Dünün sanığı, bugün, “Başı secdeye gelenler korundu” diye suçluyor… Halbuki kendisi de…

6

“Geçmiş zaman olur ki, hayali cihana değer” demiş eskiler…

Ne güzel demişler…

30 yıldan fazla bir süre, her gün gazete köşelerinden okurlarla buluşunca, benim için ‘geçmiş zaman’ hayli geniş bir zaman dilimini kapsıyor.

Bir darbe girişimi arkada bıraktık. Başarısız oldu. Darbeye kalkışanlar ile onlarla iltisakı bulunduğuna inanılanlar yaptıklarının ceremesini çekecekler.

Kim o insanları en üst kademelere taşıdı? İçinde darbe hevesi bulunan, kendi üstlerini değil de bağlı olduğu grubun ‘abisi’ni dinlemeyi tercih eden askerleri general rütbesine kadar kimler yükseltti?

Şimdilerde bu konu alttan alta tartışılıyor.

‘Alnı secdeye gelenler’

‘Balyoz davası’ adıyla meşhur hukuki sürecin ‘1 numaralı sanığı’ Org. (E) Çetin Doğan da tartışmaya ‘alnı secdeye değenler’ benzetmesiyle katıldı. Org. (E) Necdet Özel’in Genelkurmay başkanlığı döneminde, terfi alacak olan isimler Milli Savunma Bakanı ve Başbakan ile ön görüşme yapılarak belirlenirmiş…

Org. Doğan, Bu çok yanlış” demiş ve eklemiş: “Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanlıkları için görüşmeler yapabilir. Ama terfi edecek askerlerle ilgili görüşme kabul edilemez. Anlaşılıyor ki o görüşmelerde ‘alnı secdeye gelenler’ hakkında bilgi veriliyor, onlar da bunların terfilerini işaret ediyor.”

Bu görüşten haberdar olunca, benim zihnim ‘Balyoz davası’ günlerine gitti.

2010 yılının ağustos ayına…

Davayı bir tür ‘intikam alma’ faaliyetine dönüştürerek sayfalarına taşıyan bir gazetede, genel havaya ters düşen bir yazıyla karşılaşmıştım. Gazetenin yazarı da olan Ankara temsilcisi, Çetin Doğan’ı konu ediyordu o yazıda.

Çetin Doğan’ı şahsen tanımıyordu, ancak memleketi Balıkesir’deki yakınlarını biliyor, bazılarıyla da tanışıyordu yazar… Tanıştıklarından birinin, “Eğer Çetin de benim gibi memlekette kalsaydı, herhalde o da benim gibi ‘hafız’ olurdu” dediğini aktarıyordu…

Bunu diyen Çetin Doğan’ın amcasının oğlu Fahri Doğan

Fahri Bey Balıkesir’deki ünlü Zağnos Paşa Camii’ne bitişik ‘Zağnoz Paşa Dini Kitabevi’ levhalı küçük kitabevinin sahibiymiş… Kur’an-ı Kerim bütünüyle ezberindeymiş; yani hafızmış…

Zağnos Paşa Cammi, hutbe okunuyor
Zağnos Paşa Camii, hutbe okunuyor
Atatürk hutbe okuyor

Zağnos Paşa Camii’nin ünü, mâlum, Mustafa Kemal Paşa’dan geliyor. Atatürk’ten.

Paşa, Cumhuriyet’in ilânına doğru Ege’de seyahate çıkmış, 6 Şubat 1923 tarihinde de Balıkesir’e gelmişti… İzmir’den… Yanında eşi Lâtife Hanım ile Kâzım Karabekir vardı.

Ertesi gün, günlerden cuma… Mustafa Kemal yanındakilerle Zağnos Paşa Camii’ne gitti. Önce mevlid dinlediler… Ardından Paşa hutbe okudu.

Bazıları, “Tarih tutmuyor, 7 Şubat cuma gününe değil çarşambaya denk geliyor” dese de gerçek değişmiyor: Mustafa Kemal konuşmasını camide yapmıştır.

Önemli şeyler söylemişti…

Hutbenin girişi şöyle: Ey millet! Allah birdir, şânı büyüktür. Allah’ın selâmeti, sevgi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri,  Cenâb-ı Hak tarafından insanlara dinî hakikatleri tebliğe memur edilmiş ve resul olmuştur. Temel nizamı, hepimizin bildiği Kur’ân-ı Azimüşşan’daki açık ve kesin hükümlerdir.
İnsanlara maneví mutluluk vermiş olan dinimiz, son dindir, mükemmel dindir.”

Hafız da olabilecekken orgeneral…

İşte o camiin yanı başındaki dini eserler satılan kitabevinin sahibi Fahri Bey, o sırada Balyoz davası sanığı olarak cezaevinde bulunan Çetin Doğan hakkında şu bilgiyi vermiş: Çetin’in annesi erken öldü. Kardeş gibiydik, beraber büyüdük. Ben hafızlık için Kur’an kursuna gittim, o ise askerî okula. Babası amcam astsubaydı. Çok dindar bir adamdı. Okul Çetin’in her şeyi oldu. Giderek daha az uğramaya başladı. Eğer köyde kalsaydı herhalde o da benim gibi hafız olurdu.”

