklara kaptırmış olanlardan ne ahlak, ne vicdan, ne akıl çıkar.

    İslam’ın gerçek esaslarının ne olduğunu sorgulayan bilge alimler de vardır orada burada derdini anlatmaya çalışan.

    Bunlardan birisi, “İslam’ın Kitabı, onun Peygamberi’nin vefatı ile Arap çöllerine gömüldü. Üzerindeki devasa toprak yığını ve devasa enkazın kaldırılmasını bekliyor yüzyıllardır” demeğe getirmiştir.

    Haklıdır. . .

  2. Sayın Fehmi Bey,
    Bu devranın iyiye güzele dönmesi için yazmaya devam demenizi ancak memnuniyetle karşılıyorum ve Allah razı olsun diyorum bütün samimiyetimle. Sizi Taha Kıvanç’lı yıllarınızdan beri takip eden bir okurunuz olarak selam ve hürmetlerimi sunarım.

  3. Kuran’da, aklımızı kullanmamız gerektiği hakkında çok sayıda ayet vardır. Örneğin, Yûnus Suresi 100. Ayet :

    “Allah’ın izni olmadıkça hiçbir benlik iman edemez. Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır.”

    Yorumu : “ Allah’ın izni olmadan hiç kimsenin iman etmeyeceği hususunun hemen ardından Allah’ın, akıllarını kullanmayanları iğrenç bir duruma sokacağının, yani kirli halleriyle baş başa bırakacağının bildirilmesi; yaratanın Allah Teâlâ, seçme kararını verecek olanın ise insan olduğunu; bir başka anlatımla, ‘insanın imanla ilgili sorumluluğunun akıl nimetini yerli yerince kullanıp kullanmamasından kaynaklandığını’ açıkça ortaya koymaktadır.”

    Buradan ve Kuran’ın aklı kullanmakla ilgili diğer ayetlerinden şu sonuçlar çıkıyor :

    – Ruhumuz şeytanın etkisine açıktır, fakat aklımız değildir. Dolayısıyla akıl güvenli bir limandır.
    – İnançlarımız aklımız tarafından denetlenmelidir. Aksi takdirde neye iman ettiğimiz belirsiz kalır.
    – Atalarımızın dinini sorgulamadan olduğu gibi devam ettirmek yanlıştır. Örneğin ahirette ‘ulul-emre uydum, benim bir kabahatim yok’ denemeyecektir. Herkes kendisinden sorumludur (akli özrü olanlar hariç)

    Laiklik kelimesi yerine kültürümüze uygun başka bir kelime/kavram bulamadığım için yine bu kelime ile devam edeceğim.

    * Laiklik bireysel olarak, inançlarımızın aklımız tarafından denetlenmesidir.
    * Toplumsal düzeyde ise “Laiklik, geleneksel din ile devlet işlerinin ayrılmasıdır”.
    Geleneksel din : Gerçek dinden kaynaklanan fakat putperest dönem inançlarının/geleneklerinin de karıştığı, daha sonra rivayet ve uydurma hadisler ile ikinci bir kutsal kitap yaratıldığı, dünyevi çıkarlar için verilen fetvaların da karıştığı bir hukuku olan karma bir dine ‘geleneksel din veya kültürel din’ denir.

    “ Laiklik, din ile devlet işlerinin ayrılmasıdır” klasik tanımı ise bilimsel olarak geçersizdir. Zira dine göre hırsızlık ve yolsuzluk yapmak, cinayet işlemek, ırza geçmek, iftira atmak … günahtır. Şimdi din ile devlet işlerini ayıralım diye devlet hukuku bu cürümleri normal mi kabul edecektir ? Tüm medeni ülkelerin hukuku ile kutsal kitaplardan (özellikle Kuran) kaynaklanan ‘gerçek din’ ile modern devlet hukukları çok büyük ölçüde uyumludur. Uyumsuzluk, hurafe ve saçmalıkları hatta ahlaksızlıkları büyük ölçüde içinde barındıran ‘geleneksel/kültürel dinler’ ile yaşanır.

    Son söz : Duygularımızı ifade etmek insani bir hak ve ihtiyaçtır. Fakat duygularımız ruhumuzun bir dışavurumudur, aklımızın değil. İslam dünyasında güya akla dayanan gerçekte ise duyguların dışavurumu olan bir fikir fakirliği yaşanıyor.

  4. H.K. nın Nurdan hm gibi çok güzel tesbitleri var :
    Edebiyat çevremizde milliyetçi şair diye takdim edilen Tevfik Fikret, deist’imsi çarpık inancı,
    çal-kap (çalakalem) dini bilgisi ve Batı karşısındaki ezikliği ile İSLAMA zamanla Sırtını dönmüş ve Mehmet Akif’le giriştiği atışmada, “yırtılır, KİTAB-ı köhne yarın” ” Vatanım ruy-u zemin (yeryüzü), milletim nev-i beşer (tüm insanlar) ” diyecek kadar İslama ve Vatan’a dil uzatmış ve karşı durmuştur.
    O halet-i ruhiye içerisinde yetiştirdiği Oğlu Haluk, nitekim, sonunda VATAN ve DİN değiştirmiş ve ABD’de bir KİLİSEYE Papaz olmuş ve orada defnedilmiştir.
    Ne yazık ki, aynı seçmesiz BATI HAYRANI bizim sosyete muhitinin çocuklarını da aynı akıbet beklemektedir.
    Başlangıçta İstiklal harbini Şeyhler ve Hocalarla yürüten M.Kemal, Harbden sonra – H.K.nın işaret ettiği gibi, tepeden inme yapılması istenen İnkilablar sebebiyele olsa gerek – Tevfik Fikret ve benzeri dini kıt kişiler veya KRİPTOLARIN telkıni ile dine ve dindara tavır almıştır.
    Esasen, ” Ciddi ciddi derinlemesine düşünecek düşünür kalmamış. Zıra, O devirde büyük çoğunluğu (bilhassa ÇANAKKALEDE) şehit olmuş, Geride kalanlarda ise, alelacele “Batı”yı kopyalama kolaycılığına kaçış var, adeta. Batı bilim-teknolojide almış yürümüş. Bizim ihtiyacımız da o. Öyleyse onlar gibi yaşamak; onlar gibi düşünmek; onlar gibi gelişmek…. modeli benimsenmiş ve bu tepeden inme bir şekilde olunca TC marka inançlar mücadelesi de başlamış, taa o zamanlar… ” .

    H.K.nın göz ardı edilmeyecek iki tesbiti daha var. “Bu ikili ayrılık, CHP, AKP çizgisinde” süregelmektedir. Ancak bu iki taraf da ” dinden nasibini almamıştır ” . Bu Nokta’da, Prof. N. Erbakan Hoca
    araya girip, gerçekten “Büyük TÜRKİYE İTTİFAKINI” tesis etmek istedi ise de, hem Halkın bilgisizliği ve GAFLETİ, hem de İç ve DIŞ SÖMÜRGENLERİN Entrikaları ve Ordudaki Paşaların aldatılması bu fırsatı HEBA ettirmiştir. Eğer o harekete engel olunmasa idi, DÜNYA da BEŞLİ ÇETE’ye Mahkum olmıyacaktı. Görünen o ki, diğer Liderler gibi, Erbakan da kendine layık ve uyanık muhtevalı varis bırakamadı.
    H.Knın akıl-iman sentezini şöylece açmak gerekir diye düşünüyorum : ” Nakle dayanan, ilim (hikmet), hukuk ve akıl sentezini yapacak, dünya ile paylaşan, Halktan kopmıyan entel bir anlayışa muhtacız.

  5. Bermar’a açıklama :

    Bizim insanımız – sömürgenler tarafından biraz da bilerek – din cahili bırakıldığı için
    Müslüman olarak inanır, Gavurun GAVURU gibi yaşar. (Müslüman alametleri taşıyan Mazbut-gavurlar gibi değil). Mehmet Akif bu gerçeği taa 100 yıl önce, yakınen tesbit etmiş : AB.nin gerçek dindarlarının
    ” yaşayışı dinimiz gibi, bizim yaşayışımız dinleri gibi”.
    Prof. Gencer Hoca diyor ki, İslam bir NURdur, etrafını aydınlatır. Bozulmuş Hristiyanlık (BATI) bir NARdır. Dünyayı yakar, yıkar, (sömürür, kendi kölesi yapmıya çalışır). Hakiki İSLAM – asla kula kul olmak değil – veciz-öz tarifi ile Allah’a kulluk, Mahlukuna (yaratılanın hepsine) Şefkat’ten ibarettir.

    Diyanet İşleri Başkanlığı, evet, milleti uyutuyor. Çok mü’mın’ın dile getirdiği gibi, aktif, canhıraş bir din gayreti göremiyoruz, genelde. Mesela, İslamın şartı 5 ne demek ? DİYANET ve İlahiyatçılar bunu da açıklıyamıyor. Başka bir HADİS-İ ŞERİFTE, İslam Peygamberi, İslam 5 esas üzerine bina edilmiştir, buyuruyor. Yani, Fatih K.Türk ve Uğur beyin haklı şikayetine, şüphelerine yol açıyor, Diyanet’ın bilgi aktarışı.
    Oysa, İslamın bu BEŞ (5) Şartının alt başlıkları, alt maddeleri ve bendleri var. 32 farz, 54 farz,
    “kaçınılacak BÜYÜK Günahlar” gibi, 40 Hadis gibi. KUR’andaki her FARZ emir bu 5 şartın alt maddeleridir. Bu 5 şart ise, İslama Giriş kapısı, kolonlar’dır. Risle-i Nur’un 26 ve etrafındaki ” sözler “de, Bediüzzaman,
    “Allah’ın affına sığınarak bile bile günah işliyenlere acınır” kabilinden değerleme ve açıklama yapıyor. Ham yobaz yalakalarca sık sık dillendirilen ve Gelişi güzel kullanılan AF söylemleri hem dinimize, hem de sosyal hayatımıza sıkıntı, bozuntu veriyor. Kamil insanlar elinde olmıyan her şey, cemiyete bir silah ve maliyet olarak geri dönüyor. Hükumetler de siyasi istismar veya ekonomik mülahazalarla sık sık KEYFİ AF çıkararak SOSYAL DENGELERİ sarsıyor ve bozuyor. Allah hepsinin ya ıslah etsin veya müstehaklarını versin. ……..

    • Tuhaf bir çelişkidir, 90 yıldır Atatürkçülerin devlet baskısıyla başaramadığı iki şeyi Akparti iktidarı 10 yılda başardı. Birincisi Atatürk karşıtlığını silip attı ve O’nun diğerleriyle hiç mukayese edilmeyecek ölçekte deha bir lider olduğunu ispatladı. İkincisi Akparti, siyasal değilse bile sosyal hayat projesi olarak savunduğu İslam’ı bireysel bir tatmin aracına dönüştürerek dinin inandırıcılığını zayıflattı.
      Dinin hayatımda temel nitelikte bir yer tutmasına rağmen, ramazan boyunca ekranda gördüğüm hoca geçinen adamlar bir veya ikisi dışında hiç inandırıcı gelmiyor artık. İnsana haklarına, adalete, kul hakkına hiç değinmeyen bu adamları dinledikçe Marks’ın ünlü, “din afyondur” sözü geliyor aklıma… Oysa Kuran, “Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Adaleti titizlikle ayakta tutun… Allah için şahitlik eden kimseler olun… Hislerinize uyup adaletten sapmayın…Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin… Aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum…” diyor.
      Yaşadıklarımızla, Kur’an’ın islamı arasında bir benzerlik var mı sizce?

