Alışkanlıklar her zaman iyi sonuç vermez. Kötü alışkanlıklar kişileri ve toplumları geride tutar…

59

Bazıları yazılarımı çok erken saatte okuma imkanı buldukları için çalışma saatlerimden haberdar, bazılarına benim “Sabah saat 04.00 gibi kalkıyor ve yazımı yazıyorum” diye belirtmem gerekiyor.

Haberdar olan da benim uyardıklarım da şaşırıyor.

Halbuki uzun zamandır toplamda 4-5 saat süren günlük mesaim çok erken saatte başlıyor. Gün boyu yaptıklarım da o yoğun mesainin hazırlığı…

İnsan alışkanlıklarını kolay değiştiremiyor. Sabaha kaydırmadan önceki mesaim daha anlaşılır bir saatte başlıyordu. Hele gazetede köşem varken, baskı saatleri, yazımı belli bir vakte kadar geciktirmeme imkan verdiği ve bu da bana günlük gelişmeleri izleme fırsatı sağladığı için, hiç acele etmem gerekmiyordu.

Yine de yazı göndermede belirlenen saatten geç kaldığımı hatırlamıyorum. Uzun yıllar boyunca bir-iki kez uyarıldığım olmuştur; o da yazıyı yazdığım halde göndermeyi unuttuğum için…

Ertelemecilik tehlikelidir

Bazılarının alışkanlığı ‘erteleme’ üzerinedir.

İsmini vermeyeyim, üslup sahibi bir yazar arkadaşım, günü gazetede laklakla geçirdikten ve yazı masasından ısrarla uzak durduktan sonra, yazı gönderme vakti geçip gazetenin baskı saati iyice yaklaştığında, o da uyarılmalar üzerine, daha fazla erteleyemeyeceğini anlayıp neden sonra bilgisayarını çalıştırırdı.

Genellikle ilk hatlar kaçırıldıktan sonra… (Hat kaçması gazeteye ek maliyet getirir ve buna yol açanlara pek iyi gözle bakılmaz.)

O yazarın da alışkanlığı öyle oluşmuştu.

Dün gece, kendi kendimi “Yarın pazar, hiç değilse bir defalık kendime beylik tanıyayım ve sabah her zamankinden daha geç kalkayım” diye şartlandırdığım halde, planımı yürürlüğe koyamadım.

Her zamanki saatte uyandım, yatakta birkaç devir yaptım, ama alışkanlıklarım beni yine masa başına sürükledi.

Çoktandır alarm kurmam da gerekmiyor, zaten vücut saatim beni hep aynı vakitte uyandırıyor.

Kaçta yatarsam yatayım, hep aynı zaman diliminde uyanıyorum.

Zihin ile beden bu ayarı pek güzel beceriyor; alışkanlık biraz da insanın yapısının ürünü.

Hiçbir şeyi istesem de erteleyemeyen bir yapım var benim.

İyi ve kötü alışkanlıklar

Sanıyorum, toplumlar için de benzer bir durum söz konusu. Bazen çok aykırı gibi görünen davranış biçimleri, süreklilik kazandığında, bir süre sonra alışkanlığa çevriliyor. İyilik için de bu böyle, kötülük açısından da böyle…

Kötülüğe de iyilik gibi kolay alışabiliyor insan toplulukları…

Böyle olduğu içindir ki, hayatın akışını iyi ve doğrudan yana  kurabilme amacıyla kurallar gerekiyor. Din kuralları, toplumsal kurallar, anayasalar, yasalar kolayca kötüye de kayabilecek alışkanlıkları zapt-ü rapt altına almayı amaçlıyor.

Kötünün en kötüsü ise, oluşmuş kuralların doğurduğu alışkanlıkların kötü yönde gerçekleşmesidir. Kötünün alışkanlığa dönüşmesi kadar kötüsü yok.

Afrika’da bazı bölgelerde (Mali, Namibya ve Zambiya’da) ve Tayland’ta bazı kabilelerde (Padaung kabilesi üyelerinde) küçük kız çocuklarının boynuna takılan metallerin zamanla nasıl bir garip görüntüye yol açtığını fotoğraflarda görmüşsünüzdür. Uzun bir boynu olsun diye kadınlara resmen zulüm ediliyor o coğrafyalarda.

Çin’de de “Kadın dediğinin ayağı küçücük olmalı” anlayışı bir zamanlar hakimdi ve bunu sağlamak için kız çocuklarına birkaç numara küçük demir ayakkabı giydirilirdi. Buna ‘lotus ayak’, bu muameleye tabi tutulmuşlara da ‘lotus kadınları’ deniliyor.

Garip, ama gerçek. İnsanların böylesine tuhaf alışkanlıkları da var işte.

Acaba bizde de dıştan bakanların fark edebildiği, ancak bizlerin pek farkında olmadığımız böylesine garip alışkanlıklarımız var mı?

Hadi, bir düşünelim bakalım.

Boynumuzu halkalarla uzatmak veya ayaklarımızı demir cendereye sokmak gibi var olanı deforme eden garipliklerimiz yok çok şükür, ama bizlerin de zaman içerisinde edindiğimiz bazı kötü alışkanlıklarımız olduğunu düşünmeden edemiyorum.

Niyetim bu yazıda o alışkanlıkların neler olduğunu gözler önüne sermek değil; tam tersine bir pazar günü, bu yazıya göz atmak zahmetine katlanacak okurların bizzat kendilerinin “Var mı?” sorusuna cevap aramalarını bekliyorum.

Ayağımızı cenderede tutmak, boynumuza halkalar geçirmek kadar çarpıcı olmasa da, bizi daha iyi, daha doğru, daha adil, daha müreffeh, daha akıllı, daha bilgili, daha medeni, daha ileri, daha beğenilir olmaktan uzak tutan alışkanlıklarımız…

Hangileri onlar?

ΩΩΩΩ

59 YORUMLAR

  1. Bence tüm sorunlarımızın kaynağı birincisi bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak ikincisi meseleye tam vakıf olmadan filmin tümünü izlemeden yorum yapmak öğrenmek yerine bildiğimiz uç beş cümleyi karşımızdakine itelemek hakkımızda heyirlisi

  2. “Alışkanlıklarınızı yakın ki, evrenin sırrına eresiniz.”
    Şeyh Bedreddin

    Size birçok noktada eleştirim var ve fakat gerek sizin gerekse A. Taşgetiren gibi bazı kalemlerin bir gazetede yazamaması içimi acıtıyor.

    Bazen şaşırıyorum Sayın Erdoğan’a; ki dünyaya meydan okuyup ve buna dair de karşılık bulan birisinin zamanında, bu insanların yazamaması ne garip çelişki;

    Buna kendimce verdiğim cevap: Milli Görüş ocağının kaliteden çok kantiteye kilitlenmiş olmasıdır…

    Yanılıyor muyum aceba?!

  3. ********
    …..
    Nicesini kurtardık; Ege’de, Akdeniz’de,
    -öcü demiştiniz ya, halk ürktü sayenizde!…

    O yaşta olsa olsa, çocuklar birer masum,
    Ana baba yüzünden, bunlar ölüme mahkum…

    Ahmet, Mesut Bekir’ler! n’olur affedin bizi!
    Bu milletin vicdanı, kurtaramadı sizi….

    İnancım o ki sorsak, herhangi bir alime..
    Çocukların günahı, yeter artar zalime …..

    Madalyon bir poligon, birden fazla yüzü var,
    Her yüzü teker teker, gösterecek aynalar…

    Şüphe yok ki Allahtır; hakem, herşeye şahit!
    Gitti çocuklar ülkem, geleceğine ait!…

    Bir bebeğin doğumu; büyük olay, mucize,
    Ancak kaybolması, vız gelebiliyor bize!..

    «Bir insanı kurtarmak, insanlığı kurtarmak»
    Bunu diyen Kuran’dır, bu ne biçim okumak!?

    Sebep olanlar var ya, birgün hüsran olacak,
    Bu günahın elbette, hesabı sorulacak!….
    ……
    Hapisler dolup taşmış, mağdurlar şok halinde,
    Parti yolundan şaşmış, derûn rehber elinde!..

    Şoka girmişse insan, şoka tedavi şoktur,
    Bir türü kültür şoku, bundan iyisi yoktur!

    Yapılacak iş belli, salın şu mağdurları,
    Uçaklara doldurun, aşsınlar sınırları….

