Bugün iyimserliğim üstümde: ABD mesajları Almanya’ya da taşınmalı görüşündeyim…

43

Birleşmiş Milletler’in (BM) her yıl şu sıralarda dünya liderlerinin katılımıyla yapılan genel toplantısı, bizde, birbiri ardına konuşan iki liderin görüşleri arasındaki çarpıcı farklar açısından ele alınıp değerlendiriliyor.

ABD Başkanı Donald Trump ile Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın…

İki konuşmayı değerlendirirken

Trump’ın konuşması kendisine ‘dünya lideri’ gözüyle bakılmasına alışılmış olan ABD’nin bu konumunu terk etmeye hazırlandığı anlamını taşıyor. Adaylığı döneminde kullanmaya başladığı ‘‘Önce Amerika’’ söylemini dünyaya da yayma niyetinde olduğunu o kürsüye taşıdı Trump; küreselleşme yerine her ülkenin kendi başının çaresine bakmasının daha doğru olacağını kayıtlara geçirdi. Tabii, ABD’nin çıkarına ters gelişmeleri boş geçmeyeceği, bütün gücüyle müdahalede bulunacağı tehdidini savurmayı da unutmadan…

Çelişkilerle dolu bir konuşmaydı Trump’ın yaptığı…

[‘Önce Amerika’ diyen bir ülkenin askerleri Ortadoğu’da ne arıyor? Çelişki değil mi bu?]

Buna karşılık, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin ufkunun ülkemizin resmi sınırlarını aşan bir genişlikte olduğunu belli eden, yerelden küresele uzanan hedeflerini birbiri ardına sıralayan, gerekirse askeri güç kullanmaktan da çekinilmeyeceğini açıkça söyleyen bir konuşmayla çıktı BM kürsüsüne. Dünya sisteminin güncellenmesi ve bu yolla daha adil hale getirilmesi tezini bir kez daha tekrarladı.

İç tutarlılığa sahip bir konuşmaydı Erdoğan’ın yaptığı…

ABD başkanının konuşmasını kaleme alanların, elbette kendisinin yönlendirmesiyle, Türkiye adına kürsüye çıkacak Tayyip Erdoğan’dan çok daha sert eleştirilere muhatap olmayı beklediği gibi bir hisse sahibim.

Eleştiriler sertti, ama Trump’ın beklentisi daha da sert eleştiriler yönünde olmalı.

Konuşmasında pek çok ülkeyle ve liderleriyle ilgili olumlu-olumsuz görüşlerini beyan etmekte hiçbir beis görmediği halde Türkiye’yi es geçen Trump’ın, BM konuşması sonrasında eline geçen iki fırsatın ikisini de Türkiye’yi hayırla yad etmek için değerlendirmesi yatıyor bu hissimin altında.

Bu da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM kürsüsüne taşıdığı mesajların dozunun iyi ayarlandığının bir göstergesi sayılabilir.

Mesajlar kadar üslup da anlatılmak istenenin hedef kitle üzerindeki etkisini belirler.

Trump, BM konuşmasını, büyük çapta, öncelikle cebini düşünen, yaşadığı yörenin ötesinde bir ilgiye sahip bulunmayan Amerikan halkına kendisinin tam da istedikleri türden bir başkan olduğunu ispatlama fırsatı olarak kullandı.

Erdoğan da konuşmasının Türkiye’de nasıl yankılanacağını bütünüyle gözardı etmemişti, mesajlarının bazısı doğrudan bizlereydi; ancak yine de evrensel ağırlıkta yönleri de ihmal etmeyen bir metinle çıkmıştı Cumhurbaşkanı Erdoğan kürsüye…

Hassas denge gözetilmişti.

Almanya’ya verilecek mesajlar

Cumhurbaşkanı ABD’den sonra Türkiye’ye dönmeden resmi bir ziyaret için Almanya’ya uğrayacak. Orada da bu denge herhalde ihmal edilmeyecektir.

Zaman zaman sorunlar yaşansa bile, Almanya, Türkiye açısından önemli Batı ülkelerinin en başında yer alıyor. Yalnızca ülkemize ilgi göstermiş Alman sermayesinin ve iki ülke arasındaki ticari ilişkilerin yoğunluğu sebebiyle değil, orayı ‘ikinci vatan’ olarak seçmiş sayıları üç milyonu aşan Türklerin varlığı sebebiyle de önemli ülke Almanya.

Her ülkenin siyasi hayatının özelliklerinin de zorladığı hassasiyetleri bulunur.

Almanya’nın -Avrupa’daki genel yönelişi de yansıtan- popülist politikacıları ile göçmenleri ve aralarında yaşayan yabancıları ülkeleri için ‘tehdit’ olarak gören bir zihniyeti benimsemiş partileri var ve bu görüşler seçmenden taraftar da bulmaya başladı.

Türkiye’nin ve Türkiye’yi yönetenlerin, sadece ‘aşırı sağ’ eleştirisiyle yetinmeyip bu gidişi daha da hızlandıracak malzemeler sağlamaktan uzak durmasında yarar var. Çatışmacı bir dil yerine yapıcı yaklaşımlar benimsenmeli, Türklerin Avrupa’daki varlığının yaşadıkları ülkeler için bir değer olduğu her fırsatta sergilenmelidir.

İki ülke arasında bir anlayış ve güven köprüsüdür Almanya’daki Türkler…

Bu sürekli vurgulanmalı.

Dışımızdaki dünyada kimlerle siyaseten ortaklık kurabileceğimize, kimlerin ülkeleri siyasetindeki varlığının ülkemiz açısından daha doğru olduğuna fazla dikkat göstermeyen yaklaşımlar, tabii başka unsurlarla da birlikte, Avrupa’da ‘aşırı sağ’ın yükselişine yaradı.

Bunu tersine çevirmenin, dostları her iklimde artırmanın yolları aranmalıdır.

Kendi iç sorunlarını başka ülkelerin de sorunu haline dönüştürmekten ise kaçınması gerekir Türkiye’nin…

ABD’de BM kürsüsünden verilen mesajların Almanya’da olumlu etkiler yaptığına inanıyorum; Almanya ziyaretinde verilecek mesajlar o havayı daha da pekiştirmeyi getirse ne kadar iyi olur.

