Suriye’de işler karışık, ama İsrail’in işleri yolunda… Hem de bayağı yolunda…

13

Bu sabah daha önce hiç denemediğim bir iş yaptım ve dünya gündeminde şu sıralar adı pek geçmeyen bir ülkeyle ilgili haberleri listelemesini Google’dan talep ettim.

İsrail’le ilgili haberleri taradım.

‘‘Kaşıkçı cinayeti İsrail için bir felaket olabilir’’ başlıklı Ha’aretz gazetesi değerlendirmesi ile İngiltere’de yapılmış bir kamuoyu araştırmasında İngilizlerin yarıya yakınının (yüzde 49) İsrail hakkında olumsuz hisler beslediğine dair haber dışında İsrail’deki Netanyahu yönetimini üzecek bir haber veya yazıyla karşılaşmadım.

Kargaşayla dolu bir bölgede İsrail bir istikrar abidesi gibi duruyor.

Netanyahu ve Sultan Qaboos..

New York Times, 26 Ekim tarihli nüshasında, İsrail başbakanı Benjamin Netanyahu’nun Körfez ülkelerinden Oman’a yaptığı gezinin haberini duyuruyor. İki ülke arasında diplomatik ilişki bulunmadığı halde gerçekleşmiş bu ziyaret. 2000 yılında daha önce açılmış İsrail ticaret ofisini kapattırmış Oman. Şimdi ise, ülkenin en tepe yöneticisi Sultan Qaboos bin Said bizzat Netanyahu’yu sarayında kabul edip görüşmüş…

İnanmayan çıkabilir diye haberin girişinde ikilinin fotoğrafları da yer alıyor.

İsrailli bakan (ortadaki) Şeyh Zayed Camii’nde…

Bir başka ziyaret haberi de Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE). İsrail’in kültür ve spor bakanı Miri Regev İsrailli sporcuların da katıldığı bir müsabaka vesilesiyle BAE’ndeymiş… Kadın bakan orada ülkenin gösterilmeye değer önemli yerlerini rehberler eşliğinde ziyaret etmiş. Bunlardan biri de Şeyh Zayed’in adını taşıyan büyük cami. Bakan Regev, caminin anı defterine şu cümleyi İbranice yazmış: ‘‘Bu cami kardeşlik ve barış mesajı. Herkese iyi bir hayat ve barış diliyorum.’’

Jerusalem Post gazetesi 28 Ekim’de şu haberi okurlarına duyurdu: ‘‘İsrail elindeki en etkili casusluk sistemini Suudi Arabistan’a sattı.’’ Habere göre, İsrail önce casusluk sistemi teknolojisini öğrensinler diye ülkesine gönderilen Suudi Arabistanlı elemanları eğitmiş, ardından kendi elemanlarını gönderip sistemi kurup çalıştırmış da. Aynı haberden, Suudi Arabistan ile İsrail’in önemli isimlerinin Washington ve Londra’da gizli görüşmeler yaptıklarını, bu arada İsrail’in milyar dolarlık ‘Demir Kubbe’ (Iron Dome) adlı füze-savar sistemini de bu ülkeye satıp kurduğunu da öğreniyoruz.

İsrail Silahlı Kuvvetleri basın biriminin yayınladığı Kıbrıs tatbikatı fotosu..

Türkiye’ye daha yakın bir yerden de haber var. Arutz Sheva mahreçli haber dün yayınlandı. Buna göre, İsrail Silahlı Kuvvetleri’nin (IDF) ‘Maglan’ adlı elit özel kuvvetlerine ait bir birlik Kıbrıs’ta bir hafta boyunca Kıbrıs Ulusal Muhafızları’yla birlikte ortak bir topyekün savaş tatbikatına katılmış. Ortak tatbikatta, terörle mücadele, kent savaşı, açık arazi savaşı, sabotaj ve çatışma tıbbı konuları yer almış.

Daha bir dizi olumlu haber var da, bunları özellikle dikkatimi çektiği için anıyorum.

Neden durup dururken böyle bir haber taraması yapma ihtiyacı duydum?

Bir kere durup dururken değil. Hürriyet’ten Sedat Ergin’in dün başlattığı ve bugün de sürdürdüğü ‘Suriye’ ile ilgili değerlendirmesi beni böyle bir araştırmaya yönlendirdi.

Hayır, Ergin’in yazılarında bir kez bile İsrail’in adı geçmiyor. Her iki yazı da, geçen hafta İstanbul’da gerçekleşen Türkiye, Rusya, Fransa ve Almanya arasındaki dörtlü Suriye zirvesi sonrası durumu Birleşmiş Milletler (BM) açısından değerlendiriyor.

