Cemal Kaşıkçı olayı ile Agatha Christie arasında ne ilişki var? Var elbette…

17
Suudi Arabistan'ın Istanbul Başkonsolosluğu Külliyesi..

‘Polisiye edebiyatı’ diye bir alan var. İngiliz Agatha Christie 80 romanıyla bu edebiyat türünün kraliçesi kabul ediliyor. Bir cinayet işlenir ve romanın kahramanı olan hafiye, bütün kanıtları göz önünde tutarak, katilin kimliğine ulaşır.

Bizler de, roman okuyucuları olarak, hafiyenin attığı her adımdan ve gözden geçirdiği kanıtlardan onunla birlikte haberdar oluruz.

İyi polisiye son sayfalara kadar katilin kimliğinin tahmin edilemediğidir. Hafiyenin bildiği her şeyi biz okurlar da biliriz, ama göz önünde olduğu halde ustaca gizlenmiş bazı ayrıntılar yüzünden katille ilgili tahminlerimiz genellikle yanlış çıkar.

Hiçbir şey ilk bakışta göründüğü gibi olmayabiliyor.

Romancının hayal dünyasına vakıf olup eserlerini nasıl yazdığını anlayana kadar…

En iyi polisiye türü ise cinayetin imkânsız şartlarda işlendiği ‘kapalı oda cinayeti’ denilen türdür. Kapısı kilitli, pencereleri olmayan bir odada işlenmiş cinayeti çözmek ötekilerden çok daha zordur ve bu sebeple de o türün ustalarına şapka çıkarılır.

Agatha Christie‘nin Türkçeye ’10 Küçük Zenci’ adıyla çevrilmiş ‘And Then There Were None’ (1939) adlı eserinde, davetle bir adaya giden 10 kişi, geçmişte işledikleri kendilerinden başka kimsenin bilmediği cürümleri yüzünden birer birer ortadan kaldırılır. Adada bir 10 kişi, bir de kendilerine hizmet etsin diye orada bulunan iki kişi vardır.

‘Kapalı oda’ bir adadır o romanda…

Fransız Gaston Leroux‘nun ‘Sarı Odanın Gizemi’ (1908) bu türe tarihi derinlik kazandırır.

Benim de en fazla tuttuğum polisiye türüdür kimsenin giremeyeceği bilinen bir ‘kapalı oda’da işlenmiş cinayetlerle ilgili olanlar…

Kaşıkçı’ya ne olmuş olabilir?

Herhalde nereye geleceğimi anlamışsınızdır. Suudi Arabistanlı gazeteci Cemal Kaşıkçı‘nın İstanbul’da bulunan ülkesinin başkonsolosluğuna girdikten sonra ortadan kaybolması, kendisinden bir daha haber alınamaması biraz o tür romanlardaki gizemi andırıyor.

Suudlular “Geldiği gibi çıktı” diyorlar, ancak çıkmış olsa şimdiye kadar herhalde “Ben buradayım” diye sesini çıkarırdı Kaşıkçı.

İşkenceye tabi tutulduğu, öldürüldüğü, cesedinin parçalanarak 15 kişilik infaz ekibi tarafından yurtdışına çıkarıldığı yolunda senaryolar var.

Azınlıkta kaldığımı bile bile, ben, Kaşıkçı‘nın ya hala İstanbul’da bir yerlerde tutulduğu veya ‘infaz timi’ gözüyle bakılan kişiler tarafından yurtdışına götürüldüğü kanaatindeyim.

Öldürüldüyse bile, cinayetin İstanbul’daki Başkonsolosluk binası dışında bir yerde işlenmiş olması ihtimali daha fazladır…

‘Kapalı kapı’ türü polisiyelerde bile cinayet sonunda çözülür. Agatha Christie‘nin ’10 Küçük Zenci’ dediği birbiri ardına hayatını kaybedenlerden en sona kalan iki kişiden biridir adada cinayetleri işleyen… Leroux‘nın içeriden kilitlenmiş sarı odasında hayatını kaybeden kadın, aslında ölümüne yol açan darbeyi o odaya girmeden önce almış, kendini içerisine kilitlediği odada acıyla yataktan düşerek hayatını kaybetmiştir.

Cemal Kaşıkçı olayında ne olmuştur peki?

Suud Kralı Salman, dün gece yaptığı görüşmede, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan‘a teşekkür etmiş; ortak çalışma grubu oluşturarak olayın gerçeğini araştırmanın yolunu açtığı için…

Ortak çalışma grubu Meclis’te bazen kurulan alt komisyonlar gibi bir şey midir?

Ahmet Ümit, Celil Oker, hatta meslek dışı faaliyeti polisiye yazarlığı olan gazeteci Ferhat Ünlü Başkonsolosluk’ta ne yaşanmış olabileceğini tahayyül etmişlerdir.

En çetrefilli cinayetleri inceleyip katilin kimliğini çok kısa sürede tespit eden dedektiflerimiz de var bizim.

