Böyle manşet mi olur? Gazetecilik ölmedi, ama ha öldü, ha ölecek…

12
Gazeteler...

 

Gazete, bu yılın 30 Ağustos törenlerinde olağanüstü güvenlik tedbirleri alındığını fark edince, bunu ‘Özel koruma’ sözcükleriyle manşetine taşımış; bir okur da, bunun üzerine, okur temsilcisine, “Bu kadar büyük tehdit söz konusuyken devlet üst kademesinin korunmasını eleştirel dille ön plana çıkarmanızın nedenini öğrenmek istiyorum” şikâyetinde bulunuyor…

Okur temsilcisi uzun uzun niyetlerinin kötü olmadığını anlatıyordu dün.

İşte o manşet
İşte o manşet

Kimse kusura bakmasın, ama o manşette kötü niyet aramanın hiçbir anlamı yok.

Gördüklerini yazmışlar…

Şikâyet eden okuru haksız bulduğum anlamına gelmiyor bu tespitim; okur da haklı. Ülke 15 Temmuz’dan beri ‘Ohal’ altında; ancak gazeteler o tarihten çok önceden başlayarak olağanüstü dikkatli bir dil kullanıyor. Artık ‘haber’ bulunmuyor gazetelerde; sayfalarında devlet yetkililerinin her konuda ne dediğiyle veya içte-dışta alınan tedbirlerle ilgili ayrıntılar aktarılıyor…

Bir yönüyle onlar da haber tabii; ancak ‘gazete’ olmak için daha fazlası gerekiyor…

‘Habersiz, ama titiz gazete’ alışkanlığı okurları da etkilemiş olmalı ki, ‘kimseyi üzmeyelim’ anlayışıyla atılmış o manşet bile, görüyorsunuz, okuru üzmüş…

Oysa haberci var, haber de gözümüzün önünde

Akşamları televizyon ekranlarında tartışma programları oluyor, oraya ‘uzmanlar’ yanında gazetelerden muhabir meslektaşlar da çağrılıyor. İyi de oluyor. Gazetelerde bulamadığım haberleri sayelerinde öğreniyorum.

Örnek mi istiyorsunuz; hemen: Gaziantep’te 55 can alan kına gecesi bombalama olayının akşamı, bir muhabir, ekranda, “Bu IŞİD’in işi; bundan sonra Antalya’da bir restorana, ardından da turist otobüslerine saldırmayı planladılar” dedi. Bir hücre evine baskında ele geçirilen bilgisayarda eylem planları bulmuş polis; davanın iddianamesine de aylar önce girmiş bu bilgi

E, peki neden gazetelerde bununla ilgili bir haber okumadık? O muhabir arkadaşın gazetesinde meselâ?

Çünkü gazeteler artık ‘haber’ vermiyor.

Bir zamanlar gazetecilik

Zihnim, hemen eski günlere seyahate çıktı. Verilecek örnek çok, ama benim favorim Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın vefatından birkaç ay önce (4-7 Haziran 1992) düzenlenen ‘İzmir İktisat Kongresi’ sırasında ortalığı ayağa kaldırmamız…

İlki Atatürk tarafından (17 Şubat 1923) yapılmış ‘İzmir İktisat Kongresi’nin ikincisi ile, DYP-SHP hükümetine “ANAP tarafından izlenmiş ekonomi politikasından şaşmayın” mesajını vermek istiyordu Özal; bunun için iyi hazırlanmış, etkili bir de konuşma yapmıştı.

Başbakan Süleyman Demirel’in konuşmasını gölgede bırakan bir konuşma…

Türk basınıyla birlikte yabancı gazeteciler de çağrılıydı kongreye.

Yerimizde duramıyorduk. Gazetelerimiz ertesi gün konuşmalardan hareketle manşet atacaklardı, ama oraya kadar gitmiş bizler haberdeki bilgileri mi taşıyacaktık köşelerimize?

Cumhurbaşkanı Özal’ın yanına gittim. “Efendim” dedim, “Size bir kez daha ‘Geçmiş olsun’ demek için odanıza gelmek istiyoruz.”

Onunla “Şunlarla gel” demesi üzerine bir grup meslektaşla çıktığımız otel odasındaki konuşmalarımız, o gece gazetelerin manşet değiştirmesiyle sonuçlandı. Konu konuyu açmış ve oradan geceye katılan gazeteciler için bol malzeme çıkmıştı.