İlk yazı ‘Suriye sorunun çözümü ne kadar yakın’ başlıklı ve bayağı kışkırtıcı; ancak ‘Türkiye Suriye’de Rusya ile BM arasında sıkışıyor’ başlıklı ikinci yazı ise farklı bir sonucu akla getiriyor.

Benim bu iki yazıdan çıkardığım sonuç, yakın tarihin en uzun sürmüş iç-savaşının bir süre daha devam edeceği…

Zirvelerden çıkan ve Suriye’de önce anayasa yazımını, daha sonra da demokratik bir seçimi gerçekleştirecek, 50 üyesi Esad rejimi, 50 üyesi muhalifler tarafından seçilecek, 50 üyeyi de BM’nin belirleyeceği 150 kişilik heyetin oluşumunda önemli bir sorun var.

Suriye ve Rusya BM’nin listesine şiddetle itiraz ediyor. Oysa Türkiye, önce itiraz ettiği o listeyi sonra onaylamış bulunuyor.

BM’nin Suriye temsilcisi Staffan de Mistura sonunda havlu attı ve dün itibariyle ortadan çekildi.

İş uzayıp gideceğe benziyor.

Yazıyı buraya kadar okuduktan sonra ‘‘İyi de Suriye konulu iki yazıdan sonra İsrail de nereden çıktı?’’ diye soranlarınız çıkabilir.

’’Çıktı işte’’ demekten başka bir açıklamam yok.

[Yine de, ‘İstanbul zirvesi’ sonrasında yazdığım ‘Suriye için İstanbul zirvesi.. Hiç kuşkusuz önemli bir adım, fakat…’ başlıklı yazım açıklayıcı olabilir. F.K.]

ΩΩΩΩ

13 YORUMLAR

  1. “Dünkü yorumuma cevaben yapılan yoruma cevabim.”

    RATİYE TÜREGÜN ( TÜRKÇE ÖĞRETMENİ)

    Ratiye hanım, teklifiniz için teşekürlede!
    Fakat siz bir “TÜRKÇE” ÖĞRETMENİ olarak üstüne üstlük banada ders verme teklifi yaparken dahı hata yapiyorsan’ız, sizin öğerncılerınız sizden nasıl bir Türkçe öğrendığını merak etmeye başladım!!!!!
    -kopilediğim sizin yazınizi Okuyalım
    (Washington DC’ye yol olur)”varır”BU VARIRI NEDEN KULLANDIĞINIZI BIR ZAHMET BANA ÖĞRETIN. O yüzden bence kimsenin Türkçe( bigisiyle) TÜRKCE ÖĞRETMENI HANIM! )BIGISI) ILE DEĞIL BİLGİSİ ILE olmayacakmi(idi)? Cahilliğimden dolayi kusurumu aff edin……
    Ben hem sizin gibi “TÜRKCE” ögretmeni değilim ve yazilarimi de cep telefonu ile yaziyorum. Çünku Türkce kılavyem yok bir yazi yazarken en az 4 veya bes kez Ingilizce mesaj yazmak bir kac kez telefona cevap vermek zorunda kaldığım içinde yazılarım sizin gibi Türkce ögretmenlerini rahatsiz ediyor.
    ×××××××××
    (dalga geçmeyin, kendi bilginiz maalesef çok zayıf. Ama sizi çalıştırabilirim.
    Selamlar 😉
    ×××××××××
    Ben iki dalada bir öğtetmen olarak düşumdüm taşındimda ,sizin teklifiniz bana pek cazip gelmedi, bence siz beni boş verinde kendi öğrencileriniz için biraz daha Türkce ögrenin.
    Esenlikle kalın

    • Nurdan Hanım. Hiç eğip bükmeyin. Yazılarınız okunmayacak kadar özensiz ve kötü. Okunmuyor kusura bakmayın. Telefondan yazmak, aralarda İngilizce mesajlaşmak falan filan geçerli değil. Ben de yurtdışında çalıştım ve Türkçe konuşmadan,yazmadan geçirmeden haftalar oldu ama böyle bir hale dönüşmedi hiçbir zaman. Daha önce birkaç kez, yazılarınıza özen gösterirseniz okunulurluğunuz açısından, sizin için daha iyi olur şeklinde yorum yapmıştım. Bu konuda savunulacak bir tarafınız yok malesef.

      Selam ve saygılarımla.

  2. Hamza bey ve Hakan K bey! yorumlarinda.
    Günümüz ve geçmişte yapılan hataları etraflıca anlatmışlar.
    Gene ayni şekildede nasıl cözulebileceğıninde noka ve virgülüne kadarda açıklamişlar.
    Kendilerını tebrik ediyorm, Allah sizden ve sizin gibilerinde Razı olsun.
    Ayrıcada bu imkanı bizlere sağlayan yazarımızdada Allah Razı olsun.
    Bunlar gibi güzel yazilara aracılik ettiği içinde tesekürler.