Olur mu, olur…

ΩΩΩΩ

43 YORUMLAR

  1. Özellikle Fehmi Beyin iyimserlik diye biraz ironiyle yazdıklarına yandaşların yorumları beni güldürdü. Tarafgirlik böyle birşey demek ki. Neymiş bunca zamandır güdülen “ilkeli ve kararlı politikaların sonucunda” Avrupa ülkeleri dize gelip Türkiye ile aralarını düzeltmeye çalışıyorlarmış. Beni aldı bir düşünce; “acaba hangi tutarlı ve ilkeli politikalar ki bunlar” diye düşünmeye başladım. Mesela Rusya Kırım’ı işgal etti, Suriye’de Esat’ı herşeye rağmen ayakta tuttu, biz de “kararlı ve ilkeli” bir şekilde Rusya’nın kuyruğunda devam ediyoruz. İran’ı ambargodan kurtarmak için göbeğimiz çatladı, Suriye’deki rejimi ve orada savaşan askerlerini (özellikle Devrim Muhafızlarını) finanse etsin diye Zarrap’ların önüne bütün bir milleti yatırdık. Kararlı bir şekilde Suriye’den gelen 3,5 milyon mülteciye ev sahipliği yapıyoruz ama İran’la olan dostluğumuzu ve oradan gelen rüşvetleri terketmiyoruz. Mesela S. Arabistan’la kanki olduk, ortak “İslam Ordusu” bile kurduk. Şimdilerde bu ordu buharlaştı mı nedir? Ortalıkta görülmüyor. “Ortadoğu’da bizden habersiz yaprak kıpırdamaz” lafları sonrasında bütün Müslümanların hamisi olduk. Ama Suriye ve Irak’ta bizim ülkemizden geçen onbinlerce İŞİD elemanı devlet kurdu, sonra topraklarımızı, askeri üslerimizi açtık bütün Haçlı Kuvvetleri gelip Suriye ve Irak’ı bombaladı. Ama biz hep “ilkeli ve kararlı” politikalar güttük. Meslela Trump diye saçma sapan bir adam ABD Başkanı olacaktı. Önce karşı çıkar gibi bir tavırdaydık. Sonra adamı adamı Aziz mertebesine çıkardık. Gece gündüz yağlamalar yaptık. Ama elde var sıfır.
    Gelelim “Nazi artığı, Hitler’den farksız” Avrupalılara. Bunlar dünden bugüne hangi politikalarını değiştirdiler de şimdi aranızı düzeltmek için bu kadar yalakalık yapıyorsunuz? Bir tane değişiklik gösterin bütün bu söylediklerimden vazgeçeceğim. Seçim propagandası yapmanıza izin mi verdiler? Yoksa iltica edenleri ret mi ettiler? Adamlar reel politik denen şeyi yapıyor, ülkelerinin menfaatlerini güdüyorlar. Hepsi bu. Siz bu mavallarla % 98’i okumayan bir toplumun çoğunu uyutup iktidarınıza devam edebilirsiniz. Ama artık deniz bitti, bundan sonra eski hovardalıklar yok. İlk on yılda bütün bir tarihi mirasın ve Türkiye’nin yüz akı insanların katkısıyla oluşan maddi ve manevi birikimi beş yılda talan edip yandaşlara dağıttınız. Şimdi kapı kapı dolaşıp borç arıyorsunuz. Elbette bulursunuz, karşılığında neleri verdiğinizi de şimdilik öğrenemeyeceğiz maalesef. Her dialog, barış diyene Yahudi Uşağı diyenler Yahudi lobileriyle basına kapalı görüşüyorlar. İkiyüzlülük tabiri burada yetersiz, yüzsüzlük bile az gelir. Türkiye’nin hikayesini fena bitirdiniz, Türkiye kendi hikaye oldu. Görelim Mevlam neyler.

  2. Yazarimizin bugünkü yazısı bana rahmetli babamin bir ruyasini hatılattı.
    Babm ile halasinin oğlu ayni yaşta idiler ve birbirlrini çok severdiler.
    Babam dini vacibelerin yerine getiren dindar birisi idi, halasini oğluda tam tersi idi.

    Bir sabah baba halasinin oğluna “İb dün gece seni ruyamda gördüm” oda “hayirdir Me nasil gördün?”
    Babam, Kıyamet kopmuş günahlar sevaplar tartilmiş benim günahım sevabımdan biraz fazla çıknca bana dedilerki senin cennete girmen için şu kadar imana ihtiyacın var, bulamassan cennete giremessin.
    Bende bir etrafa bakim bana biraz iman veren bulabilirmiyim derken bir de ne göreyim!! sen yeşillik bir bahçede oturmuş kuran okuyorsun.” Hala oğlu pür dikkat babami dinliyor.Babam,” seni öğle görüce çok sevindim bana biraz iman verirse cennete girerim diyerek senin yanina geldim, ve sana durumu anlatıp İb bana biraz senin imanından verde cennete gireyim benim günahım sevabimdan fazla çıktida.
    Sende elindeki KUR’ANI KERIMI tuttun ve bana, “Me vallah billah bu Kuran beni çarpsınki bende bir garam İman yok.”
    “Dedin.”
    Bugünku yazida okurlardan aynen rahmetli hala oğlu gibi bazılarinin çok hoşlarina gitti.

    Bana ögle geliyorki Fehmi beyin yarinki yazisi babamın ruyasınin sonu gibi bitecek.
    Eski bir okuyucusu olarak, yarınki yazısina bugünden yorum yazayım hazır dursun, çünkü örneğin tellefonun A tuşuna tıkliyorum S geliyor, onun için yazmak bayağı zamanımı aliyor.
    Burada bugün akşami ordada yarin sabahi sabirsizlikla bekliyorum.
    Taha Kıvac bu aralar bazen bu siteyi ziyaret ediyor, hiç belli olmaz belkide yarin ziyaret eder.

  3. CHP bir iktidara gelse, hem Türkiye kurtulur, hemde bizim – süt dökmüş allameler cahillerin elinden, dilinden kurtulur. 1940’lı yıllarda karne ile ve kuyrukla İNÖNÜNÜN ekmek dağıttığı, 1980 öncesi Ecevit’in -torpili olana- 2 kg Ayçiçek yağı dağıttığı gibi.
    Dünya Liderleri Trump konuşurken, ona gülüyordu, değil mi ?

  4. BM. Güvenlik Konseyi üyeliği için müslüman ülkeler ve diğer ülke topluluğu için kontenjan istemeli veya Güvenlik Konseyi’nin , hiç olmazsa salt çoğunlukla karar alması sağlanmalıdır

    3. Dünya savaşının galibi zor çıkar. Karagülle Hoca’mın 3. ve 4. şıkları çelişkili, İran konusunda
    isabet payı çok gibi

    Liberal (sınırsız hayvan hürriyetine sahip) vahşi Demokrasilerde, “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” işletme el değiştiriverir. Mesele bu kadar basit ! Böylece, vatandaş kendi malının yalancısı durumuna itiliyor.

    Gerçekten, geliri kısılmış insanlar zor yaşıyacak, sahte yeşil kartlılara ve şarlatanlara birşey olmaz

    Kur değişikliğinde, dış etkenlerin etkisinin olduğu hususunda, Yahudilere ait olan ABD Merkez Bankasının aldığı kararla birlikte, Dolar’ın 6 _ TL nin aşağısına yönelmasi sırıtıyor.
    i

  5. Dünyanın şu anda geldiği ekonomik, siyasi ve hatta askeri çatışma durumunda, Abd’den hayır gelmeyeceğini anlayan Avrupa ülkeleri sırayla Türkiyeyle aralarını düzeltme ve yanyana gelme yollarını arayıp bulmaya başladılar. Özellikle İdlibdeki son durumdan sonra. Bunun böyle olacağını bilenler biliyordu. İngiltere bunda başı çekerken, Hollanda büyükelçisini gönderdi, Belçika ilişkileri düzeltmek istediğini açıkladı, Almanya Erdoğana nasıl bir karşılama düzenleyeceğini şaşırırken, Fransa Suriyede ortağımız Türkiye açıklaması yaptı. Euro 2024 ü de alırsak sürpriz olmaz.
    Bunlar uygulanan ilkeli ve kararlı politikaların sonucunda oldu ve Fehmi bey merak etmesin Almanya Erdoğandan olumlu mesajlar duyacaktır. Tabii fetö konusundaki isteklerini de büyük ölçüde verecektir.
    Bazı politikaların semeresini yavaş yavaş almaya başlayacağız. Hem bölgemizde hem de dünyada sesimiz ve etkimiz artma trendinde. Zorlukları sabırla aştıkça daha da kuvvetlenecek bu durum.