    “Sam amca” bir lutfetsin, alsın şu mağdurları,
    Mesuliyet hissetsin, darbenin baronları!…

    Üçyüz milyon içinde, kurtulur bu insanlar,
    Seksenbin mağdur ne ki? devede kulak bunlar!
    ……
    İspanyol yahudisi, o gün bizle kurtuldu,
    Osmanlı sayesinde, yeni bir hayat buldu…

    Bir kulak ver “Sam amca”, Osmanlı müslümandı,
    Yahudiler hoş geldi, onlar da çün insandı!….

    Dinle beni Sam amca, “Bizimki”ne bakma sen,
    Bunlar müslüman diye, sakın başa kakma sen!

    Fedakar çalışkandır, faydalan bu insandan,
    Boğaz tokluğu olsun, alışık bunlar inan….
    …..
    İnsanlık bir bütündür, De.Ne.A’sı besbelli,
    Herbirinde aynı can, bütün bundan kıymetli!

    Yaratığı hoş görmek, Yaradan’dan ötürü,
    Bizim için düsturdur; bu Osmanlı kültürü!
    …..
    *******

    Not: Dünya’da bugün etkin yahudi denince siyonist marka olanı akla geliyor (para onlarda, şan şöhret onlarda, nüfuz onlarda-acaba ilaveten insanlık ta onlarda mı?). Şimdi insanlıkları gösterme zamanı. Bizimkiler yedi düvelle uğraşma hayelleriyle biraz fazlaca meşguller…

    • Merhaba H.K. bey, Maşallah ne kadar güzel şiirler yaziyorsunuz,
      Bunlardan bazılarını ingilizceye çevirseniz iyi olur.
      Eğer bunu çevire bilirseniz benimde üyesi olduğum Yahudi ve Arap kadınlarının başlattiği BARIŞ oluncaya kadar mücadelemize deva edeceğiz derneğinde yayınlayalim. Ne dersiniz? Sizcede iyi olmazmi? Çünkü o kadınlar kan emicileri ile mucadele ediyorlar.
      Uluslar arası manevi desdelerede çok ihtiyaçları var.
      Sağlıcakla kalın.

      • Nurdan hanım merhaba. Teşekkürler. Olabilir ama o tür işler aslı üzerinde bazı revizyonlar ve layikıyla tercümesi için ilave zamanı gerektirir. Benim de bu aralar seyahat telaşeleri falan araya girecek, durumum müsait değil. İlerde, belki! Hoşça kalın…

        • Sayın h.k. şiirleri bernar bey tercüme edebilir ingilizceye, kaç gündür parçabaşı iş arıyordu. Böylece nurdana da daha iyi anlamış olur hem şiirlerinizi. Yalnız ingiliz şiirinin t.s.elliot’tan sonra gördüğü en acı tecrübenin yaşanmasından endişe ederim:)

          • H. Gayret, sen tasalanma, zamanı gelince o iş bir şekilde hallolur… öncelikli bir konu da değil! Yalnız dikkatimi bir şey çekti. Buralarda ırktan bahseden, habire ‘ırkım’ diyerek övünen birisin, ancak not ettiğin “endişe”n içindeki yabancı hayranlığı ve bununla ilgili bir aşağılık kompleksi olmasın. Benim endişem de bu!

  4. Ayni gün fakat şu an burda sabah Türkiyede yaşayanlar için ikindi bazi ülkelerde hemen hemen ertesi gün başlamak üzere veya başlayanlarda vardır bilemiyirum.
    Bugün siteye yapılan yorumları okudum hepsi birbirinden farkli ve zihin açıcı yorumlar peki Fehmi beyin şu sorularının kaçina cevap verebildik?
    “Ayağımızı cenderede tutmak, boynumuza halkalar geçirmek kadar çarpıcı olmasa da, bizi daha iyi, daha doğru, daha adil, daha müreffeh, daha akıllı, daha bilgili, daha medeni, daha ileri, daha beğenilir olmaktan uzak tutan alışkanlıklarımız…”

    Bence herkes mantıkli ve azınsanmiyacak kadar güzel cevaplar vermişler fakat esas bizdeki sorunların ana kaynağı olan bir noksanımızı yazmayi pas geçildiği kanatindeyim.” KİTAP OKUMA” alısşkanlığımızın olmayışı.
    Yorum yazanların yorumlarına bakiyorum genelede şehirde yaşamış herkes kendisine göre yalnış olanları dillendırıyor.
    Zaman zaman burada kadınların sorumliklarından bahs ediyorum, bugünkü yorumlardada göriyorumki bizim sorunlarımızın ana temeli evde sifirdan başlanan anne eğitiminin yalniş ve noksan oluşu.

    Bir Türkiye gnelini düşunelim!!!
    Öğle aileler varki kız çocuklarını okula değil dişari dahi çıkarmiyorlar “gelenek görenek” ve namus meselesi erkekekler için el kiri diye nitelenır hatta guru duyulan meseleler. Bu gibi cahaletler maalesef kendilerini dindar olarak kabul eden bazı ailelerdede mevcüt.

    Misal bu çocuklar anne olduklari zaman çocuğu hastalansa vereceği ilacın dahi yan etkilerini bilemeyen veya hamilelik döneminde çocuk sağlığı ve eyitimi kitaplar( gerçi bunlari okuma yazma bilenlerde yapmiyor) okumaz ve o çocuğu kendi annelerini bilgileri ile gene o çocugu cinsiyetine göre yetiştirir.
    O anne kendinden çocuğuna sevgisinden başka hiç bir şey vermeden baba ile korkutaraki büyütünce, o tip ailede yetişmiş ve aile içinde cahıl bırakılmış o çocukları kötü niyetli örgütlerin kandırması çok kolay olur, niteki öğle olduğuda göz önünde.

    Zaten bizim en büyük sorunumuzda insana değil kariyere değer vermemiz.

    Sen üniversite okumamişsın cahilsin gibi aşağılayıcı “pis köylo” hatta bu gibi laflar irklar içide kullanıliyor.

    Okuma konusunda şehirlerde pek farklı değil çünkü onlarda sadece okul kitapları okurlar.

    Kısacası biz millet olarak okuyup araştırarak değil sorarak öğerenmeyi severiz, zaten onun içinde bu kadar sahte cemaatler, tarıkatlar, ve bunlara karşi kurulan halk arasınada din karşıtı olarak adlandırılan dernekler bayağı başarılı olup insanlar arasına nifak sokuyorlar.

    Bu tip yaratıklar insanların beyinlerini yıkayarak ne kadar
    Sahtaker varsa başa geçip gerçekten Allah rızası ve memleket için hayırlı olan dini ve laik kurumları halkın gözünde şeytanlaştırarak milleti köle gibi kullanmaya devam ederler…

    Bizi birinic eksiğimiz kitap okumamak.
    İkinci eksiğimiz araştırmadan kayıtsız şartsız (ailede içinde değil) sevdiklerimize inanmak ve onlara siper olup kendi babamiz dahi olsa onalar için rahatlıkla harcamak.
    Kendimizden gurur duyan ve gene kendimizi her milleten üstün gören bir mellet olmamız da gösteriyirki öz eleştırı diye bir kaygımız olmadığ gibi başkakarı tarafından yalnışlarımızdan dolayi uyarıldığımız zamanda bizde gözleri olduğunu ve biz kiskandıkları yanilgılara düşüp öz eleştiri yapmak yerine kabadayılık yapmamizda gösteriyorki biz millet olarak aileden başlayarak hep yalnış eğitilmişiz.
    Onun için düşunmek ve üretmek yerine palavra atıp meydan okuyarak kendi kabuğumuza çekilmiş bundan dolayıda vijdanlarımızıda kör kuyuya atip üzerini betonla kapatmışiz.
    Zaten dünya küçüldükçe de biz cahilleşiyoruz bununda farknda bile drğiliz, çünkü araştırmak yerine sormayi seven çok zeki bir o kadarda tembel ve bencil bir millet olarak yaşamaya gayret ediyoruz.
    Ah o zekamızı birde insanlik için çaliştıra bilsek.