    • nurdan hanım merhaba!
      Gerçekten de fehmi beyin okurlarına sağladığı geniş imkan çok çok çok önemli. öncelikle fehmi beye bu imkan nedeniyle teşekkür ederim.
      buraya ve karar gazetesine yorum yazan pekçok kaliteli okur var. onları okumak da en az yazarı okumak kadar öğretici, zihin açıcı oluyor. En azından benim için öyle.
      siz de dahil, bazı okurların yorumları geciktiği zaman, “ne zaman yorum yazarlar” diye merak ediyorum.
      kendinize iyi bakın.

  3. söyleniyorya, “üretmeden tükettiğimiz için ekonomimiz battı”, “dış politikada hatalar yaptık bu nedenle yalnızlaştık”, “kemal derviş tarafından oluşturulan ve vadesinin dolduğu bizzat kemal derviş tarafından ifade edilen ekonomik proğramı devam ettirdiğimiz için borç batağına battık”, “hukuku ve insan haklarını ayaklar altına aldığımız için dolar yükseldi”, “parayı inşaata gömdük bu nedenle kriz çıktı”, “eğitim sistemimiz kötü bu nedenle yüksek teknolojinin ekonomideki ağırlığı düşük” vb.
    – Yukardaki tespitlerin hepsi önemli. gerçekten de içinde bulunduğumuz durumda yaptığımız büyük yanlışların rolü büyük ve bu tespitlerin bir çoğu da doğru.
    – Ancak hem bu hataların yapılmasının hem de içinde bulunulan durumun temelinde yatan esas bir olgu var. Yani insanların, toplumların ve hatta devletlerin, kurumların, nerde, neyi, nasıl seçeceğini ve/veya yapacağını, nasıl tavır alacağını belirleyen bir temel olgu var ve bu temel olgu; düşünce sistematiği, duygu mekanizması, değer yargıları, davranış kalıpları gibi temel unsurlar üzerinde şekilleniyor.
    – Mesela doğu toplumları “tek”cidir. Batı toplumları ise “çokcu” veya “dualist” diyebileceğimiz bir temele sahiptir.
    – bu ayrım tek tanrı inancı-çoklu tanrı inancı, tek sesli müzik-çok sesli müzik gibi bazı olgularda kendisini daha net gösteriyor. doğu toplumlarında tek tanrılı dinler daha fazla gelişirken, batı toplumlarında çok tanrılı dinler daha yaygın olmuş. doğu toplumlarında tek sesli müzik kültürü oluşurken, batı toplumlarında çok sesli müzik kültürü oluşmuş. düşünce ve duygu sistematikleri de bu temele göre oluşmuş.
    – Necip ve h.gayret, bunu “hadi dinimizi değiştirelim çok tanrılı dine inanalım diyorsun” şeklinde anlayabilirler. Ama ben şu anki din seçiminden değil, tarihsel süreçteki toplumlarda ortaya çıkan din ve müziklerin temel yapılarından bahsediyorum. (bu ikisinin ismini anmak bile konunun düzeyini düşürdü ama anmamın nedeni var)
    – İnsanların, toplumların ve hatta kurumların neyi, niçin, ne zaman ve nasıl yapacağını belirleyen temelin üzerine oturduğu bu unsurlar, birbiri ile ve kendi içinde diyalektik ilişkilere sahipler. Fakat kendi dışında da etkileşime tabiler. mesela günlük yaşamındaki ilişkiler, doğayla ilişkiler, üretim ilişkileri (yani bir hizmet veya üretim süreci ve bu süreçteki ilişkileri, insan ilişkileri dahil), düşünceler (bunlar kendi ürettiği düşünceler veya başkaları tarafından üretilen düşünceler olabilir) ve tabii dışardan gelen (mesela bir başkasından edinilen) davranış kalıpları, değer yargıları, düşünce sistematiği ve duygu mekanizması) etkiler. Mesela çalışmanın önemli bir değer olduğu düşünülürse, o kişide bulunan tembellik aşılabilir vb. (bu arada maksizm, insan ve toplumların şekillenmesindeki temelin insanın emeği olduğunu kabul eder. bunun kaba ifadesi ise; “yaşadığın gibi düşünürsün”dür ve buna benzer bir düşünce bazı islam düşünürleri tarafından da ortaya konulmuş.
    – Ancak şunu da vurgulamak lazım, “temel kodlar” diyebileceğimiz ve neyi, ne zaman, nasıl yapacağımızı, hangi seçimi yapacağımızı ve nasıl davranacağımızı belirleyen bu olgu, dış etkiler ile öyle kolay değişmiyor.
    – Zaten bu nedenle de, almanya gibi, eğitim sistemi çok iyi bir ülkede bile, türk çocuklarının eğitimi sıkıntı oluyor. türkler, almanyada doğmuş olsa bile, alman toplumunun az eğitimli kesimi içinde yer alıyorlar. Yani temeli değiştirmek öyle kolay olmuyor.
    – Biz, daha iyi, daha insanca, daha adil bir yaşam kurabilmemiz için işte bu temelleri değiştirmemiz gerekiyor.
    – Konu çok geniş ve epey açılması gerekiyor. epey de tartışılması, üzerinde düşünülmesi gereken başka alanlara kayıyor.
    – Benim bu kadar laf etmemin nedeni, insanların, toplumların, neyi, nasıl, ne zaman yapacağı veya seçeceğini, nasıl davranacağını belirleyen temel olgunun unsurlarından birisi olan değerlerin içinden ahlaki değerlere dikkat çekmek içindi.