Yeter ki, sorulara cevap alınabilsin…

En karışık cinayetler bile çözülür

Bu türün bir başka ustası olan Ellery Queen (aslında New Yorklu iki yakın akrabanın ortak müstearıdır bu) ‘King Öldü’ (‘The King is Dead’) romanında, uluslararası düşmanları da bulunan muazzam servet sahibi King Bendigo adlı birinin uğradığı cinayeti işler. Cinayeti kimin işlediği bellidir de, muamma olan bunu nasıl becerdiğidir. Öldürüleceği gece ve saat önceden ilan edildiği için King kendini bir odaya kilitlemiştir; yanında sadece karısı vardır. Buna mukabil, öldürme niyetini belli eden kardeşinin yanında da iki dedektif bulunmaktadır. Katil içi boş tabancasının tetiğini çektiği anda başka odadaki King hayatını kaybeder. Eşinin silahı yoktur, cinayetin işlendiği odada başka silah da bulunmaz. Katilin silahı ise gerçekten de mermisizdir.

Ne kadar karışık bir cinayet değil mi?

Karışık olan bu cinayet bile -romanda- çözülebildi.

Cemal Kaşıkçı‘ya ne olduğunun üstünün örtülü kalacağını sananlar yanılır.

Cemal Kaşıkçı olayı ile ilgili önceki yazılarım:

1. Cemal Kaşıkçı olayında bilinmeyenler… Tam bana göre bir olay bu…

2. Mükemmel infaz yoktur… ‘Vardır’ diyenler CIA ve Mossad’a sorabilir… İşte gerçekler…

3. Erdoğan neden ‘sivrisinek’ dedi? ‘Kaşıkçı Olayı’ için Türkiye’nin seçilmesinin bir sebebi var…

ΩΩΩΩ

17 YORUMLAR

  1. Kaşıkçı problemi ile ilgili daha önce görüşümü yazmıştım. Tabii maalesef benimki sadece medyaya yansıyanlardan yaptığım çıkarım, birileri gibi bazı kaynaklardan bilgiler ulaşmıyor bana. Ama Fehmi Beyin eskiden beri yaptığını yapmış oluyoruz hepimiz, mevcut bilgileri, aklımızı kullanarak, yorumluyoruz. İşe de yarıyor bence.
    İşin özeti; Kaşıkçı bir işlem için Türkiye’deki Suudi konsolosluğuna Suudiler tarafından yönlendirilmiş ve İstanbul Konsolosluğundan bir daha çıkmamış. Bir önceki gece 15 kişilik bir Suudi ekip İstanbul’a gelip otele yerleşmiş, üç günlük rezervasyon yaptırmış ama ertesi gün bu olay basına yansırken apar topar gitmişler. Bu kişiler de güvenlik/istihbarat alanında oldukça yetkin kişiler imiş. Olay basına yansıyınca Suudiler “Konsolosluktan çıktı” diyorlar ama nişanlısı orada bekliyor, kimse görmüyor ve Suudilerin kameraları bozuk imiş. Türk tarafı ise bu 15 kişinin tüm bilgilerini (gerçek kimliklerini vs.) alelacele medya ile paylaştılar.
    Biz, Mahir Kaynak’ın dediği gibi, bir “Komplo Yok” diye düşünerek olayı analiz edelim. Suudilerin sorumluluktan kaçmaları imkansız gibi. Ya kamera kayıtlarını çıkaracaklar, Konsolosluktan çıkışını gösterecekler veya orada ne olduğunu ve Kaşıkçı’nın nerde olduğunu söyleyecekler.
    Ben bu operasyonun öldürme yada kaçırma olduğunu ve bunu Suudilerin yaptığını düşünüyordum, Türkiye’nin buna bir düzeyde (istihbarat veya daha yukarıdan) onayı olabileceğini de düşünüyordum. Hala da aynı düşüncedeyim.
    Şimdi kafa karıştıran konulara bakalım, bu çelişkileri çözmede kısmen ABD’de yaşayan Türkiye kökenli (polis ve güvenlik uzmanı) birinin yorumlarından faydalandım, twitterda İngilizce paylaşmış: Suudiler bu adamı öldürmek istiyor idiyseler niye Konsoloslukta öldürsünler. Bunu her yerde yapabilirlerdi ve daha kolay ve risksiz olurdu. Öyleyse amaç kaçırma olmalıydı. Öldürüldüyse kazayla, istenmeden yada kaçırma işleminin bir komplikasyonu olarak öldürülmüş olabilir. Bir gün önceden 15 kişinin gelip üç günlük otel rezervasyonu yaptırmaları da bunu destekliyor. Beklenmeyen bir gelişme olunca (Kaşıkçı’nın öldürülmesi) apar topar gittiler. Türk istihbaratının davranışı ve paylaştıkları bilgilerdeki eksik ve çelişkilere ne diyelim? Muhtemelen işbirliği yapıldı, işbirliği olmadan böyle bir operasyonu Türkiye’ye yönlendirmeleri hiç mantıklı değil, kazasız bir operasyonla paketlenip götürülecekti ama sonra işin rengi değişti. Türk tarafı kendilerini sorumlu kılmayacak kadar bilgileri paylaşıyorlar ama eksik ve çelişkili. Aksi halde saatler içinde Suudilerin isimlerini ve resimlerini bulup paylaşmaları imkansız. Daha sonra Türkiye’nin konuyu devletler arası ilişkilerin devamı açısından çok problem etmez bir havaya girmesi de bunu destekliyor.
    Bundan sonra Suudilerin bu durumu bir şekilde izah etmelerini bekleyeceğiz ama bakalım nasıl olacak? Ya “tecahül-i arifin” yapacaklar yada bir şekilde kabullenecekler.
    Bir Not: Suudilerin çok eğitimli vs. olduğunu düşünen dostlarımız kısmen haklılar ancak tepedeki irade buyurgan, kendini isbat gayretinde ve nobran. Böyle olunca çok saçma işlere imza atılıyor. Yemen’de yaşanan facia bunun en bariz delilidir.

