İktidarların akıllı dostları yoksa ‘Sarraf’ gibi sorunları olur

13

Günlerdir, AK Parti’nin itibar ettiği kalemlerin, odağında Rıza Sarraf’ın bulunduğu New York’taki ‘USA vs Atilla’ davasıyla ilgili yazdıklarını, her zamankinden daha titiz bir dikkatle okuyorum.

Kızgınlar. Ben de kızgınım ve onları anlıyorum.

Tespit doğru, ama…

Tespitlerini de paylaşıyorum: Türkiye’ye karşı bir ‘kumpas’ kurulmuş, bu besbelli; mevcut iktidarı zora düşürme ve Tayyip Erdoğan’ı cumhurbaşkanlığından uzaklaştırma çabalarına katkı amaçlı bir ‘kumpas’.

Benim de tespitim bu yönde.

Ancak bu tespitten sonra yazdıkları meydan okuyucu satırlar bana olağanüstü yavan geliyor.

Nasıl bir dünyada yaşadığımızı anlamakta zorlandıklarını veya ne diyeceklerini bilemedikleri için top çevirdiklerini düşünüyorum.

Kayırmak istedikleri kişi/lere zarar verecek bir tavır sergilediklerini de…

Zihnim hemen ‘17-25 Aralık süreci’ sırasında Sarraf’ın tutuklandığı ve Meclis’in suçlanan 4 bakanın ‘Yüce Divan’da yargılanmasıyla ilgili önergeyi red ettiği, yargının da takipsizlik kararıyla iddiaları geçersiz saydığı günlere kayıyor.

O zaman da benzer yazılar okumuştuk.

New York’ta görülen dava Türkiye’de yarım kalmış o sürecin devamıdır.

Yargılanması söz konusu olan bakanlardan birinin sürecin en başından itibaren kendisini diğerlerinden ayrıştırmaya çalıştığını, kendisiyle ilgili Yüce Divan kararı çıkmasını kamuoyu önünde Meclis’ten talep ettiğini de hatırlıyorum.

Hiç değilse onun bu arzusuna uyulsaydı, bir bakanın bile Yüce Divan’da yargılanması, her gün yeni bir dişin çekilmesine benzer acılara yol açan New York davasını geçersiz kılabilirdi.

Ülkemizin ‘yolsuzluk’ konusunda duyarlı olduğunu elâleme göstermiş olacağı için…

AK Parti’nin itibar ettiği yazarlar korosunun desteği eşliğinde konunun Meclis denetiminden ve yargıdan kaçırılması hiç iyi olmadı.

Bugünün doğru tespitleri de, korkarım, ardından yaptıkları meydan okuyucu çıkışlar yüzünden, yine yanlış sonuçlar doğurabilecek.

Dünya bugün eski dünya değil

Farklı bir dünyada yaşadığımızı ve bugünün şartlarını göz önünde bulundurmayan tavsiyelerin ters tepebileceğini unutuyor bazıları.

Hamasetin fazla işe yaramadığı bir dünyada yaşıyoruz.

İki gündür ‘tanık’ kürsüsüne çıkartılan Rıza Sarraf İran’a ABD ambargosunu delmek için Türkiye’de yaptıklarını anlatıyor.

Muhtemelen prova seansında öğrendiklerini tekrarlıyor.

Yargılama başlamadan bir süre önce bulunduğu yerden ayrıldığı anlaşılmıştı ya, götürüldüğü yerde duruşmada kendisinden ne beklendiği Sarraf’a anlatılmış, söyleyeceklerinin provası da yaptırılmıştır.

Uzaktan izlediğim halde duruşmalardan böyle bir izlenim alıyorum.

İddia makamı ‘tanığı’ dinleme metinlerinden hareketle sorguluyor.

Eskiye ait yeni tapeler bunlar…

AK Parti’nin itibar ettiği yazarlar “FETÖ’cü polisler dinleme yapmıştı” hatırlatmasında bulunuyorlar; 17-25 Aralık sürecine atıfta bulunarak…

Doğru olabilir.