    – Öncelikle, değerler veya değer yargıları dendiğinde otomatik olarak değer yargıları=ahlak akla geliyor ama ahlak değer yargılarının sadece bir bölümünü oluşturuyor. Tabii ki önemli bir bölümünü. zaten bu nedenle ahlak konusunu ele almak için bu kadar yazdım.
    – Hem mitolojide, hem de nerdeyse bütün dini inançlarda, bu arada islam inancında da ahlaki değerlere büyük vurgu vardır. Mesela bir mitolojik hikayede, bir toplumun batması anlatılırken, toplumdaki bireylerin çok fazla kibirlendiklerinden bahsedildiğini hatırlıyorum. İslamda ise, hem bu konuda anlatılan hikayeler, hem de islamın güzel ahlak olduğuna ilişkin hadis ve buna benzer ifadeler, ahlakın toplumların ve bireylerin yaşamındaki önemine dikkat çekiyor. Yine islamda, ahlaki bozukluk yaşayan toplumların Allah tarafından nasıl helak edildiği anlatılıyor.
    – Dini ve mitolojinin ahlaka bu kadar önem vermesi boşuna değil. gerçekten de, toplumların içinde bulundukları durumların en önemli nedenleri arasında o toplumun ahlaki durumunun büyük etkisi var. Ekonomide bile kabul edilen bir durumdur. Ekonomi bilimi, ahlaki bozukluğun (rüşvet vb.) ekonominin bir dönem gelişmesine neden olsa bile, bir dönem sonra ekonomik gelişmenin önünde engel teşkil ettiğini vurguluyor.
    – Türkiyede ise, ahlaki çöküntünün varlığı hemen herkes tarafından kabul ediliyor. Ülkemizde, deizmin yaygınlaşmasının ve pek çok gencin deist olduğu belirtilirken, bu durum; “ahlaki çöküntüye gençlerin tepkisi” olarak değerlendiriliyor.
    – Yani, özel olarak, ülkemizin içinde bulunduğu kötü durumun en önemli nedenlerinden bir tanesi, ülkemizdeki ahlaki çöküntü.
    – Uzun bir süredir toplumların, insanların, kurumların, neyi, niçin, nasıl yaptığı ve hangi davranışı, neden gösterdiği üzerine kafa yoruyorum. bu konuda parça parça düşüncelerim vardı.
    – İşte bu düşüncelerin bir bütünlük kazanmasına h.gayret ile necip güven vesile oldu. herne kadar isimlerini zikretmem konunun düzeyini biranda düşürmüş olsa da, benim düşüncelerimin bir bütünlük kazanmasına vesile oldukları için bu arkadaşlara ve bu arkadaşlar nezdinde bütün yandaşlara teşekkür ederim (şaka söylemiyorum. alay için de söylemiyorum).
    – bir süre önce, karar gazetesinde bir köşe yazısının altına, batıdaki protestan reformunun nedeninin sadece papazların baskısı olmadığı, baskı yapılan kesimin de önemli olduğu yorumunu yazmıştım. yani o pazarlar, doğu toplumuna baskı yapmış olsalardı, aynı şekilde reform hareketinin gelişmeyeceğini vurgulamıştım. “baskı olduğu için reform hareketi gelişti” formülasyonunun geçerli olmadığını, baskının dönüşüme neden olabilmesi için bir başka unsura ihtiyaç olduğunu düşünmüştüm.
    – necip güven ve h.gayret ile tartışmadan sonra, batıdaki reform hareketinin temelinin papazların baskısı değil, klisenin ahlaksızlığı olduğu sonucuna vardım. Papazlar baskı yaptığı için değil, klise ahlaksız olduğu için halkta klisenin yaptıklarına ve söylediklerine karşı tepki oluşmaya başladı. işte bu tepki klisenin söylediklerinin ve yaptıklarının sorgulanmasına, klisenin düşmanlarının halk tarafından sevilmesine neden olmuş olmalı. nitekim, klise tarafından suç kabul edilen düşüncelerin gelişebilmesi başka türlü mümkün değil.
    – Ülkemizde de, yöneticilerin, din adamlarının, dindarların ahlak durumları (ahlak düşüklüğü) nedeniyle, insanlar arasında bu kesimin söyledikleri, yaptıkları sorgulanmaya başlandı. işte bu nedenle de ülkemizde dinden uzaklaşma süreci ortaya çıktı. işte bu nedenle, daha önceden rağbet gören imam hatip liseleri boş kalmaya başladı.
    – Ülkemizdeki, özellikle kilit konumdakilerin ahlak düzeyi ülkemizin bir bataklık içinde olmasının nedeni iken, aynı zamanda, ülkemizde bir aydınlanma dönemi yaşanması için gerekli unsurlardan bir tanesini de sağlamış oluyor. baskı unsuru zaten var. geriye, bu ahlaki yoklaşmaya tepki gösterebilecek kadar ahlaklı halkı unsuru kalıyor. eğer halk, ahlaklı olmayı başarabilirse (ki bunun olabileceğini düşünüyorum. tabii ki kesin olur diyemiyorum) o zaman ülkemiz bu batık halden, yeni düşünceler, yeni değerler, yeni duygu mekanizmaları, yeni davranışlar üretebilir. Ülkemizde, işte o aşamadan sonra bilim ve teknoloji gelişebilir. o aşamadan sonra adalet olabilir. İşte o aşamadan sonra hukuk olabilir, demokrasi olabilir, insan hakları olabilir, düşünce özgürlüğü olabilir, insan gibi yaşayabiliriz. İşte o zaman iyilik galip gelebilir.
    – Editöre! sayın editör, yazım çok uzun. öncelikle sizi uğraştıracağım. bu nedenle, öncelikle size teşekkür etmek istiyorum.