  2. Hamza Akyol’un VAR – yok konusunda eksik bilgi ve tecrübe sahibi olduğuna inanıyorum.
    Bu gün saydığı ahlaksızlık ve dürüstlükten sapmalar konusunda ise, değerlemelerimiz birbirine yakın gibi geldi, bana. Bu yanlış tavır ve eylemlerin ana sebebi, bir, cehalet (okumama- öğrenmeme), iki, dünyalık ve uhralık eylemler konusunda sık-sık dile dolanan AF ihanetidir. Sık sık siyasi istismara konu edilen, temelde yanlış AF anlayışı, bu suretle, dinin ahlakın içselleştirilemeyişi, laçka ve yalama haline getirilmesi. Mehmet Ocaktan’ın yazısı hakkındaki değerlemede haklılık payı var görünüyor. (ben okumadım). Kaynağı ise,
    din hakkında kulaktan dolma, ilme ve dini kaynaklara ve nakillere dayalı bilgi noksanı ile yazı kaleme alınması. Peygamber efendimizin temel tavrı, ” ibadetin az fakat devamlı olanının makbul olmasıdır “. Bir diğer husus, İslamın. Topluma dinamizm ve doğruluk kazandıracak hukum ve ” teklif ” lerinin mükellef mensublarınca bilinmesine ve sahiblenmesine imkan vermiyen pekçok engel ; dinin asıl hedefinden (emin ve mutlu bir medeniyet) uzaklaştırılması. Mesela, Bahaeddin Nakşibend Hazretleri Peygamber (s.a.v) den naklederek, ” kamil Müslümanlık 100 puan ise, bunun % 90’ı helal kazançtır “, buyuruyor. Peki, mensubları olan bizlerin içinden, bu kurala uygun yaşıyan kaç kişi çıkar ? O zaman, H.Akyol’un diğer saydıklarını konüşmaya gerek bile yok. ” Etiket (din,ırk,parti…) değiştirsen de MALIN VASFI değişmiyor. Durup, nerede hata yapıyoruz, diye düşünmek gerekiyor.