    • Nurdan hanım merhaba!
      eski bakanlardan tınaz titizin beyaz nokta vakfı diye bir vakfı vardı. tınaz titiz, türkiyede düşünce sistematiğini değiştirince pekçok sorunun çözüleceğine inanıyordu. bu nedenle de bu vakfı kurmuştu. yani türkiyede düşünce sistematiğini değiştirmek için.
      Türkiyede düşünce sistematiği ya da düşünebilmeyi bilmediğimiz noktasında benim düşüncemden titizin düşüncesi farklı olsa da önemli olduğunu düşünüyorum.
      Titiz düşünceyi ikiye ayırıyor: A) Deneysel düşünce, B) nedensel düşünce. (belki de başkaları bu ayrımı yapmıştır bilemiyorum)
      Katıldığım bir konferansında sayın titiz şöyle sormuştu: “türkiyede hızlı nüfus artışı bir sorun mudur?” bu soruya katılımcıların hemen hepsi “evet” cevabını verdikten sonra titiz, “peki hızlı nüfus artışı sorununu nasıl çözeriz?” diye sordu. bunun üzerine katılımcılardan 5-6 civarı çeşitli cevaplar verdi.
      Tınaz titiz, “işte biz böyle düşünüyoruz. bu deneysel düşünce yöntemi” dedi. Deneysel düşünce yönteminin de olması gerektiğini merdivenden düşme örneği (merdivenden düşerken neden düşüyoruz diye sormayız) ile anlatan titiz, batılıların ise bu şekilde deneysel değil, ağırlıklı olarak nedensel düşündüğünü söyledi ve hızlı nüfus artışı ile ilgili olarak soruyu değiştirdi. “Hızlı nüfus artışının nedenleri nelerdir?” diye sordu. bu sefer gelen cevap sayısı 20 civarında oldu.
      Alışkanlıklar, ahlak, önyargı ve önkabuller ile ilgili sorunların çözümlerini düşünmeden önce nedensel düşünme yöntemi epey yararlı olabilir diye düşünüyorum.

      • Hamza bey merhaba,
        Sizie katılıyorum, bana görede öğle yapılmalı, sizin bu paylaşımınzında faydaları olacağına inaniyorum. Buna benzer ve bunun gibi bilgileri 10 kişı okursa binlerce insana ulaşmış olur.
        Sizde o tecrübenizi bizle paylaştığınız için çok teşekür ederim.
        Tınaz Titiz gibiler armasi dileklerimle,
        Allaha emanet olun.

  5. Ulusların gelişmişlik seviyesi kişibaşına düşen milli gelirle değil, karşılaştıkları sorunları çözebilme yeteneğiyle ölçülür: Fatihin dağları aşan gemileri gibi… İsterse ağzıyla kuş tutsun; tuvaletten sonra elini yıkamayan halk hayvandır! Uluslarası sağlık kuruluşlarının verilerine göre milletimiz bu konuda batı ülkelerinden açık ara daha temizdir:) İslamiyet olmadan da insaniyet olur; ama insaniyet olmadan islamiyet de olmaz: bunda şaşılacak ya da dem vuracak ne var ki? Göktanrı hepimizi yarlıkasın…

    • Hamaset ve cehaletle yol alınamayacağını birden çok kez söyledim. Cehaletine iki dirhem de düş gücü eklemişsin, Fatih’e gemileri dağdan aşırtmışsın. 🙂

  6. Dün chp ile ilgili yazımı ikiye böldüğümü parça parça yayınlayacağımı yazmıştım. ancak fırsat bulup diğer bölümü yayınlayamadım.
    – Yayınlayamadığım bölüm, aslında chp özelinden yola çıkarak, düşünme (ya da düşünememe), yanlış mantık kurma vbnin bir eleştirisiydi ve doğru yöntemin yani doğru düşüncenin nasıl olması gerektiğini içeren ve yayınlanan düşüncelerime geçiş öncesi bir yazıydı.
    – Türkiyede nasıl düşünüleceği, nasıl mantık yürütüleceği bilinmiyor. yani düşünme bilinmiyor. chpdeki “biraz daha sağ mı, biraz daha sol mu” biçiminde özetlenen tartışma, chplilerin düşünmeyi bilmemesinden kaynaklanan bir yanlışvarımdı. yazımda bunu anlatacaktım. umarım gün gelir bu konu tekrar açılırsa yine chp özelinde bu durumu birkez daha açıklarım.
    – Fehmi beyin bugünkü yazısı tam bir “ters köşe” olmuş. troller bile ne söyleyeceğini şaşırmış, klasik troll davranışını, söylemlerini gerçekleştirememişler. yani trollere büyük eziyet etmiş (bir başka bakış açısı ile ise; onlara özgürlük sağlamış. iyilik etmiş).
    – Aışkanlıklar gerçekten önemlidir. mesela yunanistanda cuntanın uygulamalarını, baskılarını, vahşetini pek takmıyan atinalıların alışkanlıkları olan öğle saatlerindeki uykularına müdahale edilince cuntaya ayaklanması, alışkanlıkların canlı yaşamında ne kadar önemli olduğunu yeterince izah eder.
    – Bizde de alışkanlığın önemini belirten bazı deyimler vardır. en meşhuru ve alışkanlığın nemenem birşey olabildiğini en iyi açıklayanı, “alışmış kudurmuştan beterdir” deyimidir. Kuşkusuz bütün alışkanlıklar bu kadar kötü değildir. iyi alışkanlıklar da mevcuttur. tabii ki iyi ya da kötü olarak nitelenemeyen veya “az kötü”, “az iyi” gibi nitelemelere konu olabilecek, yaşamın, evrenin tonları gibi farklı tonları da vardır.
    – Alışkanlıkların canlı yaşamını kolaylaştıran bir yönü de vardır.
    – Aynı zamanda evrende herşeyin başka şeylerle bağlantılı, etkileşim halinde olması gibi, alışkanlıklar da farklı şeylerle etkileşim halindedir. mesela içgüdülerimizle, ailemizden aldığımız eğitimle, daha önceki deneyim, düşünce ve önkabullerimizle, ahlaki değerlerimizle vb.
    – Konuyla ilgili olarak yapılan yorumlarda, kötü alışkanlık olarak öne sürülen şeylerin çoğunluğu, alışkanlıklardan daha çok, ahlakla, edinilen değerlerle ilgili konular. Kuşkusuz alışkanlık boyutu da var. Ancak özü, temeli itibariyle değer yargıları sorunudur. (kuşkusuz başka etkileşimleri de, ilişkileri de vardır ve kuşkusuz yalan söylemek gibi şeylerin alışkanlık boyutu da vardır ya da birsüre sonra alışkanlık halini alıyorlar. ancak temel olarak ahlakla ilgilidir.)
    – Buraya kadar yazdıklarımdan, alışkanlıklar canlı yaşamında, insan yaşamında çok çok önemli olsa bile (en başta yaşamı kolaylaştırıcı rolü ile çok çok önemli) ahlakın (insan değil, toplum. çünkü ahlak toplum yaşamının olmazsa olmazıdır. tek başına kişi yaşamının değil) toplum yaşamında alışkanlıklardan daha fazla sıkıntı yarattığı sonucu çıkıyor.
    – Nitekim hem mitolojilerde, hem de dinlerde ahlak konusu ve ahlaki çöküntü durumunda toplumların telef oluşları ile ilgili yığınla hikaye vardır. Mesela bir mitolojik hikayede, bir topluluğun kapıldıkları kibir hastalığı nedeniyle nasıl mahvolduğunun anlatıldığını hatırlıyorum. yine islamda lut kavmi hikayesi vb.
    – Kuşkusuz durum genellikle mitolojik hikayedeki ya da dini hikayelerdeki gibi keskin, açık nedenler ve sonuçlar içermiyor. Genellikle, ahlaki değerleri düşük toplumlar daha kötü yaşıyor, ahlaki değerleri yüksek toplumlar ise daha iyi yaşıyor.
    – Ahlak üretebilen toplum, farkı şeyler de (hem soyut, hem de somut şeyler) üretebiliyor. mesela doğu toplumlarının daha geri, batının daha ileri olmasında ahlakın önemli etkenlerden bir tanesi olduğunu düşünüyorum.
    – Benim bu değerlendirmeme itiraz edip, müslümanların ahlaklı, özelde batının, genelde ise hristiyan ve yahudilerin daha ahlaksız olduğunu iddia edecekler çıkabilir. Konu “müslümanlar ve batı” olarak ortaya konulduğunda bu düşüncenin hiç de az olmayacağından eminim.
    – Yani durumu “Allah, ahlaklı toplumları mükafatlandırır, ahlaksız toplumları da lut kavminde olduğu gibi mahveder” diye anlatıldığında hemen herkes hemfikir olurken,
    yine aynı durumu “batılılar daha ahlaklı, müslümanlar daha ahlaksız” diye ortaya koyduğumuzda ise, hemfikir olanların sayısı epey azalacaktır.
    – Aslında her ikisi de aynı şeyi anlatıyor. Ancak birinci söyleme hemen herkes katılırken, ikinci söylemde katılım oranının düşük olmasının sebebi önyargı ve önkabullerdir.
    – Demekki, toplumda ahlak kadar ve alışkanlıklar kadar önemli olan 2 şey daha var.
    – 1: Önyargılar
    – 2: Önkabuller.
    – Toplumumuzun daha iyi olması için bu 2 konunun da, ahlak ve alışkanlıklar ile birlikte ele alınması gerekiyor.
    – İnsan ve toplum yaşamında, alışkanlıklar, önyargılar, önkabuller ve ahlak olmak zorunda.
    – “Önyargıları yıkmak” dendiğinde, yanlış önyargıları yıkmak anlaşılmalıdır. yoksa önyargı olmak zorundadır, gereklidir. yararlıdır. ancak yanlış önyargı, bireye de, topluma da zarar verir. Alışkanlık da öyledir, önkabuller de öyledir. Yani, gereklidir, olmak zorundadır, yararlıdır ve zaten istense de istenmese de oluşur. Bizim sorunumuz yanlış olanlarıdır.
    – Yanlış önyargı ve yanlış önkabuller sadece toplumun yanlış yönlenmesine, yanlış sonuçlara varmasına neden olmuyor, aynı zamanda, kötü ahlak, kötü alışkanlıkların oluşmasına da neden oluyor.
    – Yani hepsi birbiri ile etkileşim ve iletişim halinde. kötü ahlak, kötü alışkanlıklara, yanlış önyargılara, yanlış önkabullere neden olurken, yine yanlış önkabul, kötü ahlaka, kötü alışkanlıklara, yanlış önyargılara neden oluyor.
    – Bazı konularda dönüp dönüp aynı noktaya gelmemizin (tıpkı chpnin aynı noktaya gelmesi gibi) en önemli nedenleri yanlış önkabul, yanlış önyargı, yanlış alışkanlık ve ahlak anlayışı ya da onların çeşitli şekillerde etkisi ile olabiliyor.