    • Rusya alacağını ziyadesiyle aldı. Bunda Türkiye’nin herhangi bir rolüne ihtiyacı var mıydı? (Yine de nereye kadar güvenilebileceğini zaman gösterecek. Ümidimiz Rusya’nın Esad’ı düşünürken biraz da onunla hemfikir olmayan suçsuz Suriyelileri düşünebilmesi). Rusya alacağını alırken ABD almadı mı? Dünya’da bir çatışma olursa Avrupa’ya ABD’den hayır gelmeyip Türkiye’den hayır geleceği konusu biraz fazlaca abartma, kendine yontma, hatta hüsnü kuruntuyu akla getiren bir böbürlenme kokusu saçıyor….

      AB’nin bu yaklaşımı çaresizlikten çok Erdoğanı kontrol etmek, belki de rasgele-düşüncesiz çıkışlarıyla Türkiye’ye fazlaca zarar vermemesine çalışmak ta olmasın? Endişeleri var, Türkiye’den parasıyla gelebilenleri AB-İngiltere alıp durdu halen de “gelin gelin paranızla, iyi eğitim seviyenizle bize gelin; buyrun hoşgeldiniz” deyip alıyor. Asıl endişeleri, Erdoğan döneminin kaçırdığı bu paralılar furyasından sonra geride kalan garibanlar-mutsuz çoğunluk! Endişe “ekonomisi başta olmakla yanlış yönetildiği için Suriyedeki durumun da etkisiyle, ya Türkiye karışır buradan da ciddi bir mülteci akını başgösterirse” endişesi. Bunu T.L. nin tepetaklak gitmesinden sonra özellikle Almanya hissettirdi. Kararlı, ayakları üstünde durabilen dengesini kaybetmemiş bir Türkiye kendi menfaatlerine daha uygun. İşin gerçeği “bakımsız, parasız, egitimi düşük seviyede” mültecileri kendilerine büyük yük olarak görüyorlar, hele de Avrupa’da zaten bıktıkları Türkiye müslümanları olursa. Yani “Aman yerlerinde kalsınlar, aman bizim rahatımızı bozmasınlar” endişesi….

      Türkiyenin Bölgede/Dünya’da güç olması manevraları hüsnü-kuruntuya dayalı laflarla olmaz. Ekenomisini içerde adam gibi düzeltmesiyle olur. Bu da seni kullanmağa çalışanlara bağımlı olmamak, onlardan borç-kredi dilenmemekle olur. Bu da ülkendeki para-insan kaynaklarını en iyi şekilde bir kırıntıyı dahi israfa kaptırmamakla, her temel ihtiyacı karşılama yönünde üretimle olur. Böylece seviyen yükselir. Bu olduğunda Euro 2024 te Olimpiyat ta Türkiye’ye koşa koşa gelir…. Erdoğan veya bir başkasının bireyselliğine ihtiyaç olmadan. Kollektif bir çaba yeter. Mesele de bu zaten….

        • Necip bey Erdoğan çok konuşan biri. Öyle değil mi? Çok konuşan da genelde çok hata yapar. Bazen istemediği halde bazen de farkında olmadan Türkiye’ye zarar veriyor. Dış basında bazen Erdoğan’ı eleştirirken Türkiye’ye acıyanlar hatta dolaylı olarak yol göstermeğe çalışanlar bile var. Takip ederseniz bunları yakalayabilirsiniz. Türkiye ağır aksak da olsa zig-zag yaparak ta olsa AB yolunda. Son geldiği nokta da bunu göstermiyor mu? AB’de Türkiye’yi takip eden gözlem grupları yok mu? Erdoğan’ın her dediğinin onlarda kaydı yok zannediyorsanız yanılıyorsunuz (internet çağındasın). Bazen kaale almıyorlar. Bazen de reaksiyoner/otokrat bir Erdoğan’ın yarın öbür gün iktidardan gitmesinin Türkiye’nin geleceği için daha yararlı olacağı dillendirdiklerini şahsen ben okudum…. Bu arada, bu yorumum sonuçta teknik hata sinyali verdiği için sisteme girmediği düşüncesiyle ikinciyi yolladım (kısaltılmış olarak).

          • Erdoğan bu milletin içinden gelen ve iç-dış birçok vesayeti yıkarak milletin egemenliğini gerçek anlamda sağlayan bir lider. Çok konuşuyor ama boş konuşmuyor. Bu milletin belki birkaç yüzyıldır kaybettiği ve özlediği haslet ve değerleri millet adına seslendiriyor. Böyle olmasa yarıdan çoğunun desteğini nasıl alırdı. Eğer biat sebebiyle oy alınsaydı chp nin işbaşından hiç gitmemesi gerekirdi. Türkiye artık ne Ab, ne Abd ne de başka bir yolda. Türkiye kendi yolunu çiziyor ve bu yolda yanında olmak isteyenlerle beraber yürümeye açık olduğunu daima belirtiyor. Bu yolda gerekirse Ab ile, gerekirse Abd ile gerekirse Rusya ile, gerekirse İran ile, karşılıklı kazan-kazan durumuyla işbirliği yapabilir ve mümkün olduğunda da yapıyor. Yeter ki eskiden olduğu gibi başka ülkeler üsten bakan olmasınlar, vesayet gütmesinler, sadece kendi menfaatlerini kollamasınlar, bizi maşa ve uşak olarak kullanmaya kalkmasınlar. Bu ülkeyi eşit ortak olarak tanıyan, bu ülkenin egemenliğine, bağımsızlığına, menfaatlerine saygı duyan, işbirliği niyetinde olan her ülke ile birlikte çalışılabilir. Nitekim üsttencilik yapmaya kalkan Ab ülkeleri önce buyurganlığı devam ettirmek istediler ve aramız bozuldu, bunun sökmediğini görünce karşılıklı eşitlik ve saygı gösteren bir tutuma döndüler. Bugün Merkelin tavrını izlemişsinizdir. Aramızda görüş ayrılıkları olabileceğini ama konuşabileceğimizi ve işbirliğimizi sürdürebileceğimizi belirtti ve çok saygılıydı. Bu tutumda olan her ülkeyle hem çalışılır hem kazanılır, hem de her türlü haklı istek, öneri ve eleştirisi dikkate alınır. Bu durum ülkedeki muhalifler için de aynı şekilde geçerli esasında. Saygı görmek ve dikkate alınmak isteyen, önce kendisi saygılı olacak ve karşıdakini dikkate alacak. Hayatın her alanında, bu platform da dahil, bu böyle.