  3. – Dün yazdığım iki yorum da eksik olmuştu. Bu yorumlardan bir tanesine bugün devam etmek istiyorum. Diğerine ise daha sonra devam edebilirim.
    – Fehmi beyin dünkü kitap önerilerine ben kitap ismi değil, konular anlamında öneride bulunmuştum.
    – hukuk, adalet, din, ahlak, iyi, doğru, özgürlük, hak konuları hakkında okunması tavsiyesinde bulunmuştum.
    – Dünkü yorumumda bu konuları neden tavsiye ettiğim konusunu yazmamıştım. O bölüm eksik kalmıştı. bugün ordan devam etmek istiyorum.
    – Kitap değil de, dünkü konu önerilerimin nedeni: bazı kavramların anlamını bilmediğimizi düşünmem. Ya da bizim kavramlar konusunda bilgilerimizin evrensel değerde olmaması.
    – Gerçekte adalet nedir bilmiyoruz, hak nedir bilmiyoruz, doğru nedir bilmiyoruz, hukuk nedir bilmiyoruz, iyi nedir bilmiyoruz, ahlak nedir bilmiyoruz, özgürlük nedir bilmiyoruz, din nedir bilmiyoruz.
    – bu nedenle de hem düşünce dünyamız sınırlı, hem iletişimde bir yere varamıyoruz, hem de davranışlarımız, yaptığımız işler yanlış oluyor.
    – Durumu şu şekilde anlatmaya çalışayım: solcusu, sağcısı, islamcısı, ateisti, kürdü, türkü, çerkezi, lazı, köylüsü, işçisi, işadamı, türkiyedeki bütün insanlar (ya da insanların çoğunluğu) iyi olduğunu, ahlaklı olduğunu, iyilik istediğini, adaletten yana olduğunu, haklının yanında, haksızlığın karşısında olduğunu söyler.
    – Ben kötüyüm, kötülük istiyorum diyen insan pek bulunmaz. yani herkes, yaptığının, düşündüğünün, istediğinin, doğru, iyi, haklı olduğunu iddia eder.
    – Ülkenin durumu ise ortada. aslında çoğunluğumuz pekçok konuda haksız davranıyor, haksızlıktan yana tavır alıyoruz. çoğumuz adaletsiziz ve günlük yaşamımızda adaletsizlikten yana da tavır aldığımız çok oluyor. çoğumuz iyi değiliz, kötülükten yana tavır almamız da hiç aç değil. çoğumuz hem ahlaki olarak, hem de mantıksal olarak pek doğru değiliz, yaptığımız bina yıkılıyor, sattığımız domates çürük oluyor vs. Bu nedenle de ülkemiz gelişmiyor, ülkemizde birbirimize güvenmiyoruz, ülkedeki kötülükler diz boyu.
    – Bu durumun nedenlerinden bir tanesi de, yukarda saydığım kavramları, değerleri aslında bilmememiz, içselleştirmememiz.
    – Kuşkusuz doğru bilmediğimiz kavramlar sadece bunlardan ibaret değil. Ancak yukardakiler, toplumsal yaşamın belirleyici unsurları, temeli. Toplum birey ilişkisi, birey birey ilişkisi, birey doğa ilişkisi, birey iş ilişkisi, birey devlet ilişkisi, birey toplum ilişkisi yukardaki kavramlar, yukardaki değerler üzerine oturur. Bu nedenle de bu kavramların içselleşmemesi, toplumun iyi bir toplum olmasının önündeki engellerden bir tanesidir. toplumun gelişmemesinin nedenlerinden bir tanesidir.
    – kavramların, değerlerin (evrensel anlamda) içselleşmemesi türkiyenin genel bir sorunu ama islamcı kesimdeki bu durum felaket düzeyinde. Zaten din ve ahlak vurgusu yapan bu kesimin, diğer kesimlerden daha fazla yozlaşmasının, daha ahlaksız, daha çıkarcı vb. olmasının nedenlerinden bir tanesi de (önemli bir tanesi) budur. Yani, değerlerin içselleşmemesi, doğru olarak bilinmemesi…
    – Konuyu biraz dağıtmasını göze alarak kavramların insan ve toplum yaşamındaki yerini örnekle açıklamaya çalışacağım:
    – “Sandalye” dediğimizde, bir nesneyi tanımlarız: üzerine oturmak için yapılan, arkasında yaslanabilmek için sırtlığı olan vs. “Masa” dendiğinde de masanın özellikleri aklımıza gelir. Yine “tabak” dediğimizde de, içine yemek konulan, bir miktar çukur olan ve gıdaya uygun materyalden yapılmış nesneyi tarif ederiz, düşünürüz. Eğer yukardaki kavramlarımızda yanlışlık veya eksiklik olursa, tabağı masaya koyup, sandalyeye oturup yemek yeme düşüncesini geliştirmekte sıkıntı yaşarız. Yine, toplumda kavramlar yanlış veya eksik ise, o zaman biz “sandalye” dediğimizde, karşımızdaki de aynı içeriği anlamıyorsa anlaşmamızda sıkıntı yaşarız.
    – Görüldüğü gibi, kavramlar düşünmemiz için de, iletişim için de, faaliyette bulunmamız için de önemlidir. Bu nedenle en temel kavramların doğru, sağlam, net olması lazımki, toplumun yapısı da net, sağlam, doğru olsun.
    – ülkemizdeki durum öylesine kötü ki, kavramlar konusunda eksikliklerimiz olmasının ötesinde, insanlar, toplumlar, topluluklar kavramların içlerini çok çok farklı dolduruyorlar. bunun da ötesinde bir kişi, “sandalye” derken farklı zamanlarda, farklı durumlarda farklı şeyler söylüyor olabiliyor.
    – Karar gazetesinde mehmet ocaktanın yazılarının altında bazen şuna benzer yorumlar görüyorum: ” …demokrasi dinini …”
    – “…demokrasi dinini…” diye yazan kişi, öncelikle bilgi anlamında yanlış birşey yazıyor. demokrasi din değildir. ikincisi ise, ahlaki olarak doğru davranmıyor, yanlış davranıyor. “…demokrasi dinini…” diyerek demokrasiyi otomatik olarak islamın karşısına koyup, demokrasiyi kötülemeye çalışıyor. bunu yaparken de doğru, ahlaklı davrandığını düşünüyor. oysa, gerçekte yalan söylüyor. ve yalan da ahlaksızlıktır. din adına yalan söylenince doğru davrandığını düşünmesi, doğru ve ahlak kavramları konusundaki eksikliğindendir.
    – Yine yıllar önce, bir televizyon kanalında namaz üzerine konuşuyorlardı. Konuşmacılardan bir tanesi namazın önemini anlatırken, “peygamber efendimiz ömrünün %6070’i namaz kılarak geçirdi”gibi (tam olarak cümleyi hatırlamıyorum bu nedenle “gibi” ibaresini kullandım) bir ifade kullandı, diğer konuşmacı da bunu tasdik etti. adam açıkca yalan söyledi. yaptığının da islama uygun olduğunu, doğru olduğunu, ahlaklı tavır olduğunu düşündüğünden eminim. ama aslında yaptığı yalancılık, ahlaksız bir davranış. bu davranışın din adına yapılması yapılanı ahlaklı ve doğru yapmıyor.
    – Gelelim fehmi beyin gündemine:
    – Fehmi beyin ve akpnin gündemi olan Kaşıkcı olayında da benzer yaklaşımı görüyorum. sadece islamcılarda değil, solcu kesimden de aynı yaklaşımı görüyorum. mesela t24’ten hasan cemalin, kaşıkcı hakkındaki yazısında, kaşıkcının suud yönetimi tarafından öldürüldüğü peşin hükmünü görüyorsunuz. oysa herkesten önce hasan cemalin masumiyet karinesini bilmesi gerekiyor. daha henüz kaşıkcının öldürüldüğü bile kesinleşmemişken, konsoloslukta suudlar tarafından öldürüldüğü hükmünü doğru kabul etmek, hukuk kavramı ile de, doğru kavramı ile de, sonuç itibariyle ahlak kavramı ile de uymuyor. Kuşkusuz suud yönetiminin bir mahkemede yargılanıp doğruların mahkeme tarafından ortaya konulması gibi bir süreç olmayacak. Ancak, iddia makamının, yani türkiye ve batılıların, suud yönetiminin suçlu olduğunu (mahkemede olmasa bile), kamuoyu vicdanında ispat etmesi gerekmiyor mu? suud yönetiminin, türkiyenin ve batılıların (batılı gazeteciler daha çok) ileri süreceği kanıtlara karşı (henüz bir kanıt da ben göremedim) savunmasını dinlemek gerekmez mi?
    – sevmediğimiz, karşı olduğumuz insanların, toplumların, toplulukların, devletlerin, haklarını yok saymanın hem yanlış olduğunu (sonuçları açısından), hem ahlaki olmadığını düşünüyorum.
    – Yukardaki verdiklerim basit örnekler. ancak bunların bütün ilişkilerimizde, düşüncemizde, davranışlarımızda olduğunu düşündüğümüzde, bu ülkenin (diğer müslüman ülkeler de farklı değil ama konumuz türkiye) içinde bulunduğu durum daha bir anlaşılır oluyor.
    – dün yarım kalan ikinci yorumumdaki “ev sahipleri ve kiracılar” saptaması hakkında ve önümüzdeki dönemde akpde olmasını beklediğim (aynı zamanda umduğum da) gelişmeler hakkında ise önümüzdeki günlerde yazacağım.