  7. Sanırım çoğu kişi hep kendinde olmayan başkalarına ait olduğunu düşündüğü kötü alışkanlıkları anlatmaya eleştirmeye çalışmış. En azından kendimize de dokunacak şekilde bir eleştiri-özeleştiri alışkanlığı yaratmaya çalışsak toplumumuzun çoğu sorunu düzelme yoluna girecek esasında. Ama maalesef herkes kendisi hiç değişmeden başkasını değiştirmek istiyor.

  8. Asırlardır yaşayıp gelen meşe ormanlarındaki kalın gövdeli ağaçlara bakarak şöyle diyordu goethe: bunlar gibi asırlarca yaşamış olmaktansa, insan olarak bir an yaşamış olmayı tercih ederim! Elhamdülillah, türk ırkına mensup olduğumuz için tanrımıza hep şükrettik. Bizim için en değerli husus bu necip milletin bir evladı olmaktır. “Ey allahın kurtardığı büyük millet / güneşten başını göklere yükselt!”

    • Hayrola ne tanrısı kardeşim. İslamda ALLAH vardır,RAB vardır…Ama tanrı yoktur….Çok felsefe okuyunca böyle oluyor galiba selam ve dua ile

    • h.gayret! O meşeler de goethe’ye bakarak, benzer bir duygu ve düşünceyi barındırıyor olabilirler mi?
      – Aynısı olmasa bile, şöyle düşünmüş olabilirler mi mesela: “şu insanoğluna bak, ne kadar vahşi, diğer canlıları öldürerek yaşıyorlar. bunlar gibi 1 gün yaşamaktansa, bunlar tarafından öldürülmeyi tercih ederim”

  9. ALLAH VE RESULUNE hakkıyle iman etmeyen toplumların,kötü alışkanlıkları ve tutarsız davranışları eksik olmaz.İNSAN sadece ALLAH a bağlı kalırsa özgür ve bağımsızdır.selamlar

  10. Başımıza gelen her kötü şeyin başkaları yüzünden olduğu inancı..özeleştiri kültürümüz yok..kendimizi melek başkalarını şeytan görüyoruz..

    • Aman bir daha tekrarlama bu sözü…

      “Kişinin başına gelen her bir musibetin kendinden ve kendi ellerinle yaptıklarından kaynaklandığını;
      iyiliklerin ve iyi şeylerin ise Allah’tan” olduğunu apaçık ve defalarca ifade eden Kur’an ayetleri; buradaki Kopyala/Yapıştır Sanatçısı Nurdan yönetimindeki Yurtdışından Sesler Çok Sesli Korosu’nun
      en nefret ettiği şeylerdir.

      Bugünlük gözden kaçmış bile olsa da; tekrarlarsan topluca üzerine çullanıverirler sonra…

      Çünki; onlar Kur’n ayetlerinde bildirilenin aksine;
      kişinin başına gelen her kötülüğün Tayyip Erdoğan’dan ;
      her iyiliğin de ABD’de; her sabah Amerikan bayrağını öperek zevk-u sefa içinde yaşayan çetenin liderinden geldiğine inanırlar.

  11. gecmiste yapilan yanlislardan ders cikarmamak bu toplumun problemi. insanlari oldugu gibi kabul etmemekteki israr, adam kayirmacilik, liyakatsizlere yetki, yalakacilik vs. sa mskla bitmez.
    Atatürkün 1930larda isvecli profesöre yaptirdigi üniversitelerimizdeki problemler analizini okuyun su anki durumun aynisi.
    1940larda sifirdan kurulan devletlerin insanlari bizde var olan ama kullanmadigimiz bir seye cok önem verdiler. FEDAKARLIK

  12. Alışkanlık ve moda
    İnsanda iki meleke vardır, dinleme ve değişim. Toplantılara katılırsınız, akşamüstü yorgunsunuzdur, evinize çekilip dinlenmek istersiniz yahut sabah kalkarsınız o gün bir işiniz yok evde sıkılırsınız, komşuya gider sohbet edersiniz. İnsandaki bu psikolojik hal topluluklara intikal edince, adet olur, örf olur, gelenek olur. Aynı zamanda topluluklar da değişmek isterler, yenilik yapmak isterler.
    Nasıl fizikte sürtünme kuvveti varsa topluklarda da yenilikçiler ve gelenekçiler vardır. Bunlar arasında sürekli çekişme veya çatışma mevcuttur. Tutucular ve gelenekçiler de gruplara ayrılır. Değişik kökenli topluluklar ırk ve inanışlara göre hepsi kendi geleneğini topluluğa dayatmak ister. Yenilikçiler de değişik düşünceler altında toplulukları değişik istikametlere çekerler.
    Kur’an’dan önce topluluklardaki bu çekişmeler hep görüşülüp tek alışkanlıkla, tek yönde değişen topluluklar oluşturuluyordu. Değişik görüşlü ve düşünceli alışkanlığı ve yenlik hevesi olan toplulukları oluşturma ilk olarak İbrahim Peygamber önermiştir. Sonra İsa havarilere dağılın deyip dünyada birlikte yaşamaya çağırmıştır. Laikliği getirmiştir. Kur’an ise içtihat ve icma sistemi ile değişik alışkanlıkları olan ve değişik yenilikleri bulunan halkları bir arada yaşama tekniğine ulaştırmıştır.
    Ne var ki o günkü teknik imkânlar bunu sağlayamamıştır. Ancak yirminci yüz yılın imkanları ile değişik alışkanlığı, değişik yönde inkılapları olan halkları bir arada yaşatma tekniğine ulaştırmıştır. İşte Akevler’in geliştirdiği İnsanlık Anayasası kavramında tarım ve sanayi semtleri (yüz lojmanlı apartmanlar) ve bucak, il, ülke ve insanlık kavramı ile bunu gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Akevler’in elli senelik çabası bu yöndedir.

  13. Millet olarak en büyük kötü alışkanlığımız güce tapmaktır yazmıştım daha önce.
    2. Kötü alışkanlığımız: Allah ile aldatılmaya pek teşneyiz. Allah,Muhammed diyenin hemen peşine takılıyoruz.
    3. Kötü alışkanlığımız: Gördüğümüz her sakallıyı Dede sanıyoruz. O yüzden olsa gerek artık gençler de sakal bırakıyor. Belki Dede diyen çıkar diye düşünüyorlar herhalde.
    4. Kötü alışkanlığımız: Yalan söylemeye ve yalana inanmaya pek yatkınız.
    5. Kötü alışkanlığımız: Aldatmak. Pazara gidiyorum… Esnafın hepsi malın en iyilerini öne koymuş. Ver şuaradan iki kg diyorsun. Arkadan çürükleri doldurup veriyorlar.
    6.Kötü alışkanlığımız: Gıybet… Detaya girmeye gerek görmüyorum. Face ve Twittere en çok katılım bizden.
    7.Kötü alışkanlığımız: Her Cuma hemen hemen herkes camiye gidiyor. Hoca hutbede yukarıda saydıklarımın ne kadar günah olduğunu anlatıyor.Ama bir kulağımızdan giriyor diğerinden çıkıyor.
    Durmak yok yola devam….

