Taha Kıvanç yazıyor: İngiltere Shakespeare’dan beri hiç değişmemiş; ya da ihtilâller önce kendi çocuklarını yer

5

 

Şu İngilizler harika canım, gerçekten içlerinden ‘müthiş’ tipler çıkarabilen ‘harika’ bir toplum.

Bütün dünyanın ağzını açık bırakarak gerçekleştirdikleri ‘Avrupa Birliği’nden çıkalım’ referandum kararıyla birlikte, Shakespeare’den Michael Dobbs’a kadar ‘insanlığın politik hali’ni edebiyata kazandıran pek çok yazarın neden İngiltere menşeli olduğunu, Brexit olayıyla birlikte, yaşayarak bir kez daha öğrenmiş oldum.

400. ölüm yılı olduğu için ülkesinde çeşitli etkinliklere vesile olan William Shakespeare, kaleme aldığı 38 tiyatro eserinin bir çoğunda, ülkesinde iktidara erişmiş ve erişmek isteyen gerçek kişilerin hayatlarını sahneye taşımıştı.

‘İktidar’ olgusunu anlamak için onun eserleri birinci referans noktasıdır.

Yakınlarda Amerikalılar’ın TV dünyasına hediyesi olan ‘Game of Thrones’ da var, ancak eleştirmenler, her ne kadar gerçek olmayan bir ülkede geçiyor biçiminde sunulsa da, onun da Shakespeare’den ve İngiltere’de yaşananlardan esinlenildiğine inanıyor.

Michael Dobbs ise günümüzde Sheakespere’i en iyi anlamış yazar sayılabilir.

Kalem ustalığı ve eser kalitesi açısından değil tabii; ele aldığı konular açısından…
House of Cards figürlerine dikkat

ABD’deki bayağı etkileyici eğitiminden sonra ülkesi İngiltere’ye dönünce Muhafazakâr Parti içerisinde profesyonel görevler üstlenen biriydi Dobbs; başbakanlığı döneminde Margaret Thatcher’a danışmanlık da yapmıştı. Thatcher’dan sonra gelenlerin gadrine uğrayıp bir ara işsiz kalınca, daha önce politik raporlar yazmada kullandığı elini siyasi-gerilim romanı alanında denemek istedi.

Denemek, ama nasıl bir denemek…

Üç romanının üçü de piyasaya çıktıktan kısa süre sonra BBC tarafından dörder bölümlük birer dizi yapıldı (1990); işlediği tema o kadar evrenseldi ki, yıllar sonra Amerikalılar, aynı metinlerden, dört yıl üst üste 13 bölümlük birer mevsimlik dizi çıkardılar.

Digitürk aboneleri ‘House of Cards’ dizisini izlememiş olamazlar.

Frank Underwood (BBC dizisinde Francis Urquhart) ve eşi, en tepeye erişmek için, cinayet dahil her türlü kirli ve karanlık eylemi gerçekleştirmekten kaçınmayan, kendi bencil tercihleri dışında hiçbir kurala bağlılık hissetmeyen, yapacaklarına yardımcı bulmakta da zorlanmayan bir politikacı ile en az onun kadar kalpsiz karısı bu dizide…

Aslında Dobbs üç bölümlük bu nehir romanda Shakespeare’in Macbeth ile III. Richard adlı eserlerinden esinlenmiş…

Edebiyata ayırdığım satırlar bunlar ve bu kadarı yeter…
‘Osmanlı torunu’ Sezar oldu

Sizlere gazetecilik deyimiyle bir ‘takip’ yazısı sunmak borcundayım.

İngilizler’in Avrupa Birliği’nden (AB) çıkmayı oyladıkları referandumdan Türkiye bir ‘Osmanlı torunu’ kazandı: Boris Johnson… Osmanlı’nın son hükümetinde bakanlık yapmış bir gazeteci olan ve hayatı İzmit’te linç edilerek sona ermiş bulunan Ali Kemal’in torunun çocuğuydu Boris… Ve, ‘AB’den çıkalım mı?’ sorusuna cevap aranan referandumda ‘Çıkalım’ diyenlerin politik lideriydi.

Ben de burada, ‘İngiltere’nin bir sonraki başbakanını tanıyın; Müslüman olabilir’ yazısı ile, yıllar öncesinde onun ‘Osmanlı torunu’ olduğunu bir türlü kabul etmek istemeyen bizim medyaya karşı verdiğim mücadele şerefine ve nihayet medyamızın gerçeği görmesinin mutluluğuyla… Boris’in başbakan da olabileceğini önceden duyurmak istedim…

Kafasına koyduğu hey şeyi gerçekleştirmiş, her makamı elde etmiş biri olmasından hareketle…

Eğlenceli haberlere imza atmış sıradan bir muhabirken, ciddi bir derginin (Spectator) ve sonra da ülkesinin en ciddi gazetelerinden birinin (Daily Telegraph) yayın yönetmenliğine yükselmiş… Oradan siyasete atlayınca, milletvekili ve Londra’ya belediye başkanı seçilebilmeyi başarmış… Gönlü ayrılmaktan yana olmadığı bilinirken AB’den çıkma tezini en hararetle savunmuş biriydi o…

Tam bir politikacı işte…

Hem de babası, kız ve erkek kardeşleri aynı hararetle ‘Çıkmayalım’ tezini savundukları halde…

Anlaşılır bir şeydi bu: Boris Johnson artık en tepeyi amaçlıyordu ve oraya gelebilmesi için görevini üstleneceği kişinin ‘Brexit’ referandumunda ağır bir yenilgi tatması gerekiyordu.