    • Server tanilli, şerif mardin, alev alatlı, toynbee falan da okusan bayaa bi mesafe alcaksın gibi hamza? Ama mark aurel ya da thoreau’yu okumanı beklemiyoruz senden:)

  4. abdurrahman serdar beyin yorumuna büyük ölçekte katılıyorum.
    belimizin kırıldığı kalkamadığımız doğrudur ancak kaderin döndüğü bir an vardır.
    islam dünyasının zirvede olduğu bir zaman vardı, ilmin ve bilimin altında islam alimlerinin imzası olan bir dönem. geçti. sonra Osmanlı tarihte yerini aldı. yüzyıllar boyu süren parlak dönem de geride kaldı. amerikada kanlı iç savaşlar Avrupa da büyük dünya savaşları yaşandı. daha da geçmişte ne mısır hanedanları ne asur kralları kalıcı olabilmiştir. bugünün güç sahipleri de kalıcı değildirler.
    sonuçta her şey bir büyük savaşın iyilik ve kötülük savaşının tezahürüdür diye hep yazıyorum. amma ve lakin iyilik ve kötülük ana prensiplerdir, yok edilemezler. ne iyilik kötülüğü yok edebilir ne de kötülük iyiliği yok edebilir. bazen biri bazen diğeri üstün gelir. kaderi kim arkalarsa artık.
    bir kişi ben inancımdan dolayı banka sistemine inanmıyorum diyebilir. karşı çıkabilir, kredi kartı kullanmayabilir, para işlemleri yapmayabilir vs…ancak çalışıyorsa ay sonu ister istemez maaşını gidip bankadan çekecektir, iş yeri sahibiyse çok daha fazla işi bankadan yapmak zorunda kalacaktır, çünkü sisteme entegredir, sistem dışına istediği gibi çıkamaz. ( belki zaruret zamanı zaruret miktarı ile yetinilebilir ) …bugün devletler maalesef böyle insanlık için çalışmaktan çok uzak bir sisteme entegre olmuş durumdalar. daha da kötüsü devletlerin başında bu sistem tarafından getirilmiş kişiler oturmaktadırlar ve canı gönülden sistemin bekası için çalışmaktadırlar.
    100 yıl öncesinden birbiri ile geçinemeyecek halkları sınırları belirsiz kalacak şekilde ve yüzyıl sonunda değişecek şekilde planlayan bir zihniyet var karşımızda.
    Wilson’un dış politika danışmanı Edward House anlaşma ( sykes-picot) hakkında İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’dan bilgi aldıktan sonra şunları yazmış:
    “Bu son derece kötü bir anlaşma. Bunu Balfour’a da söyledim. Gelecekte savaşların üreyeceği bir bölge yaratıyorlar”.
    11 eylül ve ardından condaliza rice ın açıklamaları ve ateşi çıkarılan arap baharı, domino taşı gibi birbirinin üzerine devrilen Ortadoğu ülkeleri ve ateşi sönmek bilmeyen suriye savaşı planlı programlı işte karşımızda… şimdi bu savaş uzar ve uzar. kanla, savaşla, tecavüzlerle, çocuğa kadına şiddetle ama en çok bencilikle kötülüğün yükseldiği bir zamanda yaşıyoruz.
    lakin gece varsa gündüz de vardır. karanlık varsa aydınlık ta olacaktır. çünkü kaderin döndüğü bir an vardır. o andan sonra kimin ne kadar güçlü olduğunun hiç bir önemi yoktur, israilin işleri istediği kadar yolunda gitsin.