    • Yerden göğe kadar haklısınız…Müsadenizle bir ekleme yapsam.
      8.)Şanlı geçmişimizle kurukuruya ders çıkarıp örnek almadan övünme…
      Bu yüzden mehter ver başka şeye gerek yok yalancıda olsan probelm yok…

  14. Sayın Koru ,
    Örneklendirdiğiniz toplumlarda ortaya çıkan adetlere benzer adetlerden biri erkeklerin bıyıklı olması idi ama son zamanlarda bu durum hayli azaldı . Sigara içenin yetişkin kabul edilmesi. Mangal keyfimiz. Piknik ortamlarinı batırmamız. Evin banyosunda Tavuk,kaz,hindi hatta koyun kesmemiz. Bir defasinda evine dana çikaran da gazeteye konu olmuştu. Muskacı hocalara gitmemiz. Dallara çaput bağlamamiz. Bahçelerde meyveyi sebzeyi sandıklara dizerken küçükleri alt sıraya iri ve güzelleri ust sıraya koymamız. Site yöneticiliği diye bir geçim kapısı açmamız. Beyaz donla kaplıca havuzlarında ve plajlarda dolanmamız.

  15. Her şeyde ayrışıp bizleri daha iyi yarınlara taşıyacak olan unsurun bir “lider” olacağı yanılgısında birleşmemiz. Sokakta 18 kişi durdurup sorsan “Danimarka, Belçika, Hollanda, İsveç, Norveç, İzlanda ülkelerinden herhangi birinin liderinin ismini biliyor musunuz?” diye, korkarım bir kişi bile karşılık veremez buna. Bizde neredeyse her şey LİDER ile başlıyor, lider ile bitiyor. Tam da bu nedenle bizde hamaset hep kazanan aktör. Hem çocuksu, hem de hastalıklı bir ruh-duygu hali. . .

  16. Bir Pazar günü için klasik siyasetten uzak ilginç bir konu. Siyasetle ilgili olunca insanlar “hurraa” edip yorum üstüne yorum yumurtluyor (çoğu cimdik veya iğneli marka!). Ben farklı (çift-sarılı!) bir folluk bırakmış olayım.. Bakalim günün sonunda yorum sayısı kaça varmış olacak!…..

    Konu gayet güzel, çünkü insanı ele alıyor. İnsanın alışkanlıkları insanı tanımlayan kimliğini oluşturan, başarısını-başarısızlığını, iyiliğini-kötülüğünü tayin eden tekrarlanan hareketler, yani insanın ezberlerini oluşturabilen özellikleri. Neticede toplumun kalitesini tayin eden de bunlar değil mi? Ülkenin gelişmiş/ileri olması ve geri kalması da tamamen bununla ilgili. Eğitimin ana amacı insana iyi alışkanlıklar kazandırmak ve bunu toplumda alabildiğine yaygınlaştırmak. Geri kalmış bir toplum/ülke olduğumuza göre Milli Eğitimimiz millete iyi alışkanlıklar kazandırma konusunda genellikle başarısızdır. İşin özüne inilemiyor değişen şey pek az (bu defa da öyle olacağı yeni M. Eğitim Bakanımızın topu taca atma işaretleri vermesiyle anlaşılıyor-en azından şimdilik öyle görünüyor). Genellikle beş aşağı-beş yukarı durum değişmez. Aradan çıkan kalite eğitim alanların önemli kısmı da memlekette pek kal(a)maz- ülkeye aidiyet konusunda iyi alışkanlıklar kazandırılamadan gitmesi de en kötüsüdür.

    Milli Eğitim konusunda takım olarak galip gelme başarısı gösterilemeyince okul kitaplarına bir iki tane Atatürk resmi koyma alışkanlığı ile maçı hiç değilse berabere bitirme (Statüko!) temayülü gösterilir. Sonra da n’palım seçimlere yaklaştık son dakikalar oynanıyor… Yahu, maç bitmeseydi ne goller atacaktık ne goller, ama olmadı!! Yeni döneme sağlık! Öyle görünüyor ki bu kötü alışkanlık, bir süre sonra okul kitaplarına muhtemelen Er Doğan resimleri koyarak da devam edecektir. Siyasete fazla sapmadan konuyu genelleştirmeğe dönelim… ancak epeyce zor!

    Sn Koru’nun sayabildiği ve eksik bıraktığı güzelliklerden insanı alıkoyan en kötü alışkanlık şudur: Akıl-İman Sentezi zafiyeti! Tam kafiyeli yorumlarımda bunu “İlahi Reçetemiz” olarak anlatmağa çalıştım. Nerede bir başarısızlık görsem bununla ilişkisi bana aşikar. Bir iki örnek ile ne demek istediğimi anlatmağa çalışayım. Dünkü sayfada rüşvet-yolsuzluk konusuna değinenler oldu, Mesala: 21 Temmuz 2018 at 09:13; 21 Temmuz 2018 at 10:28; 21 Temmuz 2018 at 11:46.

    “…. yolsuzluk oranları en yüksek, vatandaş memnuniyetinin en az olduğu belediyeler arasında başı çekmektedirler…” “..Hükumetin yolsuzlukla ilgili -yüksek oranlı olmasına rağmen- görevden aldığı ve soruşturma açtığı belediye sayısı…”, “…yolsuzluk her yerde vardır ve olabilir, kimse herhangi bir etiketinden dolayı bundan muaf değildir”

    Evet, gerçek ne kadar acıdır yaygınlığı bile kabul ediliyor… Statüko! Sn. Erdoğan belediyecilikten gelen bir lider ve ne acıdır ki son dönemlerde hakkında dünyanın sayılı zengin liderleri arasında ismi geçiyor (En azından böyle bir algı oluşmuş. Yolsuzluk-rüşvet konusunu epey sorguladım malum). Bu gerçekse bunun “alışkanlıkla” bu hale geldiğini de kabul edebilir miyiz? -Evet, mantıken edebiliriz. Bir ara körkütük yandaşlardan biri şahsıma “sükût ikrardan gelir” türü bir şey ifade etti. Halbuki, bir devlet başkanı değildim. Hiçbir lider, “..oy verin. Allah’ın izniyle geliyoruz. Bizim referansımız Kur’andır, bize güvenin…” türü ifadelerle bu lider kadar güven vermemişti. Ben işte bunun için oyumu AKP’ye vermiştim. Söz konusu vatansa bu tür şeyler teferruattır deyip geçilecek bir şey mi bu konu? İşte buna ben kötü alışkanlık diyorum. Ve sebebini sorguladığımda cevaben ‘bu ancak “ezbere müslüman”lıkla olabilir’ diyorum. Yani konu şununla ilgili:

    ZAFiYET-ül SENTEZ-i AKIL-İMAN (daha oturaklı oldu galiba!)

    Kötü alışkanlık olarak, ikinci misalim “sigara alışkanlığı” idi (ki tamamen aynı kavram tesbitiyle açıklanabilir), bir üçüncüsü “Cemaatler-the Cemaat” konularına değinecekti, ancak satırlar uzadığı için bir başka bahara…