Kuşku duyma zamanı

Ancak yine de aykırı bir soru akla gelmiyor değil: 17-25 Aralık sürecinde gündemi meşgul eden tapelerden farklı New York’taki sorguda kullanılan metinler; FETÖ’cü polislerin 2013 dolayımında dinledikleri varsayılan görüşmelerden farklı görüşmelerin tapeleri… Eğer bu dinlemeler de ellerinde var idiyse, 17-25 Aralık sürecinde neden bunları da kullanmadılar?

O sürecin bir ucunda (30 Mart 2014) yerel seçim vardı ve seçim gününe az kala yeni malzemelerin kullanıma sokulacağı beklentisi hakimdi; beklenti sonunda fos çıkmıştı.

Acaba “Bunlar da FETÖ’cü polislerin dinledikleri” demek yerine, “O günlerde başkalarına mal edilen dinlemeler daha uzun bir kulağın eseri olmasın?” kuşkusu duymak daha doğru olmaz mı?

Mahkeme boyunca dinlemelerin kim/ler tarafından yapıldığı herhalde ortaya çıkacaktır.

Geçmişte, 17-25 Aralık sürecinde, verdikleri akıllarla iktidarı yanlış istikamete sürüklediği şimdilerde anlaşılan kalemlerin bugünlerde verdikleri akılların yeni sorunlara sebep olabileceğinden de kuşku duymak gerekir.

Niyet sorgulaması yapacak değilim, işi oraya kadar vardırmayacağım; ama bazılarının aklının bugünün dünyasının şartlarını anlamaya yetmediğine ise eminim.

Dönüm noktası 2010 yılı

Şimdinin.. 2010 yılından itibaren izlenen politikaların gözden geçirilmesi.. iç ve dış politik konularda alınan kararlarda yanlış yapılıp yapılmadığının araştırılması.. durum muhakemesiyle varılan sonucun gereklerinin yerine getirileceği yeni politikalar belirlenmesi..

Evet, bugünlerin bunlar üzerinde yoğunlaşma zamanı olduğuna inanıyorum.

Türkiye, 2010 öncesinde kendi vatandaşlarına ve dünyaya verdiği imajı bugün de sürdürüyor olsaydı, New York’ta böyle bir davayla karşılaşılmasının asla söz konusu olamayacağına inanıyorum.

Rıza Sarraf diye biri uluorta racon kesemez (New York’taki yargılamada sorular hep 2010 sonrasına ait), ABD de o dönemde ‘ayrılmaz ikili’ görüntüsü verdiği en yakın müttefikine sıradan bir ülke muamelesi çekmeye kalkışamazdı.

Genellikle tespit ve teşhis doğru olursa alınacak kararlar veya uygulanacak tedavilerin de yerinde olunacağına inanılır; ancak şimdilerde karşı karşıya kalınan sorunla ilgili yazılanları okuyup konuşulanları dinleyince bunun yeterli olmadığını anlıyorum.

Akıllı dostlar yoksa.. doğru tespitler.. yanlış politikalar da üretebiliyor.

ΩΩΩΩ

13 YORUMLAR

  1. Sayın Koru , kumpas kurulmuş ama sor niye kurulmuş ? Örneğin , Former US President Bill Clinton’a da kumpas kurulmuş , bir Yahudi kızı eliyle rezil edilmişti. Para ve kadın çok önemli imtihan araçlarıdır. Bu imtihanlardan,ahlaklı ve nefsine hakim olmakla başarılı çıkılabilir. İslam dininin öğretileri de bu konuda aynı kapıya çıksa da evrensel kanunlar olan AHLAK kuralları bile insanları bu tuzaklara düşmekten muhafaza eder.
    Maalesef eski mücahit (Siyasal) İslamcı tayfa parayla imtihanı kaybetti.