Şimdilerde Cumhurbaşkanı ve Başbakan ile daha sık birlikte olunuyor, ancak ajanslar tarafından zaten verilmiş olanlardan öte bir haber yansımıyor…

Aklım bunu almıyor.

Örnek mi istiyorsunuz? İşte…

Efkan Ala bu hükümetin en çalışkan bakanıydı. Valilik, Başbakanlık Müsteşarlığı sonrasında Meclis’e gelmiş ve en netameli bir dönemde İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturtulmuştu. ‘FETÖ ile mücadele’ kavramını Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’dan sonra benimseyerek en sık kullanan siyasetçi oydu.

Birden bire istifa ederek sahneden çekiliverdi.

Neden?

Sorunun cevabı hâlâ yok. Aradan geçen şu kadar günden sonra bile, birkaç spekülasyon dışında, elle tutulur bir sebep öğrenmiş değiliz.

Efkan Ala orada, hâlâ milletvekili, hâlâ Ankara’da oturuyor… Bakanlıkta onun en yakını olan ve sebebi bilebilecek durumda bulunan insanlar görevlerine devam ediyor… Aile fertleri, yakın arkadaşları var ve erişilebilir durumdalar…

İstifasını sunduğu makamların sahipleri de gazetecilere kendilerini kapatmış değiller…

Ala’nın ayrılığı gerçekten kendisinin tercihi mi, yoksa ‘azil’ türü bir görevden almaya başvurulacakken ayrılma mı, bunu bile bilmiyoruz.

‘Performans düşüklüğü’ açıklayıcı bir gerekçeye benzemiyor, ama kayıtlarda sadece o var.

Daha buna benzer ‘haber konusu’ pek çok.

Türkiye Suriye’de savaşa dahil oldu. İki ayrı cephede askerlerimiz ve tanklarımız Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) birliklerine destek kuvveti olarak görev yapıyor.

Kıbrıs harekâtından sonra ilk kez ‘komşu’ bir ülkeye asker gönderiyor ülkemiz…

TV ekranlarında uzmanlar bir şeyler söylüyorlar söylemesine, ancak bu askeri harekâtın nasıl planlandığı, müdahale kararının ne zaman alındığı, kimlerin itiraz ettiği, karar itirazsız alındıysa hangi argümanların ikna edici olduğu…

Bunları biliyor muyuz?

Oysa ‘haber’ işte bu soruların cevabında yatıyor.

Asker Suriye’ye girdikten sonra meydana gelen gelişmeler de haber elbette, ama bir okur olarak benim merak ettiğim onlardan ötesi…

Her gelişme, arkasında gazetecilerin cevaplaması beklenecek pek çok soru bırakıyor bizde.

Kendimize kızıyorum ve kızdığımın da bilinmesini istiyorum: 18 ay önce, parti kongresinde, katılan bütün delegelerin oyuyla seçilmiş bir genel başkan-başbakan koltuğunu geçenlerde terk etti bu ülkede, böyle bir olayın neden ve nasıl yaşandığı bile tam bilinmiyor…

18 ayda ne değişti?

Spekülasyonlar var, ama gerçek ne?

Bilinmiyor.

Listeye 15 Temmuz gecesinin bilinmezlerini de eklemeli miyim?

Adil Öksüz denilen kişi Akıncı Üssü’nden hemen yolcu edilmemiş, orada tam 3 gece, 2 gün kalmış… Bunu bile nice sonra öğrendik. Ancak orada tecritte mi kalmış, yoksa Üs’te geniş ifadesini almışlar mı? Oradan nasıl ayrılmış?

Cahiliyiz bu bilgilerin…

Günümüzde bir insanın nerede bulunduğunu tespite yarayan pek çok yöntem var. Türkiye güvenlik teknolojisinde ileride. Ancak resmen buharlaştı adam.

Eskiden gazeteler en külyutmaz muhabirlerine, “Peşine düş, bul şu adamı” görevini verir, sonuç da alırlardı. Muhabir, peşine takıldığı kişinin aile fertlerinden ve arkadaşlarından bulabildikleriyle görüşür, izini takip eder, içeride veya dışarıda adamı mutlaka bulurdu.

Çoğu kez devletin görevlilerinden de önce.