  17. Kalitsal hale gelmiş kronik hastaliklarimiz.
    Menfaatımız için nerdeyse başvurmayacağimiz yöntem yok.Birde bunu halkı içİn yaptığını iddia etme.
    Çikari için başvurduğu bütün gayrımeşru yolları bir dini fetvaya bağlayarak meşru hale getirmek.
    Her konuda herkes kendine uygun fetva bulması.
    Bunu yaparken kendi istediği fetvayı bulana kadar hoca değiştirmesi;istediği cevazı alınca yeni hoca aramayışı.
    Kişiye özel fetva makamlarına itibar, kişilere göre değişmesi.
    UĞRADIĞIMIZ BAŞARISIZLIKLARDA ASLA KABAHATIMIZ OLMADIĞINI BÜTÜN SUÇ DIŞIMIZDAKI ÇEKEMEYENLER olduğunu iddia etmemiz.
    Bütün başarılar bize;başarisizlıklar başkaları yüzünden.
    Hesapsiz söz vermeler bunun doğal sonucu kandırmaca.
    En büyük maharetimız en inandırıcı yalanları söyleyebilmek.
    Kendimiz yan gelip yatmak, başkalarından hazır beklemek;özellikle miras sahıbı olmayı hayal etmek.
    Dığergamlik olmaması,başkalarının dertlerini duymamak ,vardır bir kabahatı kı çekiyor, savunması.
    Empati yapmamak.
    Güçlüden yana görünüp fayda sağlarız ı veya en azından zarar görmeyelim beklentisi.
    Haksızlık karşısında susma’ bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ sözünün kabulu.
    ‘Bal tutan parmağını yalar’ sözün kalıcılığı ile bulunduğu her ortam ve mevkinin imkanlarından azamı menfaat temini.
    DEREYI GEÇENE KADAR AYI YA DAYI DEMELI sözü milletimizin omurgasını menfaatı için çabuk terkedebildiğini gösteriyor.
    AT BİNENİN KILIÇ KUŞANANIN DIR.Sözü anladiğim işini aşırda nasıl yaparsan yap.Makyavelıst tavrın hüsnü kabul görmesi.
    BÜKEMEDİĞİN ELİ ÖPECEKSİN.sözü güçlü olan haklıdır anlayışının yaygınlaştığını gösteriyor.
    İŞİMİ HALLEDECEK DAYIM VAR ?sözü yönetimden kayrılma yüzsüzlüğünden dahi gururlanma hastalığı.
    ATI ÇALAN ÜSKÜDARI GEÇTİ.sözü hırsızlıkta önemli olan yakalanmamak ilkesi imiş.
    BU ÜLKEDE KAZAN DA NASIL KAZANIRSAN KAZAN .Önce hirsiz veya pzv… derler zengin olduğunda beyefendi olursun.Düşüncesinin hakım hale gelmesi.
    HERKESE MEYDAN OKUMA .Cesaret .MEYDAN OKUDUKLARININ HER DEDİĞİNİ YERİNE GETİRMEK.siyasi deha olarak görülmesi.
    Güçü eline geçirenin zayıfken savunduğu bütün ilkelerini unutma hastalığı.
    Hangi pozisyonda ise ona uygun ilkeleri benimseme ilkesizliği.
    BU ilkesizliği en baş ilke olarak benimseme hastalığı.
    HER ŞEY FANİ DER.Fanı şeyler için baki hayatını feda etmekten çekinmez.(gerçekten öbür tarafa inanıyor sa yapabılırmı insan)
    Şu anda aklıma gelen halkımız arasında yaygınlaşmiş birçok özlü sözler kronik hastalıklarımızı anlatan deyişler dir.
    Yöneticilerimiz halkımızda yerleşmiş bu kötü alışkanlıkların toplumu çürüten en tehlikeli hastalıklardan biri olduğunu kavrarlar, buna öncülük etmezlerse belki biraz düzelebiliriz.
    İdarecilerimiz de bu hastalıkların en katmerlisi varsa işimiz çok zor.
    Topluma örnek olacak göz önündeki kişilerin her konuda halkına iyi örnek olmaları gerekir.
    Bu tanınmış kişilerin iyi davranışları halkta iyi yönde geniş etki bırakır.Kötü davranışları ise halkta yıkıcı etkiler bırakır.
    ANLAYACAĞIMIZ HALKIN GÖZÜ ÖNÜNDEKİ HER KİŞİ DAVRANIŞLARINDA,SÖZLERİNDE,UYGULAMALARINDA TOPLUMU İYİ YADA KÖTÜ YÖNDE ETKİLEMEDE BÜYÜK VEBAL ALTINDADIR.

  18. Bir kişiye, bir görüşe, bir partiye, bir takıma çok fazla bağlanıp, bu bağlılığımız hakkında hiçbir eleştirel ya da olumsuz fikri kaale almamamız, bir müddet sonra yanlışlıklarına sahip çıkar hale gelmemiz, hatta yanlışlıklarını gördüğümüzde bunu kendimize bile itiraf edemememiz, göre göre bile bile rol yapar şekilde aksini müdafaa etmemiz, bence toplumun her kesimi için geçerli kötü bir alışkanlık. Bu yüzden maalesef hiçbir oluşum yanlışlığını kendi içinden müdahale ile düzeltemiyor, dış müdahale ile yerle yeksan edilmek zorunda kalıyor.

  19. “Hatalarımızla yüzleşmemek” bu toplumun iflah olmaz yönlerinden biridir. İşin kötüsü yüzleşmek yerine her zaman vicdanlarımızı rahatlatacak mekanizmaları toplumun bünyesinden rahatça bulabilmemiz.
    Bir diğer zaafımız ise toplumsal katmanlarda bir şekilde güçlü olana karşı göstermelik dahi olsa boyuneğmek. Haksızlığa itiraz edenler daima yalnız kalmaya ve toplumdan itilmeye mahkum oluyor. Hakikati savunmak zamanla bir kamusal görev olmaktan çıkıyor yerine “nemelazım”çılık makbul oluyor. “Orta yolculuk” daima değerli olmuştur bu topraklarda. Bir diğer ifadeyle “etliye sütlüye karışmamak.” aslında bunlar toplumumuzda hukuka ne kadar az güvenildiğinin pratik hayata yansımasıdır.
    Başka bir negatif tarafımızda sevdiğimizi göklere çıkarmak, yerdiğimizi ise yerin dibine batırmaktır. Bu tarafımız aklımıza duygularımız daima galip çıkmasından kaynaklanıyor. Kuzey ülkelerinden biri olsaydık daha itidalli davranırdık sanırım.

  20. Benim ilk aklima gelen, istisnalar hariç genelde çok kolay yalanı söyleyen bir millet oluşumuz.
    2. Kadın ve Erkek arasındaki bazi töreler veya gelenekler.
    Kız çocuğu birisini severse suç erkek çocuğu severse gurur duyulmasi.
    3.Yaşantimizi kendimize göre değil el ne dere göre ayarlamamiz.

    İnsana değil mevkiye değer vermemiz. Düşeni kaldırmak yerine birde tekme atmamiz.
    Meslekleri küçük gormamiz.
    Çok tembel bir millet olmamíz.
    Bie kısmınıde Fehmi bey yazarken anlatmiş zaten.
    Görevi kötüye kullanmak,işimizi son dakıkaya birakmak.işten kaytarmak.
    Dini konularda ahkam kesmek.
    Neyise yatsı namazı vaktı geldi aklimdakileri yazan olmmasa yari devam ederim.

  21. Yalan söylemek. Bu toplumda maalesef neredeyse herkes yalan söylüyor.
    Hak yemek. Eline fırsatı geçiren yakalanmayacaksa maalesef hak yiyor hırsızlık yapıyor, parmağını yalıyor.
    Korkaklık. Dün Meriç nehrinde üç çocuk ve anneleri boğuldu. Hiç bir ana basın kuruluşu haberi veremedi, korkudan.

    • Doğru, vermediler o haberi -çünkü basın kuruluşu olmaktan çoktan çıktılar. Ama, hepimiz için derin bir utanç vesilesi olması gereken o elem verici olayın bilinmesini engelleyebildiler mi?

      “Kaybedecekler, evet kaybedecekler çünkü haksızlar. . .” demişti Ahmet Altan meydan okuyarak. Böyle olacak, kaybedecekler, ve gidecekler.

      • Evet, şu acı haberi şehvetle paylayaşan aparatçiklerden bi tanesi de demedi: yahu bunlar ne melun anne-babalarmış ki o minicik yavruları, kendi ihanetlerine alet ederek göz göre göre ölüme sürüklemişler! Kaçıyorsan kaç da bebekleri nereye götürüyorsun, bırak onlar bari insan kalsın!

          • Gitmek zorunda kalmış olanlar arasında varış ülkesi dili İngilizce ve Almanca olan varsa, bu iki dille yeni tanışıklık kuruyorsa ve internet üzerinden birebir dil derslerine ihtiyaç hissediyorsa, gönüllükle ve gerçek bir arzuyla yardımcı olabilirim. Bir not bırakmanız yeterli.

        • Sn H. Gayet, çoluk-çocukla birlikte olduğuna göre bu olay devlete-millete güven kalmadığı duygusunun işareti de olabilir. Bu duyguyu hakim kılan AKP marka testiler var. Bir “testi” geçenlerde ne demişti hatırlayalım: «su testisi su yolunda kırılır».

          Bir insanlık testiydi, geçemedi o testi!

