Sözcü yazarlarına kızılıyor ama… Özgür basın herkese lazım…

14

Birkaç okur birden “Sözcü gazetesi yazarları hakkında ‘FETÖ’cü olmasalar bile FETÖ’ye yardımcı oldukları’ iddiasıyla açılmış davayla ilgili neden yazmıyorsunuz?” diye sorunca biraz hayal kırıklığına uğradığımı itiraf ederim.

Medya ve genel olarak basın özgürlüğü konusunda yazdığım her yazı aslında onlarla da ilgili çünkü.

Elinde kalem olan insanların, ben veya başkaları yazdıklarını beğenmesek bile, kendilerini özgürce ifade edebildikleri bir Türkiye’den yanayım.

Herkesin benim gibi düşündüğü, benimle aynı görüşleri savunduğu bir medya ortamını ülkeme yakıştıramam.

Darbe girişimi uğursuzdu ve ülkenin kimyasını bozdu

Konunun o yazarların ‘FETÖ’cü veya FETÖ denilen yapının destekçisi olup olmadıkları yönü günümüzde daha fazla tartışılıyor. Oysa konunun ‘basın özgürlüğü’ ile ilgili yönü daha önemli.

Türkiye’nin kimyasını bozan 15 Temmuz uğursuz darbe girişiminde oynadıkları rol bakımından FETÖ denilen yapıya tepkiler anlaşılır bir şey; ancak Sözcü‘nün haklarında dava açılmış yazarlarının durumları o yönden de pek uyumlu değil.

Emin Çölaşan ve Necati Doğru‘nun FETÖ’yü desteklemek gibi bir amaçları olması mantıklı değil. Onların siyasi iktidar/lar ile dertleri var ve suçlandıkları yazılar dikkatle okunduğunda birilerini övmekten çok iktidarı yermek gayreti hemen fark ediliyor.

Her iki yazar yalnızca bugünkü iktidara karşı kalemlerini bilemiş de değiller; bütün yazı hayatları boyunca iktidarlara karşı kendilerini konumlandırmış yazarlar bunlar.

Söz gelimi, Emin Çölaşan, 1991 genel seçimi sonrasında, DYP ile SHP arasında kurulmak istendiği halde zorluklarla karşılaşılan koalisyon hükümetinin oluşumuna iki partiden yakınlarını (DYP’den halaoğlu Hüsamettin Cindoruk ile DPT’de birlikte çalıştığı SHP’li Hikmet Çetin‘i) evinde bir araya getirerek katkı verdiğini kendisi itiraf etmişti.

O hükümet gayretleriyle kuruldu, fazla zaman geçmeden Çölaşan kurulmasına katkıda bulunduğu hükümeti de kıyasıya eleştirmeye başladı.

Aynı tutum, DSP’li hükümet döneminde, Bülent Ecevit‘e karşı da görülmedi mi?

Yazarlık kariyerini iktidarlara karşı konum almak üzerine kuranlar az değil ülkemizde.

Sorun şurada: Bu tür yazarların bu tavırlarına müsamaha edilecek mi?

Basın özgürlüğünü istismar edenin hakkından yine basın özgürlüğü ile gelinir

Benim tavrım belli: Yazarlar hangi eğilimden olursa olsunlar görüşlerini herhangi bir kısıtlamaya uğramadan özgürce ifade edebilmelidir. Bunun neredeyse tek bir sınırı vardır: Hakaret…

Özgür basın ortamında, yanlışa sapan, kasıtlı yalana başvuran, gerçekleri eğip büken tipler elbette olacak, o tiplerin yazdıklarından hoşlanmayan insanlar rahatsızlık da duyacaktır. Ancak, aynı özgür ortamdan yararlanan başka yazarlar da, çarpıtmalara cevap verme imkanı bulacakları için, gerçekler o sayede ortaya çıkacaktır.

Nitekim, uzun yıllar boyunca onlar yazdılar, ama cevaplarını da aldılar.

Hakaret söz konusu olduğunda araya yargı da girdi.