    • O kadar çok farklı şeylere değinmişsiniz ki hangi birine girip sürüklenelim. İlk intiba, en iyisi hiç birisine! Çünkü çok zaman alacak. Yok şöyledir de böyledir…… Demokrasi desin, din desin, namaz desin, Kaşıkçı desin, birey desin, islamcı desin, evrensel desin, onu desin bunu desin; kendi çöplüğünde eşinsin, hatta horoz gibi ötsün… ; herkes kendinden, dediğinden sorumlu, bilgisi dahilinde dediğinle sınırlı. Ağzı olan konuşuyor derler, konuşanı küçümserler. Küşümsemiyorum soruyorum. Neymiş Peygamberimiz günün %60-70 ini namazda geçiriyormuş. Belki öyle, belki değil. Bunu diyen sanki görmüş. Peygamber dönemine gidelim bizde öyle yapalım mı demeğe getiriyor. Yoksa bugun müslümanların hiç namaz kılmadığını mı iddia ediyor. Belki de bir provokator! Şüphesiz, namaz önemli 24 saatlik günde taş çatlasa 1-1.5 saatlik iş. Niye abartıyorsun? Niye bu süreyi 14-15 saate çıkarıyorsun? Müslümanların geri kalması için mi bu? Sonra, aynı peygamber “zorlaştırmayın, kolaylaştırın” dememis miydi? Aynı Peygamber “iki günü eşit olan müslüman kayıptadır” dememiş miydi?

      “Gibi” ifadesi zaten şüpheyi içeriyor. %60-70 lik süre namaz değil de genel olarak “ibadet” şeklinde anıldıysa, o başka! O zaman, eşyanın tabiatına uyması gereği %60-70 değil bundan daha fazla ibadettesin demektir. Çünkü, doğruluk Allah’a bir ibadettir. Doğru amel Allah’a bir ibadettir. Her konuda işinin ehli olmak, daha da önemlisi faydalı iş üretmek Allah’a bir ibadettir. Toplumda örnek olmak Allah’a bir ibadettir. Ailene, topluma sahip çıkmak Allah’a bir ibadettir. Hak-hukuk-ahlak konusu dahil her konuda kendini (nefsini) kontrol etmek Allah’a bir ibadettir. Fikir dahi çalmamak, haklıya-hakkıya hakkını teslim etmek Allah’a bir ibadettir, yolsuzluğa-rüşvete bulaşmadan layıkıyla iş yapmak Allah’a bir ibadettir…. evrensel diye tanımlayabileceğin örnekler çoğaltılabilir. Ancak, bütün bunları sekülerizm varyansı bir felsefeyle “din başka-dünya işi başka” diyerek ibadet olmaktan ayırırsan, veya bütün bunları Allah’a ibadet hassasiyetinde yapmayıp entelvari bir biçimde “Evrensellik” adına yapıyorsan yeni bir din yaratmışsın demektir; bu demokrasi dini olabilir, bu babanın dini olabilir. Ananın dini de olabilir. İşte o zaman günü geldiğinde “ananın dinini göreceksin” demektir. Kuran’da şöyle bir ifade var, İsra 71:

      “Bir gün bütün insanları önderleriyle (huzurumuza) çağıracağız”

      Yani, bilmem analatabildim mi? Bu arada bütün bu saydıklarım “Akıl-İman Sentezine” göre böyledir, ezberine bir din anlayışına göre böyle olmayabilir!

  4. Özellikle bu tip konularda bir farklılık sağlamak ve tutarlı bir öngörü üretmek amaçlanıyorsa içerde basına sızmamış bilgiler sağlayacak devletler arasında konuşulanları fisıldayacak yakın kimseler olmalı. Kamuoyunda konuşulanlarla gerçekler bazen birbirinden çok başka şeyler olabiliyor.

    • Fehmi abimin Ertuğrul Özkök ten yıllar önce aktardıği bir bilgiyi paylaşmak isterim.
      “Büyük kardeşe büyük, küçük kardeşe küçük pay” prensibi varmış…!
      İstihbarattan Hürriyet gazetesine daha büyük, Fehmi abinin gazetesine daha küçük bilgi gelmesinin normal olduğunu açıklıyordu bu prensip. Artık gazetesi olmayanlara da zırnık dahi koklatmıyorlardır herhalde…
      Özel bilgiler zor elde edilir ve kıymetlidir.