          Böyle şeylere şahit oldukça insanın şiir yazası geliyor… yazılıyor da “ezbere gidenler” yazılanlardan ne anlıyor. O nokta meçhul. İşte bunun için Akıl-İman Sentezi diYORUM… en önemli eksikliğe işaret ediYORUM.

          • Minicik çocukları şişmebotla ordan oraya kaçırmanın hiçbir insani sebebi olamaz, ermeni kardeşlerimiz bile tehcirde yavrularını türk komşularına bırakıp gittiler! Ama kafa şuysa: mehdi hazretlerinin huzuruna boş gitmeyelim, sırtçantalarındaki dolarlar az gelir, 3-4 tane de haşhaşi adayı kurbanlık evlat götürelim dendiyse…? Eh, ölüseviciler için farketmez, yeter ki ölen fakirin çocuu olsun!

          • Zengin olsaydılar farklı bir yol bulmuş olabilirlerdi. Konu o değil zaten, beni motive eden o çocukların sadece ve sadece suçsuz insan olmaları. Sen partizan takıntıların ve istediğin yakıştırmalarınla bu insanlığı maskelemeğe devam et… ilk teşhisini boşa çıkarmak için bu yeterli değil….

      • Sn. Bernar bazı AT gözlüklüler maalesef ölen çocuğa bile acımasını bilemiyorlar.Bu onlar için ne üzülesi,acınılası bir durum,ama onlar sadece NASİPSİZ…
        Konuyu Efendimiz(sav)’in hayatında bir olayla bağlayayım:
        Efendimiz(sav) ashabıyla otururken bir cenaze geçtiğini görüyor ve ayağa kalkıyor,sahabi ey Allah’ın elçisi o ölen kişi müşrikti deyince;olsun, ben onun insanlığına hürmet ediyorum şeklinde mukabelede bulunuyor…Anlayana

      • Darbe çığırıcısı Ahmet Altan doğru söylemiş Bernar…
        Kaybettiler ve gittiler………
        Anavatanlarında;
        HİZMET lerinin karşılığı olarak kendilerine vaad edilen Cennât-ı Amerikan’da;
        her sabah ABD bayrağını öperek güne başladıkları o sonsuz hayatta;
        zaman zaman kilisede, zaman zaman lüks mekanlarda buluşup;
        saray misüllü evlerinde mutlu müreffeh yaşıyorlar…

        Büyük adammış şu Altan’lar…
        Babaları da; geceleri amerikan barlarda kafayı viski ile dumanlayıp;
        gündüzleri de; sizler gibi anti-amerikancı/anti-kapitalist/aşırı solcu/sosyalist çıraklara yol gösteren devrimci yazılar yazardı…
        Kıymetini bilemedik bu büyük insanların Bernar…

        Bizim kötü alışkanlıklardan biri de bu olsa gerek …

    • Ahlak eksikliği bu toplumun en gerçek eksikliğidir.Toplum imanlı olmayı ahlaklı olmaya tercih etmiştir ve kendini yok etmeye doğru sevk etmiştir.Ahlak eksikliği içinde barındırdığı empati yapmayı ,vicdan sahibi olmak gibi temel meziyetleri bastırmakta ve kişisel egolar,çıkarların maksimum seviyede kollanmasına sebep olmaktadır ve buda toplumun çökmesi ile beraber kolayca yönetilmesine imkan sağlamaktadır.

      • “Ben Ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” diyen bir peygamberin ümmeti olmakla övünen bizler ahlaken bozuk ama imanen sağlam olabilir miyiz?
        “Toplum imanlı olmayı ahlaklı olmaya tercih etmiştir” sözünün içini nasıl doldurursunuz bilmiyorum.
        Çünkü benim bildiğim güzel ahlak imanın bir parçasıdır ve olmazsa olmazıdır.
        Yani ahlakı bozuk olanın imanından şüphe edilir.

        • ”Çünkü benim bildiğim güzel ahlak imanın bir parçasıdır ve olmazsa olmazıdır.
          Yani ahlakı bozuk olanın imanından şüphe edilir.”O zaman imanı teşkil eden parçalar imandan önceliklidir zira bir parça yerinde değilse iman tam değildir.Bu sonuca varmak için biraz (ilkokul seviyesi) matematik bilmek yeterlidir bana göre.Ama biz bize dayatılanın dışına çıkamayız bu böyledir derseniz ona da saygı duyarım ama denklem bir yerde mutlaka eksik kalacaktır.

          • Ben ahlaksız olanın imanı yoktur demiyorum.
            Ama eksiktir.
            Temizlik imandandır.
            Burada sözü edilen temizlik hem vücut hem ahlaken temizliktir.
            Yalan söylememek, güvenilir olmak v.s.

    • Mericte giden sabi canlari kücük bebeleri terörist gibi degerlendiren yalaka basin ve onlarin trollerinden de korkulur. bugün birilerinin saksakciligini yapan bu güruh emin olun malezyadaki basbakanin durumu gibi birsey ortaya ciksin 180 derece dönüp ayni merkeze küfür ederler. temel yok edep yok etik hic yok.

      • 19 yılın ardından ilk defa Türkiye’deydim. 30’uma girerken ayrılmak zorunda kaldığım ülkeye 50. yaşıma girmeye kısa bir süre kalmışken dönebildim. AK Parti’nin AK Parti olduğu dönemlerdi. İktidar düşünce suçlarını Terörle Mücadele Yasası’ndan çıkarmış, bana da geri dönme olanağı doğmuştu. Meksika’dan yola çıktım, İstanbul’a akşam saatlerinde indi uçak. Aynı akşam otobüs terminalinden İzmir’e yola çıktım. Sabah sofu birer CHP’li olan anne babamı görecek, geç öğle sonrası, İslami camianın insan hakları örgütü MAZLUM-DER’den yurt dışındayken yazışarak dostlaştığım arkadaşımla ilk kez yüzyüze gelecek, Mazlum-Der İzmir şubesinin düzenlediği bir konferansa birlikte gidecetik. Ailem, benim yurt dışındayken esaslı bir zihniyet dönüşümü yaşadığından, din ve dindar düşmanlığından uzaklaşmış, bu yetmiyormuş gibi, AK Parti taraftarı olduğumdan az çok haberdardı kardeşim sayesinde.

        Sabah evlerine ulaştıktan sonra, daha aradan bir saat bile geçmemişken, kahvaltı sırasında sevimsiz ve gergin bir münakaşa yaşandı. Soğukluk devam etti, akşam Mazlum-Der’in etkinliğinden döndüğümü açık ettiğimde o soğukluk katlanılmaz hale geldi. Sırt çantamı aldım, akşam geç saatte otobüs ile İstanbul’a yola çıktım.

        Otobüs sabah karanlığında vardı İstanbul’a. Pamukkale’nin Fatih’e gidecek servis minibüsünü buldum oturdum. Bir süre sonra, cadde lambalarıyla aydınlatılmış boş anayollarda kıvrılarak yola koyuldu servis aracı. Yıllarca yaşadığım kent çok değişmiş olmalıydı ki nerede olup nereye doğru yol aldığımızı bile ancak tabelalara bakarak kestirebiliyordum. Neden sonra, arkamdaki koltuktan 30’larının başlarında görünen şalvarlı, takkeli, çember sakallı genç bir adam öne geldi, şoförle bir şeyler konuştu. Sinirlendi, “Hep böyle yapıyorsunuz!” diye yüksek perdeden söylenmeye başladı. Fatih’e girmeyecekti servis, Aksaray üzerinden son varış noktasına devam edecekti. Genç adam canı sıkkın yerine oturdu. Kendisine benim de Fatih’e gideceğimi, dilerse ortak taksi tutup masrafı azaltabileceğimizi söyledim. Memnuniyetle karşıladı.

        Beraberindeki içi zeytin ve zeytinyağı dolu 3-4 ağır plastik damacanayı taksiye birlikte sıkıştırdık, Fatih’e doğru yola koyulduk. Taksinin arka koltuğundaki damacanın yanında kendiliğinden bir sohbet başladı. Samimiyetsizlik olmasın diye olanı saklamadım, öykümü kısaca anlattım. Şimdi solcu olduğum açığa çıkmış olmasına rağmen, ailem ile yaşadığım gerginliğin nedeni ile olsa gerek, bana çok dostane yaklaştı. Öyle ki, zeytin damacanalarını teyzesinin evine bıraktıktan sonra benim taksiyle Akdeniz caddesine doğru yola devam etmeme izin vermedi. Yakınlardaki bir gececi kahvehanede börek atıştırıp çay içme davetinde ısrarcı oldu. Bir saat kadar da orada söyleştik. Ardından, namaz kılmayı bilmediğimi, hayatımda hiç camiye girmediğimi, beceriksiz, ne yapacağını bilmez halde davranıp kendisini cami cemaati önünde mahçup duruma düşürmekten korktuğumu söyledim. Güler yüzle, şakacı bir tonda olmadık şeyleri kafaya taktığımı söyledi, beni ikna etti. Kendimi, sabah karanlığında arkadaşımın üyesi olduğu İsmailağa tarikatının camisinde buldum. Ona bakarak abdest aldım, yine ona bakarak namaz sırasında eğildim kalktım. Sonra, vaazı dinledik. Ardından vedalaşıp ayrıldık. İzmir Sanayi Bölgesi’nde bir otomobil şirketinin bakım servisinin sahibiydi. Yine yolum İzmir’e düşerse, mutlaka kendisini ziyaret etmeliydim.