          • Hatalar boş konuşmaktan daha maliyetli oluyor. 16 yıl az-buz bir zaman süreci değil. Hatalar daha az olsaydı şüphesiz çok daha iyi durumda olurduk. Liderlik grubu burada sizin gibi kayıtsız şartsız bazı savunanlarca bile “kötünün iyisi” olarak tanımlarken, “iyinin iyisi” arayışı içersinde olanlar saygısız – dikkate alınmaz gruba dahil edilirse kötünün iyisinden bayır aşağıya gidilen bir durum var demektir. 16 yılda üretim-bazlı ekonomi olsun, birlik beraberlik olsun daha iyi durumda olmamız gerekirdi. Eleştirilecek çok taraf var. AB eleştirisi daha az olan standardlar içerdiği için önemlidir. Nedir bunlar? -bizde sorun olan teknoloji eksikliği, -eğitim kalitesi eksikliği, -ahlaklı iş yapmak eksikliği, -şeffalık eksikliği, -adalet-hukuk eksikliği, -iş temini eksikliği, adam kayırma, -işi ehline vermeme, -israf konusu, -rüşvet ve yolsuzluk konusu. Liste ayrıntılarla daha da uzatılabilir. Bütün bunlar meydandayken vesayetmiş egemenlikmiş bunlar eksikleri giderme konusunda ciddi değişiklikler olmadığı sürece boş şeyler, sadece pozitif bir algı oluşturma çabası. Saydığım eksikliklerimiz olmasa Merkel veya bir başka AB üyesi bize çok daha saygı duyacaktır. Saydığım eksiklikler giderilmiş olsa pozisyonumuz kuvvetlenecek “a bakın kendimizi Erdogan marka uslupla sonunda kabul ettirdik, bizim dediğimize geldiler gibi bir sav/zan buharlaşacaktır… İlişkiler süratle tamir edilmeli. Olursa veya olmazsa da avantajlı yine biz oluruz. Olursa işimize gelmediği zaman çıkarız… Kimse zincirle bağlamayacak…

          • İlişkiler iki taraflıdır, ama yapılması gereken herşeyin sorumluluğunu, eksiklerin kabahatini, olumsuzlukların sebebini hep tek tarafa bağlıyorsunuz gibi. Erdoğanın ve Akp’nin ilişkide olduğu iç ve dış çevrelerin hiç mi hatası, eksiği, kusuru, kötü niyeti yok karşılıklı sorunlarda acaba? Her şey için tek sorumlu olması gına getirdi biraz.

          • Siz de körkütük “Erdoğan ve AKP”yi savunmaktan gına getirdiniz biraz. Madalyon sadece iki yüzlü değil, çok yüzü var şeklinde kafiyeli birşeyler de yazıp durdum. Ancak, sizler bu yüzleri göremediğiniz gibi, gösterecek gözlüklere de sahip değilsiniz. Sizin gözlükler koyu, partizan, hep AKP marka… karşı tarafları bulanık gösteriyor. sizlere göre, olaylara çok taraflı olarak bakılmaz…

            Size göre, kargadan başka yok ki kılavuz,
            Kasımpaşada doğmuş gibi, hepiniz yavuz!
            Madalyon iki-yüzlü! öyle mi beyim!?
            Eskiden milletti, epey daraldı havuz….

            Burada yeri geldiğinde yahudileri net olarak eleştiren/kınayan birkaç kişi arasında benden başka bir de didem hanım vardı, siz yoktunuz. Sizlerden biriyse olayı anti-semitizm ile karıştırmıştı, hatırlarsanız…

          • Erdoğanı ve Akp yi değil onların idare ve temsil ettiği bu ülkeyi savunuyorum, sırf bu sebeple onlara saldıranların tam aksine olarak.

          • İlk zamanlarda ben de öyle idim, tabandan çıktığı için hatta bizzat savunuyordum. Sonra «ülkeyi savunmaya her zaman evet, yönetenler dahil kim olursa olsun, yanlış yapanlara hayır» noktasına geldim. Yanlışlar eksikler ortada (yukarda not edebildiklerime bir daha göz atın). Bugünkü Erdoğan, işe başladığındaki Erdoğan değil. O zaman Üsküdar’da kiralık evde kaldığını okumuştuk. Halktan çıkan kolaylıkla halkın arasına karışabilen bir Erdoğan vardı. Bugün mevcut Saray üstüne bir de Bodrum’da saray gibi yer bir yaptırıyormuş. Bu olacak şey mi? “savunduğunuz ülke” adına böyle bir şeyi nasıl kabullenebiliyorsunuz? Ülkesini iyi temsil edemiyor, ortalama vatandaşını temsil etmekten çok çok uzak bir kimliğe büründü.

            Şu alınan “süper lüks” son uçak konusunda “devletin kasasından bu konuda para çıkmadı” şeklinde beyanat vermiş. Bir başka devlet tarafından hibe edilmiş duyduğuma göre. Bu kabul edilir bir şey değil, çünkü etik bir durum değil. Hatta, yolsuzluğun bir başka çeşidi. “Etik nedir, tanımlayın” diye sorsan neler söyleyebileceğini merak etmeğe başladım. Bu durum ülke adına ilerde menfaatler ihtilafını (conflict of interest), yaratabiliecek bir durum. Onun için mesafeli ilişki (arms length) etik bir kuraldır (Bu çok önemli iş ahlakı kuralı). Doğu-Batı olsun gelişmiş bütün ülkeler kalkınmalarını bu değerlere dayandırdıkları için gelişmiş durumdalar. Bizim için ise umitsizliğe sevkeden bir durum. Yapılan işler iş ahlakı ve ülke menfaati açısından yanlış işler. Onun için, savunmanı samimi ve akıl kârı bulabilmem mümkün değil, kusura bakma.

          • Siz kendi görüşünüze göre bazı tutum ve davranışları uygun bulmaya bilirsiniz ama onlar siz öyle düşünüyorsunuz diye uygunsuz olmaz. Sizin saray bizim külliye dediğimiz Beştepedeki bina Başkan ve çalışma ekibinin, kurumların, ofislerine, toplantı ve brifing salonlarının kütüphanelerin çalışma mekanlarının bulunduğu White House benzeri bir idari kompleks. Türk devleti ilk defa organize ve bütüncül bir yönetim merkezi oluşturmuş ve kullanıyor. Bodrumda yapılacağı söylenen yerleşke de muhtemelen Camp David benzeri Başkanın tatilini geçirirken de çalışabileceği yabancı devlet başkanlarını ağırlayabileceği bir devlet konukevi kompleksi olacak. Bu gibi vizyoner ve büyük devletlere has çalışma ortamları bence olması gereken şeyler. Bu devlet geçmişte çocuklarına içireceği bayat süt tozundan askerini bindireceği döküntü jiplere kadar birçok aşağılayıcı hibeyi maalesef sevinecek kabul etmiş. Artık hibe değil ölümden,
            darbeden, işgalden koruduğu bir devletin başından şükran ifade eden değerli hediyeler alıyor. Bu hiç rahatsız edici bir durum değil. Ama siz bakış açınız gereği bunları farklı algı koyabilirsiniz.

          • Kendi görüşün öyle demek seni de haklı çıkarmaz, Necip Bey (Devlet bey de uçağın hibe konusuna dair Sn. Erdoğan’ı eleştirel beyanat vermiş-öyle okudum). Beni bırak Türkiye gibi gelişmesiyle, ekonomisiyle, eğitim seviye ve kalitesiyle sorunlu bir ülkeyi, Külliye dediğin orantısız şaşalı bir yapıyla hakkaniyetle ilişkilendirmek açısından dünya kamuoyundan akli dengesi yerinde 100 tane insan seç ve sor bakalım, senin fikrini kaç tanesi destekler (dış basına da yansıyan bir konuydu malum).