Şimdi görevlilerin ‘büyük kardeşe büyük, küçük kardeşe küçük pay’ ölçüsüyle gazetelere paylaştırdığı bilgilerle yetiniliyor.

Maalesef, Adil Öksüz gibi ‘gazetecilik’ de gözümüzün önünde buharlaşıp gidiyor.

Gazete okuru, ‘Özel koruma’ gibi suya sabuna dokunmaz bir manşete bile itiraz eder hale gelir işte böyle bir gazetecilik ortamında…

ΩΩΩΩ

NOT:

Henüz okumadıysanız, daha önce siteme eklediğim ‘Hasbihal’ yazıma (‘Bugün sizlerle hasbihal yapmaya karar verdim. Zira 3. ayımız dolmak üzere…’) bir göz atmanızı isterim. FK

12 YORUMLAR

  1. Davutoglu ya da Ala bey neden alinmisla ugrasacagimiza, darbecileri ve pkk yi nasil temizlerize kafa yorsak, yeni tesvik paketi ekonomik canlanma saglarmi ? Ya yogunlassak iyidir. Biliyoruz ki fitne katilden beterdir…

  2. Sayın Koru bu yazdıklarınız herkesçe aşikar. Malum şeyler bunlar. Asıl mesele bu gazetelerin veya gazetecilerin niye yazamadığı, habercilerin niye haber veremediğidir. Evet haberciler o kadar malumat aktarıyor ki bizler de sizin gibi onca haber sitesi veya tv kanalı içinde haber arıyoruz. Fakat bulamıyoruz. Çünkü bunlarda değişen sadece isim. Gerisi aynı. Ama sanırım sorduğum sorunun cevabı da belli. Fakat bu yazınıza ek olarak bu cevabı bir de sizden duysak hiç fena olmaz.

  3. Fehmi bey size gazeteciliğin ve yahut habercilik öldüğünün resmi, dün devlet büyüklerimiz Diyarbakıra gitti ve bir de ne olsun işid bağlantılı bombalı araç yakalanıyor. Hiç biryerde duyulmuyor görülmüyor haber yapılmıyor… Acaba yakalananlar ne oldu yada yine serbest mi bırakıldı… Hiç bir haberimiz yok çünkü artık haber yok….

  4. FETÖ kılcal damarlarına kadar girmiş devletin ve milletin. Bu demokratik ülkede onlarca gazete çıkıyor. Nedense bu sızmadan hiçbir gazetenin doğru dürüst haberi olmuyor. Bunu haberleştirmiyorlar. 15 temmuz gecesi uyanıyorlar. Gerçi o gece de doğru dürüst Tv kameramanı, gazeteci göremedik tankların etrafında. Doğru dürüst canlı yayın bile yapmadılar. Bir tek fox tv, o da balkondan çekilmiş, karartılı bir meclis bombalaması gösterdi. Sonradan vatandaştan çektikleri yarım yamalak cep telefonu kayıtlarını istediler utanmadan. Türk basınıymış, medyasıymış. Peh peh. He ya he.

  5. Sayin Koru her seyden once size TSK ediyorum, bazi konulardaki duyarliliginiz icin! Dogrusu bende medyamizin hic bir konudaki haberlerine inanmiyorum, ne aciidrki din Adina islamcilik Adina yola cikanlar insanlara yalani, rusveti, hirsizligi, kibirliligi ve Daha bir cok dinimiz tarafindan red edilen kotulukleri normalmis gibi gosteriliyor. Ama ne yapalim dunyanin ayari bozuldu yapacak fazla bir sey

  6. Fotoğraf,içinde bulunduğumuz durumu eski ifadeyle remzediyor.Her şey çok bilinmeyenli denklem..Bu genellemeyi yukardaki fotoğrafa indirgeyerek ACABA larla okumağa çalışalım:
    Silah doğrultmuş askerler kimi koruyor acaba?
    Sivilleri askerden mi koruyor acaba?
    Askeri mi koruyor acaba?
    Askeri koruyorsa kime karşı koruyor acaba?
    Çoğaltılması mümkün acabalı çok bilinmeyenli somut bir denklem..
    Çözmek için,ünlü matematikçilerin gereği yok
    Geçmiştekine benzer BİR BİLEN var.
    Söylemez ki!..