  2. fehmi bey Yazınız Türkiyenin yaptığı yanlışlar üzerine kafa yormak üzerine.Peki Conilerin VE BATI UYGARLIĞININ Dünyada yaptığı Ahlak dışı Kan ve Gözyaşı üzerine kaçtane yazı yazdınız veya yazmayı düşünüyorsunuz.Yarın Mahşer gününde Allah’a Hesap vereceğiz. Irakta Mısırda Libyada Afganistanda Suriyede ve Tunusta Milyonlarca İnsanları Katleden CONİLeri ve BATI UYGARLIĞINI Kaç yazın ile Eleştirdin?Allahtan kork ve Kendine gel.Dost ve Akıllı gazetecide ne demek? Gazeteci Dürüst olan ve Gördüğünü Hayatı pahasına yazan Kişidir. ama Sizi Batı ve Uygarlığı etkisi altına almış sadece Ülkesini eleştiren Gazeteci konumunda görüyorum(belki yanılıyorumdur.) artık Coni ve Batının kendi Refahı için yaptığı KATLİAMları da YAZI KONUSU EDEN MAKALELERİNİZİ BEKLİYORUM…..

  3. Domates dikip patlıcan toplayan görülmemiştir. Her bakımdan acemi ve devlet yönetme yeteneği olmayan kadrolar yalnızca bizden (özellikle dinci) diye kamuda hak etmedikleri mevkilere getirildi. Hayvanat bahçesi müdürü Tubitak’a veteriner tıp fakültesine, dil bilmeyen dış ülke konsolosluğuna… bir sürü örnek verilebilir. Deniz Feneri skandalını Dünya yüzyılın sahtekarlığı olarak görürken sırf aynı mantıkla bizden birileri diye sümen altı edildi. İki dinci anlayış el birliği ile adalet sisteminin çanına ot tıkadı. Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz aşağılık yaratıklar rüşvet almaktan suç üstü yapıldıkları halde AKP tarafından hem yargıda hem mecliste bir şey yokmuşçasına karşılandılar. İktidar, yandaş kalemşörler, sizin gibi aman bana bir şey olmasıncılar, yanılgıdaşlar, TC gemisi batıyor farkında mısınız?

  4. Yazacağım hikâyedeki şahısların tamamı gerçektir ve bizzat yaşanmıştır. Yardımcı erkek oyuncu rolünde de siz varsın Sayın Fehmi Koru:

    REZA İLE BENİM DE YOLUM KESİŞMİŞTİ

    Yıl 1987, henüz 18 yaşındayım yani yeni reşit olmuşum. Ama iyi bir müslümanın nasıl güzel bir şey olduğunu biliyordum. İstanbul’a gelir gelmez benim gibi düşünen insanların yanında buldum kendimi. Bir kısmı da kendisi gelip beni bulmuştu.
    İslamcıydım ve kendimce Tanzimattan beri her geçen gün Müslümanlar üzerinde artan baskıya isyan ediyor ve her fırsatta cesurca bunu dışa vurmak, çevremi de bu isyan halkasına katmak istiyordum.
    “Bu ülkeye komünizm gelecekse onu da biz getiririz” anlayışının olduğu bir dünyada ve ülkede yaşamanın verdiği şanssızlıkları da hemen yaşamaya başlayacağım aklımın ucundan geçmezdi ama çok şükür ki “aklediyordum ve aklım hep cebimdeydi”. Aldığım islamî terbiye gereği aldatmayacaktım ve aldanmayacaktım, kandırılmayacaktım;
    “ne aldatan ne de aldanan olacaktım.”
    Bir anda kendimi en yakın bulduğum Müslüman Gençliğin içinde buldum. Kimileri Radikal İslamcı kimileri de Humeynici diyordu bize o yıllarda.
    Ben 18 yaşındaydım ama liderimizde benimle aynı okulda ve yaklaşık 25 yaşlarındaydı. Benim henüz yanağımda sakalım dolmamış ama onun kızıl sakalı neredeyse göğsüne kadardı.
    Zaman zaman yanında kendi yaşlarında ilahiyat okuyan bir abimizle geceleri bana uğrar, sohbet ederiz; İslam Dünyasının sorunlarını konuşur, bir-iki ayet üzerine sohbet eder sonra da giderdi.
    Cumhuriyet Tarihine “Kara Cuma” olarak geçen ve gazetelerin ertesi gün eylemimizi protesto amacıyla renksiz, siyah/beyaz çıktığı o eylem gününde bana da bir görev vermişti bu abimiz. Ben Beyazıt Camisi’nde Cuma namazı için camiye girmeyecek yani Cuma Namazı kılmayacak; caminin dışında, Beyazıt Meydanında toplanan başörtülü öğrenci ve eylemcilerin önünde duracaktım. Polis bu hanımları dağıtmaya teşebbüs ederse tekbir getirecek ve caminin içinde namaz kılan arkadaşlarımız da benim sesimle dışarı fırlayıp harekete geçecekti.
    Cuma namazından yaklaşık 1-2 saat önce Hukuk Fakültesi dış amfiye gelerek bana yapmam gerekeni anlatan abimizi dinlerken, amfinin kapısında birinin bize baktığını fark ettim ve hemen sivil polis olabileceğinden şüphelendim. Ben amfide sırada oturmuşum, abimiz de önümde yere doğru çömelmiş, elleri dizimde sessizce bana yapmam gerekenleri anlatıyordu. İzlenme şüphemizden ona bahsetmedim.