            İçini gezmedim, ama resimlerini gördüğüm odalarda altın kaplamalı koltukları, işlemeleri bol bol olan bir yerin ismi külliye olsa n’olcak AK Saray olsa n’olcak? Beyaz Saray’ı ve Camp David ile ABD’yi örnek alacağına, sen ÖNCELİKLE onların gelişme konusunda yaptıklarına odaklansaydın eleştiren olur muydu? Yabancı devlet adamlarını Bodrum’da ağırlayıp ziyafet vermekle puan mı toplayacaksın sanıyorsun. Her şeyden önce orada altyapı sorunlarını daha çözmemişsin; su sıkıntısı olan çoraklaştırılmış bir yer. Sen önce bu sorunların çözümüne odaklan, Camp David’in kusur kalsın! “Siz bu işten anlamazsınız” türü bir yanlış mentaliteyi devletleştirmek de en vahim hata…. Sorun ve eleştiri konusu olan, Devlet ve Devletin saygınlığı değil yönetenler!.

    • Rusya alacağını ziyadesiyle aldı. Bunda Türkiye’nin herhangi bir rolüne ihtiyacı var mıydı? (Yine de nereye kadar güvenilebileceğini zaman gösterecek. Ümidimiz Rusya’nın Esad’ı düşünürken biraz da onunla hemfikir olmayan suçsuz Suriyelileri düşünebilmesi). Rusya alacağını alırken ABD almadı mı? Biz ne aldık Suriyelileri, içlerinden paralı ve eğitimli olanları bazı ülkeler seçerek aldı. Bize de milyonlarca gariban-insanlık kaldı. Bari, AB bunun mali yükünü yeterince karşılamış olsa. Almanya ziyaretinde umarız bu da münasipçe dillendirir. Bu arada, Dünya’da bir çatışma olursa Avrupa’ya ABD’den hayır gelmeyip Türkiye’den hayır geleceği konusu biraz fazlaca abartma, kendine yontma, ve hatta hüsnü kuruntuyu akla getiren sanki bir böbürlenme kokusu saçıyor….

      Türkiye’nin Bölgede/Dünya’da güç olması manevraları hüsnü-kuruntuya dayalı laflarla olmaz. Ekonomisini içerde adam gibi düzeltmesiyle olur. Bu da seni kullanmağa çalışanlara bağımlı olmamak, onlardan borç-kredi dilenmemekle olur. Bu da ülkendeki para-insan kaynaklarını en iyi şekilde bir kırıntıyı dahi israfa kaptırmamakla, her temel ihtiyacı karşılama yönünde üretimle olur. Böylece seviyen yükselir. Bu olduğunda Euro 2024 te Olimpiyat ta Türkiye’ye koşa koşa gelir…. Erdoğan veya bir başkasının bireyselliğine ihtiyaç olmadan. Kolektif bir çaba yeter. Mesele de bu zaten….

    • Sade Türkiye değil birçok ülke çinden ithal ediyor çekirdeği ve yerfıstığını. Oonuyla alakası ne? Erdoğan yaptı değil mi bunu da? Eskiden bütün hükümetler döneminde İthal edilmşyordu, Erdoğan teşvik etti? Vay halinize. Vahh

      • abdulkerim!
        öncelikle türkiyede çekirdek üreten bir ülkeydi. tıpkı daha önce saman ürettiği gibi. türkiye, tarımda kendi kendine yeten, dünyadaki 7 ülkeden bir tanesiydi. benim köyümde bile çekirdek üretilirdi. Şemşamer denirdi bizde. günebakan da denir. şimdi ise türkiye saman bile, çekirdek bile, mercimek bile hatta solucan bile ithal eder duruma geldi.
        – Evet bunların hepsini de erdoğan yaptı.
        – daha önceden bunlar ithal edilmiyordu. erdoğan teşvik etti. izlenen ekonomi politikası ile türkiyedeki bütün üretimler baltalandı.
        – Enson şeker fabrikalarının ocağına incir ağacı dikildi.
        – Zeytinlikleri satıp aralarında pay pay etmek için daha geçtiğimiz aylarda 40 takla attılar. şu an zeytinlikler pay pay edilebilirler. yarın zeytin ve zeytinyağını bile ithal etmek zorunda kalacaksın.
        – Konuyla alakasına gelince, eğer türkiyede yaşamıyorsan ya da türkiye ile hiçbir ilişkin yoksa, turist olarak bile gelmeyeceksen, türkiyeden mal almayacaksan ya da türkiyeye mal satmayacaksan, hiçbir alakası yok. Ancak türkiyede yaşıyorsan, esas konu bu. Erdoğanın birleşmiş milletlerde yaptığı konuşma ya da trumpın durumu züğürt tesellisidir. magazin haberidir. esas konu ise benim yazdığımdır.
        – muhtemelen bunu da anlamazsın, zaten şu ana kadar esas meselesi anlamadığına, benim yazmamla anlaman mümkün değil.
        – sende nasıl bir kafa var bilemiyorum. var mı onu da bilemiyorum. ancak açık olan şeyleri görememek gerçekten özel bir insan türü olduğunu gösteriyor. tıpkı bizim komşu gibi. hem bir tarafta kuru gıda stokladığını söylerken, diğer taraftan da “başımızda iyiki erdoğan var. erdoğan olmasa durumumuz çok kötü” olur diyecek kadar garip bir mahlukat. nasıl böyle özel tür insanlar oluştu bu ülkede anlamak mümkün değil.

  6. YARGI MENSUPLARINA MORAL SOHBETLERİ

    Ankara’da yargı mensuplarının motivasyonunu artırmak için 2014’ten itibaren Eylül ve Ekim aylarında düzenli sohbetler yaptığını belirten Yılmaz, buralara gruplar halinde yargı mensuplarının katıldığına işaret ederek, “Sohbetlerde, örgüt liderinin yanında kaldığım için, moral ve motivasyonu artırmak amacıyla bu sıkıntıların geçeceğini söyler, tedbirleri anlatırdım.” dedi.

    “Neden pişmanlık duydunuz da beyanda bulundunuz?” sorusu üzerine Nesip Yılmaz, şunları söyledi:

    “Örgüt başta bir cemaatti. Toplumda hemen her kesimden rağbet görürdü. İnsanlar, cemaat olarak kabul etmişti. Allah rızasına dayalı, Allah rızası için çalışırdı. Öğrenci yetiştirirken de amaç buydu, köylerde, işçiler arasında çalışılırken de amaç buydu. Sonradan bu rıza birilerini memnun etmeye döndü. Kim en çok himmet verirse, kim daha çok insan kazandırırsa bir üstünü memnun edecek, yerini yükseltecekti. Bana gelen insanlar himmet adı altında toplanan paraları vermekte zorlandıklarını söylemeye başladı. Bu insanlara ‘Zekat düşüncesiyle veriyorsanız verin’ dedim. Bu sözlerim sebebiyle de örgüt içinde soruşturma geçirdim. Her ünitenin müfettişi vardı. Sıkıntı olunca imamı da üniversite rektörünü de sigaya çekerdi. Bu tip mevzular artmaya başladı. Asıl amaç ve gayeden uzaklaşıldığını görünce konuşmaya başladım, bazı şeyleri söyledim, çatışmalar oldu, yer değişikliği yapıldı. 30 yılda 6 bölgede çalıştım.”

    YAZDIR

    • Çok önemli bir bilgi! dünyanın en gizli! örgütünü tanımamıza yardımcı olduğunuz için teşekkür ederiz. Sondan ikinci satırda “çatışmalar oldu” ibaresi çok dikkat cekici, silahlı bir çatışma mi? Kaç ölü kaç yaralı varmış acaba bu konuda bir bilgi yok meraklandim şimdi.