        Akdeniz caddesinde taksiden indim. İslami mahallenin bir kültür evi idi gideceğim yer. Gün ışımaya başlamıştı, erken açan bir büfeden gazetelerimi satın alıp kültür merkezini cepheden gören börekçinin iskemlelerine kurulup merkezin açılmasını bekledim. İlk günümün tamamını orada geçirdim. Çoğu genç onlarca tanışıklık kurdum, sonu gelmez sohbetlerin parçası oldum.

        Mahallelerin tanışıklık kurması ‘öteki’ olarak algıladığını tanıması iyidir. Tanımadan ‘öteki’ni bildiğimizi sanmak da yaygın zaaflarımızdan biri toplum olarak. Öyle bir kibir ve taassubtur ki bu, bazan ‘öteki’ni 40’lı yaşlarınızı aşıp 50’lerinize yaklaşırken tanırsınız, kimi zaman da hiç tanımadan, ‘onlara’ küfrederek ayrılırsınız bu dünyadan -‘onlar’ın şimdi artık aramızda olmayan, Meriç nehrinin sularına kurban ettiğimiz küçücük çocuklar olamalrı da engellemez küfürbazlığımızı..

        Tanışmak ve tanımak iyidir, öğreticidir -akıl ve vicdan sahibi olmak da öyle. . .

        • Sana “Alnı secde görmemiş biri” deme yolunu da kapattın ya Bernar…
          Valla bravo… Başka ne diyeyim…
          Allah -ben öncelikli olarak- hepimizi doğruya yöneltsin, bâlimizi ıslah etsin…

        • Bir gün bu hikayeyi serin bir ankara sabahında Hacı Bayram Camisi kıyısındaki eski usul simitçilerden birinde oturup dinlemeyi isterim.
          Bu hikaye doğrudan aklıma İman, kulun cüz-i iradesini sarf ettikten sonra, Cenab-ı Hakkın kulunun kalbine ilka ettiği bir Nur’dur dersi hakikatini getirdi. Dünyada imtihan sırrınca cüz-i irade sarf edilmeksizin, İrade-i Kül esbab aleminde tasarrufunu perdeli icra etmektedir.
          Haliyle müslümanda en kötü alışkanlık, esbaba, sebeplere gerektiğinden fazla değer vermektir ki şirk-i hafi ile başlar ve son noktaya zaman içinde ağır ağır ilerler.
          ”Lâ tuşrik billâhi, inneş şirke le zulmun azîm”
          ”Allaha şirk koşma, çünkü şirk çok büyük bir zulümdür” Lokman 13
          Sen olmasa idin mahvolmuştuk, sen bize bir lütufsun, yeryüzünde sen gibi ilaahir tarzında başlayan her övgü ve methiye içinde zımni küfrü hafi içerir.
          Vesselam

          • Yapmacık ve usulen değil, samimi ve dostane bir insani sıcaklık duygusuyla bu müşterek dileğimizi zihnimin bir köşesine yazıp saklayacağım. Her birimizin bir öyküsü var, bu öyküleri paylaşmak, o öyküler aracılığıyla diğerlerine tanık olmak. . . Allah ömür verirse, şu kesif kara bulutlar dağıldığında tasasız -herkes kadar- benim de ülkem olan memlekete uçmak, sonra başkente doğru yola koyulmak, sabah simitlerini alıp şu anki duygu halime çok yakışır o mütevazi mekanlardan birinde tahta sandalyelere ilişip söyleşmek isterim çok. Dilerim bu yorum sayfalarından uzak kalmazsınız ve günü geldiğinde huzur içinde buradan müsait olduğunuz günü kararlaştırırız. Pek çok selam ve saygı.

        • Yaaa Bernar lafa daldık da unuttuk be…
          “reform”dan Harun Bey’e ve/veya çocuklarına benden de bi selam ulaştırıver bi zahmet görüştüğünde…
          Hatırşinas insanlardır.

      • 2000’li yıllara girerken de tablo çok farklı değildi, Hüseyin Bey: Yazılı ve görsel basın, yine bütün işleri manipülasyon olan sefillerin elindeydi. Pek özgüven dolu, pek bir kibirliydiler. Kurdukları vesayet düzeninin çok güçlü olduğunu düşündüler, öyle ki, bir tanesi bunun bin yıl süreceğini söylemişti. Bugün de benzeri bir deneyimden geçiyoruz. Her şeyi kontrol ettiklerini düşünüyorlar; mehterle, boyalı basınla, itiraz edenleri zindanlara atarak Ümmetin Lideri’nin öncülüğünde 2030’lara yelken açtıklarını düşünüyorlar. Evlerde, dost meclislerinde, mahalle kahvehanelerinde, insanlar bilinmesi, duyulması istenmeyen şeyleri konuşuyorlar, farkında bile değiller.

        Yıllar önce, Şirinyer Askeri cezaevindeydim genç bir adam olarak. Kağıt da yasaktı, kalem de yasaktı. Koğuş araması gündelikti. Muzaffer diye yaşca bizden büyük arkadaşımız, satranç tutkunuydu. Sigara paketlerinin içindeki alüminyum zırhın arkasındaki beyaz kağıt tabakasına, demir pencere korkuluklarının kenarlarında betonu delip filiz vermiş küçücük yeşil otlarla bir satranç tahtası çizmiş, yine alüminyuma eliyle şekil vererek bütün taş takımını yaratmıştı. Sıkıcı gündelik yaşantımıza renk gelmişti. Ne kadar içeride kalacağımızı, bir gün yine özgür dünyaya dönüp dönmeyeceğimizi bilmiyorduk. Karamsar olanımız da vardı, kısmen iyimser olanımız da. . . İyimserlerimizin bile kestiremeyeceği kadar yakın gelecekte askeri diktatörlük yıkıldı.

        “Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz” denir bir türküde, hayli doğrudur bu -hele de bilginin artık kontrol edilemediği, gerçeklerin perdelenmesinin mümkün olmadığı internet çağında. . .

        • Sn.bernar, hacıbayrama ankara simiti yemeye gidiyosanız çaylar benden, yukarda kalede bi de yaren gecesine katılırsınız artık:) aslında sakarya çarşısındaki türkübarlardan birinde tuzlufıstık ve bira paklar seni ama onu da sebilüzzerzevat kabul etmez. Neyse, şu beleş topkek dağıtılan kıraathaneler mi çorbacı mı neyse onlardan birine de uğrayabilirsiniz belki? Karşılıklı, memleket göğünün ufunetli günlerini nasıl aydınlığa çıkarabileceğinizi falan konuşursunuz!

          • Dün, alaksız biçimde, Fatih’e gemileri dağların üzerinden aşırtmıştın; bir başka yoruma cevap yetiştirme telaşı içindeyken de göklerdeki tanrı falan filan demiştin. Ben de “Nereden çıkardı şimdi bu dağları? Şu göktanrı muhabbetinin ardındaki sır ne ola? Yükseklere karşı ya bir takıntısı, ya da konrol edilmesi güç bir cezboluşu var sanki. . .” diye düşünmüştüm kendi kendime.

            Şimdi, farkında olmadan yükseklerdeki mekanlara karşı muhabbetinin sırrını açık etmişsin 🙂

      • Merhaba Sn. hüseyin kalpag bey bu yüzden değilmi Kütahyalı gibi yazar müsveddesi prim yapıp tv’lerde boy gösterebilirken F.KORU gibilere izin yok.
        Avrupa bizi birliğine neden almıyor dersiniz.Yukarıda vicdan sahibi yorumlarımızı bildikleri için olmasın.Yoksa islamla ilgimiz olmadığını onlarda biliyor…. Müslümanlığımızın sadece kimlik müslümanlığı olduğunu…

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here