    bu arada israille ilgili haberleri tararken özgür tarafsız gelişmiş insan hak ve özgürlükleri savunucusu batı basınında bugün dünyanın gözü önünde her türlü insanlık ayıbını işleyen İsrail için sadece işlerin yolunda olmasını sağlayacak haberlerin yer alması ne kadar acı değil mi??? bu mudur özgür gelişmiş tarafsız basın??? bu mudur batı değerleri bu mudur medeniyet??? her türlü işgal ve saldırıya sessiz kalan birleşmiş milletlerde ( BM )basınında medyasında göremezsek batı değerlerini nerde bulacağız peki??? teröristleri ya da göçmenlere çelme takan gazetecileri affeden mahkemelerin de mi??? silah sanayii ya da ilaç sanayinde mi??? nerede bu batı değerleri???

  5. Bugün Cuma. Hayırlı ve mübarek olsun. Kendi kendime hutbe olsun istedim. Bu arada okuyan okusun, okumayan okumasın. Isteyen de sataşabilir sırnaşabilir. Fehmi beyin yazısındaki manzaralar iç görümle beni tutup taa Osmanlı’ya götürdü. Osmanlı çok iyi başladı, ancak sonu hüsran oldu. Anlamakta güçlük çekiyoruz, görenler bunu bize nasıl reva görduler diye. Ancak bana hiç te zor gelmiyor! Dünya’ya AKIL-İMAN SENTEZiYLE bakabilmek önemli. Osmanlı da vaktiyle bu konuda yetersiz kalarak ipin ucunu kaçırdi. Gelişme dönemindeki herkes için geçer-akçe olan şartlar yeterli olmuştu, uzunca bir ömür vermişti Osmanlı’ya. Ancak şartlar sonradan değişmiş, Osmanlı’nın son zamanları büyük zahmetlerle ve hep acıyla dolu geçmiştir. Uzunca tarihinde hatalar toplana toplana büyük bir kabak oluşmuş, malesef bu da Abdül Hamid Han’ın kafasında patlamıştır!

    “Ezberine müslüman” oldukları için bu tecelliye “Oh olsun, iyi olmuş” diyenlerimiz de olabilir! O tayfaya dahil değilim. Bunun acısını yüreğinde hissetmiyor değilim, hepimiz hissetmeliydik ve bugün de bunu hissetmeliyiz (özeleştiri!). Konu son derece temel bir konu. Aklınızın kapısını Allah’a kapattıysanız, değindiğim sentez yokluğundaki iman zafiyetiyle (pek farkında olmadan nefsinizle birlikte) geriye bir tek iblis kalıyor. Bu kadar basit! Bu aşamadan sonra yarım yamalak ezbere bir imanla şeytanın aklına uyuyorsunuz demektir. Hep ezberine gidip hazırcılardan olmuşsanız zihniniz nasıl açılabilir ve diğerleriyle rekabet edebilir bir hale gelir? Bu mümkün mü?

    Dahil olduğumuz müslüman toplulukları ibadet hassasiyetinde ve süratle eşyanın tabiatına, Bilim ve Teknolojiye odaklanmadıkça, ne keferelere örnek olabiliriz ne de onların taşkınlıklarıyla baş edebiliriz, 2*2=4! Başımızda kabak patlama döneminden hemen sonra, bakiye “Osmanlı” askerlerimiz, öngörülerine göre can-havli son bir hamleyle geleceğe bir köprü teşkil ettiler. Tabii ki “Allah razı olsun” demeliyiz, vesile oldular. Ancak, yukarda değindiğim iç görüleri yetersizdi. Öngörüleri “gopya”ya (‘kopiş’e!) dayanıyordu. Bu önyargılara dönüştü ki bu da iç görülerini köreltti…. O noktada “kendim ettim, kendim buldum” şarkısını söyleyebilecek bir halde değildiler… [zaman dar olduğu için bir virgül koyuyorum. Gayret’li Huysuz’un kaprisli sırnaşmalarına, parazit yapmasına müsade edilirse bu bir nokta!].