  7. Varsayımlarım var.
    1- Türkiye ile İran çatışmadıkça üçüncü cihan savaşı çıkmaz. Çıksa bile birkaç ay sürer. Müslümanlar ne tarafta ise o taraf galip gelir.
    2-Türk Ordusu savunma bakımından çok güçlü bir ordudur. Dünya birleşip saldırsa bile Türk Ordusu’nu yenip Anadolu’yu işgal edemezler. Yeter ki Türkiye İran’la çatışmasın.
    3- Başka ülkelerin iç işlerine karışılmamalıdır. İktidarda kim var ise onu tanımalı ve onu desteklemelidir.
    4- Türkiye dış siyasette tarafsız olmalıdır. Birr ve takvada herkesle bir olmalı ism ve udvanda kim olursa olsun onun yanında olmamalıdır.
    Bugün Türkiye ve dünya bu durumdadır. Herkesle iyiyiz. İran’la dostuz.
    Türkiye’nin iç sorunu vardır. Bir gün Türkiye Kur’an düzenini benimser ve Türkiye üçüncü bin yıl uygarlığının örnek devleti olur, İnşallah.
    OHAL uygulamaları son bulmalıdır. Orduya saygılı olunmalı. Hakemlik sistemi gelmeli. İller bağımsız hale getirilmeli, Altın bono çıkarılmalı. Borçlanmalar Altın bonosu üzerinden olmalıdır. Bürokrasi yerine genel hizmet ortaklığı olmalıdır.

  8. 1970’li yıllarda Mavera dergisi çıkardı.
    Fehmi Bey de bu dergiye müstear bir isimle (soyadı Çağlar olacak) yazılar yazardı.Yazıları bir mektup şeklinde ve yurtdışından gönderilmiş olurdu.Hatırladığım bu bilgilerde inşallah yanlışlık yoktur.

    Cahit Zarifoğlu derginin son sayfalarında
    kendisine gönderilen şiirlerin tahlilini yapardı.Beğendiği şiirlerin bir kaç mısraını
    yayınlardı.Bir çok kişiye de “şimdiye kadar
    yazdığın şiirlerin tamamını yırt,çöpe at,yeniden yaz”şeklinde tavsiyelerde bulunurdu.

    Burada H.K.isimli yorumcu zaman zaman
    aynı uzunlukta mısraları alt alta sıralıyor ve şiir yazdığını zannediyor.
    “Aşacak”la “bulacak”ı kafiye yapıyor.
    Şiirden anlayan biri olarak söylüyorum:
    Şu ana kadar yazdıklarının tamamını çöpe
    atsan bir şey kaybetmiş olmazsın sayın H.K.Tabii gene de paşa gönlün bilir,benimki sadece tavsiye.

    • Bunu da yeni gördüm! Bekir bey AKP’ye oy verdiğim ilk zamanlarda yazdıklarım sizi bir kaşık suda boğmak isteyenlerce aynı sizin şu reaksiyonunuz türünden reaksiyon görürdü. AKP cenahı ise kafiyeli anlatım ve yorumlarım konusunda bazen tezahürat yapardı… Size benim tavsiyem, “Şiirden anlayan biri olarak” siz de yazın paylaşın. Ne olduğuna birileri karar verir elbette. Şimdi siz “Aşacak” “bulacak” teknik olarak kafiyeli değil mi demek istiyorsunuz?!

      Burası bir serbest kürsü platformu olarak (kafiyeli marka veya düz metin olsun farketmez) bir çöplük te olabilir, ama buna sizinkiler de dahil değil mi? Haksızlık etmeyin!

      • Evet kafiye olmaz.Çünkü birinin masdarı aşmak,diğerininki bulmak. Aşmak,taşmak,coşmak kafiye olabilir.Şiir için kafiye şart değil,serbest de yazılabilir;o ayrı mesele.Ama ‘aşacak’la ‘bulacak’ın kafiye olduğunu zannederseniz yanılırsınız.O zaman -cek’i -cak’lı her kelime birbirine kafiye olabilir.Ben bu kanaatteyim.Bilgim de bu şekilde.

    • Bekir bey, doğrusu merak ettim kimmiş Cahit Zarifoğlu diye. Pek çok şair var, bir ben eksiktim ama büyük çoğunluğunu bilmem. Baktım, Cahit Zarifoğlu Aşk, Sevgi, Özlem kategorisinde şiirler yazmış. Bir şiirinden alıntıladım.

      “Ağaçlar”

      Ellerimin önündeki dallar da
      Sarıldı yaprağa
      Göremiyorum karşı yamacı
      Erken mi yoldayım
      Ben mi geciktim

      Önümüzde bir çınar yükseliyor
      Her gece atlılar geliyor ona
      Destan söyleşip gidiyorlar
      Esmerlikleri
      Tutuşup kuruyan dudakları kalıyor sabaha
      ……
      Sabah trafik
      Çınara kim bakar
      Kim geçer dallarından
      Bahar mı geliyor
      Komşunun balkonunda
      Çamaşırlar renk rengarenk

      Kızlar göğüslerini
      Baharın ağacına
      İlk açan çiçeğine
      Dayadılar
      …..

      Bu konularda yazılan çok şiir var, öyle değil mi? Arasan, lale devri esintileri falan daha neler neler vardır, kimbilir…. Başkalarının yazdıklarına “çöpe at, yeniden yaz” dermiş diyorsunuz. Kağıt üzerindeki haliyle şu yukardaki mısraları yazan o derece iddialı birinden daha anlamlı, daha ahenkli birşeyler beklerdim doğrusu…. Hissettiği şeyleri karman-çorman dile getirmeğe çalışmış. Kesik kesik ifadeler, mantık-ahenk yok. Kafiye desen o da yok!

      Ancak, ben onun ve sizin gibi kimseye “o yazdığın şiir mi ? hepsini çöpe at” diyemem. Çünkü bu iş ŞÜBJEKTİF bir konudur. Hece sayılarını saymakla da bu işe karar verilmez! Paşa gönlünüz çok bilmiş!
      Benimkiler farklı; eleştiriyorum, kafiyeliYORUM.

      • Cahit Zarifoğlu’nun şiiri zor bir şiir.

        Ben Aşık Veysel’in,Necip Fazıl’ın,
        Abdurrahim Karakoç’un,Fuzuli’nin,
        Baki’nin,Nefi’nin,Şeyh Galib’in,Nedim’in,Arif Nihat Asya’nın,Niyazi Mısrî’nin şiirlerinden hoşlanırım.

        Daha adını saymadığım bir çok Divan Edebiyatı şairinin ve Halk Ozanının şiirini severim.Yerine göre adını hatırlamadığım şairlerden beyitler,
        dörtlükler vardır hatırımda.