    Bu abimiz yanımda ayrılıp “meçhule” giderken ben de yanıma Cevdet isminde arkadaşımı da alarak amfiden çıktım. Gözüm hep beni izleyen, henüz yeni moda olan taşlanmış kot pantolon ve kot mont giyen bu kişide…
    Arkamdan bu kişinin geldiğini görünce beni izlediğine emin oldum. Yanımdaki arkadaşım Cevdet’e “Bu adam sivil polis, beni izliyor” dedim. İsmimizin deşifre olmaması için aklımızca kendimize birer isim koyduk; ben Abdullah oldum o da Ziya. Sahaflar Çarşısına girdik kitaplara bakıyoruz, bizi izleyen kişi de bizi duyacak kadar yakından bizi izliyor. Ben Cevdet’e Ziya diye seslenerek konuşuyorum o da bana Abdullah…
    Yarım saate yakın Beyazıt, Gedikpaşa, Çorlulu Ali Paşa civarı gezindik ama ne çare, adam ayrılmıyor peşimden. Tekrar Sahaflar Çarşısı’na girdik ve çarşının içindeki kapıdan Beyazıt Camisi’ne girdim. Cemaatin arasından ilerleyerek Cami’nin girdiğim kapının tam karşısındaki kapısından tekrar Beyazıt Meydanına çıktım. Sanırım atlatmıştım beni izleyen kişiyi.
    Meydanda sinsice gezinirken bir ara bir taşın üzerine çıkmış, meydanı süzen birine gözüm ilişti… Beni takip eden memur taşın üzerine çıkmış, meydanı o kadar dikkatli ve seri bir şekilde süzüyordu ki sanki bir an önce beni bulmak ister gibiydi.
    Cuma namazının farzını bitiren imamın ikinci “esselamünaleyküm ve rahmetullah” sesi, dışarıda bekleyen bayan eylemcilerin kulağına iliştiği anda bir-iki bayan sanki polislerce tacize ve darba maruz kalmış gibi çığlık ve tekbire başlayınca, Beyazıt Camisi’nin tüm kapılarından baraj kapılarından su fışkırır gibi cemaat “Allahuekber” sesleriyle meydana yayıldı.
    Bu çıkışı, bu eylemci tazyikini durdurmak mümkün değildi ve dünyanın en deneyimli polis ordusu bile durduramazdı ki dönemin tecrübeli Çevik Kuvvet Şube Müdürü Necmettin Yıldırım da çaresiz kalmıştı. Bir anda Beyazıt Meydanı ardından Laleli, Çemberlitaş’a kadar yayılan bir eyleme dönüştü.
    Bir ara eylemcilerin arasından çıkıp, Üniversitenin kapısından meydana baktım ve gördüğüm manzara beni mest etmişti ve “Devrim yakın” dedim kendi kendime ve tekrar eylemcilerin arasına karıştım.
    Eylemi biz öğrenciler organize etmiştik ama cami cemaati ve halkı da yanımıza almıştık. Türban yasağını protesto eylemi yapıyorduk ama bir yandan da İran Devrim Marşını söylüyorduk:
    “Bir inkılaptır bu güneş gibi doğdu,
    Hakikatin nuru karanlığı boğdu
    Allahuekber karanlıklar aydınlanmakta
    Allah halka, halk Hakka halkalanmakta…”