  5. Avam güzel tesbit ve tahlillerde bulunmuş görünüyor.
    – Sorumluluğundan korkmadılar ise, öldürdüler, (cahil cesur olur). Türkiyede mi ? o biraz zor ve 15… kişinin gelmesine de gerek birakır mıydı ?! Yok eğer korktular ise, 15 kişilik sürünün arasına katmış olabilirler.
    – Olay, Türkiyeyi bir kere daha zor durumda bırakmak için yapılmış olabilir. Rus uçuağı örneğinde olduğu gibi. İşin arkasında CİA (tahriki) olabilir.Eğer öyle ise, Koru yanılıyor, demektir. Zira, Başkan john Kennedy ve diğer Başkan ölümlerinde olduğu gibi, olay, üstü örtülü kalabilir yahut faili de öldürebilirler. Ayrıca, Leş Kargaları zengin ülkelerden yüklü miktarda haraç koparabilmek için bu tezgahı kurmuş olabilir. Türkiyeyi de bu karambole dahil etmek istiyebilir. Peki, şahitlerden biri konuşturulabilir mi, konuşturulabilecek mi ?…
    – Bir yorumcu bu tür olaylara vakit ayrılmasına acırım diyor. Haksız da değil. Malayani veya sana vazife olmıyan işe kafa yormak denebilir mi ?
    Bu gibi olaylara veya romanlara aylarını, yıllarını ayıranlar dinlerini öğrenip yaşamak için – kitap okumaya veya sohbete ne kadar vakit ayırıyor veya kaç kitap okuyor, acaba ? Sahi, yoksa, din vakit ayırmayı değmiyecek kadar basit bir konu mudur ? Bütün bu tür olaylarda ” dini kıt ” lığın, dinini tanımamanın veya bile bile ihmal ve ihlal etmenin ne kadar payı olabilir ? Düşünmeğe değmez mi ?

  6. Muhsin Yazıcıoğlunun da dile getirdiği bilindik bir teori var.
    ” “Her derin devletin bir uzmanlık alanı vardır. Mesela; İsrailliler ekonomik operasyonlarda, Amerikalılar askeri planlamada, Ruslar suikast konusunda uzmandır. Türk Derin Devleti Kazalar konusunda uzmandır”
    Suudlar hangi konuda acaba. Gerçi onların CIA den bağımsız bişeyler başarabileceğini sanmam. Ne CIA mi!
    Abov ozaman yukaridaki teoriler yetersiz kalır. Gazetecinin tanıdık bi siması var. HeraldeOna benzeyen birileriningörüntüleriniyayınlayabilir.ler. İşte bu sekilde yumusatilirsa siyasetin isine gelir. Ancak Türk Devlet Geleneği gereği bu işin rövanşı olacaktır. Bilen varsa bi zahmet yazsin
    suudlardan suriye de bulunan kimse varmi. Yada geleceklermi sınara yakın bi yerlere

  7. Kaşıkçı ve çözüm
    Mahir Kaynak’ın bir metodu vardı. “Bundan kim yararlanmıştır, önce onu tespit etmemiz gerekir. Caniyi orada aramalıyız.” Derdi.
    Rahip Brunson İzmir’de sıradan, başarısız bir din adamı iken birden kahraman yapıldı. Sermaye Türk mahkemelerini yanıltarak onu hapis ettirdi. Hiçbir suçu yoktu. Hepsi uydurmaydı. Mahkeme sonunda beraat ettirdi. Beyaz Saray kahraman oldu. Kime yaradı? Erdoğan’a ve Trump’a. Erdoğan böylece Sermaye tarafından Devletler tarafına geçmiş oldu.
    Şimdi Kaşıkçı’ya gelelim. Kaşıkçı, bir genç Türk kızıyla evlenme durumunda, Türkiye’de konsolosluğa gidiyor. Kiminle gelip gidiyor? Ali Kalkancı ve Müslüm Gündüz’ün senaryosuna benziyor. Gerçek velilik mi yoksa hepsi mi senaryo? Ne amaçla bu senaryo düzenlendi? Henüz çözmüş değilim. Sağ olması ihtimali fazladır. Oyun Pentagon tarafından değil Aile tarafından oynanmaktadır. Ne yapacağını bilemez halde dünyayı meşgul ediyor. Türkiye ile Suudi Arabistan’ın arasını açmayı hedeflemiş olabilir ama başaramamıştır çünkü artık Sermaye’ye de herkes ihanet ediyor.
    Yahut bu oyunla Türkiye ile Suudi Arabistan’ın arasındaki gerginlik azaltılıyor. Devletler Sermaye’yi bitirecekler.

  8. Fehmi bey yabancı polisiye romanlarında neler olduğuna ilaveten Kaşıkçı olayındaki kronolojik gerçekler neler onu da alt alta yazsaydı bilgi sahibi olurduk. Suudilerin “Geldiği gibi çıktı” ifadesi külliyen yalan değil mi? Nişanlısı dışarda bekliyormuş dendi. İçerden camı koyu renkli şüpheli bir vasıta çıkmış dendi, böyle mi geldiydi ki? Neyse!