Ancak yargının hakaret içermeyen yazılar konusunda devreye girmesi yanlıştır.

Darbe girişiminden hemen sonra sıcağı sıcağına açılmış bir dava da değil bu; aradan bunca zaman geçti ve dava artık daha serinkanlı düşünülebilecek günümüzde açılıyor. Serinkanlı düşünmek bu tür adımların atılmasını engelleyebilirdi.

Üstelik Olağanüstü Hal (OHAL) de yok artık.

Balyoz davasını rayından çıkaran, bir ‘darbe’ hazırlığını dava konusu yapma amacıyla başlayan soruşturmanın, böyle bir niyetle uzaktan yakından ilişkisi bulunmayacak bazı isimleri de aynı çuvala koyma hokkabazlığı olmuştu.

Gazeteciler, sivil toplum önderleri, ‘darbe’ fikrine karşı askerler-siviller ve hatta dönemin genelkurmay başkanı hapislere düştüler, bu yüzden mağduriyetler yaşandı.

İyi mi oldu?

Sonucuna bakıldığında bu soruya hiç de “İyi oldu” cevabı verilemeyeceği ortada.

Yarından bugünlere bakıldığında da aynı türden olumsuz bir değerlendirme yapılması herhalde arzu edilmemeli.

15 Temmuz darbe girişimi ardından Türkiye’nin kimyası bozuldu. 250 kişinin hayatını kaybettiği, TBMM’nin bombalandığı uğursuz bir girişimdi o. Kendine güvenen ve o güvenle “Darbeler dönemi artık kapandı” denilebilen bir ortamda girişildiği için de büyük hayal kırıklıkları yaşattı.

Tepkiler bu açıdan normal.

Ancak yine de anayasada yer alan ülkenin ‘demokratik’ ve ‘hukuk devleti’ özelliklerinin zedelenmesine de izin verilmemeli.

Özellikle de ‘basın özgürlüğü’ konusunda titizlik gösterilmeli.

Unutmayalım: Basın özgürlüğünün kötüye kullanılmasından doğan sıkıntıların giderilmesi yine özgür basınla mümkün olabilir.

Okurlar “Yazmadın” diyorlar, ama bu konuyu kim bilir kaç kere yazmışımdır.

ΩΩΩΩ

14 YORUMLAR

  1. Dava arkadaşlarının çağrılarına “olumlu” cevap vermeyen, hatta yemek davetlerini bile kaba bir müdanasızlıkla reddeden Gül’ün, Kılıçdaroğlu’nun görüşme talebine “olumlu” cevap vermesi tam 3.5 saatini ayırması problem…
    Birkac gü n öceki yazınızdaki konyla ilgili bu makaleyi okumamış olamazsınız. Bu yorum onaylanmaz ama en azından onaylayıp onaylamayacak kişi okur.