    Artık eylemi kontrol edemeyeceğini anlayan dönemin Çevik Kuvvet Şube Müdürü Necmettin Yıldırım, yanına Abdurrahman Dilipak ve eline de megafon alarak “Arkadaşlar lütfen Abdurrahman Dilipak Hocamız’ı dinleyin” diyordu ama kimsenin dikkatini çekemiyordu. En sonunda Abdurrahman Dilipak’ın eline megafonunu vererek, kendisi de bizzat yardım ederek Dilipak’ı bir ağacın üzerine çıkarttı ve Dilipak megafonla “Arkadaşlar Allah rızası için beni dinleyin” diye lafa başladı. Ben o ara Dilipak’a doğru yaklaşmaya çalıştım. Ağaca yaklaşan liderimi de görünce “Abi ne yapalım” dedim. O ise çığlık çığlığa tekbir getirerek Dilipak’ın çıktığı ağacı sallamaya başladı. Tabi bunu gören eylemciler de ağacı sarsmaya başladılar. Dilipak megafonu bıraktı, kocaman elleriyle düşmemek için dallara sımsıkı sarıldı…
    Eylem git gide büyüyordu ama sonu nereye varacaktı en azından benim bu konudaki plandan haberim yoktu.
    Hemen her gün fakültede eylem yapan Solcu-Devrimci arkadaşlarımız, bizim eylemimiz karşısında dehşete düşmüş ve şaşkınlıkla bizleri izliyordu okulun bahçesinin demir parmaklıklarının arkasından.
    Aslında bizim gibi düşünmeyen herkesin o gün ve ertesi gün tüyleri diken diken olmuş ve ciddi derecede kaygılanmaya başlamışlardı.
    Bu büyük eylemin sonu ne olacaktı, nereye kadar gidecekti ve biz bu eylemi ne kadar kontrolümüzde yürütebilirdik… sorularıyla sabahı zor ettim!
    Ertesi gün Fehmi Koru’nun eylemimiz ile ilgili yazısını okuyorum “Bu tip toplumsal eylemler genellikle istihbarat örgütleri tarafından organize edilip, yönlendirilir” cümlesine takılıverdim bir an… Dakikalarca takıldım bu cümlede. Eylemde bana rol biçilmesi, benim eylem yapma amacım, eylemin başlangıç anı, eylemin aldığı şekil, eylemin gideceği nokta… Dünü düşünmekten Koru’nun cümlesinin devamına geçemedim bir türlü!
    “Bu tip toplumsal eylemler genellikle istihbarat örgütleri tarafından organize edilip, yönlendirilir”…
    Artık fikir birliği içinde olduğum arkadaşlarıma daha bir dikkat edecektim!
    Her geçen gün Fehmi Koru’nun haklı çıktığını gördüm. Bu süreç öyle uzun bir zaman da almadı; iki-üç ay dikkatli şekilde çevremi süzdüğümde, etrafımın muhbir, ajan, ajan provakatörlerle dolu olduğunu görmeye başladım ve hemen uzaklaştım. Gözlemeye aldığım ilk kişi de “abi” dediğim, örgütsel anlamda olmasa da liderim gibi gördüğüm ya da kendisine öyle bir rol biçen kişiydi.
    Fehmi Koru’nun yazısının üstüne bu abi ile ilk sohbet için bir araya geldiğimizde; Fehmi Koru’nun içime düşürdüğü şüphe ile gözlemlemeye başladım bu abimizi. Daha o ilk anda kafamda bir çok resim belirmeye başlamıştı. Yetinmedim, İzmir’de üniversitede okuyan kardeşini araştırdım; yetinmedim hemşehrilerinden memleketindeki ailesinin düşünce-yaşam-inançlarını araştırdım. Her aldığım bilgimi şüphelerimi haklı çıkaracak değerdeydi.
    Fazla uzatmayayım; henüz 18 yaşımdayım, yeni reşit olmuşum… Reza Zarrap’ın yaşından daha büyük bir abimiz var etrafımızda, benimle kader birliği yapmış ve eylemlerde bizlere görevler veriyor! Ama ben ilk şüpheli bakışımda onun birçok açığını yakalıyorum ve bir ajan olabileceğine emin oluyorum.
    Sonrası mı…
    Bu abimizin ceseti bir örgüt evinde çıktı; üzerine de beton dökülmüş olarak! Bu abimizin ölümünden yıllar sonra bir istihbarat örgütüne çalıştığını ve kod isminin de olduğunu ve bu kod ismi ile bağlı olduğu istihbarat örgütünden maaş aldığını ve bir süre de Avrupa’da Kürt-İslam Hareketi örgütlemek için faaliyet yürüttüğünü ve zaman zaman da uluslar arası finans işiyle uğraştığını duydum.
    Özetle dostlar, ben henüz yeni reşit olmuşum… Reza Zarrab’dan yaşça daha büyük olan bu abimizi şüpheli gözlerle ilk izlediğimde hiç de kendimden biri olmadığını ve ajan olduğunu fark edip uzak durmuşum.
    Bana çok değer veren, beni çok zeki ve mahir bulan bu abimizin, o büyük eylemden sonra organize ettiği ve beni de davet ettiği hiçbir eyleme katılmadım. Fakültenin bahçesinde gördüğümde de fark ettirmeden yolumu değiştirim
    O yıllarda ben henüz yeni reşit olmuşum; bu abimiz de hemen hemen Reza Zarrab’dan bir iki yaş büyük…
    Yani benim de Reza ile yolum kesişmişti ama beni kandıramamıştı; onun ajan olduğunu anlamış ve hemen uzaklaşmıştım.
    Benim yaşım 18’di o zamanlar, henüz yeni ergenlikten çıkmıştım; o ise benden neredeyse 10 yaş büyüktü!
    Kimseyi aldatmamıştım; o da beni aldatamamıştı!
    Çok şükür “ne aldanan ne de aldatan oldum”.