  6. Bernar’ın 47. yorumdaki değerlemeleri umarım gerçekleşmez. Fakat, ihtimal dahilindedir. Gerçek dostlar acı söyler, yaranamaz, saygı görmez. Menderes 26 Mayıs günü bile VAKIALARI görememiş,
    gerçek dostlarının haber ve ikazını kabullenememişti. Özal Akbulut!lu Kongre’de hakeza. İleriyi görememişti. Çünkü yalakalar sonu ölüm de olsa gerçeği GİZLER. İlk sıvışanlar da onlar olur

    H.Gayret denen kişi her zaman olduğu gibi, hem haddi, hem hakkı aşmış, F. Kemal Türk de bilmediği, konu ve gerçekler ve AVRUPA’nın ve Bizim laikliğimiz konusunda ORTA ÖĞRETİMDEKİ YALAN yüklü nazari laiklik anlatımını kafasında tutarak ahkam kesmiş. Avrupa Devletlerinde Fransayı çık ( o bile değil) tum AVRUPA krallıkla Yönetilen ve Hristiyanlığı ruhuna sindirmiş yönetiminlerin hakim olduğu ülkelerdir. LAİKLİK CAHİL Müslümanları uyutmak ve İSLAMLA baş etmek için BATILI emperyalistlerin uydurduğu bir alettir.(Kilise ile mücadelede kullandığı gibi, bu noktadaki tarihi aktarım gerçek).

    • Ben F.Kemal Türk’ün yazısından ‘Müslüman bir ülkeye uygun laik devlet düzenini’ anladım. Batıdaki laikliğin müslümanları uyutmak için uydurulan bir alet olduğu iddiasını ise ilk defa duymuş oluyorum.

  7. Merhum Prof.Dr. Ahmet Yüksel Özemre’nin “ Din Nedir ” makalesinden bazı paragraflar …

    Otuzu aşkın farklı anlamı bulunan ve tezahürleri açısından da büyük çeşitlilik arz eden din olgusunun şimdiye kadar herkesi memnûn eden, efrâdını câmî ve ağyârına mânî tam ve eksiksiz, açık ve de seçik yâni bilimsel tanımı verilebilmiş değildir. Yapılabilen, ancak, ne türden tezahürlerin (belirtilerin) dinî tezahürler olarak tescil edilmeleri gerektiğinin asgarî şartlarının tesbitidir.

    Bu tanıma göre, otantik sayılabilecek bir dinden söz edebilmek için, en azından :

    1. İnsanların derûnlarında kendisine karşı bağlılık ve saygı duymaları gereken ve kâbına asla varılamayacağına, ona benzer ya da eş olunamayacağına inanılan bir (ya da birkaç) Varlık mevcûd olması,
    2. Bu bağlılık ve saygının da bir çeşit ritüel aracılığıyla izhâr edilmesi, ve kalıcı ve sürekli bir biçimde açığa vurulması,
    3. Söz konusu saygıdan ve ritüellerden sapmaların ise : a) yasak (harâm, ya da tabu) olması, ve b) cezâlandırılması,

    gerekir. Bunlar, en ilkel din şekli için gerekli olan asgarî şartlara delâlet etmektedir.

    Söz konusu ilkel dinlerde bu inanç sisteminin emirlerine uymamak bir yana, bunları tahlîl etmek ve eleştirmek dahî yasaktır ve mutlaka beşerî bir cezâyı gerektirmektedir. Bu cezâlar ilkel kavimlerde dayaktan başlayıp ölüm cezasına kadar gidebilmektedir.

    Bir toplumda dinî tezâhürler iyice yerleşmeğe ve din de kollektif bir kurum olarak anlaşılmağa başladıktan sonra, zaman içinde doğal olarak, temeldeki doktrinden de ritüellerden de farklı uygulamalar ortaya çıkabilmektedir. Bu ise dinin temelindeki ilkelerinden çok farklı sapmalara yol açabilmektedir.

    Bu sapmaların yüksek düzeydeki dinlerde (semavi dinlerde) daha çeşitli biçimlerde ortaya çıktığı ve hattâ bâzen dinin yerine geçtiği dahi görülmektedir. Yâni din, doktrin açısından safiyetini koruyabilirken, uygulamalar (diyanet) açısından pekçok sapmanın zuhur etmesi ve bu sapmaların da dinin bir parçasıymış gibi algılanmaları ya da icbâr edilmeleri (zorunda bırakılması) mümkündür.

  8. Sn Korunun atıfta bulunduğu yazıları ve buradaki yorumlara göz gezdirdim. İzafi doğrular serpiştirilmiş adeta. Önemli bir çoğunun doğruluk payları çok. Okudukça Nasrettin Hoca aklıma geldi: https://www.youtube.com/watch?v=hwyeHnnMEEc . “Pire için yorgan yakma” olayı şimdi değil çok daha eskilere gidiyor. DEİZM her zaman vardı. Aslında, gerek DEİZM ve gerekse Ateizm nitelikleriyle Kuran’da işaret edilen konular. Dikkatlice incelenirse deist ve ateistler kendilerini Kuran’da görebilirler, tabi objektif olmağa tahammülleri varsa. Neyse konuyu felsefileştirmeyip yakın tarihimize dönelim.

    Mustafa Kemalden önceki devirde Tevfik Fikret’in kendini anlattığı “Molla Sırat” diye bitirdiği M.Akif Ersoy’la atıştığı şiirde deizm konusu yeterince açık. M. Kemal ise tarihi kayıtlara göre Tevfit Fikret’e hayran. Bu konuda onun inancının da Tevfik Fikret gibi olduğuna pek şüphe yok. Tevfik Fikret aydın (okuduklarımdan intiban şu ki dürüstlüğüne pek şüphe yok). Geri kalmışlığı içine dert etmiş biri. Şüphesiz M. Kemal de aynen öyle. Zor koşullar altında kurtuluş savaşına karar kılınıyor. İstisnalar olabilir, ancak deist ve ateist olanlar dahil herkes dine-iman diyenlerle koalisyon halinde o günkü şartlarda topyekün kurtuluş savaşına giriyorlar. Ve neticede muzaffer çıkıyorlar. Her zaman “Din-İman” diyenler zaferi Allah’ın yardımı/takdiri olarak yorumlayıp şükrediyorlar. İnançları gereği ateistlerin şükredecekleri bir şey yokken, M. Kemal dahil deist kategorisinde olanlar eminim o günlerde din-iman çizgisine yakın bir maneviyat/ruh içersindeydiler. Ateist sayısı zaten azdı. Dolayısıyla, Allah’a inanan (fakat dine pek inanmayanlar) ile “din-iman” kapsamında Allah’a inananlar arasında bütün yurtta birlik-beraberlik vardı.

    Savaş başarıyla bitmişti…. Ülkenin tekrardan organize olup toparlanması projesi savaş kadar önemli bir iştir. İşte bu konuda farklı düşünceler ortaya çıkmıştır. Farklı düşünceler ortaya çıkmağa başlarken bunda inançların da bir rolü olmaması düşünülebir mi? Tevfik Fikret bir Osmanlı aydını olarak ülkenin geri kalmışlığından içi yanık biri (aslında oğlu Haluk’u en iyi şekilde yetişsin diye Robert Kolej ve daha sonra da Glasgow (İskoçya)’da okutmasının sebebi bu). M. Kemal de ona hayran biri, kendisi de benzer düşüncelere sahip, şüphesiz. Öyle düşünmekle kalmıyor savaş yıllarından sonra ne yapılması konusunda inancıyla karar verip harekete geçiyor. TC kuruluyor. İleri atılım için bilim-teknoloji en önemli araç. Ciddi ciddi derinlemesine düşünecek düşünür kalmamış. O devirde büyük çoğunluğu şehit olmuşlar. Geride kalanlarla alel acele “Batı”yı kopyalama kolaycılığına kaçış var, adeta. “Batı” bilim-teknolojide almış yürümüş. Bizim ihtiyacımız da o. Öyleyse onlar gibi yaşamak; onlar gibi düşünmek; onlar gibi gelişmek…. (Monkey see, monkey do!) modeli benimsenmiş ve bu tepeden inme bir şekilde olunca TC marka inançlar mücadelesi de başlamış, taa o zamanlar…

    Bugünde olan da o, AKP =(-1)*(CHP). Tarihi TC marka CHP ile bugünün AKPsi “Kuran”dan nasibini almış değiller. Aksi taktirde, AKP bugün intikam hesap sorma peşinde olmayıp örnek olmaya çalışan bir idealizmi benimsemiş olurdu. TC döneminde CHP ile nasıl büyük bir fırsat kaçtı ise bugün AKP ile yine büyük bir fırsat kaçmıştır. “Akıl*İman Sentezi” gözlüklerimi takınca ben bunları görebildim. Ülke fırsatlar ülkesi. Ancak “aklı*iman sentezi” zafiyetinde, fırsatların kaçırılmış olduğu bir ülke olarak çokçası yerinde sayan bir ülke!…

  9. Dindar insan! Neler yapar?

    1-bereketli ay olduğu için bir ay ramazan süresince iftar iftar dolaşarak oy ister…
    2- milleti konturol altinda tutmak için, surekli seçim yapar….
    3-Allah rizasi için cami açarken Besmele yerine hazir cami avlusuna gelmişken oy dlenir,
    4- parti dizayini ve oy istemekten yorulunca, uyumak için sarayi hatirlar.
    5- maaşini milletden alir partisi için calişir…
    6-mualifleri susturmak için bol bol trolle fabrikalari açar.
    7- Görevini unuttuğu için hatirlatanlari terorist vatan haini ilan ederek yargiya ve trollere teslim eder.
    8- kendisi ile birlikte ülkeyi sürekli seçim ve oy proğramini aksatmamak ve ABD den Türkiyeye kanunsuz yollardan ne olduğu belli olmayan ilaç adi altinda sokulan ve milletin sagliği ile oynayan doktor gibilerinin cirit attiği Istanbulu maf edenlerin rahatini ve hakkini
    Devletin imkanlari ile saglarken diğer taraftan gene devletin enerjisini seytanlaştirdiği mahsunlari yok etmek için harcar.
    Türk üsülü Dindar, biz bu dindarlari hep seeriz.

  10. Videosu muhalif gazetelere düştü: Erdoğan, Eyüpsultan’daki Hacı Osman Torun Camisi’nin açılışından sonra, kendisine, “İki üniversite bitirdim, iş bulamıyorum” diye seslenen başörtülü bir hanımla diyaloğa giriyor. Hanım’ın dili kışkırtıcı değil, aksine hayli saygılı bir dille dile getiriyor derdini. Erdoğan, benim çok, ama çok uzun zamandır tanık olmadığım bir sahicilik içinde soruyor: “Kocan ne yapıyor?” Hanım cevaplıyor: “Şu an işi var, çalışıyor.”

    Erdoğan, tüm sahiciliği ile, “E gördün mü?” diiyerek önüne dönüyor ‘hasmı’na lafı giydirdiğini düşünerek. Çevresindeki kalabalıktan alkış yükseliyor. Alkışla yetinmeyip, “Bravo Cumhurbaşkanım!” diye bağıranlar da var.

    Kameralar karşısında olmadığı, bir kürsüden konuşmadığı, prompterdan metin okumak zorunda kalmadığı ender anlarda kısa bir süre için tanık olabiliyoruz Erdoğan’ın sahici yanına: Devlet adamı Erdoğan.

    İnsanların alkışladıkları Erdoğan değil, *devlet*. “Devlet”in ‘lafı gediğine oturtutuktan’ sonra, bir had bildirme, karşı tarafı yenilgiye uğratma iması olan “E gördün mü?” sözü, bir soru falan değil. “Bak, bir soruyla yan getirdim seni” iması. Devlet, halka lafı giydiriyor. Ben, halkın o anda yaşadığı duyguyu biliyorum, pek çoğunuz da biliyorsunuz.