Merak ettiğinizi, “Hangi gazete, köşe yazarı kim?” sorularının cevabını aradığınızı biliyorum.

Cevabı şu: Zaman gazetesi ve gazetenin Ankara temsilcisi de olan yazarı Mustafa Ünal

Zaman o sırada Ergenekon ve Balyoz sanıkları hakkında hep olumsuz şeyler yazarken, “Ama bu da var” diye, bildiği –gazetenin okurlarının olumlu bakmasını getirecek– bir gerçeği yazmış olan Mustafa Ünal şimdi ‘FETÖ’ davası kapsamında tutuklu…

Feleğin böyle tuhaflıkları oluyor işte.

Çetin Doğan’ın çok gençliğinde de olsa ‘alnı secdeye değmiş’ biri olduğunu öğrenince, ertesi gün (23 Ağustos 2010) çıkan ‘Nutkum tutuldu, kusuruma bakmayın’ başlıklı bir yazı yazdım.

Yazımda ‘Balyoz davası 1 numaralı sanığı’nın bu özelliğine dikkat çekerken, kamuoyunun farklı tanıdığı bir başka ünlünün de benzer özelliğe sahip olduğuna da işaret etmiştim.

YÖK Başkanı Erdoğan Teziç de…

AK Parti’nin iktidara geldiğinde ‘YÖK başkanı’ olarak bulduğu ve sonraki beş yıl boyunca görevden alamadığı Prof. Erdoğan Teziç’in…

Teziç, 2002-2007 yılları arasında geçen YÖK başkanlığı boyunca, ‘başörtüsü’ sıkıntısını yumuşatmak veya sona erdirmek yerine, AK Parti’yi seçmenleri gözünde kaybettirecek bir üslup benimsemişti.

Her gün bir siyasiyle ağız dalaşına girecek kadar hem de…

Benim ‘Nutkum tutuldu’ yazısında ondan da söz etmemin sebebi, o günlerde dava konusu haline dönüşen, bir profesörle ilgili ‘meslekten ihraç’ kararıyla sonuçlanabilecek davayı onun başlatmasıydı. Önsözünde “İlmin menşei Allah’tır” yazdığı için kitabı ‘sakıncalı’ bularak soruşturma açtırmıştı Prof. Teziç…

Teziç’in çocukluk arkadaşı (merhum) Prof. Ahmet Yüksel Özemre kendisine yazdığı mektubu bana da gönderdiğinde afallamıştım.

Meğer Prof. Teziç’ın babası da hafızmış ve kendisi ‘yasaklı’ dönemde gizli gizli Kur’an dersi alanlardanmış…

Özemre’nin mektubunun o bölümünü okuyalım:

“Gerçekten de Galatasarayı Mekteb-i Sultânîsi mezunları bizler, birbirimizi iyi tanırız.: 1) Siz de hâfız ve hacı bir babanın, merhûm Arif Teziç beyin oğlusunuz; ben de hâfız ve hacı bir babanın, merhûm Nûrullah Özemre’nin oğluyum. 2) Ben de Üsküdar’da bâzı yaşıtlarımla birlikte bir hocahanımdan –merhûm Ulviye hanımdan– İsmet İnönü’nün baskı döneminde bu gibi faaliyetler için alınması gereken tedbirlere ve gizliliğe titizlikle riâyet ederek, eski yazı ve Kur’ân öğrenirken siz de gene aynı dönemde bâzı yaşıtlarınızla birlikte Fâtih’de Mesihpaşa Câmii imâmı merhûm Mehmet Selim Eryavuz Hocaefendiden (1881-17 Mayıs 1960) eski yazı ve Kur’ân öğrenmekteydiniz. 3) Siz Fâtih’de Mesihpaşa Câmii’nde [merhûm Prof. Dr. Târık Zafer Tunaya’dan (1916-1991) erişen ama doğruluğunu maalesef tesbit edememiş olduğum bir rivâyete göre] ezan okurken, benim de Üsküdar’da Ayazma Câmii’nde birkaç kere ezan okumuşluğum vardır.”

Yazıma “Geçmiş zaman olur ki…” diye başlamıştım.