    Konuyu değiştirmek gerekirse, bu tür kitapları okumak için harcanan zamana yazık, bunları okumak haftalar alır! Hikaye – roman türü her popüler kitabın özeti yapılıyor, internette bulmak mümkün. Daha da ileri giderek filme uyarlanması da yapılıyor. TV/İnternette filmini seyretmek zamanı daha faydalı şekilde değerlendirmek açısından daha karlı bir yol. Kaşıkçı konusunda bizimkiler hemen bir film çevirme işine koyulsunlar. Olay Türkiye’de geçen uluslararası bir olay, epey sansasyon yapmış durumda. Bu işin kaliteli filmini yapan dünyaya satar, para kazanır. Biz de kitap yazalım-film yapalım hesabı yapıyoruz (özeleştiri!). Madalyonun diğer bir yüzü, adam belki gerçekten öldürülmüş te olabilir. Türkiye gazetecilere kötü muamele yapan ülke olarak öne çıktı ve eleştirildi. Türkiye’deki kiralık bir taşeron katil grubuna öldürtüldüyse veya DEAŞ’a teslim edildiyse, Türkiye zor durumda kalabilir mi? herhalde biraz da olsa kalır, iyi de olmaz…

      • Özellikle takip ettiğim hiç bir gazete yoktur. Gazete çoktur, genellikle vakit yoktur! Konuya göre bazılarına kısa kısa girer çıkarım, demek ki denk gelmemişim. Bu yazı Fehmi beyin buradaki 4. yazısı. O hafiyeliği yapıp gerçekleri kronolojik olarak burada yazsaydı herhalde gözümden kaçmazdı. Resmi beyanatlarına bakılırsa Suudilerin bu konuda yalan söylediği kesin… Bir ara bu konu gündemden düşer gibiyken Batılı haber kaynakları (özellikle Amerika) olaya geri dönerken söylemlerini bu defa Türkiye resmi kaynaklarına dayandırmaya gittiler. Bizdeki ana akım gazetelere bakıldığında ise kaynak olarak “Amerikan basınında çıkan haberlere göre” şeklinde ifadelere rastlanıyor. Suudiler biz bir şey yapmadık şeklinde durumu inkar ediyorlar. Bu arada İranö Rusya ve Israil’den pek ses çıkmıyor!…

        Cevap verilmesi gereken sorular teklif edilen ortak incelemelerle uzun vadeye kaydırılmış oluyor. Suudiler de “üzerimize gelmeyin petrol tedarikini kısarız-önünüz kış, ona göre” tehdidinde bulunuyor… Trump ise Pompeo’sunu güya kaşıkçı konusunun görüşülmesi için Suudilere gönderiyor… Kaşıkçı onlar için bir Rahip Brunson kadar önemli biri olabilir mi, laf olsun!

  9. Devletlerin bulaştiği cinayetler çözülemez.
    Üst düzey korumacılık yapan bir yakınım bana bu konuda şöyle bir bilgi verdi.
    Suikastçılar her zaman devlete göre çok acemidir.
    Bu tip karanlık işleri şahislar ya çoğunlukla ilk defa yaparlar ;çünkü ya sonra yakalanır veya öldürülür.
    Her zaman ilk defa veya çok az tecrübesi olan suçlular mutlaka bir yerde hata yaparlar.
    Oysa devletleri yüzyıllık veya bin yıllık tecrübeleri vardır.
    Ancak devletle sivillerin işlediği suçlar arasındakı en büyük fark bu değil.
    Sıvıllerın işlediği suçlar eninde sonunda devlet isterse çözer.
    Devletlerin işlediği suçlar veya cinayetlerin çözümü devlet müsade etmediği ölçüde zordur.
    Uğur mumcunun kardeşi bir hukukçu derki;Eğer bir cinayet soruşturması bir yere kadar gelip orada tıkanıyorsa bu bir devlet cinayeti olduğunu ispatlar.
    Devlet binlerce yıllık birikimi ile(bazıları yüzyıllık olsada geçmişlerinde yine bazı devletlerın mirascıları oldukları görülür)
    Zararlı gördüğü kişilerin ölüsü dirisinden faydalı ise kendince tehlikeyi ortadan kaldırmayı beka sorunu görebilir.
    Suud olayında olan bu ihtimali gösteriyor ve büyük bir bedelı olsada hadiseyi yapış şekli mualiflerine mesaj niteliği arz etmesıdır.
    Mualiflerıne sakın aklınızdan geçireyim demeyin mesajı dır.
    Kendısı açısından doğru karar.Mutlaka büyük bedeli olabılır.
    Bundan bazı ülkeler firsattan istıfade Suudları söğüşleme firsatını kaçırmayacaklardır.
    Evet maliyeti olması kaçınılmaz.
    Peki bir kenarda bir kaza kurbanı olsaydı daha ucuza mal edilecekti;ama mulıflere bu kadar etkılı mesajı olmayacaktı.
    Hanı anlatırlar hep buna benzer hikayeler. Bazı elemanları ahlanıp vahlandığını duyarsınız.
    Ne oldu diye olaya ilgi duyduğunuzda çok zengin ve şöhretli birinin veya çok yakını birinin bir suça karıştığını ,soruşturmayı başkalarının kaptığını duyarsınız.

    Aklımıza zengin bir ülke adı bulaşmış bir eylemden herkesin nemalanmak istemesidır.
    Sonuçta olay bir şekilde kapanacaktır.
    Mualıfler mesajı açıktan alacaktır.
    İyi bir meblağ ödenecektir.
    Nasıl 11 eylül olayını yine bu ülkeyi bulaştırıp(zengin ve koruma bedeli)250 milyar dolar gibi küçük meblağda bir faturayı demoklesın kılıcı gibi bekletıyorlar.
    Uygun bir zaman da tedavüle çıkarılacak veya başka bir şekilde tahsil edilmek istenecektir.
    Her ülke tehlike gördüğü her şeyı etkisiz kılmayı bir beka konusu görür ve gereğini en rantabil şekilde çözmek ister.
    Bu sorunu bir ülke çözerken başka ülkeler de bu firsatı kaçırmak istemez.