    Devletin, halk tarafından 23 Haziran’da gelecek Osmanlı toktatından haberi yok. Duygusal bir idda değil benimki. Bilgi ve gözleme dayanıyor. CHP’lierin sözünü ettikleri ne idüğü belirsiz kamuoyu araştırmalarıyla da ilgisi yok: AK Parti ve Erdoğan’ı ağır bir yenilgi bekliyor 23 Haziran’da. Seçim yenilgisi demiyorum, *ağır bir yenilgi* diyorum söcüklerimi dikkatle seçerek.

    Önümüzdeki günlerde, güvenilir kamuoyu arştırma şirketleri, araştırmalar yapacaklar, birer birer paylaşacaklar bulgularını kamuoyu ile. Göreceksiniz, hepsinden İmamoğlu önde çıkacak.

    Çok basit bir nedenle: Halk, istisnasız her seferinde, devleti gördüğünde karşısına, oyunu devlete vermemiştir. CHP’ye karşı Demokrat Parti için de, Sunalp’in adını bile hatırlamadığım partisine karşı Özal’ın ANAP’ı için de böyledir bu.

    Yine aynı şey olacak.

    Devletin halktan, değişen duygu ve algılarından zerre kadar haberi yok. Erdoğan, seçim yenilgisi değil, ağır bir seçim yenilgisi alacak, başında bulunduğu devlet partisi seçim kaybetmekle kalmayacak: Dağılacak.

    Dediğim gibi olmazsa, gelsin H. Gayret ve diğerleri bana bu sözlerimi burada bana yedirsin.

    Salak bir insan değilim, kimse bir videoya bakıp böyle güçlü bir iddiada bulunduğumu düşünmesin.

    Cumhurbaşkanlığı köşkünden il merkezine, ilçe merkezinden bir açılışa kadar, insanlar nerede AK Partililerle karşılaşıyorlarsa, karşılaştıkları aslında devletin bizatihi kendisi. Ve atık görüyorlar bunu -belki Kırıkkale ya da Bayburt’da değil, ama İstanbul’da *istemeseler bile* görüyorlar.

    Medya, devlet partisini kurtaramadı geçmişte. Çünkü halk devlet partisinin devlet adamlarına oy vermiyor.

    Yine kurtaramayacak.

    Aylarca Erdoğan’ınbir siyaset dehası olduğunun bir balondan ibaret olduğunu yazdım durdum burada. Balon, 23 Haziran’da gürültüyle patlayacak.

    Cumhur İttifakı çok yakında gidici. . .

    • Bernar hocam! Aşağıda kronos23.news’ten bir haber linki oaylaşmistim bir göz atarsanız, ardından da soylu bakanımızın şu sözüne bakarsanız başka bir şey söylememe gerek kalmaz herhalde:Soylu, “23 Haziran seçiminin İstanbul’da bir siyasal çatışmanın ve bir ideolojik kamplaşmanın merkezi haline getirilmesinden endişe ettiğini” iddia etti, bu cümle sol haber sitesinden.

  11. Evet, “Dindar insan yalan söylemez, haksızlık yapmaz, adaletsiz davranmaz, hak yemez” türü kabuller derinden sarsılıyor. Oysa bu vasıflar bir Müslüman için bilhassa olmazsa olmaz bir niteliktir.
    Bizim atalarımız bu sonucun sebebini, etkiliyenini seneler önce tesbit etmiş :
    ” Ulema (alimler, öğreticiler, hükmediciler) ve Umera (emir sahibleri, Yöneticinin her türü)
    BOZULMADIKÇA HALK BOZULMAZ.
    Ülkemizde bu iki zümreden epeyce bir kısmı ( diyelim ) bozulmuştur. Herkes kendi aynasına baksın
    Çıkarılan Avrupa Birliği yasaları ile aile bozulmuştur, bozulmaktadır. Çocuk terbiyeyi – en mükemmeli de olsa KREŞTEN değil AİLEDEN alır.
    Milletin, FAZİLET (erdem) in kalesi dini – İSLAMI ve bilhassa Kadim Ebu HANİFE Okulunu bozmak
    için bir sidik yarişı başlatılmıştır.
    Bunların neticesi ınsanımız – hayat neşemiz – birlik-beraberliğimiz bozulmaktadır. Bu bozulma aksi fiillere mukabil, günahkar dudaklarla yapılan sun’i dualarla düzelecek bir husus değildir.

    Süleyman (a.s)’a atfedilen bir ibretamiz kıssadır zannederim : Bir kuş su içmek için şadırvana geliyor. Bkıyor ki, orada bir insan var. Korkudan geri dönecekken, kisvesine (külahına) bakıyor. Bu insandan zrar gelmez diyerek, varıp, tam su içecekken, adam ! vurdu mu kanatların zarar veriyor. Kuş, Süleyman (a.s)’a şikayet ediyor. Süleyman a.s. sana zarar vereceğini bilmeli değil mi idin ? deyince ; kuş
    kisvesine aldandım, diyor. Ne yazık ki, cahil, bencil, muhteris Müslümanlar hep aldatarak, birbirine ve dine ZARAR veriyor. Olur olmaz AF ÇIĞIRTKANLIKLARI da bu işi körüklüyor.

    Osa Müslümam o SORUMLU ve FIKIHLI kişi ki, ” elinden ve dilinden EMİİN olunan kişidir.

    Günlük KALİTESİZ MUHTERİSLER arasında dönen POLİTİKA her şeyi ALT-ÜST ediyor.

    Derdi olan doğruları yazmalı, yaşamalı, yaymal, maliyeti ağır olsa da.

    İyiği emr, kötülükle mücadel ALLAH’ın emri olduğu gibi, kişinin yalnız kalmaması için şahsi menfaatinin de gereğidir.

  12. Optimar şirketinin yaptığı bu ankete ‘ kendinizi müslüman olarak mi yoksa mü’min olarakmı tanimliyorsunuz’ şeklinde bir soruda ilave edilebilirmiş.

    Üstad bediüzzaman said Nursi hazretleri mektubat/9.mektubunda şöyle yazıyor:

    “Ulema-i İslam ortasında “İslam” ve “iman”ın farkları medar-ı bahs olmuş. Bir kısmı “ikisi birdir”, diğer kısmı “ikisi bir değil fakat biri birisiz olmaz” demişler ve bunun gibi muhtelif fikirler beyan etmişler. Ben şöyle bir fark anladım ki; İslamiyet iltizamdır. İman iz’andır. Tabir-i diğerle İslamiyet hakka tarafgirlik teslim ve inkıyaddır( boyun eğme,itaat etme, uyma). İman ise hakkı kabul ve tasdiktir. Eskide bazı dinsizleri gördüm ki ahkam-ı kuraniyeye şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek o dinsiz, bir cihette hakkın iltizamıyla İslamiyet’e mazhardı; “dinsiz bir müslüman” denilirdi. Sonra bazı mü’minleri gördüm ki ahkam-ı kuraniyeye tarafgirlik göstermiyorlar “gayr-ı Müslim bir mü’min” tabirine mazhar oluyorlar.

    “Gayr-ı mü’min bir müslim necat sahibi olamayacağı gibi gayr-ı müslim bir mü’minde kurtuluşa eremez…..”

    Benim çocukluğumda çokca gördüğüm dine taraftarlik, şimdilerde eskisi kadar çok görülmüyor, sadece sokakta değil yukardakilerde de görülmüyor, en azından Kur’anın hükümlerinin tamamına taraftar olan kimse yok gibi, olanı da hemen terörize ediliyor, ancak nispi taraftarliktan söz edilebilir.

  13. Din konusunda en fazla ahkam kesenler maalesef dinin ne olduğundan haberleri olmayanlar.
    İslami bilinçli ve Kuranı kerimin hükümlerini anlayarak yaşamak isteyenler için Ocak Medya yazarl, Sinan Eskicioğlunun islam hakkindaki yazilarinı okusun. Yalniz. Sinan beyi…!!!! Anlamak istiyorsa din hakkında önceki bilgilerini unutmasi gerek…

    Bir insan! Kendi aklinı kullanmayi bilmeyip
    Akli ile haraket etmese sadece dinini değil sağlıde dahil insan olma özeliklerinide kayip eder.

    Belki içinizden aşağiya aktaracağim paylaşimin konu ile alaksı olmadiğina itiraz edebilir.
    Fakat ben faydali olacagina inandiğim icin yazmaya karar verdim.
    Düşünme ile ilgili (memlektim) insanlari nasil aldatildiği bir olayi burada sizler ile paylaşmanin yararli olacağina inandiğim için anlatmak istiyorum.
    3 gün önce Türkiyede bir doktor tarafindan yapilan ve hastaya 45,000 TL ye mal olan sadece ABD de bulunan bir ilaci göndermem için ablam araciligi ile yardim istediler.
    Bana Ilacin ismi ile birlikte şişenin resmini de gönderdiler.
    Ilkin resme baktim. Acaip bir resim.
    Hemen goole’ de araştirma yaptim piyasada ögle bir ilac yok.yalniź o isimde bir ilaca patent verilmesi için 4 devrenin daha 2. Aşamasinda ve gonüllü hastalar üzerinde bedava deney yapiyorlar. Ayricada gönüllü hasta olmak isteyenler için muracaat forumu var, birde şimdiye kadar yapilan denylerin %65 iyileştiği bilgisi paylaşilmiş, o kadar.

    Yalniz bunlarin haricinde birçok bilgi kirliligi gördüm, örnek: kontak adresimiz diye yazan 3 ayri adres,telefon numarasi ve e-mail adresi.
    Önce adresleri araştırdım sadece işyeri merkezlerinin adresleri var biro numarasi yok, telefon ettim “merhaba yetkili ile konuşmak istiyorsan 0 bas, 0 basiyorsun message birak.” Sonra telefon numaralarni araştirdim dolandiricilarin numarasi çikti. Burdaki e-mailerinin üçü ve ıstanbuldaki doktorun e-mail de “info” ile başliyor.Doktor hariç tek kelime ile hepisi sahte
    doktor randevi alin diye verdiği o e-mailine tikladim, karşima böyle bir hesap yok yazisi çikti.

    Hemen ablami aradan çikardim direk hasta ile temasa geçip onunla konuştum, kendisinden ordaki doktor ile göruşmesini ve bilgilerni istedim.
    Ayricada iyce emin olmam için burdaki eczcilar derneğine gidip ilacin listede olup olmadiğini birde onlardan oğrenmek istedm. Onlarda şaşirdilar, öğle bir ilaç yok.
    Hani bizim meşhur imam ve doktor la ilgile dinden candan eder diye ata sözümüz var ya.
    Bence onu şöyle desek daha iyi olur!.
    Paraya TAPMIŞ imam Insani DINDEN, doktor’ da CANDAN eder.
    Ben birşey merak ediyorum! O doktor kimden cesaret! ve nerden yardim alarak o sahtekarliği yapiyor?
    Birde, bu nasil bir doktorki güya iyileştirdiği hastalarin telefonlarini diğer hastalara verip kendi reklaminide yaptiriyor…

    Oysaki insan üzerinde deney yapan doktorlar o deneyi ekip halinde yapiyorlar.
    Çok yazik..

    Not: Dün bizim hasta gönullü olarak muracaat etti inşallah onlarin aradiği sağlik kiriterlerine uyarda bedava tedavi olur.

  14. İslam dünyasında laik-anti laik çatışması vardır (Türkiye’de had safhadadır). Fakat taraflar laiklik tanımı üzerinde uzlaşmadan fikri tartışmalara giriştiklerinden bitmeyen bir kör dövüşü devam eder gider.