Geçmiş zamandan bir yaprak yerine geçsin bu yazım…

ΩΩΩΩ

6 YORUMLAR

  1. Saygıdeğer beyefendi; Mustafa Kemal Atatürk Türkiye Cumhuriyetini kuracakken Ladikli Ahmet Ağa nın hayatının yazıldığı bi kitap da okumuştum bir serkeş mi ümmetin kurtuluşuna önderlik edecek diye sorduklarında ilahi kararı sorgulamak bize düşmez yada bu anlama gelen bi cevap vermiştir, hikmetler gizlidir. Yine aynı kitap da 1958 veya o civarda bi yılda Ruslar Bulgaristan üzerinden Türkiye yi ilhak etmek üzere toplantı yaparlar o gece Bulgar dış işleri bakanı merdivenden düşerek ölür ve ilhak dan vazgeçilir Ladikli Ahmet Ağa Bingazi li bi arkadaşının tekmesiyle o dış işleri bakanının öldüğünü söylemiştir diye yazıyor.
    Her fert kendine ve insanlığa faydalı olması hukukun da gayretini gösterip ömrünü tamamlamak zorundadır.Şu sıra hep söyleniyor ya göklerden gelen bir karar vardır, bu kainat sahipsiz değildir.Herkesin bu mihval de ebediyyeti unutmadan rolünü iyi oynaması lazım vesselam.
    Saygılarımı Arz Ediyorum okuyucunuz Murat Bayram

  2. Türkiye’de Osmanlı’nın son yüz yılı dahil, dinden uzaklaştık bu yüzden geri kaldık diyen geleneksel dinciler ile din yüzünden geri kaldık diyen modern dinciler çatışmaktadır. Son dönemde geleneksel dinciler arasındaki fraksiyon kavgaları (İktidar cemaati-Gülen cemaati) ve modern dinciler arasındaki fraksiyon kavgaları (Atlantikçi-Avrasyacı) bu çatışmalara eklenmiş ve ortalık iyice karışmıştır. Fraksiyonlar duruma göre taktiksel işbirliği yapmaktadır.

    Ortalama bir insan ömrü bu dini ve sosyal sorunları çözmeye yetmez, daha önceki nesillerin bize bıraktığı çözüm için yazılmış eserler olmalıdır. Fakat maalesef bu eski eserler yetersizdir ve bu nedenle gelişmiş Batı’nın eserlerine müracaat edilmektedir. Konu fen bilimleri ve matematik olsa Batı’dan yararlanmak bir sorun yaratmaz. Fakat sosyal konularda Batı’dan yararlanılsa bile bunların bizim tarihi ve sosyal şartlarımıza uyacak şekilde geliştirilmesi gerekmektedir. Türkiye bunu başaramadığı için daha çok el yordamıyla oluşan basit ve kaba fikirlerle tartışmaktayız. Bunun sosyal sonucu ötekileştirme ve siyasi sonucu kutuplaşma olmaktadır.

    Merhum Prof. Ahmet Yüksel Özemre büyük bir alimdi ve alnı secdeden kalkmazdı. Ancak Türkiye ondan nükleer teknolojiyi geliştirmek için yararlanmadı. Demek ki merhumun alnı secdeye değmeseymiş de (Türkiye adına) bir şey değişmeyecekmiş. Görünen o ki, her ne kadar artık liyakat esas alınacak deniyorsa da ben bunun yeni bir kendi adamlarını yerleştirme furyasına dönüşeceğinden kuvvetli bir şekilde endişe ediyorum. Devlet yönetiminde, asgari bir ahlak ve akılcılık yani erdem hakim olmaz ise Türkiye’yi zor günler bekliyor.

  3. bu lafa bir türlü alışamadım “alnı secdeye değenler” .yüzde 99’u müslüman olan bir ülkede alnı secdeye değenler ,değmiyenler, diye bir ayırım yapmanın ne gibi bir faydası olur. benim,veya sizlerin alnı secdeye değiyorda müslümanlığımız bir derece veya bir farklılık mı ,yaratıyor? bunlar Allah ile birey arasında olan gizli işlerdir. bu terimi kaldırın,lütfen! bırakın insanları ,yaşamlarına göre dinlerini yaşasınlar; ilgili kurumlar ,zaten var. denetimli olarak yayınlanan müslümanlığı öğreten kitaplar zaten var. hep uğraştıkta ne oldu? bırakın artık bunları. Atatürk Zagnos paşa camii’inde hutbe okudu ise Atatürkün dinine küfreden müslüman mı oluyor.bırakın bunları bırakın.

  4. Vay canina, enterasan bir ulke Turkiye….
    Zannederim 100. yilinda cumhuriyetin yeni bir devrim gozlemliyor olabiliriz. Reaksiyon tetiklemesiyle oluyor ama malesef kurumsallasamadigimiz icin metodu bilemiyoruz. Usta bir ahci gibi, yemek cok guzel ama tarif olmadigi icin sonraki nesiller bunu gelistiremiyor, taki iyi bir ahci gelinceye kadar.
    1923 benzer sekilde, OHAL kullanilarak cogu yasa meclisden gecmiyor, surec hizli isliyor. Dusunce alisilmis normladan farkli, degisim adimlari buyuk, bakalim sonu nasil olacak. Ekonomi ayakda. Soyut konularda basarili olmak daha zor, basarabilirmiyiz, hic sans vermiyorum ama seyretmeye devam ediyoruz (Enam-32).

YORUM YAP