  5. Aslında ben anlıyorum sizi Sn. Koru… Fakat kadrolu DALKAVUKLAR kadar dalkavukça yazamadığım için ÖZGÜR DÜŞÜNCE ÇIĞIRTKANLIĞInızın gereği olarak yayınlamıyorsunuz yorumlarımı…

    “Dünya bugün eski dünya değil”; diyorsunuz; AKILLI OLUN BATILI BEYAZ SAHİP’e İTAAT EDiP BAŞTA fetullacılar OLMAK ÜZERE BÜTÜN BATI AJANI TERÖRİSTLERİ SALIVERİN. ZATEN FETÖ DiYE BİRŞEY YOKTU. YOKSA ÇOK KÖTÜ OLACAK..!!!
    Doğru söze ne denir.

  6. Davacı kim?
    Birleşmiş Milletler İran’a bir ambargo uygulamışsa, Türkiye de bunu delmişse Birleşmiş Miletlerin davacı olmalı, davalı ise kişiler değil devlet olmalıdır. Mahkemede Birleşmiş Milletlerin hakemi olmalıdır.
    Bu davada hukuk genel kuralarına aykırı bir durum vardır. ABD kendisini dünyayı yöneten devlet olarak kabul ediyor. Hem davacı hem de yargıç durumuna geçiyor. Devlet muhakeme edilir, mahkum edilir. Görevlileri cezalandırmak ise o devlete aittir. Birleşmiş Milletler’in kararına bir vatandaş uymamışsa onu başka devletin mahkemeleri yargılayamaz.
    Sermaye dünyayı ikiye ayırıp üçüncü cihan savaşını çıkarma çabasında, ABD ve Türkiye de buna çanak tutuyor. ABD yönetimi Sermaye’nin bu tezgahına gelmemeli. Türkiye de gelmemeli. Tutuklu yargılama sistemi kaldırılmalıdır. Tutuksuz yargılananlardan mahkûm olanların cezalarını mahkeme değil devletler infaz etmeli.
    Adil yargı sistemi, hakemlerden oluşan yargı sistemidir. Hakemlerden birini TC, diğerini ABD seçer. O hakemler da başhakemi seçerler. Adil yargı budur. Bunların verdiği karar şeriatın verdiği karardır. Şeriatın kestiği parmak acımaz. Bu olaylarla insanlık ilahi şeriatın ötesine isteyerek veya istemeyerek gelecektir.

  7. Sayın Koru ,

    Katılmıyorum düşüncelerinize . Davranışlar düşüncelerden kaynaklanır. Düşünce ise kişiliğiniz , tecrübeleriniz , cinsiyetiniz , bilğiniz ,çevresel etkilerin sonucunda ve üzerine duygularınızın etkisinin yoğrulması ile ortaya çıkar. Lider , katıksız bir imana sahip olunca kimseye eyvallah etmeyecek kadar dirayetli olur. Hiç hayatınızda bir sonucu elde etmek için kavga etmediğinize bahse girerim ama Lider öyle değil. Karadeniz çocuğu . Futbol sevgisi de mücadeleci yönünün ağır basmasıyla ilğili. O dostların sözü bir yere kadar dinleniyor ama sonuçta temel hayat düsturlarının yansıması ortaya çıkıyor . ABD 20 ye yakın bankaya ceza kesmiş. Varsın bize de kessin . Dişinizi göstermeniz gerektiği zaman göstermez iseniz olmaz. Sonuç alamazsınız . O çok güçlü müttefik Kıbrıs harekatından sonra ambargo koydu. Bugün tüm gelişmiş ekonomilerin can damarı olan otomotiv sektörünün imalata değil ithalata dayalı gelişmesini sağladı ülkemizde. Hep kendi menfaatine yaklaştı bize. Bizim hassasiyetlerimizi göz ardı etti ve verdiğinden fazlasını aldı. Şimdi daha sıkı pazarlık yapıyoruz hepsi bu . Ticarette ve siyasette küskünlük dargınlık olmaz . Kavga gürültü uzlaşma ile sonuçlanır merak etmeyin . Hamaset bitmez . Bu davayı da hamasetin kullanımına tedavül ederiz olur biter. Benim bildiğim Reis o bahsedilen paraları kimseye yedirmez kendi de yemez . O paralar harcanması gereken yerlere gitmiştir. ÖSO dediğiniz yapıyı para olmadan nasıl ayakta tutacaksınız ? ABD den canı yanan bir biz değiliz birilerinin kıyamı gerekiyor . Allah Teala , Hazreti Musa a.s. kıssasında bunu anlatıyor bize . Onlar güçlü görünürler ama aslında çok zayıftırlar ayeti yol gösteriyor bize .