    “Laiklik Fransa’da doğmuştur. Fransızcada dinî kuruluşların hâkimiyetinden bağımsız olan kuruma Laik (laic veya laique) denir (Büyük Larousse Ansiklopedisi, Laik maddesi.) Batı (Hristiyanlık) tarihinde ‘Kilise’ , İncil’i kendine göre yorumlayıp kutsal kitaba uymayan ‘uydurulmuş bir Hristiyanlık’ yaratmıştır. Batıda lâiklik mücadelesi Hıristiyanlığa karşı değil, yozlaşan ve siyasi hâkimiyeti de elinde tutan Kiliseye karşı verilmiştir.

    İslam dünyasında ise Batıdakine benzer şekilde bir ‘Cami hâkimiyeti’ oluşmamıştır. Bunun yerine hükmeden siyasi güçler, ‘cami / ilahiyatçılar’ ile işbirliği yapmışlardır. İşbirliğine yanaşmayan din adamları / ilahiyatçılar ise şanslıysa sürgüne gönderilmiş çoğu zaman hapis veya ölüm ile cezalandırılmışlardır. (Ebu Hanife örneği ve niceleri).

    Buna göre İslam dünyasındaki din-devlet ilişkileri tarihi süreç içerisinde Batı’dan farklı bir seyir izlemiştir. Gelişen Batı’da hükümdarlar, düşünürler ve dürüst din adamları hâkim konumdaki Kilise ile işbirliği yapmak yerine ‘haddini bil ve asli görevin dışına çıkma’ diyerek ve 200 küsur sene mücadele ederek bugünkü devlet düzenini kurmuşlardır.

    İslam dünyasında ise Hükümdarlar ve ‘Cami/din adamları’ arasındaki işbirliği ilk dört halifeden sonra Emeviler dönemi ile başlamış ve halen devam etmektedir. Böyle bir din-siyaset ilişkisinde ‘laiklik’ ve ‘dinde reform’ çabaları da Batıdan farklı yöntemler gerektirmektedir. Kuran bozulmamıştır o halde İslam dininde reform olmaz diyenler, dinden maddi çıkar sağlayan siyasetçi ve din adamlarıdır. Zira dinde reform Kutsal Kitabı hedef almaz, ona yapılan ilaveleri ve dindeki yozlaşmaları hedef alır.

    Bir yorum yazısı çok uzun olmamalı. Şimdilik şöyle noktalayalım.

    – İslam dünyası bir yana öncelikle Türkiye’nin kendi tarihsel gelişimi ve kültürel yapısı dikkate alınarak ‘laiklik’ ve buna bağlı olarak ‘dinde reform’ sorunları üzerinde gelişme kaydetmesi gerekir. Mevcut laiklik anlayışındaki kimi kusur ve yanlışlar bahane edilmemeli, düzeltilmelidir.

    – Tüm Hristiyan dünyası gelişmiş ülkelerden oluşmaz. Gelişmiş Batı (Hristiyan) ülkelerinde ‘laiklik’ uygulanırken, az gelişmiş/gelişmemiş Hristiyan ülkelerdeki din-devlet ilişkileri İslam dünyasına benzer.

  15. Fehmi Bey’in bugünkü yazısı üzerine yorum yapmaktan kaçınmak istedim önce. Bu sayfalardaki yorumlarımdan beni az çok bilen kimilerinden, “Adamın Islam’la alakası yok, gelmiş burada ahkam kesiyor!” türü bir tavır geleblieceğinden korktum.

    Kimseyi incitmek gibi bir niyetim olmadığına inanılacağı beklentisiyle, ben de düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

    Beni yazıyı okurken üzerinde düşünmeye çalıştığım kiritik gözlemlerden birine sayın H. Günay da dikkati çekiyor kendi yorumunda: ”Farklılaşan ‘dine bakış’ gibi görünse de, aslında insanların ‘dindar’ olma iddiasındaki kişilerle ilgili görüşleri değişim geçiriyor.”

    Ben, sayın Koru’dan kısmen farklı olarak, bunların her ikisinin birden eşzamanlı yaşandığı kanısındayım. Elimde bilimsel bir çalışma yok elbette, sadece bir his ya da izlenim olarak bu kanaatteyim. İçinde yaşadığımız toplumda, özellikle genç insanlar arasında, dinin ne olduğu konusundaki yargılarını doğrudan kendisini dindar olarak tanımlayan insanların eylem ve tutumlarından hareketle oluşturanlar mutlaka vardır. Bu, illa olumsuz bir yargı olmak zorunda değil elbette.

    Benim kendi deneyimimde, daha önce İslam’a ilişkin dişe dokunur bir şey okumamış ama hakkında hayli güçlü bir kanaate sahipken, beni 30’larımın başlarında “din” ile “dindar”ın ayrı olgular olabileceğine ilişkin bir fikre ulaştıran şey, Mazlum-Der gibi bir insan hakları kuruluşu ile, Cihangir İslam, Ömer Faruk Gergerlioğlu, Dücane Cündioğlu gibi şahsiytler, sonra bunlara eklenen entelektüel düzeyi bir hayli yüksek, okumayı seven, meselelere geniş bir perspektiften ve sıkça hakkaniytle bakabilen dindar arkadaşlar oldu.

    Seküler mahallede, din’e ilişkin yargısını salt ve doğrudan dindar olduğunu söyleyenlerden alan çok sayıda insan olduğu kanısındayım.

    Ayrıca, dindarların zaaf taşıyan eylem ya da düşüncelerini, bir yorumcunun”dinci” (muhtemelen siyasal İslamcılar burada kast edilen, yanılıyor da olabilirim) olarak tanımladığı kişi ve çevrelere yüklemek bana pek doğru görünmüyor. Çok ahlaklı ve bilgili siyasal İslamcı insanlar tanıdım. Zaaflar varsa, dinci ya da dindar olarak ayrıştırmadan, bütün bir toplumsal kümede yaşanıyor o zaaflar.

    “Din”, her ülkede ve toplumda, “VARILAN/ERİŞİLEN” değil,”içine doğulmuş kültür dolayımıyla EDİNİLEN” bir deneyim. Zaten böyle olduğu için, bizde ezici çoğunluğumuz Müslüman iken, Meksika’da Katolik Hrisiyanlık çok büyük çoğunluğun dini. Bu, yani dinin kültürel olarak edinildiği, bireysel bir okuma/araştırma ile kendisine erişilmediği, tartışmaya yer bırakmayacak kadar açık.

    Dikkate değer bir dereceye kadar, kimi zaafların kaynağını burada buluyorum ben. Her din ve o dinin kutsal kitabı gibi, İslam ve Kuran da tarihsel bağlamı içinde gerçek bir kavrayışı gerektiriyor. Bu ise, zorunlu bir okuma ve hatta diğerleriyle entelektüel bir müakereye girişme çabasını.

    Zaafların önemlice bir kısmının buradan kaynaklandığını düşünüyorum. İslam ve Kuran’a gerçekten hakim olan hayli sayıda insan tanıdım, hepsinden olumlu yönde etkilendim.

    Zamanının önemlice bir bölümünü -bana yersiz görünen bir şekilde- seküler mahallede harcıyor görünen İhsan Eliaçık Hoca’nın, “İslam’ın esasını oluşturan şeylerin ritüellerde değl, EYLEMEK’de aranması gerektiği, Kuran’ın da aslında bunu güçlü biçimde ima ettiği” vurgusu da bana doğru görünüyor çok.

    Bizde, dindarlığın esası ve temeli olup çıkmış “oruç tutmak”, “namaz kılmak”, “hacca gitmek” gibi edimler, bana hiçbir şekilde ölçü ve esas olarak görünmüyor. (Bu, dile getirdiğimde, dinsel kavrayışı geleneksel ve yüzeysel çevrelerden gelenlerin çok yoğun bir düşmansı tutumla karşıladıkları bir kanaat bende.)

    Bir bireyin bu tür vecibeleri yerine getirmesi, o bireyi kaçınılmaz olarak ahlaklı ve erdemli kılmadığı gibi, içinde yaşadığı topluma da pek bir şey kazandırmıyor. Esas olarak, o bireye kazandırıyor Allah ile arasındaki olumlu ilişki dolayısıyla.

    Oysa, esas olan, pek çok şeyde olduğu gibi, EYLEMEK, yani, YAPMAK.

    Adaletsizlik karşısında susmayıp konuşma cesareti gösterebiliyor muyuz? Kul hakkı yemekten sakınıyor muyuz gerçekten? Modern hayatın direnmesi güç, kışkırtıcı albenilerine zorlanmadan dudak bükerek alçakgönüllü bir hayat tarzını daha yeğ görebiliyor muyuz? İnsanları etnik kökenleri temelinde ayrıştırma hastalık ve günahından ne kadar uzağız -diğer etnik kimliklere, diğer dinlerden ve kültürlerden insanlara ne kadar eşitlikçi bir perspektiften yaklaşabiliyoruz? Bizleri ayrıştırmaya kışkırtan söylemlerden uzak durabiliyor, birileri hakkında kem söz söylemeden önce iki kez düşünme erdemine sahip miyiz?

    Bütün bunların, ve doğrudan toplumun ortak yararına olan diğer edimlerin, hacca gitmek, oruç tutmak gibi edimlerden pek çok daha zor ve zorlayıcı olduğu çok açık.

    Ve, bütün o zor olan ve bizde pek değer bulmaz görünen edimler, aslında hem Islam’ın hem de Kuran’ın esasını teşkil ediyor. . .

    Bana, “Sen hacca gitmeyi, oruç tutmayı, namaz kılmayı hiç küçümseme. . .” ile başlayan hatırlatmalardan farklı olarak, düşüncelerimin yanlış olduğunu söyleyecek ve saygılı bir dil kullanacak insanlarımızı gerçek bir merakla dinlemeye hazırım.

    • Canım kardeşim nükteli ifade ettiğiniz 5 şart diyanetin etliye sütlüye dokunmayan ,mevcut iktidarın zulüm düzen anlayışına çomak sokmayan çarpık din anlatışından kaynaklanmaktadır. Bakın bugün başı eşarplı tesettürsüzler ile namazsız mücahitlerde türedi bu iktidar sayesinde .Kelimeler kavramlar öylesine çarpıtıldı ki,neticesinde de çarpık fikirler ve yaşantılar ortaya çıktı.Din:hayat tarzı yaşantı biçimi demektir.dolayısı ile namazda yönünü kıbleye dönen kişi dışarıda da Allah’a yönelmiyorsa(hayat tarzı yaşantı biçimi olarak) o insan ikircikli bir inanışa sahiptirki bunun adı şirktir .Okuma(kafa ve gönül gözü ile),düşünme ,akletme ,sorgulama,araştırma yetisini kaybetmiş toplumlarda din tacirlerine baya revaş edilmektedir.Dikkat birileri “mış” gibi yaparak ali imram süresinde geçtiği gibi topluma” Allah ile aldatmaya “devam ediyor.

        • Eksik ve hedef saptıran bi yorum bu; kan emici din baronlarının içine battığı pislikleri gözden kaçırıp laik ülkenin pragmacı siyasilerini gözden düşürmeye çalışan tipik bir haşhaşi gibi göründü bana..! Umut vericiymiş; ya kime..?

          • Neden hep haşhaşı örnek veriyorsun. Daha eroin var, esrar var, uyuşturucu hap var … Bunları da kullanan ve ‘satanlar’ var.

    • Biliyorsunuz İslamın 5 şartı gibi şablonlar okuma yazma bilmeyen,öğrenme imkanı olmayan halkın çoğunluğunu oluşturan kesimi için asgari düzeyde bilginin ezberden kolayca zihinlere yerleştirilmesi gayesiyle öğretim imkanlarının sınırlı olduğu zamanlarda sonradan icat edilmiş bir öğretim tekniği mahiyetindeler.