  6. Gençliğini Türkiyede tamamlıyan gençlerin Suriyeye döneceğini sanmıyorum. Çok zenginlerle, çok fakirlerinin de. Şunu da kabul etmek gerekir ki, Suriyeliler, istisnalar dışında, genelde, dürüst, çalışkan, kanaatkar durum sergiliyor.

    Türkiye son 40- 50 yılını, nüfus dengesi, milli benlik, örf-adet ve ahlakını sarsacak biçimde göç alımı ile geliştirdi, Milli ve dini benliği muhafaza eden MAHALLE BASKISI, edep ve haya sınırlarını da yıktı, geçti : (Kanunlar, adalet laçka). Binnetice, birbirini tanıyan, kaynaşmış insanlardan mürekkep, dirlik ve beraberlik içinde yaşıyacak, huzurlu MİLLİ (Ulusal) bir Devlet olma vasfını yitırdi. Kozmopolit, ajanların cirit attığı, milli değerleri yitirmiş ve unutmuş bir ülke durumuna geldi. Dolayısıyla, terör ve anarşiye sürekli açık bir Ülke konumuna dönüştü. TOPlayıcı, istikrarlı, milli ve dini değerlerini de kaybetti, en müreffeh hayata kavuşan azınlıkların demokrasi ve özgürlük palavraları ortamında kalarak.
    Bir hemşehrim, vaktiyle, bana şu suali tevcih etmiş (yöneltmiş) idi. Atalarımız, İstiklal Harbini NİÇİN yaptı ? Hangi gayeler uğruna ? Neticede, geriye bir Hristiyan PApaz oğul bırakan Tevfik Fikret’in ŞİİRİnde hasretini çektiği (özlediği) ve ” Vatanım ruy-u zemin (yeryüzü), ULUSum nev’i beşer ( tüm insanlar) ” dediği topraklar üzerinde, yaşıyan birbirini tanımaz ve acımaz mahlukat olup, çıktık, İnsan (olmıyanlar)ın Haklarına sahip çıkarak.
    Vaktiyle, Tayyip beyin ilk yıllarda Kıbrıs için Ümitvar adımlar attığı dönemlerde, MERHUM Bakan
    Korkut ÖZAL’a sormuştum ; Kıbrıs meselesi gerçekten çözülebilecek mi ? “Zannetmiyorum, kolay çözülecek
    bir mes’ele olmaktan çıkmıştır” demişti
    Ben de, Suriye mes’elesinin kolay kolay biteceğini sanmıyorum. Zira, bir “kurtlar sofrası” kuruldu. Horozu çok olan köyün sabahı geç olur, derler. SOYGUN ÇETESİ mahiyetindeki, leş kargası Devletlerin üşüştüğü bir mes’ele, artık çözümsüz hale gelmiştir. İsrail Başta olmak üzere, tüm güçlüler, halden memnundur ve bir ucundan çekiştirmektedir. İnsan hakları bir kamuflajdan ibarettir. Türkiyenin ise, ağırlığı bir noktaya kadardır. Bu suretle, Türkiye sürekli meşgul edilecektir, İSRAİL ise, bildiğini okumuya devam edecektir. Orta-Doğu da cadı kazanı olmıya devam…
    T.C. Vatandaşları ve Orta-Doğu İnsanları, Osmanlı yok edilmekle, ” DÜNYANIN NELER KAYBETTİĞİNİ” tekrar tekrar düşünmek durumundadır. Birinci Dünya Harbi sonunda, SİNSİ DÜŞMAN İngiliz Başbakanı,
    ” Türklerin (Müslümanların) belini bir daha DOĞRULTMAMAK üzere kırdık” demiştir. Yeni yeni anlaşılıyor….

  7. Filistin ve Sermaye
    Theodor Herzl bir İsrail devletinin kurulmasını istiyordu. Sermaye buna karşı idi. Sonunda Herzl’in galip geldiğini görünce kendisi sahip çıktı. İsrail Devleti’ni büyütmek için Filistinlileri örgütledi. İsrailliler ile Filistinliler savaşıyor. İki tarafa da Sermaye destek veriyor. Böylece Sermaye’nin gücü dünyada devam ediyor.
    Sermaye Müslüman devletleri kullanarak Filistin’de barışın gelmesini önlüyor.
    Tevrat’ta İsrail’in sınırları çizilmiştir. Kur’an da bunu teyid etmektedir. Filistinliler yok, Araplar var Müslümanlar var. Sermaye’nin bu oyunu görülmeli ve İsrail ile Araplar barıştırılıp Sermaye Ortadoğu’dan kovulmalıdır. Araplar perde arkasında İsrail ile anlaşıyorlar silahlandırılıyorlar. Araplarla Acemler (Arap olmayanlar) arasında büyük savaşı çıkarmak istiyor. Sermaye bunu başaramayacak. Türkiye ve İran İsrail’i işgal edip üçüncü bin yıl uygarlığını Sermaye’den kurtarılmış bir İsrail ile kuracaklardır. Filistin İsrail topraklarına komşu topraklarda bir Arap devleti olarak barışçı bir devlet olacaktır.
    Türkiye’nin siyaseti bu olmalıdır. Rusya’yı, Çin’i, Avrupa Birliği’ni buna ikna etmelidir. İsrail oğulları savaşın değil barışın merkezi olarak daha da güçleniş olarak devam edecektir. Tekel Sermaye ise tarih olacaktır.