  8. “Üst yapı alt yapıyı belirlermiş.”
    Milli yapıları küresel yapının belirlenmesine karşı, “ulusal egemenlik -bağımsızlık” politikaları mevzilerinde başarılı savaşlar verilebir mi ;
    bu savaşların sonuçları 1900 yıllarının sonuçlarına mı çıkar;
    başarılı savaşlar verilemezse, sonuçları nereye çıkar?
    Bunu sorgulayanlara baktığımızda, “bağımsızlık” konularında 1900 yılların sonuçlarını süreceğini savunuyorlar.
    Diğer büyük kesim güncel sorunların hengamesinde.
    Doğru siyaset doğru ilkelerle billurlaşır.
    Doğru siyaset yanlış ilkelerle yol alır mı; hedefleri milleti gönendirir mi?

  9. ”Akıllı düşman, ahmak dosttan daha iyidir” sözü eğer atasözü değilse bugünden sonra atasözü olarak kabul görse kanaatimce evladır. Bir çanaktan beslenen ahmakul humekadan oluşan bir coşkulu kalabalık ve bu kalabalığa yamanmış yolun sonunda ne olacağını iyi bilen bir grup oportünist sakallı zevat ile şab-ı emred sinsiler ellerini trenin son vagonunda ki tek direkten tutunmuş halde, eski ve sakat bir köprüye doğru giden trenin kuyruk kısmında trenden atlamak için en uygun zamanı kollayarak, şimendifer dairesine istim için biraz daha ocağa kömür atın diyerek tempo halinde bağırıyorlar. Trenin içinde ön vagonlarda olan önlerinde duran köprünün ayaklarının sağlam olmadığını gören bazı safdil yolcular bu köprünün nice trenler gördüğünü, elbette bu treni de taşıyacağını anlatarak etraflarında ki az sayıda kaygılı olan ve köprünün treni taşımayacağını düşünüp telaş edip ne yapabiliriz diye birbirlerine çaresiz bakınmakta olan akil yolcuları ikna etmeye çalıştığı eski bir kovboy filmi seyrediyormuşum gibi geldi bana…
    Artık;
    Erzurumlu İbrahim Hakkı gibi
    Hak şerleri hayreyler,
    Zannetme ki gayreyler,
    Arif onu seyreyler;
    Mevlâ görelim neyler
    Neylerse güzel eyler…
    demekten başka bir şey kalmadı.

  10. Sayın Koru sizler( yazarlar, gazeticiler)ve bizler(sıradan vatandaşlar) geleçek olan tehlikeleri şu an devleti idare edenlerden çok önce fark ediyoruz.
    Türkiye’de maalesef sizin gibi araştırmacı gazetecileri susturmak için kendi meslektaşları tarafından adeta linç edilip ya hapise attıriyorlar yada işinden ediyorlar.
    Zaten sıradan vatandaşlar dan birisi herhangi bir bilgi paylaştığı zaman bizdeki meşhur ocu bucu ilan edip linç ediyorlar.
    Türkiyeyi idare edenlerın çocuklar gibi tehditli konuşmaları ve meydan okuyan tavırları, bizde hoş karşılandığ için sizin gibileri kimse anliyamaz çünkü onlar başka bir alemden gelmışler ve herşeyin en iyisinide gene onlar biliyor.
    Riza için o kadar tahditler meydan okumalar papazlari ve gazeticiler l rehin almalar tam bir fiyasko ile sonuçlandı.
    Riza bu gün ben hapisde tehdit edildım dedi yarında Amerkaya gelış sebebini açıklarsa hiç şaşirmamak gerek.
    Kumpası bize kimse kurmadı biz kendi kendimize kurduk.Rıza ABD gittiğinde bizimkiler hiç önemsemeselerdi belki Atille bey tutuklanmazdı çünkü ABD ye öğle bir atak başlattılar ki onlar bu paniklemeyi suçluluk paniklemesi olarak gördüler.

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here