  2. fehmi bey! öncelikle mahkemelik olmanıza rağmen sözcü gazetesi lehine yazı yazma olgunluğunu gösterdiğiniz için tebrik ederim.
    – Ayrıcaı, kaşıkçı cinayetlerinden ülke sorunlarına geldiğiniz için de tebrik ederim.
    – Ancak, farklı düşüncelere sahip insanlar çok önceleri, düşüncelerini istedikleri gibi yazıyordu. Hatta sayın demirele mason diyenler bile vardı. yani özgürlükler konusunda, şu anla kıyaslandığında, çok özgür bir ortam vardı. O özgür ortamdan (kuşkusuz demokratik bir ülkedeki özgürlük düzeyinde değildi ama şu ana göre çok özgürlükçü bir ortamdı) bugünkü ortama geldik.
    – Yaşanılan sürece baktığımızda, genelde özgürlükleri, özelde ise basın özgürlüğünü tesis etsek bile, yine böylesine bir ortama gelebileceğimiz gerçeğini görürüz.
    – Öyleyse, basın özgürlüğünün olduğu bir ortamdan, hapisteki gazeteci sayısı ile dünya rekoru kırılan bir ortama neden gelindiğinin ve tekrar böyle bir ortama gelinmemesi için nelerin yapılması gerektiğinin belirlenmesi, basın özgürlüğüne karşı saldırılara hep birlikte karşı çıkmaktan daha önemli olmalı.
    – Öyle ya, diyelim ki basın özgürlüğünü kısa bir sürede tesis ettik. fakat bizim böylesi bir ortama gelmemize neden olan yanlışları yapmaya da devam edersek, yine hapisteki gazeteci sayısı ile rekor kırmayacağımızın garantisi yok.
    – Öyleyse, görüşleri, düşünceleri, yazıları baskı altına alınmaya çalışılan gazetelere ve gazetecilere destek çıkmaktan çok, bizi bu noktaya getiren yanlışların üzerine gitmemiz, o yanlışların tekrarlanmasına karşı çıkmamız gerekiyor. Tabi ki, gezetelere ve gazetecilere yönelik saldırılara da karşı çıkacağız. Ancak önceliğimiz, bizi buraya getiren yanlışların tekrarlanmasını önlemek olmalı diye düşünüyorum.
    – Karar gazetesi editörü, canının istediği yorumu yayınlıyor, istemediğini yayınlamıyor. benim yorumlarım çoğunlukla yayınlanmıyor. “benim düşüncelerimi akpliler sansürlemesin fakat karar editörü sansürlesin” demem saçma olduğuna göre, benim karar gazetesine yönelik saldırılara karşı çıkmamın ne gibi bir mantığı olabilir?
    – Aynı durum sözcü gazetesi için de geçerli. Evet sözcü gazetesi susturulmaya çalışılıyor ama sözcü gazetesi de başkalarını susturmaya çalışıyor. Öyleyse, “akpliler susturmasın fakat sözcü gazetesi sustursun” demek saçma olduğuna göre, sözcü gazetesinin susturulmasına tavır almak ülkede basın özgürlüğünü sağlamayacaktır.
    – Yukardaki parağrafımda, hem karar hem de sözcü gazetesine yönelik susturma girişimlerine sessiz kalınmasını savunduğum sonucu çıkarılmasın. gazetelere, düşüncelere, kişilere yönelik susturma çabalarına kesinlikle karşı çıkılsın. Ancak bu yapılırken, hatta bu yapılmadan önce, sözcünün, karar editörünün, ya da x kişisinin, baskıcı, faşist, sansürcü zihniyeti eleştirilsin. Nistepen basın özgürlüğünün olduğu bir ortamdan bu duruma gelmemizin en büyük nedenlerinden bir tanesi, özgürlüğü sadece kendimiz için istememiz diye düşünüyorum.
    – Nispeten özgür bir ortamdan, baskıda dünya liderliğine gelmemizdeki bir başka önemli neden de, basının basın olarak görevini yapmaması ya da gazetecilik yapmaması olarak belirlenebilir.
    – Ancak bu tanımın 2 tane önemli sacayağı vardır.
    – Gazetelerin gazetecilik yapmamasından bahsedildiğinde pekçok insan için ilk akla gelen, gazetecilerin ülke yönetmeye çalışmasıdır. Pekçok kişi de bu noktada (özellikle islamcı camia) aydın doğan gibi medya patronlarının ülke yönetimine müdahale etmeye çalışması olarak sorunu ifade eder. Oysa, gazetelerin ve gazetecilerin, herhangi bir yerdeki yönetimi belirleme çalışması nerdeyse kuraldır (kuşkusuz bizim gibi ülkeler, özelde ise bizim ülkemiz için bu durum böyle. yoksa batıda durum çok farklı). bu durum islamcı kesimde, öncekilere rahmet okutacak boyutlara gelmiştir. Yani islamcı camiadaki gazeteciler, kendinden öncekilere göre çok daha fazla iktidar ile birlikte ülke yönetimine soyunmuştur. Yani yok aslında birbirlerinden farkları.