      Yani problem yine bilgisizliğe gidiyor.Günümüzde bilgiye ulaşma ve başkalarına ulaştırma imkanları çoğaldığına göre halka dinin temelleri daha etraflı biçimde öğretilebilir,yeni öğretim teknikleri geliştirilebilir.

      Yoksa dürüstlük her ibadetin özüdür.Anlatıldıktan sonra dürüstlük gibi dinin özünü oluşturan kavramlar sadece kelime-i şahadetle dahi anlatılabilir.Öyle ya şahadet;Peygamberlik öncesi dönemde dahi Emin Kişi olarak anılan ve Allah tarafından kendisine “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol ” denilen Peygamberin ,en başta dürüstlük,takva olmak üzere kendisinden başkasına kulluk edilmeyecek olan Allah’tan getirip ,kullarına talim buyurduğu tüm değerleri kabul edip uygulayacağıma şahitlik ederim anlamını taşımıyor mu?

  16. “Muhafazakarlarin ahmaklıklarından ve haksizliklarindan dolayı dinden soğuyan, zenginlerin yanlışlarından dolayıda paradan soğuyormu?”
    Yav işte soğumuyor ha!
    Son yıllarda “ülkemizde” dine en büyük darbeyi fetö ve makara diyenler vurdu. Efendim!?

  17. YAZAR NEDEN YAZAR, YAZMALI?
    Sayın Koru!
    Bugünkü yazınızda dile getirdiklerinize katkı olması amacıyla…
    Amacım kimseyi kırmak, üzmek değil. Amacım gerçekleri, sadece gerçekleri dile getirmek…
    Peşinen söyleyeyim Sayın Ahmet Taşgetiren’in “İçeridekiler ve Dışarıdakiler”, “Bir Kere Daha Yazayım” ve “Siyasi Bedel Açısından Bakıldığında” başlıklı yazılarında dile getirdiği gerçekler üzerine, görüşlerimin bazısını orada da paylaşma imkanı bulmuştum. Sizin bugünkü yazınız ile alakalı olduğu için görüşlerimi biraz daha genişleterek sizlerle paylaşıyorum.
    Şöyle başlayayım:
    İlahiyat mezunu birisi, 28 Şubat (1997) sürecinde İlahiyat Fakültesi ve İmam Hatip Lisesi mezunlarına yapılan negatif ayrımcılık neticesi yaklaşık üç yıl işsiz kalmıştı. Aynı İlahiyatçı 15 Temmuz sonrasında devlet memurluğundan ihraç edildi ve yaklaşık üç yıldır yine işsiz. O İlahiyatçı kendisini “çifte kavrulmuş” olarak nitelendiriyor.
    Ülkemizin bana göre en önemli sorunu, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile işten atılan yüzbinlerce insan ve bu insanlara reva görülen uygulamalar.
    Suç Başkasının da Niçin Başkası Mahkum-1 ve 2 başlıklı yorumumda Sayın Taşgetiren’e hitaben “Toplumun kahir ekseriyetinin gerçekleri dile getirmekten çekindiği bu zamanda haksızlık karşısında susmamanız takdire şayan” demiş ve şöyle devam etmiştim:
    “Siz toplumsal yara demişsiniz, ben kangren diyeyim. Üç yıl bitmek üzere. Üç koca yıl ve Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile yüzbinlerce ihraç… Bu güne değin nice ocaklar söndü. Hayatının büyük bölümünü okuma-yazma ile geçirdiği için ehil olmadığı işte çalışırken iş kazasına kurban gidenler, intiharlar… Adliyenin yolunu bilmediği halde cezaevlerini mesken tutanlar… Niçin?
    Hepimiz biliyoruz ki gazeteye abone olma gibi, çocuğunu bilmem kaç tarihinde özel okula gönderme gibi eylemler suç değildir. En azından bunlar suç ise herkes için suç; suç değilse kimse için değildir. Aynı kriterler birilerini cezaevine gönderirken aynı kriterlere sahip başkaları terfi üstüne terfi alıyor. Zamanında dershaneye gitmek birileri için suç kabul edilirken aynı dershaneye gitmek başkaları için suç kabul edilmiyor. Bundan dolayı adalete duyulan güven sarsılıyor.
    Öte yandan, dindar kadrolar tasfiye edildi/ediliyor. Bir örnekle açıklayayım: Geçenlerde bir öğretmen şunu söyledi: Aynı okulda çalışan ve beş vakit namazını kılan 6 kişiden beşi ihraç edildi.
    KHK ile ihraç edilenler onca mağduriyetine rağmen gözyaşlarını içine akıtıyor. İmtihan deyip geçiyorlar. Bu da geçer yahu diyorlar. Onca yetişmiş insan pazarcılığa, ameleliğe, taksiciliğe mahkum ediliyor…
    Aslında toplumun kahir ekseriyeti sizin gibi düşünüyor. Ancak kim haksızlığı dile getirirse damga yiyebileceği korkusuyla, en vicdanlı insanlar bile susuyor.
    Şöyle bitireyim: “Kimse, kimsenin günah yükünü taşıyacak değildir”. (Fâtır Suresi, 35 / 18)
    “Suç başkasının da niçin başkası mahkûm?” Mehmet Akif Ersoy
    Sayın Koru!
    Siz “yazmaya devam” deyince aklıma şu mısralar geldi:
    “Bırak beni haykırayım, susarsam sen mâtem et;
    Unutma ki şâirleri haykırmayan bir millet,
    Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir;”
    Mehmet Emin Yurdakul
    Şair ve yazarlar yazmalı…

    • Bence, bakış açınız kısmen sorunlu, sayın Yıldız. Gülen Cemaati, dinsel bir harekettir (ya da, kendi tercih ettikleri ifade ile, “Hizmet Hareketi”). Bir dinsel hareketinin mensubu ya da sempatizanı olmak, çocuklarını o harekete aidiyeti ile bilinen okullara göndermek ya da o okullarda eğitimci olarak görev almak, o hareket ya da cemaati şu ya da bu yoldan desteklemek, şu veya bu tarihten itibaren vs. değil, hiçbir tarihsel dönemde suç ya da suç ithamına konu olamaz, olmamalıdır. Yasalar, devlet erkini elinde tutanlara göre ve dönemsel olarak belirlenemez hukuk devleti üzerine inşa olmuş devletler.

      Askeri bir darbeye kalkışmak suçtur, çok ağır bir suçtur, o şekilde de kalmalıdır. Darbeye kalkışmış olanlar arasında, açık kaynaklardan ve yargılamalar sırasında öğrendiklerimize bakılırsa, farklı aidiyetlerde ordu görevlileridir. Adil ve bağımsız mahkemelerde işledikleri suçları kanıtlanmış olanlar, en ağır cezaya çarptırılmalıdır.

      Bunun dışında, bir askeri darbe girişimini kamusal alnda desteklemediği ve bunun propagandasını yapmadığı sürece, hiç kimseye, kimi üyelerinin darbede rol almış olduğu iddiasından hareketle topyekün yasadışı ilan edilen bir dinsel cematte yakınlığı dolayısıyla, suç isnad edilmez. Sadece bu tür gerekçelerle bir hukuk devletinde asla yeri olamayacak KHK gibi yürütmenin keyfiyetindeki kararnameler dolayısıyla görevlerinden atılmış, iş bulmaları, seyahat etmeleri önüne engeller çıkarılmış insanlar değil, bütün Gülen Cemaati sempatizanları serbest bırakılmalıdır, vatandaşlıktan gelen doğal hakları kendilerine eksiksiz iade edilmelidir.

      İktidar partisine ve onun iktidar koalisyonu partisine düşen görev, 15 Temmuz hadisesinin araştırılmasını Meclis’te iki kez oylarıyla engellmek değil, bu olayın kamusal alanda araştırılmasının, tartışılmasının koşullarını yaratmak, hukuksuzca cezaevlerinde tutulan insanları serbest bırakmak, KHK mağdurlarının derhal görevlerine dönmelerini sağlamaktır.

      Bir insanın meseleye böyle yaklaşması için ne Gülen Cemaati sempatizanı olması gerekiyor, ne de başka bir şey. Hukuk devleti (adalet devleti terimini tercih edenler de çıkabilir) külliyatından biraz olsun nasiplenmiş, deneyimleri devletin talimatları değil kendi özgür aklı ve vicdanıyla değerlendiren herkes kolaylıkla böyle düşünebilir, düşünmelidir de. Düşünmekle kalmayıp, söylemelidir de.

      Selamlar.

      • Bernar hoca yılın araştırmacı gastecilik başarısını göstermek istiyorsan hollandadan bi yolun düştüğünde yunanistana da bi uğrayıver: malum 15 temmuzda 8 kişilik tsk mensubu tiyatro sanatçısı subayımız kendi kullandıkları askeri helikopterle oralara turneye gitmiş ve sonra da yunan makamlarından sığınma talep edip kalmışlardı. O elemanlarla yüzyüze görüşebilirsen senin darbeyle ilgili tüm şüphelerini gidereceklerdir. Böylece bizleri de aydınlatmış olur ve büyük bir sevaba girersin. Ne tiyatroymuş arkadaş yaa..?

        • Araştırmacı ‘gasteci’ olmak gibi bir derdim yok. Herhalde önlerinde prompter olmadığı için, devlet yöneticileri ve kimi ordu komutanları, 15 Temmuz’un müsessibi olanları “şak” diye iki saatte tespit ederlerken, hangi saatte uçakla nereden kalkıp nereye indikleri, darbe girişiminden ne zaman ve nasıl haberdar oldukları konularında *bile* birbirini tutmayan beyanatlarda bulundular.

          Öve öve bitiremediğiniz MİT, görünüşe bakılırsa, olanlardan darbe girişimi fiilen başlayana kadar habersiz. Olanı duyan görevliler, “Hadi ya? Darbeye mi kalkışmış birileri orduda?” tadında -adeta SuyaSabunaBulaşmazlar Kıraathanesi müdavimlerinden olup piştiden başka çok az şeye ilgi duyan Ahmet ve Mehmet Amcalar! H. Fidan’ın ağzını bıçak açmıyor her nedense. Daha sayısız çoklukta tuhaflık.

          İşlerine öyle gelenler, “FETÖ” deyip işin içinden çıkabilir, halka da inandırabilirler bunu toplumda darbe öncesinde Gülen Cemaati’ne -çoğu haklı nedenlerle- duyulan tepki ve güvensizlik nedeniyle. Kalkışmada, Gülen Cemaati ile sıkı, organik bağı olan subaylar da olabilir (ki öyle görünüyor, bu açıdan Yıldıray Oğur ve Ceren Kenar’ın ortaklaşa ve reddedilmesi güç kanıtlara dayanarak yazdıkları yazı çok açıklayıcı) F. Gülen’in haberdar olup olur vermiş olması da mümkün. Ama, bütün bir Gülen Cemaati kitlesini darbeden haberdarmış gibi göstermek, buna destek olduklarını söylemek, 15 Temmuz’u bir araç olarak kullanrak bu insanları toptan şeytanlaştırmak, onların darbenin arksında kendi cemmatleri ve onun lideri olduğu iddiasına inanmama ve bunu kuşkuyla karşılama haklarını yok saymak, benim öyle görmezden gelebileceğim adaletsizliklerden ve ahlaksızlıklardan değil.

          Aynı devlet, Ergenekon yargılamaları sırasında, sonradan masum olduğu ortaya çıkan insanları da terörist ilan etmişti -bu iddiaya inanmayan yüzbinlerce insan vardı ve ellerinden geldiğince buna itiraz ediyor, olan biteni bir kumpas olduğunu söyleyebiliyorlardı kamusal alanda. Neden Gülen Cemaati sempatizanlarına tanınmıyor bu olanak? Neden Meclis araştırma önergeleri reddediliyor iktidar koalsiyonu partilerce?