Nitekim öyle de oldu: Tezi yenik düşen Muhafazakar Parti başkanı ve başbakan David Cameron, yenilgi üzerine, her iki görevini ekim ayında bırakacağını açıkladı.

”Boris’in önü açıldı” diye düşünmeyeyim de ne yapayım?

Unutmayalım: Bir de ‘ihtilâller önce kendi çocuklarını yer’ gerçekliği var.

 

”Et tu Brutus”

Şunu yapmalıymışım: Burası Shakespeare’den Dobbs’a kadar siyasi entrikaları gözleyip yazmış olan insanların ülkesi; buradaki politikacılarda oyun bitmez…

”Et tu Brutus” (Sen de mi Brütüs?) sözünü aynı adlı piyesinde Julius Sezar’a söyletir Shakespeare; bu defa Boris aynı sözü politikada en yakını iken kendisine en önce ihanet eden Michael Gove’a söyledi. Gove ”Boris’ten her şey olur, ama başbakan olmaz” açıklamasını yaparak dostunun başbakanlık hırsına bir gün önce gem vurmuştu çünkü.

Gove en tepeyi (başbakanlığı) kendisi için istiyormuş meğer…

‘House of Cards’daki Francis Urquhart (veya dizinin ABD versiyonundaki ismiyle Frank Underwood) gibi, Gove’un da hemen arkasında, ”O ne derse yaparım” demek ihtiyacını hissettiği eşi (Daily Mail köşe yazarı Sarah Vine) varmış…

İhanet bu kadar aleni olunca Shakespeare’in ülkesinin midesi kaldıramadı. Hem Boris hem de Michael (tabii Michael’ın eşi Sarah da) o gün kaybettiler.

Bir siyaset arkadaşı, Gove’u, aynı davranışı sergileyip aynı âkıbeti paylaşan Game of Thrones kişiliği Theron Greyjoy’a benzetti. Doğal olarak en çok benzetildiği kişilik, ‘House of Cards’ın sınır tanımaz ve en yakınlarına ihanetten çekinmez kahramanı Francis/Frank…


Kadınların yükselişi sürüyor

Muhafazakâr Parti başkanlığı ve İngiltere başbakanlığı için şu anda en büyük şans, yine Cameron’un partisinden bir kadına, Theresa May’e, nasip olacak görünüyor.

Dünyamız o zaman hayli ilginçleşecek: ABD’de (kazanırsa) Hillary Clinton… İngiltere’de (kazanırsa) Theresa May… Almanya’da (kaybetmezse) Angela Merkel…

Üç önemli ülke kadınlar tarafından yönetiliyor olacak.
ΩΩΩΩ

5 YORUMLAR

  1. Bu güzel yazıya yorum yapmadan geçemedim doğrusu…
    İktidar oyunu toplumsal barışı bozmuyorsa gerçekten eğlenceli ve yaratıcı, dinamizmi hiç bitmiyor…
    Ancak iktidar oyunu, dünyevi ve ruhani araçlar üzerinde hegemonya kurarak sahiplenilen iktidar mantığı ve gücü olunca, iktidarı sahiplenen de trajik olarak iktidarın oyuncağı haline geliyor…
    Bu haliyle toplumsal barış büyük bir tehlike altında kalıyor…
    Zira bu durumda iktidar algısı ve gücü, bütün dünyevi ve ruhani etmenleri kendisi için sahiplenerek seferber etme eğilimi taşıyor…
    Bu durumda her şey yüksek kalibreli bir kibre yaslanarak beka sorunu haline getiriliyor…
    İngilizlerin iktidar aşkı, son yüzyıllarda kendi ülkesindeki barışı bozacak nitelikte değil…
    İngiliz medeniyeti, demokratik usulün ve barışın toplumsal olarak belirleyici olduğu bir özgüvene sahip görünüyor…
    Bu özgüven, canlı bir kamusal tartışma ve çalışma yoluyla nitelikli bir politik elit tarafından da korunuyor gibi…
    Burada iktidarın kamusallaştığını, onun sahibinin topluma yayılan ve kabul gören bir kamusallık olduğunu görünce, bizim Boris’in iktidar hülyasının pek bir önemi olmadığı kanısı doğuyor…
    İktidar ile kadın arasındaki ilişkiyi en iyi ve olumlu resmeden politik figür sanırım Merkel oluyor…
    Alman Şansölye iktidar ilişkisini o kadar tatlı bir ustalıkla yönetiyor ki kendisinin hayranıyız…
    İktidara içkin eril erkek kompleksi yerine, iktidarı amaç değil, araç olarak kullanma eğilimli kadın mantığı daha yeğ gibi görünüyor geleceğin toplumlarına…

  2. 3 önemli ülkenin kadınlar tarafından yönetilmesine Türkiye de eklenmesin? M.H.P. deki siyaset hareketliliğinden aklıma geldi işte. Yoksa bir şey bildiğimden değil.

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here