        Cahit Zarifoğlu’nun üç mısralık Çalışan Anne şiiri şöyle:

        Çalışan Anne

        “Korkunç
        Bir fırtına çıkıyor
        Annem evden gidince”

        • ben şiirden anladığımı iddia edemem ama zarifoğlunun şiirini beğendim. Şiir deyince nazımsız olmaz ama ben yunus emreden ilginç bir şiir paylaşmak istedim. alışılmışın dışında
          Çıktım erik dalına
          Anda yedim üzümü
          Bostan ıssı kakıyıp
          Der ne yesin kozumu

          Uğruluk yaptı bana
          Bühtan eyledim ona
          Çerçi de geldiaydur
          Hani aldın gözünü

          Kerpiç koydum kazana
          Poyraz ile kaynattım
          Nedir diye sorana
          Bandım verdim özümü

          İplik verdim cullaha
          Sarıp yumak etmemiş
          Becid becid ısmarlar
          Gelsin alsın bezini

          Bir serçenin kanadın
          Kırk katıra yükledim
          Çift dahi çekemedi
          Şöyle kaldı kazını

          Yunus bir söz söylemiş
          Hiç bir söze benzemez
          Münafıklar elinden
          Örter mana yüzünü

        • Bizde şair bol. İlk üçünü bilmeyen yoktur herhalde, diğerleri özel ilgi işi, tutku da olabilir (bu bende yok-belki ileride).

          Cahit Zarifoğlu’nun üç mısralık şiiri bana göre bir cümle

          “Korkunç bir fırtına çıkıyor annem evden gidince” Bir şekilde bunun devamını getirmek lazım değil mi? Şöyle ki:

          Korkunç bir fırtına çıkardı annem evden gidince
          Hep alt alta, üst üste olurduk, altı kardeştik biz
          Ortalık birden yatışırdı, babam eve gelince
          Hatta bazen dayak da yerdik, merak ettiyseniz siz

          O çocuklukları özlüyoruz şimdi, neydi o günler
          Çoluk çocuğa karıştık hepimiz, babam yok artık
          Ne çabucak Tanrım, ne çabucak ta, geçti o günler
          Özlüyoruz, saçını süpürge eden anam yok artık…

  9. Dün yazdığım yoruma “cevap” yazan Mehmet isimli bir
    yorumcu yorum olarak “kafamın dumanlandığını”yazmış.

    Ben de madem ki böyle “yorumlar”
    yayınlanıyor diye içinde HAŞHAŞ geçen bir
    cevap yazdım.Ancak benimki yayınlanmadı.

    Böylece adalet konusunun işlendiği bir yazıda adalete riayet edilmemiş oldu.

  10. ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE LİDERLERİN KONUŞMALARI HERKESİ DUYDUKLARI İLE LİDERLERİN KENDİ ARALARINDA SÖYLEDİKLERİ BİRBİRİNE YAKIN MI?
    Her Dünyalı nın duyabileceği ortamlarda konuşulanlar herkes bilir ki lider kendi halkına mesaj vermek içindir.
    Lider kendini halkına sevdirmek ve benimsetmek için her fırsatı değerlendirmek ister.Ülke içinde veya dışında olsun açık alanlarda atıp tutmak serbest.Geniş kitlelerde de bu çok iş yapıyor en azından şimdiye kadar yaptığı görüldü.
    Resmi görüşmelere gelince liderlerin meydanlarda atıp tutmalarını onlardan daha iyi maruz görebilecek kim olabilir.
    Çünkü birbirinin dertlerini aynı dertten muzdarıp olanlar en iyi anlayabilir.
    LİDERLERİN MEYDANLARDAKİ SÖZLERİ İLE KAPALI KAPILAR ARDINDAKI RESMİ SÖYLEMLERİ NE KADAR BİRBİRİNDEN KOPUKSA O ÜLKENİN LİDERİ OLDUĞU HALKIN DA KÜLTÜREL DÜZEYİ O KADAR DÜŞÜK DEMEKTİR.
    Yanı kısaca halkı ne kadar geri ise liderleri de o kadar çok yalan söylemiş olur.
    Gerçekte olanlar azıcık analitik düşünenler için çok basit olarak anlaşılır.
    Akıllı insanlar asla sözlere değil, uygulamaları değerlendirilir.
    Sadece söyleyeni değerlendirmek gerekirse sözleriyle icraatlari arasındakİ farklara bakarak karar verilmeli.
    Bana göre her konumdaki kişiler de dahil sözleri ile yaptıkları nın farkı ne kadar fazla İse o kadar yalancı ve güvenilmez; tersinde de ise o kadar dürüst ve güvenilirdir.
    BENİM ÖLÇÜM BUDUR.
    Her üst düzey yönetici gerçekleri biliyor ne yapması gerektiğini de ;peki neden böyle davranıyorlar.
    Bence yönettikleri böyle olmalarını istiyor, onlarda yerlerini korumak ve dahada yükselmek için kendilerini seçenlerin istedikleri şekilde davranıyorlar.
    Yanı sorun her zaman olduğu gibi tabanda yatıyor.
    Dünyada ticaret savaşları veya içe kapanma endişeleri kısa sürecektir.Belki en çok kendine her konuda yetebilen ülkelere yakın gelecekte en az zararı olabılır.
    Ancak bu korumacılık Dünyayı çok çöraklaştirir ve en uygun fiyata en kaliteli ürüne ulaşmayı zorlaştırır.
    Halklar artık globalleşmenının nimetlerini tatmıştır ve geri dönmek isteyemeyeceklerdir.
    Ülkelerin içe kapanmaları her yerde milli söylemleri azdıracak ve otoriter yönetimlerin önünü dahada açacaktır.
    Hukuk ve adalet sistemleri; evrensel kurallardan uzaklaşmaya neden olacaktır.
    Ülkeler medya özgürlüğü ve bilgi akışı yönetimlerin denetimine daha çok girecektir.
    Dış ilişkiler savaş ve terör kullanılarak daha zayıf ülkelerin kontrol edilmesi sağlanmaya çalışılacaktır.
    İçe kapanan ülkelerde yönetimler ve ona bağlı kader birliği yapmış oligark yapılar gelişecektir.
    Acaba finans sopasıyla yönlendirilmeye çalışılan gelişmekte ülkeleri savaş ve terör tehdidiyle mi daha hayırlı olur derseniz.Ben finans sopasını tercih ederim.Çok çalışır az tüketirsem bu sopadan en kısa sürede kurtulabılırım.
    Oysa terör ve savaş sopası geri dönülmez hasarlar bırakır.Gerçekleri gördüğünüzde vakit geçmiş olabilir.
    ANLAYACAĞIMIZ EMARELER GÖSTERİYOR Kİ DÜNYANIN KISA DA OLSA BİR BUZUL ÇAĞINA GİRDİĞİ YÖNÜNDE KUVVETLİ ENDİŞELERİM MEVCUTTUR.
    EMARELER ÖZELLİKLE GELİŞMİŞ ÜLKE HALKLARI ZENGİNLİKLERİNİ FAKİR ÜLKELERİN İNSANLARI İLE PAYLAŞMAK İSTEMİYORLAR.
    SAVAŞİN YİKİCİ ETKİSİNİ YAŞAMAMIŞ BİR NESLİN ÜLKE YÖNETİMLERİNDE HER GEÇEN GÜN DAHA ÇOK YER ALMASI.

    • Tespitlerinize katılıyorum. Teşekkürler. Bir söz vardır “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az”diye.Allah bu millete anlayış ve feraset versin.