          Çünkü, durum, görmek isteyenler açısından, çok da büyük bir muamma değil. 15 Temmuz, iktidar ve onun koalisyon ortağı derin odaklarca araçsallaştırıldı devlet bürokrasisinden ‘karşıt’ gördükleri herkesi tasfiye etmek ve dümeni Avrasya taraflarına kırmak için. Gülen Cemaati sempatizanları şeytanlaştırıldı.

          Bunu görmek için Schiphol’den Yunanistan’a uçamaya gerek yok.

          Marmaris’te R. Tayyip Erdoğan’a suikast planının başındaki isim eski tuğgeneral Gökhan Şahin Sönmezateş, açıkça, “Evet, ben planladım, ben yönettim, emirleri de ben verdim. Ama Gülenci değil ateistim. Belki bugün içeride olanlar dışarı çıkacak, dışarıda olanlar içeri girecek, ama ben hep burada hücrede olacağım.” dedi yine son duruşmada.

          O da ‘kripto FETÖcü’, ‘Ya gidin, insanın aklıyla dalga geçmeyin’ demeğe getiren ben de ‘kripto FETÖcü’. Hatta, yalaka basının iki ahlaksız kalemşörüne bakılırsa, 15 Temmuz gecesi eşini ve oğlunu yitiren Nihal Olçok da FETÖcü!

          Niye susuyorsun ben köşe yazısını başından sona Nihal Olçok’un FETÖcü olduğunu kanıtlamaya ayırmış o soytarıların yazılarını hatırlattığım zaman? Neden bana yönelik en ‘radikal’ sıfatın olan “ölü sevici” ithamı hep ben N. Olçok’tan söz ettiğimde geliyor? Neden Nihal Olçok, “İlk defa hiçbirinize hakkımı helal etmiyorum, beni ne durumlara düşürdünüz” diye yazarak, bunları söylediği tivitin altına Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir resmini iliştiriyor?

          Var mı bir cavabın?

          Öfkeden zıplıyorsunuz, çünkü, Erol Olçok’un eşi, hayli AK Partili seçmenin bile zihnini karıştırma potansiyeline sahip bir insan.

          Erdoğan’ın Nihal Olçok’a bile sahip çıkma gücü yok. O iki çakma- köşe yazarı Erdoğan’dan daha güçlü. Erdoğan, kendilerine sığındığı koalsiyon odaklarınca teslim alındı. Nokta.

          Sen de bu artık çok sırıtan gerçeği perdelemek için buradasın zaten 🙂

          Ne Erdoğan ve AK Parti’ye 75 gram yakınlık duyduğun var, ne dindar muhafazakarlara 10 gram saygın. Senin Reisçi’liğin atık kabak tadı vermiş bir numaradan ibaret.

          CHP’lisinden dindarına, Kürdünden İyi Parti’lisine kadar burada çakmadığın kalmadı iki yıldır. Ve, iki yıldır, bütün üstelemelerime rağmen, senden Vatan Partisi ve Doğu Perinçek aleyhine en ufak bir ima dahi göremedik.

          Gel bari biz birbirimizi yemeye çalışmayalım, H. Gayret. Geçenlerde ettiğin laf doğruydu: İkimiz de dindar değiliz, seküler mahallenin peydahladığı iki tipiz burada. Ve, ikimiz de birbirimizi yüz metre öteden tanır, leb demeden leblebi diyeceğini biliriz.

          Sen sıkı Perinçekçi, ben sıkı Ahmet Altancı!

          İstediğine çek sen Reisçi numarasını, ama benim yemeyeceğimi çok iyi biliyorsun 😉

          • Bernar hoca; o 8 tsk mensubu dansöz subaylarımızı yunan bize niye vermiyor da sığınma hakkı tanıyor..? (Bu komşularımız normalde egedeki göçmen şişme botlarını zıpkınlayarak batırırlardı…) Yunanı da kendi tiyatromuza kattık da oynatıyoruz deme bana vallahi külahları değişiriz..! Ne yani şimdi yunan askerleri er gazinosunda mastika rakısını çekip bizimkileri mi oynatıyorlar; oralarına buralarına para basıp tabak mı kırıyorlar başlarında..? Veyahut ne de güzel kıvırıyorlar deyip deyip fındık, fıstık, beyaz leblebi falan mı fırlatıyorlardır sahneye..? Gerekirse bütün yunanistan yakılmalı ve o elemanlar bulunmalıdır..! Soruma cevabın yoksa, uydurmana da gerek yok dostum…

          • Bernar hoca; devleti hiç tanımamış olamazsın; o yüzden uzatmanın alemi de yok; devletimiz her şeyi öncesinden bilir, öyle bikaç saatte hiçbişey tespit edilemez zaten… Biçok fetöcünün ateyiz olması gibi biçok ateyizin de fetöcü olduğunu gördük, biliyoruz. Ölü sevicilik sizin mahallenin eski hastalığıdır; gene de sana yakıştıramadım ama neyse… Elhamdülillah kimsenin avukatı ya da borazanı değiliz; bir tek hepimizin hem anası hem de babası olan civanmert türk ırkının çomarıyız çok şükür; imf nin bilmem hangi softanın değil…

          • Beni, Yunanistan’a sığınan o subayları da savunur göstermeye çalışman bir belaltı vuruşu denemesi -yakıştıramadım sana.

            Ses çıkmadığına bakma sen. Öykünün Perinçekçi/Ergenekoncu kliklerin kimi ulusalcı kliklerle kurduğu Avrasyacı koalisyonun, kınından çıkmış kılıç gibi NATOcu kanada giydirdirmesi olduğunu pek çok insan biliyor.

            Kabak Gülen Cemaati’nin başına patladı, çünkü, Ergenekoncular rövanşı almaya karalıydılar ve ancak ittifaklarla (Gülen Cemaati, bir dönem Kürtler ve liberaller) yol alabilen Erdoğan ittifaksız kalınca bu tayfayla ittifak kurdu. Ali Bayramoğlu’nun bütün uyarılarına rağmen şeffaflaşmayı reddeden Gülen de bunu kolaylaştırmış oldu istemeden, kolayca oyuna geldi. (Nerede üç beş kşi bir araya gelse, devlet de mutlaka oradadır sözünü paylaştığımda sen bile doğrulamıştın bunu hatırlıyorsan.)

            MHP burada ne Avrasyacı ne NATOcu eleman. Bahçeli, devlet bürokrasisinden kendine düşen paydan hoşnut. Hangisi güç yitirir, hangisi yükselişe geçmiş görünmeye başlarsa, babası olsa tanımaz, doğru ata oynar hemen, hiç beklemez, seçim sonucunun belirginleştiği saatlerde bile satar Erdoğan’ı. Avrasyacıların paşa gönlü istiyor diye tehlikeli sulara yelken açmaz.

            Bu partilerle, Erdoğan’la İmamoğlu Ekrem’le falan ne IMF’ye kafa tutabilir Türkiye, ne Rusya, ne de NATO’ya. İki adım yol kat edemez o civanmert türk ırkı. (Kürtlerle kardeşliğini kurmadan da burnu şeyden kurtulmaz.)

            Benim derdim, vitrinde Erdoğan’ın göründüğü bu kirli koalisyonun yıkılması. Mazlumların ve masumların, o arada gerçek aydınların zindanlardan çıkması.

            Olabildiği kadarıyla demokratik bir restorasyon da gelecek bu koalisyonun çöküşünün ardından. Çünkü devlet resmen dağıldı sayenizde. Bunu da önemsiyorum. Çünkü, bu yoz siyasi partilerin, onların kocamış çakma liderlerinin, İmamoğlu vs.nin artık toplumun hayatından çıkarılması için, örgütlenme ve düşünce özgürlüğüne ihtiyacımız var.

            Dindar demokratları, sağduyulu dindar muhafazakarları, sevgili vatansever Kürtleri, gerçek demokratları ile Türkiye’nin gerçek kitle partisini ve birliğini kuracak, yanımıza Saadetli kardeşlerimizi de alıp yürüyeceğiz daha aydınlık yarınlara.

            CHP’nin İmamoğlulaşmasını bekleyecek ne vaktimiz var, ne de halimiz. Zaten, eğer o düzen partisi de gerçekten bir gün İmamoğlulaşacaksa, bu ancak bizim kitle partimiz sayesinde, ondan gelecek basınçla mümkün olacak.

            Kapanışı da senden kopya çekerek yapayım:

            Sayın Abdullah Gül’ün moral desteğini de yanına alacak yeni kadroların yeni kitle partisi sen çok yaşa! Tıpkı ahlakın, dava partisi olmanın, adalet ve tutarlılığın biricik partisi Saadet Partimiz gibi! 🙂

  18. inanç üzerine bu sorunların oluşmasının sebepleri aslında çok basit görünmekle beraber altında birtakım hesaplar yatıyor. bu planları bertaraf etmek ise sadece allah içinyapıyorum deyip kolilerin içine üçbeş erzak koyup kendini de kendi insanınıda aldatmakile mümkün görünmüyor. ezandan başlıyarak, kur’anı meal-tefsir ile devam (+hadisler+din alimleri yardımıyla bir bütün içinde) ve sonuçta bu öğretileri birebir uygulamak-yaşamak-yaşatmakla mümkündür belkide. mağlup olmanın belirtieri ise; din x partinin-kişinin tekelindedirle başlayan, sakız orucu bozarmı sorusuyla zenginleşip hırsızlıh haram değildir ftvasıyla zenginleşen ve sonunda din buysa ben sizin dininizden değilim üfürüğüyle zirve yapan aptalca bir süreçte görülüyor. belkide sadece zenci köle bilali habeşi ile beyaz adamın eşitliğinden yola çıkarak dinkültürü ve ahlak dersinde çoçuklara dua ezberlettirip not ile sorumlu tutulması yöntemi yerine dini+ahlaklı olmayı, din-ahlak kurallarını tam anlamıyla öğretmeyi amaç edinmek ile zenginleştirerek başlayabiliriz. ben din dersi istemiyorum savını bertarf edersin. bu insanın da hatip okulu, marangoz, tornacı, resimci gibi tektek okullarda ayrı ayrı yerlerde ayrıştırılarak öğrenmek yerine anadolu ve teknik okullarla her türlü ihtiyacı da karşılayabiliriz aslında inancıyla sisteme entegre olması sağlanır. kuşlar bile yavrusun sağlığı-öğrenmesi için mücadele eder. TV de yorumcu safsatasından kurtulmakla da devam edilir. Diyanet kurumunun çok özel bir konuma getirilmesiylede din konusunda zirveye doğru yol alınır. (din adına hizmet yaptıklarını zannderken çok büyük günah işleyenler cehennemde yanacaklar, bir direktif ile gerçek yapması gerekeni bulabilen yapan ise gerçek mü’min olarak cennete gideceklerdir.)

  19. “Dindar insan yalan söylemez, haksızlık yapmaz, adaletsiz davranmaz, hak yemez” türü kabuller derinden sarsılıyor. Olayın özeti.
    Yüce Dinimiz tüm güzelliğiyle aynı yerinde yanlışı yapan bizleriz. Galiba yevmil beterdeyiz uzatmaları oynuyoruz.

    • ‘Yevmil beter’ dediniz de aklıma
      geldi. Yevmil beter için hazırlık mı var ne?

      Rus komutanın SADAT’ ıda ziyaret ettiği bilgisiyle beraber.
      httpss://kronos23.news/tr/putin-ozel-ordusunun-komutani-ankarada-kozmik-odaya-mi-girdi/:

  20. ”Yazmaya devam”…siz yazdıkça biz (ben) de var oldukça sizi okumaya hatta sizin mecranızda karalamaya devam edeceğiz. Var olasın Fehmi bey.