  10. “… Kaşıkçı‘nın ya hala İstanbul’da bir yerlerde tutulduğu veya ‘infaz timi’ gözüyle bakılan kişiler tarafından yurtdışına götürüldüğü kanaatindeyim.”

    Tanıdık bir ifade..Adil Öksüz için de benzer bir yaklaşımı vardı Koru’nun.

    Koru, sonucu tahmin edebiliyor belki ama ilgili devletler, kendilerini ilgilendiren bu tür olayların neden ve sonuçlarını bilmiyor olamazlar.

    Bizler bilsek ne olur bilmesek ne olur?

  11. Bizim köyde 3 kardeş vardı bunlarin evleri duvarlarla ayrilmistı, yan ana idiler.
    Bunlarin cocuklaride dahil çok sık kavga ederdiler, öğle zanederdinizki birbirlerini ölduriyorlar kafa göz kan içerisinde kalirdı.

    Onların her kavgasında Rahmetli babam hariç köylüler toplanır ayirirdilar.
    Bunlarin hangisi çok sopa yemişse yürume ile 3-4 saat mesafede olan nahiyedeki Jandarma karakoluna şikayete giderdiler.

    Onlar ne zaman kavga etselerdi babam kendi kendine şöyle derdi.” Gene kimin ocağını yakacaklar.”
    O zaman ben çok küçüktüm, bir gün babama neden öğle söylediğini sordum, babam bana “sana yarın anlatirim, yalnız git onlarin evlerinin etrafina bir bak bakalım kaç tane tavuk kesmişler.”
    Babam bana anlatacak diye sevinerek gidip baktim, sadece tavukların kesilmis kafalari vardi fakat yerlerde hic kan yoktu.

    Babama aynen anlattım, o gün akşam hava kararmaya başladiği zaman babam kiş olduğu için pardüsosunu falan giyindi
    ve komşulara yakın köyde bir işi olduğunu söyleyip evden çıkti, 1 saat sonra gizlice eve gelip bize kimseye bir şey söylemememızi tebihledi ve komşular uyuduktan sonra evden çıktı.
    O arada bizde uyumuşuz, babam sabah namazina kalktığinda uyandık.
    Namazdan hemen sonra babama bana verdiği sözu hatirlattim.
    Babamda hepimizi topladi o arada rahmetli anamin babasi dedem geldi.
    Dedemler çok zenginlerdiler, o gece bu 3 kardeş oğullari ile birlikte dedemlerin besi hayvanlarini çalacaklarımişlar, tam işe başlayınca babam onlara kurduğu tuzaklar fare kapani gibi ayaklarindan yakalamiş ve babam dedemleri uyandirmiş ve onlari yakalatmiş. Demeki senelerce etraf köylerdekilerin hayvanlarını çalip mezbahanelere satiyorlarmişlar.
    Sahte yaralanmalarındada tavuk kani kullaniyorlarimişlar ve karakola falanda gitmezlerimişler.
    O kavgaları şüphe cekmemek içinmiş.
    Meğerse babam bunlardan hep şüpheleniyormuş fakat dedemlerı soymalarıni bekliyormuş.
    O hirsizlarda dedemin ölmuş abisinin çocuklari idiler, yani yeğenleri.

    Kaşıkçinin hikayeside biraz annemin kuzenlerinin olsyina benziyor.

    Kayip olan Gazetecinin öz geçmişini okudum, o Suudi prensine reforumlari hakkında tavsiyelerde bulunuyormuş ve esas Arapistanda iken Kiralliğı elestiriyormuş. O zaman onu öldurmemişlerde şimdi durup dururken Türkiyede neden öldürsünler? Kaşıkçı sanki Suudi Konsolosluğuna değilde böşandiğı eşinin evine gitmiş ve eski eşi kiskançliktan onu tuzağa düşurüp öldurtmuşte bunlarda haber yapiyorlar, o kadar cahilce bir iddaki, insanin ağlanacak halimize gülesi geliyor.
    Bizim orkestra-koro halinde adami öldurüp cesedide 15 parçaya ayirttilar. Yok oda tutmadi şimdide saati kayit etmiş konsoloslukta öldurmüser.

    Bunlari yazarlarken Suudi Arapistandan değilde bizim köydeki o hirsizlardan bahseder gibi yaziyorlar.

    Suudi kıraliyet ailesinin bütün fertleri ABD ve bati ülkelerinde eğitim almiş ülkelerindeki hocalar ve profesörlerde genelde batılılar, eğitim seviyeleri çok yüksek ve arap ülkelerinin içerisinde ve dünyada DIKTATÖRLÜKLE İDARE edilen ülkelerde dahil hatta bunlara idare şekli demokirasi olan ülkelerinide katabiliriz, bunlari icerisinde SA halkının refah seviyesi en yüksek olan bir ülke.
    Şu an dünya onlara saldiriyor onlarin cevapları gayet mantıkli ve soğuk kanli.
    Bir an bizim kileri onların yerine koyalım ve düşunelim!
    Muhalefet ve ihtidari ile dünyaya meydan okurdular ve sonundada kaşik tutmasini bilmeyen bebekler gibi herşeyi yüzlerine gözlerine bulaştirirdılar.
    Mavi Marmar olayi gibi.

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here