    • Sn.AVAM , yazınızdaki ,
      ” Yanı kısaca halkı ne kadar geri ise liderleri de o kadar çok yalan söylemiş olur. ”
      ifadesi TRUMP’ın 497 günde 3251 adet yalan söylemesi ile çelişiyor . Hatırlarsanız birkaç gün önce Fehmi Koru bu konuyu yazmıştı.
      ABD , gelişmiş bir ülke ve toplum . Yalancı liderlik bence gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde de olabiliyor. ( TRUMP örneği )
      Sanki Avrupa bu konuda biraz daha hassas ve daha iyi durumda , tıoplumsal olarak .
      Bu konuda bizim halimiz ortada , YALAN konusunda tepeden tırnağa sınıfta kalmış bir tıoplumuz , o kesin.
      Selamlar ;

  11. Fehmi bey Trump zaten Erdoğan ve onun gibilerine laf söylemiyorki!
    Ayricada Erdoğanin turkiyenin başinda tokmak gibi kalmasini istiyor gitmesini değin.
    “Türkiye’yi es geçen Trump’ın, BM konuşması sonrasında eline geçen iki fırsatın ikisini de Türkiye’yi hayırla yad etmek için değerlendirmesi yatıyor bu hissimin altında.”

    Bu da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM kürsüsüne taşıdığı mesajların dozunun iyi ayarlandığının bir göstergesi sayılabilir.

    BM kürsüsunde Erdoğanin hakdan hukukdan bahsetmesine kendiside dahil hiç kimse inanmaz.
    O orada haktan hukuktan bahs etmek yerine ülkesinde hakki hukuku. katletmesin.
    Almanyaya gitmeden Turkiyenin en meşhur işlerinden biride borç dolar alarak casuslara ödeyip adam fişletmeside ortaya çıktı.

    Ayrica bu linkdeki yazarda Erdoğani iyi anlatiyor, ve devami yazidada Almanyaya nasil hoş geldin diyeceklerinin provasini yapiorlar.

    https://amp.artigercek.com/yazarlar/ahmetnesin/dunya-turkiye-yi-degil-basina-buyruk-erdogan-i-kiskaniyor

    Berlin bir polise Türkiye için casusluk soruşturması
    Alman Der Tagesspiegel gazetesinin haberine göre Berlin Emniyet Teşkilatı’nda çalışan ve Türk istihbaratı için casusluk yaptığından şüphelenilen bir polis memuru hakkında soruşturma başlatıldı.

    Soruşturulan şahsın Berlin’de yaşayan muhalif Türkiye vatandaşlarının ikamet bilgilerini Türk istihbaratına ilettiği ileri sürülüyor.

    Der Tagesspiegel’in haberinde Türk istihbaratının Alman kamu görevlileri arasından bilgi kaynakları edinmeye çalıştığı belirtildi. Emniyet ve savcılık konuyla ilgili olarak gazetenin sorularını yanıtsız bıraktı. Sosyal Demokrat Partili (SPD) Berlin Eyaleti İçişleri Bakanı Andreas Geisel iddialardan haberdar olduğunu belirterek mevcut soruşturma nedeniyle detay veremeyeceğini söyledi.

    Söz konusu polis memurunun yüksek rütbeli olduğu ve Türkiye Büyükelçiliği’ndeki bir kişiye bilgi aktardığı ileri sürülüyor. Alman güvenlik makamları enformasyon verilen kişinin Türk istihbarat görevlisi olduğunu tahmin ediyor.

  12. Almanya’da Ditib camilerinden 52 tanesinin ismi Fatih Camii imiş (http://fehmikoru.com/trump-497-gunde-tam-3-bin-251-yalan-soylemis-biliyor-muydunuz/ Hüseyin Şahin). Bizimkilerde, ya hayal gücü eksik, ya da bilinçaltı afacanlığı oldukça fazla.

    Madem Başkanımız Almanya’ya gidiyor ve ilişkilerin düzelmesi için ülke olarak iyi bir intiba oluşturmağa ihtiyacımız var, Sn. Erdoğan talimat versin 3-5 tanesinin ismini değiştirsinler. İsim sıkıntısı varsa, misal; Mevlana olabilir, İbn-i Sina olabilir. Almanya’da yaşamış, köken olarak Türk olup ta orada içinde bulunduğu topluma faydalı olmuş ve bu şekilde Almanların da takdirini kazanmış bir ileri gelen ismi olabilir. Alman veya genel olarak AB ülkelerinden bilim adamlarından/eltelektüellerden olup araştırarak müslüman olmuş birinin ismi de konulabilir. Fransa’ya da henüz yoksa, bir “Roger Garaudy” camii ismi yakışır. Avrupa’da yaşayan her vatandaş Türkiye ile Avrupa arasında sağlam bir köprü olurken orada adeta bir elçi vazifesi yüklenmeli. Oralarda iyi örnek olmak hem Türkiye’ye bir nebze aidiyet ve hem de DiN’ine aidiyet açısından önemli. Iyi örneklere ihtiyacımız var…..

    • bu arada konkordato ve iflas haberleri de hız kesmiyor. kış geliyor. her anlamı ile. yandaşlar henüz işin farkında değil. bu kriz onları da vurur. hala şakşakcılık yapıyorlar. artık köyden gelen bulgurla idare etme durumu, tezek yakma durumu da yok.

      • “Karaciğere çalış, karaciğere” gibilerden çok konu var demek istiyorsun, galiba!….

        Ancak, bulgur nasıl yapılıyordu unuttum (tezeği ineklerin yaptığı malum) ….

        • Sayın H.K.
          Öncelikle yorumum, sizin yorumunuzun altında çıktı. muhtemelen ben hata yapmışımdır, bunun için okurlardan özür dilerim.
          -İkinci olarak ise; ülke yangın yeri ve şimdi ne trumpın ne söylediğinin ne de erdoğanın ne söylediğinin bir önemi yok. birkaç ay sonra şakşakcı tayfası bile yaptığından pişman olacak. onlar da etkilenecek. henüz bunlar durumun ciddiyetinin farkında değiller.
          – türkiyenin birinci sorunu ne erdoğanın söyledikleri, ne idlib, ne abd ile türkiye ilişkileri. türkiyenin birinci sorunu ekonomi. insanlar işsiz kalıyor. insanlar aç kalacaklar. onu anlatmaya çalışıyorum.
          – yani biryığın konu arasına ekonomiyi de sıkıştırma gibi bir durum yok. ekonomi türkiyenin birinci sorunu. onun için “karaciğere çalış, karaciğere” ifadesi durumu hafife alıyor. Sizin durumunuz rahat olabilir. Öncelikle aynı rahatlıkla devam etmeme ihtimali epey yüksek. ayrıca, siz olmasanız da, bulabilirse, tezek yakmak zorunda kalacak epey insan var.
          – daha dün tofaşın 9 gün üretime ara verdiği haberi ve yeni bir konkordato haberi vardı. bunlar gazetelere çıkma şansı olanlar. bir de olmayanlar var. ufak işletmeler var.
          – yani şu an, bizim en fazla karaciğeri (pardon ekonomiyi) konuşmamız lazım.

  13. “Kendi iç sorunlarını başka ülkelerin de sorunu haline dönüştürmekten ise kaçınması gerekir Türkiye’nin…”

    Çok yerinde bir uyarı.

    Ama aksine körükleniyor işte.

    Kendi iç sorunlarimizdan etkilenen soydaşlarımızın bulundukları ülkelerin başına dert olmaları utandırır bizi.

    Euronews in haberine göre; Belçika’da yakin akrabalar arasında yaşanan 15 temmuz tartışmasının bıçaklı yaralamaya dönüşüp mahkemelik olması gerçektende utanç verici.

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here