    Can alıcı cümleniz; ”Farklılaşan ‘dine bakış’ gibi görünse de, aslında insanların ‘dindar’ olma iddiasındaki kişilerle ilgili görüşleri değişim geçiriyor.” oldu.

    Doğru; dindar olan insanlar dinde örneklik teşkil edemiyor..neden böyle olduğu da tartışılır. Dinin cevaz verdiği yaşam şekli ile içinde yaşanılan sistem ne kadar uyumlu ve biri diğerinin alanına nasıl/ne denli nüfuz ediyor, üzerinde durulası bir konu.

    Dindar veya dini yaşayış içerisinde olduğunu iddia eden zevata bakarak, din hakkında hüküm ve anlayış ortaya koyanlar veya bunlara bakarak dini tercihte bulunan kişilerin, bu şekilde davranmaları onların sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor ki! Onlar dini kaynaklara müracaat ederek dinin aslında neyi salık verdiğini görebilir, öğrenebilirler.

    Dini öğretileri aktarma pozisyonunda olan ve İslam dini özelinde peygamberimizin “Alimler peygamberlerin halifeleridir.” veya “Âlimler peygamberlerin varisleridir.” hadislerinden ilk elden hakkını vereceğimiz; o alimlerin ya çok az olduğu ya yetişmediği; bazıları için ise onların ya güvenilir olmadığı veya tefrika (dinde ayrılık) içerisinde olduğu söylenebilir. Bu da insanı dini sorumluluktan kurtarmıyor.

    Yani kişi karşılaşacağı ilk sorguda ”onlar (dindar, din adamları veya öyle gözüken kişiler) yüzünden ben günaha girdim, iman edemedim” diyemeyecektir.

    Benim asıl üzerinde durulası olarak gördüğüm şey; toplumun temel değerlerinden biri olarak dinin; toplumsal bir değer olarak araçsallaştırılması veya cari sistemde, müntesiplerinin din üzerinden sisteme itaat ve onun kurallarına bağlılık için bir araç olarak kullanılmasıdır. Bu, eski veya yeni bütün sistemlerde böyle olagelmiş; iktidar sahipleri, din alimlerinden veya din adına tesis edilen kamu kurumlarından, sistemin işleyişine ve ona itaate zorlayan ”dini fetva” vermelerini istemeleri ve buna zorlanmaları şeklinde gerçekleşmiştir.

    Dinin anlaşılmasının ve yaşanmasının önündeki en büyük engellerden biri; dindar/dindar görünümlü olduğu halde, imanının gereğini yerine getirmekte aciz kalan ya da nefsani isteklere müptela olan zevat kadar, dinin yasakladığı ve hükümlerine aykırı olarak; insanın, Allah’ı tanımasına mani olan ve insanı toplumsal hayatta bir meta olarak görülmesi ile öncelikle kendisine veya iktidar sahiplerine itaat ve hizmet edilmesine kurgulu sistemlerdir.

    Önce din/ler/in hakkını teslim etmeli; ona inanmakta-inanmamakta ve onu yaşamakta-yaşatmakta serbest ve özgür olmalı insan.

    Diğer taraftaki (ahirete ki hali de) Allah takdir edecektir.

    Başa dönersek ”Farklılaşan ‘dine bakış’ gibi görünse de, aslında insanların ‘dindar’ olma iddiasındaki kişilerle ilgili görüşleri değişim geçiriyor.” diyor ya Sn Koru; ilave olarak insanların ‘Müslüman görünümlü’ veya yöneticilerinin Müslüman olduğunu iddia ettiği sistemlere de bir bakış atması gerekir diye düşünüyorum…

    Şu açıdan; Yeri geldiğinde dini (İslamı) yönetimin, sisteminin aşkına! araçsallaştıran, toplumu kanalize etmek için kullanılan bir araç olarak kullanılması açısından.

    • Kim dini inancını nasıl yaşarsa yaşasın. Fehmi Koru başka bir şey söylüyor. Eğer dindarlığı kullanarak iktidarlarını sürdürmek isteyenler ahlaksızlıkta haddi aşarlarsa, bunun olumsuz sosyal ve kültürel sorunlara yol açarak toplumsal yapının dejenere olduğunu söylüyor. Bu da hepimizi ilgilendiriyor.
      Yani eleştirilen kişiler devlet imkanlarını doğrudan veya dolaylı kullanan kişiler değilse nasıl ‘dindar’ olacakları önemli değil, kendileri bilir …

  21. Müslüman yada değil dünyanın herhangi bir ülkesinin 4 milyon mülteciyi misafir edecek ,farkında olsun olmasın müslüman vatandaşları yoktur, azıcık vicdanı olan siyasi hesabı olmayan herkes görür bunu. 15 temmuz da abdestli çıplak elleriyle direnen kadın erkek kahramanlarimiza ayrıca selam olsun.

  22. Sayın Koru dindar ile dinciyi karıştırmayalım. Dindar başka bir şey dinci başka bir şey.
    İnsanları dinden soğutan bence dindarlar değil dincilerdir.
    Allah ile aldatan dincileri halkımız görmeye başladığından beri dinden değil dincilerden soğuyor.
    Mesela ben…
    2-3 yıl öncesine kadar iyi kötü camide cemaatle namaz kılmaya çalışırdım.Artık sadece Cumaları camiye gidiyorum.O da zorunluluktan.
    AKP camileri propaganda yeri olarak kullanmaya başlayalı beri caminin önünden geçiyorum namazımı evimde kılıyorum.
    Dinimizi din tüccarlarından koruyamazsak din elden gidecek.
    Çünkü gençlerimizi dinden soğutanlar, dindarlar değil, din tüccarlarıdır.

    • Adamım, şurda elindeki “sade vatandaş” rumuzuna sahip çıkamamışsın şimdi de din elden gidiyor falan deme; vallaha oruç oruç dağılmıyalım yani şimdi..:)

  23. “Yaşanan sadece bize özgü bir durum da değil; bütün İslam Dünyası’nda ‘dindar’ bilinenler yüzünden ‘dine bakış’ olumsuz yönde farklılaşıyor.” Bu satırlar her şeyi özetlemeye yetiyor Fehmi Bey. Türkiye’nin bu satırların içindeki yeri biraz daha farklı. Neden? Çünkü Türkiye, İslam Dünyası’na rol model olarak sunuldu uzun yıllar. Ne var ki bu model olma işini pek beceremedik. Demokrasimizle övündüğümüz yıllar geride kaldı. Seçimlerimizin şaibeli olmayışıyla övünürdük ama son iki aydır nelerle uğraştığımız ortada. Bunca hengame arasında İslam aleminin hali zaten perişan. Filistin,Suriye, Yemen, Somali, Libya,Myanmar ve Uygur Müslümanları, Sri Lanka’daki son durum… Daha sayamadıklarım vardır elbette. İslam Dünyası’nı sefalet ve cehalet kelimeleri tanımlar halde şu an; yürek yakıcı ama öyle. Bu vahim durum ortasında, ümit bağlanan, kurtarıcı ilan edilen ülkemizin hali de pek iç açıcı olmayınca ümitsizlik ve beraberinde karamsarlık, bünyeleri zehirli bir sarmaşık gibi sarıyor. Bu zehir, genç yüreklerde İslam’ın bütün bu olan bitenin müsebbibi olarak anılması zehridir.Kalpleri kısa sürede karartan bir zehir… Biz kadere inanan insanlarız,her şey olacağına varır şüphesiz ancak endişelenmek icap ediyor.Geçmiş destanlarımızın hikayelerini dinlemekten artık yorulduk.Bu topluma yeni şeyler söylemek lazım.Yeni ümit ışıkları lazım.

  24. FEHMİ KORU
    Bugün de hem önemli bir derdimizi dile getirmiş, hem de duygularımıza tercüman olmuş…
    SİNAN ESKİCİOĞLU da -bugünkü yazısında- başka bir açıdan önemli bir derdimizin tercümanı olmuş…
    Sinan’ın yazısına kısa bir ‘yorum’ yazdım; kendimce düşüncelerimi özetledim, ŞÖYLE:
    Bence de…
    Bu konu (Sinan Eskicioğlu’nun bugünkü yazısının konusu) çok önemli…
    Ama..
    Başlık da içerik de eksik…
    Yazı başlığı şöyle olmalı:
    “İslam DÜZENİ diye derdi olanlar aslında kimler?”
    İçerik de ona göre yazılmalıydı…
    Hani…
    Bizim “ADİL DÜZEN” ve “ADİL EKONOMİK DÜZEN” dediğimiz sistem…

    Bugünkü köşe yazımdan bir bölüm ile noktalayayım:
    Peki, olaylar yani olumsuzluklar daha ne kadar devam edecek?
    – Ülkemize “ADİL DÜZEN” gelinceye kadar devam edecek…
    – Ülkemize “ADİL EKONOMİK DÜZEN” gelinceye kadar sürecek…
    – Dünyada “ADİL/SİLM/BARIŞ DÜNYA DÜZENİ” kuruluncaya kadar…
    – Dünyada “ADİL DÜZEN İNSANLIK ANAYASASI” benimseninceye kadar…
    Tamamı için;
    http://www.akevler.org/AkevlerMakaleler/11156/SonEk/0/Resat-Nuri-Erol/IBB-SECIMI-vesilesiyle-neler-oluyor-NELER
    *
    Hem FEHMİ KORU
    Hem MEHMET TEKELİOĞLU
    Bugünkü yazılarının sonraki bölümlerinde
    ‘TEVAFUK’ denecek şekilde aynı ve daha önemli konuyu ele almışlar…
    Yazılanlar özel olarak değerlendirilmeyi hak ediyor; öyle yapacağım, inşallah…
    Yazarlarımıza ve herkese selam dua hürmet muhabbetler…

  25. Neden?
    Bütün canlılar var olmak istiyor, yaşamak istiyor. Kendisinden sonra da neslinin devamı için çaba gösteriyor. Neden?
    Çünkü yaratıcı onlara o özelliği vermiştir. İnsan da canlıdır, yaşamak ister, kendisinden sonra da neslinin devam etmesini ister.
    İnsanın başka bir özelliği daha vardır. Bilmek ister, öğrenmek ister. Öğrendikleri onun fikri besinleridir. Yani bildiklerini başkalarına bildirmek ister. İşte bunun için konuşur ve yazar. Nasıl ekonomide her istediğini bulup yiyemezsen, fikir dünyasında da her istediğini öğrenemezsin. Her istediğini de anlatamazsın.
    Bunun yanında herkes bilir ki, mensup olduğum topluluklar olmazsa ben de olmam. Dolayısıyla kişi kendisi yaşamak istediği gibi topluluğunun da yaşamasını ister. Geçmişte para ile yazma yoktu. Sokrat zehirlenirken maaş almıyordu. Ebu Hanife dövüle dövüle öldürüldü. Niçin? Kendisine tevcih edilen kadılığı kabul etmediği için. Bugün birçok yazar hapistedir, neden?
    Gece uyuyamıyorum. Yazmazsam ne yapacağım diye düşünüyorum. Kimse okumazsa bile kendi kendime okur, yazar ve deşarj olurum. Kur’an ile ilgilenme, anlama ve anlatma insanın dünyasını cennet yapar. Ahirete de hazırlanmasını sağlar. Beş vakit namaz insanın çalışma ve yaşama felsefesini yaşatır.