  8. Fehmi beyin bu yazisi neden Kaşıkçı olayıni şık sık gündemde tutmak istediğini biz okurlarina açıklamus oluyor.

    Israili politikacilarinin , sirf kendi menfaatları için sadece zengin Arab ülkeleri ile olan barişçil ilişkilerı, neden Filistin ile başlamadığını, Başbakanlarina soruyorlar ve FIlistin ile “Bariş oluncaya kadarda mucadele edeceklerinin mesajini İsrailli 3 dine mensup(Muslüman Hiristiyan ve Musevi kadınlar parlamenterlerine baskı yapmaya hazırlaniyorlar ve şunu ekliyorlar Filistinsiz barişi biz politikacilarin menfaataları için yapmiş olarak göriyoruz.
    Bu nedenden dolayi mucadelemize devam edeceğiz diyerek Netenyahuyu cendereye sokar gibi onunla mucadeleye devamliliklarini sürdureceklerine dair
    Açıklama,yaptilar.
    Bugün yazarımiz Kaşıkçiyi yazmadı.
    Fakat ben yorumumda kaşikçi olayinni yazacağım.

    Kaşikçi olayi kimlere yaradı?
    Katletme olayında, hep ismi açiklanmayan tiyaturosu oyniyorlar.
    Ölümünü Suudiler açikliyancaya kadar bizim kiler ve nişanlısının söylemleri birbiri ile örtuşiyordu, nasil ölümü kesinleşti ise hepsı birden önceki konuştuklarıni değistirdiler.
    Yalnız bir konuda bayağı açık veriyorlar….

    Öldurülen kişi siradan bir insan olmadiğını milletin bildiğini unutarak o kadar inanılmayacak açıklar veriyorlarkı,her kesı 2014 ten sonrakı AKP seçmeni zannediyorlar.

    Bende Türk asılli yabancı uyruklu ile evlendığım için prosesın nasıl olduğunu çok iyi biliyorum.

    Kaşıkçi dünyanın 1 numaralı gazetesinde yazar ve Suudileri sadece şimdi değil her zaman eleştiren bir gazeteci idi, ayricada kendiside.onlarin istihbaratlarında da üst düze yöneticilik yapmiş birisi imiş.
    Suudilerin tuzağına düşecek kadar cahil olmasa gerek.
    Ölüm haberinden önce ABD Suudi konsolosluğundan Istanbuldakine yönlendirilmişti, bir arda Londura konsolosluğundanda söylendi.
    Şimdide 28 Eylülde Evlilik işlemleri başlatmak için Fatih evlendirmeye gidiyorlar onlarda bekarlik belgesi ( yabancılardan istenilen belgenin ismi) istiyor ve o zaman konsolosluğa gidiyorlar, konsolosluktan bekarlik belgesi istemiş.
    Iyi tamada kendisinin bir daha gitmesine gerek yok ki zaten posta ile adresine gönderirler, Iki günlüğüne Londuraya gidip belge için geri gelmesi gerekmezdiki.

    Önce cesedi 15 parçaya ayırıp her biri bir parçasını yanlarinda gotürmüş idiler.
    Sanki uluslar arası değılde dolmuşla bir muhalleden diğer muhalleye götürmüşler.
    Millet ile dalga geçeriyorlardılar.
    Gazeteci olmayan nişanlisi onunla raportaj yapiyor ve birbirlerine hemen aşık oluyorlar.

    Her yönü ile tam bir mystery

  9. Suriye meselesini herkez gibi bende takip ediyorum.
    Türkiye’nin gayretlerini de görüyorum.
    Ama hala aklım Suriye meselesi neden bu kadar büyüdü ve içinden çıkılmaz bir hal aldı? sorusunda takıldı kaldı.

    Genel kanaat şu; bölgede etkinliği olan ülkeler Suriye’de işleri bu hale getirecek tavır sergilediler ve Türkiye’de onların tavırlarını bertaraf edecek politikalar geliştirmeye gücü yetmedi ve mesele bu hale geldi.
    Suriye’de yaşananlara bir mecburiyet halinde yaklaşıldı.

    Öte yandan da şöyle bir soru takılıyor aklıma: Gezi olayındaki gibi bir mecburiyet miydi bu?

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here