    – fehmi beyin yazısında, emin çölaşanın gazetecilik değil, ülke yönetimi için çabasına örnek vardır. Aynı durumu fehmi beyin kendi kişisel pratiğinde de görüyoruz. yani siyasiler ile birlikte ülke yönetmeye çalışmak. Öyleyse, gazetecilerin herhangi bir yerin (bu spor klüpleri de olabilir) yönetmeye çalışmasına karşı çıkılması gerekiyor. Fehmi beyin de abdüllah gülü siyasete sokmaya çalışmaktan vazgeçmesi gerekiyor artık.
    – gazetecilerin, herhangi bir yerin yönetimine katılma çabalarına karşı her eleştiri, her eylem, her tavır, aslında basın özgürlüğünün savunulmasıdır. sözcünün susturulmasına, karar gazetesinin susturulmasına yönelik eleştiriden daha önemlidir.
    – Gazetelerin gerçek gazetecilik yapmaması ile ilgili ikinci bir bölüm ise, bir miktar daha farklıdır. Bu bölüme; yapılması gereken bazı haberlerin yapılmaması, bazı konuların manüpile edilmesi, haber değeri taşımayan bazı şeylerin haber gibi verilmes, yalan haberler vb gibi, biraz daha ayrıntı, biraz daha uzmanlık gerektiren noktalar giriyor.
    – Bu bölümle ilgili de, ülkeyi ya da kurumları yönetmeye çalışmak gibi, daha çok ahlaki bir eleştiri getiriliyor ancak bana göre bu noktada, ahlaki zafiyetten ziyade, gazeteciliğin bilinmemesinin, neyin haber olduğunun bilinmemesinin, yani gerçek anlamda gazetecilik bilenlerin (sayfa sekreteri de dahil) sayısının az olması esas sorundur.
    – Şu anda, gazete ve televizyonların, habere giden elemanlarının çoğunluğu haber yazamaz. onlar sadece fotoğraf çekerler, ajanslardan gelen, ya da başka yerlerden alınan haberler gazeteye yerleştirilir. En iyi ihtimalle, muhabirin getirdiği bilgileri, istihbarat şefleri ya da haber müdürleri habere çevirirler.
    – Haber bile yazamayan muhabirlerin getirdiği bilgilerin ne kadar haber değeri taşıyabileceği, bir haberin unsurlarını ne kadar taşıyabileceği başlı başına bir sorun iken, haber müdürlerinin ve istihbarat şeflerinin haber konusunda en iyi bildiği şeyin “bir köpeğin adamı ısırması haber değildir fakat bir adamın köpeği ısırması haberdir” den ibaret olması ise bir başka gazetecilik faciasıdır.
    – Türkiyedeki gazetecilik anlayışı tam bir protokol gazeteciliğidir. çünkü gazeteciliğin gerçekte ne olduğu bilinmez. Bir yönetici, “bizim yönetimimiz döneminde 300 tane tesis açıldı” diye açıklama yaptığında, o kadar tesis açılmamış olsa bile, yapılan açıklama aynı şekilde gazetelerde yer alabilmektedir. Oysa bu noktada haber, yöneticinin yalan söylediği olmalı.
    – Yine çok bariz başka örnekler de vardır. herhangi bir batı ülkesinin gazetesinden bir haber okuduğunuzda, o konu hakkında nerdeyse ihtiyacınız olan bütün bijlgiyi o haberde bulabilirsiniz ancak türkiyede hiçbirk haberde böylesine bir bilgiye ulaşamazsınız.
    – Türkiyede gazetecilik öylesine berbar bir durumda ki, nerdeyse hemen herkesin duyduğu 5N1K kuralı bile ülkemizde mitoloji haline dönüşmüş, günlük haberlerde bu kuralı göremez olmuşuz.
    – Adamlar haber yapıyorlar: “Fenerbahçe kafilesi izmirde” diye. Haberden kafilede kimlerin olduğunu bile öğrenemiyorsunuz. Yani bir haberin en basit formu olan 5N1K formu bile eksik. 5N1K kuralı, “ne, nerde, ne zaman, neden, nasıl ve kim?” sorularıdır ve bir haberin en azından (bu önemli bu asgaridir. en azından bu bilgiler olmalıdır), bu sorulara cevap vermesi gerekir. Ancak ünlü gazetelerimizde en asgari haber nüvesini bile bulamayız. bu insanlar bu ülkenin gazetecileri. bunların hadlerini, sorumluluklarını bilmesi mümkün mü?
    – Öyleyse, öncelikle ele alınması gereken konulardan bir tanesi de ülkemizdeki gazeteciliğin, bu ayrıntı görünen bölümleridir.
    – ülkemizde, nispeten özgür bir ortamdan, hapisteki gazetecilerimiz ile rekor kırdığımız duruma gelmemizde, bence, en önemli gördüğüm birkaç nedeni yazdım. kuşkusuz başka nedenler de vardır. ahlak gib… (burdaki ahlak gazetecilik ahlakıdır).
    – Öyleyse, özgür bir ortama geri dönmemizin sağlıklı yolu da buradan geçmektedir. yoksa “sözcü susturulamaz” demekten geçmiyor. ya da “karar susturulamaz” demekten geçmiyor.

  3. Sözcü de çıkan:Şimdi Fetoyu savunma zamanı ve diğer benzer yazıları savunmanın başka izahı yok,yada :kedi ulaşamadığı ciğere mundar dermiş

  4. Hukuk Devleti
    Savaş vardır, seferberlik vardır, OHAL vardır, hukuk düzeni vardır. Savaş halinde cephe savaşı vardır. Kişiler değil cepheler arası savaş vardır. Karşı tarafta kim varsa öldürülür. Seferberlik, savaş durumu vardır ama henüz cepheler oluşmamış, kapışma başlamamıştır. Birlikler bir yerden izin almaksızın saldırıya cevap verme durumundadır. Sıkı yönetim iç güvenlik için bir yere girer, kontrolü sağlar ve yönetimi iade eder. Hukuk düzeni yerine askeri düzen devreye girer. Sıkı yönetim bittiği zaman savaş düzeninde barış hükümleri uygulanır. O bölge halkına yeni fethedilmiş bir ülkeye uygulanan uygulanır. Sıkıyönetim askerin görevidir.
    OHAL durumunda ise askeri yönetim gelmez. Sivil askeri yönetim kullanılır. Kaldırıldığı zaman OHAL uygulamasından doğan haksızlıklar tazmin edilir. OHAL’e kalkışsa hapishanede OHAL zamanında uygulanan tüm kararlar sona erer. Yargı bile yeniden yargılanır. O gün genel güvenlik için yapılan haksızlıklar giderilir.
    OHAL’ın kalkması meclisin onayına gerek kalmadan yerine getirilmelidir. Hukuk düzenine gelinmedikçe, bu düzen denetlenmedikçe böyle yaşamaya devam edeceğiz.

  5. Fehmi bey kısa ve net yazıcam sizde Birgün Abdullah Gül’ü eleştirebilir misiniz yoksa sizde onun yandaşımısınız yok sa Abdullah Gül’ün eleştirecek hiçmi yanlışı yok mesela kardeşim Abdullah gül adayımız dır ın karşılğı böyle mi olmalıydı

  6. Herkesin hemen hemen mutabık kaldığı bir söz vardır.
    FİKİRLERİNİ ASLA KABUL ETMİYORUM;ANCAK FİKİRLERİNİ ÖZGÜRCE SAVUNMANI SONUNA KADAR DESTEKLEYECEĞİM.
    Bu idealist sözü bütün aydınlar sözde savunur durur,ama iş icraata gelince kendi den farklı düşünenleri asla can gönülden savunmazlar.
    En demokratları bile kendi gibi olanları savunurken yeri göğü inletirler.
    Sevgili SÖZCÜ yazarlarının savunulmasında görüldüğü gibi.
    Neredeyse ülkede hatta yurt dışından her kesimden ve erkten destekler haklı olarak gelmektedir.
    HER YERDE ÇİFTE STANDART.
    Ya farklı kesimlerde farklı düşünen aydınların,yazarların fikirlerinden dolayı yargılanmaları çok uzun süreler hapis cezaları almalarına bu denli tepkiler göremedik.
    Bu konuda her kesim aslında kendine demokrat.Yarım ağız,bende sizi savunmuştum diyebilmek için cümle aralarında kendi cenahı dışındakilerin de hukuksuz uygulamalarında fersiz ce dem vururlar.
    Kendi gazetelerindeki yazarların hukukunu başka gazete yazarların hukuku nu savunmadığımız sürece ne hukuk kalır ne gerçek adalet.
    AIHM başörtüsü yasağı insan hakkı ihlali değildir. diyerek kendine göre ,kendi yaşam tarzı dışındakilere bakış açısını faş etmiştir.
    Hukuk güçlülerin eylemlerini meşrulaştıran bir mekanizma olarak kullanıldığını görüyoruz.
    Hukuk güçsüzlerin hakkını korumak için değil,güçlülere duyulan tepkileri önlemek için tampon olarak kullanılmıştır.(düzeni sağlamak için ortamı yatıştırma işlevi görmüştür)
    HUKUK güçsüzler arasında ve güçlüler arasında daha etken işler.
    Güç dengelerinin çok farklılık arz ettiği durumlarda adalet terazisi çoğu zaman adıl tartmamıştır.
    Gariplerin sesi yoktur.
    Kimsesizlerin kimsesi ortada pek görünmez.
    KENDİSİ İÇİN ÖZGÜRLÜK VE ADALET İSTEYİP,BUNU HERKES İÇİN İSTİYORUM DİYEREK KENDİ VİCDANINI SUSTURMAK İSTİYORLAR.
    UYGULAMADA İSE KENDİSİ VE KENDİ GİBİLERİNİ SAVUNDUKLARI GİBİ BAŞKALARINI SAVUNMADIKLARI GÖRÜLMEKTEDİR.

  7. Mecellede derki”HADDİNDEN FAZLA ŞİDDET GAYEDEKİ HİKMETİ YOK EDER.” Adil olmak çokmu zor artık şu olanlardan sonra ülkemizde HUKUK ,ADALET olduğuna kim inanır Hukukçu olduğunu söyleyen bir kişi nasıl böyle bir karara imza atar ayıp yazık utanın Emin çölaşanı hiç sevmem ama yapılan çok ayıp bu bir yargılama değil , ne olduğunu bilen söylesin bunu yapanlar bir gün hukukun kendilerinede lazım olacağını bimezlermi Allah akıl izan versin ülkemize yazık oluyor güzel ülkemize bunları yaşatanlara yazıklar olsun

  8. Siyasi partilerde il başkanları yönetimlerini oluştururken öncelikle kendisini parti içi ve dışı siyasi saldırılardan koruyacak bir cephe kurmaya çalışırlar. Partilerinin ve şehirlerinin dengelerini dikkate alarak bunu yaparlar. Siyaseten zorduruma düştüklerinde ise bu cepheyi olabildiğince genişletmeye çalışırlar. Geçmişte birtakım soruşturmaların sulanması cephenin genişlemesiyle oldu.

    Tüpten çıkınca geri koyulamayacağı bilinen af tartışmaları siyasetin gündemine sokuluyor…Aynı anda bir suç örgütü başı ziyaret ediliyor affın onun gibiler için istediği cümle aleme gösteriliyor ve fakat olacaksa affın devlete karşı suçlar için olması gerektiği aynı anda gündemde tutuluyor…

    Çok seyredilen bir dizide iki boy arasında çıkan kavga kardeş kavgası olarak işleniyor ve fitnecilerin işi olarak görülen kavga sulh ile sonuçlandırılıyor…

    Uzun bir zamandır önemli Haber ve Söyleşi programlarına çıkartılmayan bir yazar ne söyleyeceği bilindiği halde çok seyredilen bir programa çıkartılıyor ve din üzerinden ayrışmanın nasıl yıkıcı sonuçları olacağını anlatıyor…

  9. FETO ile yatıp kalkan yüzlerce milletvekili varken; sözcü gazetesine el atmak olsa olsa solculara karşı bir darbedir. 17-25 Aralık öncesi, hepsinin videoları fotoğrafları varken, Hoca hoca diye diye peşkeş çekenler varken, FETO’yu baştan sona kadar eleştiren sözcü gazetesini karalamak FETO’yu korumak gibi bir şeydir. Sanmayın ki Ölen bütün Liderler Cennet köşkünde yatıyorlar, Allah katında onların yerlerini görseydiniz belki de oy kullanmaya bile gitmezdiniz. Ben yapılan bunca haksızlıkları Yüce Divana havale ediyorum. Lakin orada Çetin bir adalet vardır. Savcı ayarlamak yok, delil karartmak yok, Kul hakkı affı hiç yoktur. Şunu da iyi biliniz ki; Ahiret azabında acıma hiç yoktur, merhamet de yoktur. Yani o rehavete kapılmayın: Nasıl olsa Ahmet Mehmet merhamete gelir de beni ateşler içinde görmesine dayanamaz affeder. Hiç de öyle bir şey maalesef.

  10. Bu iki yazar ne müthiş insarlarmış.
    Şeytana pabucu ters giydirmişler, haberimiz yok.
    Yıllarca kemalistlerin azgınları olarak bilirdik.
    F. G’le yaka paça birbirlerine girdiklerini bilirdik.
    Yanılmışız meğer.
    Takiyye yapmışlar
    Şia mezhebinin esası olmasına rağmen, böyle müthiş takiyye yapabildiklerini,
    kendilerini gizleyebildiklerini zannetmem.
    Adamlar gizliden gizliye yardım etmişler.
    Çaktırmadan çakmışlar.
    Yapmayın böyle.
    Memleketimize yazık oluyor.
    Barikai hakikat tesadümü efkardan çıkar.
    İsteyen istediğini yazsın.
    Sağduyu her zaman galip gelir.
    Mağlüpte olsa galiptir.
    Yanlışın galip gelmesi, kamuoyu oluşturması doğru yaptı anlamına gelmez
    Doğruyu savunanların becerisizlikleri demektir.
    Becersinler.
    Yanlış yapanların elinden kalemi alınacağına, doğru yapanlar çalışsın
    Kuvvetle fikri susturmak, farklı düşünceyi kesmek kendı fikrinden emin olmamanın işaretidir.
    Bu iki yazar en nefret ettiğim iki kişidir.
    Ama suç işlemedikleri sürece yazmalarını, özgürlüklerini savurunum.
    Bana şeytanım, nefsim mücadeleci olmamı sağlarlar.
    İnkişaf-ı kabileyet sebebidirler.
    Cenneti kazanmanın vesilesidirler
    La teşbih vela temsil, bu iki insanda öyle.

  11. fehmi bey yazılarında hem basın özgürlüğü konusuna defalarca değinerek geniş yer verir, hem de okuyucularının fikirlerini özgürce ifade etmesine. yorumcular diğerinin fikrini özgürce ifade etmesine engel olmaya çalışır, fehmi bey değil.
    basın kendi kendinin kurdu olmaktan vazgeçmeli önce.
    mensuplarının kendilerini iktidarlara yandaş olmakla konumlamamaları gerektiği gibi iktidarlara karşı olmakla da konumlamamalılar. gerçek neyse onu yazmalılar. yanlısı da karşısı da doğruyu eğip büküyorlar, kutuplaştırmaya hizmet ediyorlar. birinin çıkar sağladığı bir grup olduğu gibi diğerinin de var. halk iktidarı hoş görme eğilimindeyse bunlara değilse onlara itibar ediyor.
    medya böyle yapılanırsa hukuk ta buna göre mevzi alıyor hatta 15 temmuz da biz işin gelen yararlıları tedavi etmeyi reddeden doktorlara kadar dayandığını gördük.
    spiker tv de çıkıp fransa da herkes hakkını arıyor burada da sokağa dökülmek lazım mealinde yorum yapıyorsa bu onun işi değil. insanları sokağa çağırmak kimsenin işi olamaz. çünkü sonuçları kestirilemez. bu muhalefet parti başkanlarının da işi olamaz. siz insanları sokağa çağıramazsınız. miting düzenlersiniz, protesto edersiniz, demokratik haklarınızı savunursunuz. doğrusu budur. çıkın sokağa arayın hakkınızı derseniz yanlış da budur. ben bir vatandaş olarak hesabı sorulsun isterim.
    gelip geçen iktidarların içinde kimler var, gazeteciler, hukukçular, doktorlar vs var değil mi? milletvekillerinin çoğunun meslek grubları bunlar değil mi? muhalefet partileri de aynı şekilde değil mi?
    basın , hukuk, tıp mensuplar ve diğerleri kendilerini düzeltirse kendi kendilerinin kurdu olmaktan vazgeçerlerse basın özgürleşir, adalet tahsis olur, tarım ve sağlık yoluna girer.

  12. 15 Temmuzdan sonra ne kadar erdoğanci olmayan varidi ise VATAN HAINI TERÖRIST olarak işlerinden, özgürlüklerinden, mesleklerinden, ve mal-varliklarindan oldular.
    Şimdilerde onlarin yerine erdoğanın önünde el pençe duran veya duracak olanları işe aliyorlarlarkı ilerde sultanliğına bir zarar gelmesin.

    15 Temmuz! Gerçektende erdoğan için Allahın bir lütfu oldu.
    Saltanatini tam olarak kurdu, Emin Çölaşan ve Necati Doğru nerden cesaret aliyorlar hemde kim oluyorlarda Sultanlık rejimini eleştirmeye kalkışiyorlar.
    Artik erdoğan eskisi gibi AİHM in kararlarinide tanimiyor, şimdi onun emirerleri de Çölaşan ve Dogru 100 er sene hapis cezasi verirler.

    Dünya lideri Türkiyede istediği herşeyi fazlası ile elde etti….
    Şimdi sıra ÜMMET liderliğine geldı, dünkü konuşmasında Suudilere meydan okuyarak diger İslam aleminede birlik ve beraber olma teklifi yapiyordu.

    Yakinda Ümmetin lideride olur diyeceğım ama! Hangi Müslümanlardan veya hangı Müslümanlıktan bahs ettiğini bilmiyorum.
    80 miliyonluk Türkiyenin yaraısı erdoğana oy vermedikleri içın hem vatan hainleri hemde saray fetvacılarına göre şu an Imanlarını kayip etmiş durumdalar.
    Şu anda Suudilerin yariside birbirleri ile akraba, Iranlilarda kendileri İslam liderliğine soyunmuşlar, ama biźim dünya liderimiz onada bir çözüm yolu bulur.

    Turkiyeye karşı darbe girişimde bulundular diyerek onları BM ye şikayet eder, birde onay aldımi tamamdir. Gerçi BM inansa dahi batinin gazeticileri onların peşini birakmazlar.

    Ama olsun Trump ile her zaman danişıkli dovuşte iyi annlaşiyorlar,
    Bizin başkan Trump’a Rahip kiyaği yaptiği için, Trumpta Hakan Attillayi Mart seçimlerinden önce Turkiyeye göndererek Erdoğana kiyak yapar.

  13. Fetö diyerek öyle bir canavar ortaya attılar ki, bu canavar önce hedefindeki kitleyi yedi, doymadı etrafındakileri yedi gene doymadı kuyruğunu yemeye başladı. Öyle görünüyor ki kendi başını yemeden de rahatlamayacak gibi.

    • Kırlarda dışkı böceği diye bir böcek vardır. Büyükbaş hayvanların dışkısını bulur, misket gibi yuvarlar ve yuvasına götürür, sonra da yer. ‘Dışkı böceği sadece dışkıya gider. Dışkıya da sadece dışkı böceği gider.’ O inek omazsa bu inek. Önemli olan hangi ineğin dışkısı olduğu değil, inek dışkısı olması. Tabii terimin aslı tahmin edeceğniz gibi dışkı değil. Kıssadan hisse.

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here