  7. Gazetecilik nefes darlığı dönemini Özal a iftira ile Simavi dönemin de başladı. Doğan çetesi Özal rahmetliye yurt dışından sütyen takip getirdi diyecek kadar utamazlaştı Mercümek,Ahmet linçleriyle komaya girdi etkisini gören sn.Tayyip bey tarafından kökünü satın alıp hepsini bende memur yaptı kocaman yazarları bile methiyeci oldu 10 yıldır gazete almıyorum. Sizin gibi bir kaç yazar haricinde yazıda okumuyorum sayfalarına bile girmiyorum girmede umarım hepsi batar. İnşallah Gazeteciler tek yada toplu olarak sosyal medyadan özgür olabilecek kadar kazanç elde ederler başka türlü organize sermaye gruplarının, devletin, dini veya dinsiz cemaatlerin uşağı olmaktan başka bir şey olmazlar. Halk organize olamayacağıdan kişisel 50 kuruş 1 TL ile gazete dölmez gazetelerin de halk.,hak adalet gibi dertleri ideal bir fikirleri olmadığı için bu kısır döngünün dışına çıkılmaz hürmetimle ALLAH yardımcınız olsun

  8. 12 Eylül 1980 ihtilalinin kudretli lideri Org. Kenan Evren 1982’de yapılan Anayasa referandumu ile %92 oyla Cumhurbaşkanı seçilmişti. Evren futbola da meraklıydı ve Ankara’daki maçlara bazen giderdi. O geldiğinde anonslar yapılır ve kötü tezahüratlar yapılmaması hatırlatılırdı (.bne hakem gibi). Fakat seyirci verilen kararı beğenmediğinde şöyle tezahürat yapardı : “ Hakem, hakem, anlarsın ya ! ”.

  9. Sn Koru,
    Sanıyorum bu ülkede en güvenilmez kurum basın, haksız mıyım? Yani yazılan çizilen on haberden sekizi kesin yalan, diğer ikisi de çarpıtma olursa insanlar nasıl güvenebilsin ki? Bazı gazetelerin genel yayın yönetmenlerinin bakanlarla nasıl konuştuklarını henüz unutmadık, yani basın baskı aracı ve maalesef pek çok yazar tetikçi olarak kullanılıyor. Balyoz, Ergenekon davalarında neredeyse tüm basın kuruluşları her akşam çarşaf çarşaf dökümanları inanılmaz (sonradan kumpas olduğunu öğrendiğimizde olayları) öyle veriyorlardaki olabilir çünkü bizim asker sivil ilişkilerimiz hep bu tür kötü örneklerle dolu, üstelik gazetelerin çarşaf çarşaf yazıları mı yoksa o meşhur savcıların hazırladığı iddianameler mi birbirine karışıyor bazan yazarlar savcılardan önce iddianameleri haber yapabiliyordu, tüm bunlar nasıl oluyorsa bilinmez ama o savcılar artık kahramanlar olarak görülmeye başlanmışrı, tüm bizleri yanıltan o yazarlar artık ne yazarsa yazsın kim inanır? Adamlar hala bir özür bile dilemediler, gerek yok ki, onlar yazarak para kazanmalarına devam ediyorlar alan memnun veren memnun, dolayısıyla insan içine çıkamam diye bir şey yok ki!
    Yani bu ülkede “her şey olabilirsin sadece rezil olmazsın” sözünün doğruluğuna inananların sayısının az olmadığını düşünülüyor. Ne yazık ki eskiden de basın hep problemliymiş? Yani okuduklarımıza göre altmış darbesinden önce pek çok insan üniversite öğrencilerinin kıyma makinalarından geçirildiği, daha yakın bir zamanda ellerinde değneklerle sakallı adamların caddelerde gezmeye başladıklarını (sonradan bir çoğunun asker olduğunu öğrendik) başörtülü o kadının (oyuncu) gözyaşları içinde ve o sakallı Aczimendi şeyhini bizlere göstererek inandırmadılar mı?
    Artık bu basın ağzıyla kuş tutsa gene mesafeli yaklaşılacaktır, yani okunan ne olursa olsa hatta “Güneş doğudan doğdu diye manşet atsalar” gene kuşku ile karşılanması normal değil mi?
    Yani her yazı bir algı operasyonu olarak değerlendiriliyor ve ona göre de tavır alınması normal değil mi?
    Sevgi ve saygılarımla,

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here