  26. Yazarın önemli yazma dürtülerinden biri yaşadığı hayatı anlamaya olan gayretinden kaynaklanıyor sanırım.
    Aslında her insan kendi hayatını yazmak için geliyor dünyaya;dünya gözüyle görünmeyen şahsi disketine yazdıklarını ölüm sonrası hayatta okumak ve okutmak üzere… Yazarların farkını ise, yaşayarak yazdığı hayatını ve kendi dışında yazılan bütün bir hayatı okuyup,okuduğunu kalemle yazarak anlamaya çalışmak ta görüyorum ben.

    İnsanı yaratıp,sayısız nimetler veren sonsuz kerem sahibi (eğiten,öğreten,yetiştiren,geliştiren,terbiye eden)Rab,
    bu nimetlerden biri olan kalemle yazmayı insana öğreterek Ona okumanın yolunu göstermiştir.Ancak insan ihtiyacı olmadığını düşünür,okumaktan kendini müstağni görür ve bunun sonucu olarak ta azar…

    Dindar kelimesi artık sosyal bir grubu tanımlayan bir kavram olarak kullanılıyor.Dindar gerçekte dini tam manasıyla bilip,uygulayan demek.Bu manada -dini hassasiyetlerim olmasına rağmen -ben kendimi de dindar statüsünde değerlendiremiyorum.

    Ancak- bir sosyal grubu niteleyebilmek zorunluluğundan kaynaklı olarak kullanılan dindar kavramının kapsayışına göre- dinin asli ruhuna karşı lakayt olmasına rağmen şekli ibadetleri yerine getirenler en uç dindar olarak değerlendirilebiliyorlar.Gerçek ise bu kadar kolay değil…Dini temsil etmiş bütün büyük şahsiyetlerin en bilindik özelliklerinin başında kulluklarını yetersiz görmeleri geliyor.Biz de ise Hans’a “Ben zaten müslüman!” dedirten “dindar”ların “cihat”larıyla dindarlık temsil ediliyor.Daha fazla uzatmadan söyleyelim;Dindarların en büyük problemi dindarlık anlayışlarında,yani bizatihi fiili dindarlıklarında görünüyor .”Kaç hakiki müslüman gördümse makberdedir/Müslümanlık bilmem ama galiba göklerdedir.”

    Problemin temelinde de bilgisizlik,Kuran’ı,Peygamber’i okuyup anlamaya çalışmama var…Yol gösterici din alimlerinin yokluğunda da cehalet hepten büyüyor.Böyle olunca dinin reddettiği uygulamaları dindenmiş gibi görüp,savunan dindar profillerinin üslup bozuklukları,anlayışsızlıkları,kavga-çatışma dilleri!..Suizan,Suizan,Suizan…hakkı/hukuku hiçe sayma;yetmiyormuş gibi kavgasını verme gibi sayısız sıkıntı var.Böylesine dindarın temsil ettiği dinden de bilmeyenlerin kaçması -yazık ki-tabiidir.

    Velhasıl;müslümanım diyenlerin samimi niyetle dini kaynağından yeni baştan OKUYUP öğrenmesi,hatalarına tövbe edip,iman tazelemesi lazım…Heva ve hevesin peşinden giden namaz da ,oruç ta dindarlık değildir…
    Benim gördüğüm budur…

    Yazmaya devam Fehmi bey.Yazın ki,sorgulamalarımız çoğalsın;hakikati arayalım,hatalarımızı farkedelim,doğruyu bulalım ve istikamet yoluna girelim…

  27. Fehmi Bey hangi dinden bahsediyorsunuz? Hz. Muhammed döneminde yaşam dine göre şekilleniyordu. Ayetlere göre dini sağlıklı yaşıyorlardi. Şimdi ise dini kendi yaşamlarına göre sekillendiriyorlar. Ben ölünceye kadar Hz Ömer diyeceğim. Hak ve adaletin güneşi Hz Ömer R.A.. Devletin malına sadık kalan halife. Oğluna gelen bir hediyeyi bile geri çeviren bir lider. Demişti ya oğlum: bu hediye halifenin oğlusun diye mi verdiler yoksa gerçekten sıradan bir vatandaş diye mi verdiler? Bu soruları sorarak hediyeyi geri iade etti. Unutmayın bütün liderler geçicidir ama din ve devletler ebedidir. Yarın Erdoğan gider Ahmet gelir, Abdullah gelir, Ali gelir veli gelir.
    Allah bütün liderlere Hz Ömer’in Adaletini nasip etsin inşallah….
    Selam ve dua ile.

  28. 1) Öncelikle internet denen şu güzelliği icad eden gavurlardan Allah razı olsun. Bu sayede oturduğumuz yerden istediğimiz yazarı okuyabiliyoruz.
    2) Medyayı tehditle, şantajla sindirdiler, susturdular, bitirdiler. Gazeteleri kelepir fiyatına zorla sattırdılar, içlerini boşalttılar. Muhalif sesleri kıstılar. Kaliteli yazarları kovdurup gazete keyfimizin içine ettiler. Bazı gazeteleri de kapattılar.
    3) Bu kifayetsiz muhterisler yapabilseler interneti de kapatırlar. Böyle de cibilliyetsizdirler. Tatsız tuzsuz insanlardır. Herkesin de kendileri gibi olmasını isterler. Özgür ve renkli bir basın asla istemezler. Farklı seslere asla tahammülleri yoktur.
    4) “Dindar insan yalan söylemez, haksızlık yapmaz, adaletsiz davranmaz, hak yemez” anlayışı sarsıldı. Bu anlayış zaten yanlış ve eksikti. Yerini daha gerçekçi bir anlayışa bıraktı. Müslümanlar tek tip değildir. Hz. Ali, İbrahim Ethem, Süleyman Ateş, İhsan Eliaçık gibi ahlâklı Müslümanlar dün de vardılar bugün de varlar. Bunlarla beraber cübbeli veya cübbesiz şarlatanlar da hep olmuştur. Necip Fazıl bu durumu “Oluklar çift; birinden nur akar birinden kir!” şeklinde ifade etmiştir.
    5) “Ben Saadet Partisi’ne oy veren kardeşlerimizden tekrarlanacak seçimde bana büyük oranda oy vereceklerini düşünüyorum. Rahmetli Erbakan hocamız Teknik Üniversite’den benim hocamdı. Ondan çok şey öğrendim. Erbakan hoca hayatı boyunca milli ve yerli vurgusu yaparak siyasi ömrünü tamamlamıştır” diyen de Müslüman, “Saadet Partililer satılık değil. Saadet Partililer haysiyet sahibi insanlardır. 31 Mart’tan önce zillet dediğiniz, terör işbirlikçisi dediğiniz, hain dediğiniz, adayı yok dediğiniz insanlar asla size oy vermeyecek” diyen de Müslüman… Yani ümitsiz ve karamsar olmaya gerek yok. Kimin ne mal olduğu ortada. Bütün kaleler zaptedilmedi. Memleket sahipsiz değil.
    6) “AKP’ye oy vermek demek, İsrail’e oy vermek demek, ABD’ye oy vermek demek. AKP’yi teşkil eden, kuran, kurduran kendi planları için bütün bu senaryoları tanzim eden Siyonizmdir” diyen Erbakan da Müslümandı.
    7) Bir ay önce gazete manşetlerinden hain ilan edilen Temel Bey ve Saadet Partisi şimdi kıymete bindi. 103 bin oy gerçekten kıymetli. Bence Saadet Partisi adayını çekmeli ve İmamoğlu’na tam destek vermeli.
    8) Bugün herkes saygıyla anıyor Erbakanı. Erbakan AKP ile mücadele etmişti. “Çıkardığınız o gömleği giyeceksiniz” demişti. RTE, gömleği çıkarırken “çıkarıyoruz” demişti. Tekrar giyerken bir açıklama yapmadı. Giy, çıkar derken o gömlek eskidi.
    9) Algı operasyonu… Proje… Operasyon çektiler… Yerli ve milli… Beka sorunu… Dış mihraklar… Bu aziz millet… Bu ülkenin asıl sahibi biziz… Manevi değerlerimiz… Milli irade… Zillet ittifakı… Cehape pisliktir… Bunlaaarrr… Menderes idam edilirken neredeydiniz… İki ayyaş… İstanbul’u kaybedersek Mekke’yi, Medine’yi, Kudüs’ü kaybederiz… Lafları bitiyor, tükeniyor. Yeni şeyler söyleyemezler. “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil” açmazındalar.
    10) Saray soytarısı gazetecilerin, yazarların ve yorumcuların itibarı iyice aşındı. Okunmuyor ve tıklanmıyorlar. Geriye troller kalıyor. Onlar da nerede özgür, muhalif, etkili ve okunan bir yazar var oraya tezgah açıp içlerindeki pisliği hep aynı kelimelerle boşaltıyorlar: “Gün geçmiyor ki memleket düşmanları dört bir koldan Türkiye’nin tökezletilebilmesi için…”
    11) Yandaş gazetecilerden fikir namusu olanlar sessizce basından ayrılıyorlar. Geriye kalanlar da para için her şeyi yapacak tıynette olduklarından soytarılığa devam edecekler. İlerde ders kitaplarına girmeli, okullarda okutulmalı yandaş medyanın bu hâlleri… Basın tarihine geçtiler, rezil ola ola yok olup giderler inşallah…
    12) Seçimde şaibe yoktu. Oylar çalınmadı, usülsüzlük yapılmadı. Aynı zarfa atılan üç oy var. Sadece birinde sorun var! Hukuk tarihine de geçtiler.
    13) Trol şöyle diyor: “Ahirette hesap vereceğini unutmuşsun, kendi inanmadığın fikirleri başkalarına aktardığın için günahın misliyle artacak. Senin namına üzülüyorum. Müslüman olmakla imanlı olmak arasındaki fark buradan doğuyor. Müslümanım diyenlerin bazıları ahirete inanmazlar ve bu dünyada yaptıkları yanlarına kâr kalacak zannederler. İmanlı insanlar ise hesap vereceğinden korkarak doğru tarafta durmaya dikkat ederler.”
    Siyasetçi ise şöyle diyor: “Bize cahil insan lazım. Okumuşlar uykularımı kaçırıyor.”
    Vatandaş cahil kalmalı ki hep bunlara oy versin. Bunlar da ölene kadar iktidar olsun, bin odalı sarayda saltanat sürsün. Vatandaş asla sorgulamasın. Bunlar ne dese inansın, ne yapsa onaylasın…
    Asla millet, memleket ve medeniyet diye bir davaları yoktur. Hiç olmamıştır.

  29. Fehmi Bey
    Yaklaşık 7 senedir yazılarınızı okumuyordum. son 6 aydır sitenizi buldum buradan yazılarınızı sürekli takip ediyorum. Rahatsızlığınız için gecikmelide olsa Allah şifa versin temennimi kabul edin. Çok önemli bir konuyu sanırım ilahiyatçı kimliğinizlede yazıya dökmüşsünüz. nazara verdiğiniz konular aslında daha önceleride tartışılagelen konular olmakla birlikte istatistiksel olarak yapılan anketlerden önceki ve sonraki arasında sorulan sorular arasındaki farklarda sonuç algısını dahada belirginleştirmiş olabilir.

    yani toplumun her kesimiyle aslında dinimiz hakkında belirgin bir bilgiye sahip olurken, sosyal olarakta beklentilerimiz artmış olmaktadır. bu beklentilerimizin karşılanabileceği merciler , aslında kimliklerinde islami/dini olanlardır. yada yakın zamana kadar bu böyleydi. Artık toplumumuz daha gerçekçi bir iman nazarıyle bakabildiğinden sosyal alanlardaki kurumlardan beklentileride daha gerçekçi, olumlu ve olumsuz yönlerimizi tartışma şekillerimiz bile toplumsal olarak ilerleme durumumuzu göstermektedir. Kurumsal olarak siyaset ve medya bibirine her zaman çok yakın durduklarından toplumun gerisinde kalmışlardır.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız