Bir 12 Eylül günü, bütün 12 Eylüller üzerinden günümüzü düşünüyorum..

62

Bugün 12 Eylül. Kitaplarda yazdığı ve örneklerine hem bizim coğrafyamızda hem de Latin Amerika’da bolca rastlandığı türden ‘askeri müdahale’ örneklerine en uygun darbenin tarihi. 

Neredeyse ‘ideal’ denilebilecek bir askeri müdahalenin…

Darbeciler açısından öyle elbette.

Üzerinden tam 40 yıl geçmiş.

Yaşım müsait, ilki 27 Mayıs 1960 tarihinde gerçekleşmiş askeri müdahalelerin hepsini gördüm, geçirdim.

Hepsinin temel özelliği, tarihimizin bir dönemini iyi yansıtan “Söyletmen, vurun” anlayışını hortlatmalarıdır.

Askeri darbeler sonrasında insanlar kendilerinin suçlu olmadığını, yanlış işler yapmadıklarını ispatla mükellef tutulmuşlardır.

Bunu başaramayanı ‘düşman’ bellemiş, bir ‘düşmana’ ne yapılması gerekirse onu yapmayı uygun görmüştür darbeciler…

Reklam
‘liler yargılanıyor.. 12 Eylül sonrası..

O yüzden, vaktiyle ülkeyi yönetmiş kadroları yargılamış, partilerini kapatmış, liderlerini uzun yıllar hapiste tutmuş, sıradan insanlardan eline düşürdüklerine ise en gayr-ı insani muameleleri reva görebilmiştir.

Diyarbakır cezaevindeki uygulamalardan PKK çıkmış, ‘bir sağdan-bir soldan’ prensibiyle idam sehpaları kurulabilmiş, yaşı küçükleri bile idam edebilmek için ‘kemik yapısı raporu’ devreye sokulabilmiştir.

27 Mayıs darbecileri “Babıali’den geçeceğiz” sloganı eşliğinde kendilerine muti bir basın düzenini amaçlamış, onların hayal ettiğini 12 Eylülcüler hayata geçirmeyi başarmışlardır. 

Darbeciler ve darbeci kalemler

Darbeleri, askeri müdahaleleri meydana geldikleri günün eseri olarak görmemek gerek.

Müdahalelere gerekçe sağlamak da darbe planlayanların hesapları içindedir ve sonrasını nasıl planladılarsa darbeye zemin hazırlayan olayların kapısını da yine onlar açmıştır. 40 yıl önceki darbeyi planlayan kadrodan bir generalin ifadesiyle, halkın yeterince ikna olabilmesi için kanlı olayların devam etmesi gerekmiş, bunun için de darbe tarihi bir yıl ertelenmiştir.

Basında pek çok kalem yazılarıyla o beklentiyi köpürtmüş, darbe gerçekleşince de darbecilere sütunlarından “Hoşgeldin” diyebilmiştir. 

Aykırı düşünceler yalnız darbeciler tarafından takibata maruz bırakılmamış, basındaki darbeci kalemler de muhalif söylemin gün yüzü görmemesi için keskinleştirdikleri kalemleriyle muhaliflerin üzerine gidebilmiştir.

Reklam

Türkiye bugün bile darbecilerin ülkeye giydirdikleri deli gömleğini bütünüyle üzerinden atamamış bulunuyor.

Hala insanların farklı görüşlerini kendilerine saklamaları gerekiyor, hala kabul edilir çizgi dışındaki görüşler için cezaevleri yolu gözüküyor ve hala “İdam geri getirilmeli” teklifleri yapılabiliyorsa, bunun temelinde darbe dönemlerinin korku atmosferinin günümüze uzanması vardır.

İnsanların hata yapabileceğine, hata yapıldığında özür dilemenin yetebileceğine, her hatalı görüş sahibinin ille hapse düşmesi gerekmeyeceğine dair çağdaş anlayıştan uzağız ve bunun en önemli sebebi de darbeci zihniyetin dayatmalarıdır.

Günümüzde idamın geri gelmesini isteyenlerin 40 yıl önceki darbenin idam ile yargıladığı siyasi kadronun günümüzdeki temsilcileri olması bu yüzden şaşırtıcı değil.

40 yıl önceki darbe de dahil bütün askeri müdahalelerin kendilerine kafadan ‘düşman’ bellediği inanç sahiplerinin de ‘düşmanlar’ ile çevrelendikleri kabulüyle günümüzde hareket etmelerinin ve bağnazca davranabilmelerinin ardında da yaşadıkları o karanlık dönemlerin etkisi aranabilir.

Pek az kişi, grup, inanış ve görüş sahibi o etkilerin ve intikamcı hislerin dışında kalmayı başarabiliyor. 

“Söyletmen vurun” ile buraya kadar

Bugün 12 Eylül, ülkenin dengelerini temelinden bozmuş bir darbenin 40. yıldönümü. Yaşınız benim gibi bütün darbeleri -veya hiç değilse bir kaçını- hatırlayabilecek olgunlukta ise, etrafınıza bir de bu gözle bakın, bugün bile o darbeleri yapanların amaçladıkları birbirine tahammülsüz bir yapıya sahip olduğumuzu göreceksiniz.

Gerçek budur.

Zaten bu gerçek yüzünden, ağzından veya kaleminden kendisine yakışmayan sözcükler çıkmış, bir-iki kişinin münasebetsizliklerini çok geniş bir toplum kesiminin bütününe maletmiş ve bu ayıplarıyla yüzleşmeleri kendilerine ders olarak yetebilecek insanların illa cezaevlerine düşmesi istenebiliyor bugün.

Ülkenin çok daha değerli alanlarda kullanılabilecek kaynakları yeni cezaevleri inşaatlarına ayrılıyor.

Çıkarılan ve çeşitli adi suçlar mahkumlarının serbest kalmasıyla sonuçlanan af yasasına rağmen en kalabalık mahpusa sahip ülkeler sıralamasında en önlerde bizim ülkemiz yer alıyor.

“Suçu mahkeme tarafından kesinleşene kadar herkes masumdur” hukuk kuralı tam tersine uygulanabiliyor ve o uygulama sebebiyle sonradan suçsuz bulunup salıverilecek insanlar bile tutuklu olarak yargılanabiliyor.

Geçmişin karanlıklarına ait ve orada kalması gereken “Söyletmen, vurun” anlayışı hala zihinlerde geçerli.

Türkiye böyle devam edemez.

Bizler böyle devam edemeyiz.

Edersek ne olur?

Ne olduğunu görüyoruz zaten, fazla söze gerek var mı?

ΩΩΩΩ

62 YORUMLAR

  1. 12 Eylül askeri darbesine giden kanlı süreçte, akılları ve ruhları şiddet kutsayıcılığı ile dumura uğramış sosyalist solun (ki militan bir üyesi idim) utanç verici sorumluluğuna ilişkin iki güzel yer alıyor Serbestiyet.com’da. Alper Görmüş’ün “12 Eylül öncesi ‘sol mücadele’nin mahiyetini gösteren üç kişisel hatıra” başlıklı yazısı ile Yıldıray Oğur’un “11 Eylül’ü de konuşacak mıyız?” başlıklı yazısı.

    12 Eylül’ü doğrudan yaşayanlardanım. Karşılığını Şirinyer Askeri Cezaevi olarak aldım. O günlerin genç bir Dev-Sol militanı olarak, yine o dönemde bir TİKP miltanı olan A. Görmüş’ün yazısının her bir cümlesinin utanç verici gerçeklere ışık tuttuğunu söyleyebilirim.

    Sosyalistlerin ellerinde hem ülkücülerin, hem düşman saydıkları diğer sol örütlerden militanların kanı var. 12 Eylül generallerinin vahşetini, askeri ceazevlerinde yaşadığımız işkenceleri hatırlatıp durarak o adi cinayetlerin, o karanlık, o şiddetten beslenen ruhumuzun düşkünlüğünü gözlerden saklı tutmaya çalışmak hem ahşlaksızlık, hem de korkaklık.

  2. Adnan Menderes vaktiyle neler demiş :

    “Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz.” (1954 DP grubu konuşmasından)
    “DP’nin iktidarda olduğu yedi yıl içinde 15.000 yeni cami inşa ettik”. 19 Mayıs 1957- Kayseri’de halka yaptığı konuşmada.
    “İstanbul’u ikinci bir Mekke, Eyüp Sultan Camiini de ikinci bir Kabe yapacağız”. 20 Ekim 1957. Adana’da yaptığı seçim konuşmasında.

    Adnan Menderes evli kadınlarla zina yapmış, kocalarına da çıkışmış*. İyi de rakı içermiş. Pek öyle namazla niyazla da arası yokmuş. Başbakanlığı da eh işte orta hallidir, rakamlar ortadadır. Tamam idam edilmesi doğru değil de böyle bir siyasetçinin İslam Kahramanı muamelesi görmesi inanılır gibi değil. Tek yaptığı halkın geleneksel-kültürel dini inançlarına karışmayıp bunu kendi menfaatine kullanması. Diyeceğim o ki: “Laiklik şart”.

    http://ekonomikdurum.com/yazarlar/cahit-cataloglu/yalan/608/
    http://www.musikidergisi.net/?p=881

    • Bence üzerine kafa yorulması gereken şey A. Menderes’in hangi yıl nerede ne söylediği değil, söylediklerinin NEDEN böylesine kitlesel bir destek gördüğü, sayın Mim. NEDEN bu türden dini hamaset bu kadar kolay ve kitlesel düzeyde alıcı bulabiliyor? NEDEN alınıtlar yaptığınız 1957 yılından yarım asır sonra, bugün de tablo değişmeden kalmış görünüyor? Bunda, dinin içini boşaltıp yoz ve yüzeysel bir devlet dini yaratılmasının, M. Kemal’e istinaden bir başka yorumunuzda dile getirdiğiniz “laik Müslümanlık” projesinin, o projenin zorla halka dayatılmasının rolü olabilir mi -mesela?

      İsmi ister “laik Müslümanlık” olsun, ister 28 Şubat olsun: Devlet ve o devlete hükmedenlerin tepeden aşağı gerçekleştirdikleri ‘toplum mühendisliği’ bir dönem için iş görür belki, ama nihai olarak çöker, ortadan kaldırmaya çalıştığı şeyler (gelenek, kültürel, etnik, dinsel kimlikler) varlıklarını bir on yıldan diğerine sürdürürler.

      Devlet ve yöneticilerin görevi, doğru’nun ne olduğuna halk adına karar verip ‘doğru’ ve ‘meşru’ din anlayışını, ‘öz’ ve ‘makbul’ etnisiteyi vs. halka dayatmak değil, sivil toplumun kendi doğal mecrasında akmasına, çoklu kültür ve geleneklerin, alt-kimliklerin, müşterek olarak ve gönüllükle paylaşılan bir ortak kader birliği içinde birbirleriyle barış ve işbirliği içinde yaşamalarının koşullarını yaratmaktir.

      Medeniyetin de, çağdaşlığın da anlam ve karşılık bulacağı perspektif budur.

      Medeniyet ve çağdaşlık tek tip, tek kimlikli bir devlet toplumu yaratmak mı? Yoksa, farklı kimliklerin çoğulluğunu dert etmeyip o çoğulluğu ortak bir gelecek, ortak bir kader birliği etrafında bir araya getirme becerisini ve basiretini göstermek mi?

      Birbirini tehdit ve düşman addedip devlet iktidarını kendi eline geçirmek için çabalayıp duran, birbirine yabancı, birbirini tanımak ve anlamak istemeyen, her biri milyonlarla ölçülen, her biri bir cemaat gibi davranan toplulukların aynı coğrafi sınırlar içinde ve ama düşmansı bir rekabet içinde soluk alıp veriyor olmasına medeniyet ve çağdaşlık diyemeyiz her halde -yoksa diyebilir miyiz?

      Eğer doğru ve öeşru olanın ne olduğuna karar verme yetkisini devlete bırakırsanız, bir gün Ergenekon Terör Örgütü der, bir başka gün Ergenekon’u alır yerine Fetullah ismini koyar. Bir gün Kürt açılımı yapar, bir başka gün ne kadar seçilmiş Kürt belediye başkanı varsa cezaevine tıkar, yerlerine kayyum atar vs.

      Fransız Devrimi için, “Devrim ilkin kendi çocuklarını yedi” denir.

      Bu söz, sadece Fransız Devrimi için geçerli değildir.

      1917’de Lenin liderliğinde Ekim Devrimi ile devlet iktidarını ele geçiren Bolşevik Partisi’nin 40’ı aşan Merkez Komitesi’nden eceliyle ölen sadece Lenin ve Stalin olmuştur. Kızıl Ordu komutanı Troçki dahil olmak üzere, diğerlerinin hepsi ya öldürülmüş, ya da karşı-devrimci olarak çalışma kamplarında onyılları bulan cezalara çarptırılmıştır.

      Daha küçük ölçekte, AK Parti’ye de bakılabilir bu açıdan. Nerede bu partinin kurucu kadroları?

      Milli Mücadele’nin lider kadrolarına ne oldu, hiç merak ettiniz mi?

      • M.K. Atatürk “Laik Müslümanlık” projesini zorla halka dayatmasaydı Türkiye bugün Suriye ve Irak’tan pek farklı olmazdı. Türkiye’yi diğer müslüman ülkelerden ayırıp açık ara öne geçiren Atatürk Devrimleri olmuştur. Tabi ki sizin de belirttiğiniz gibi ‘Devrimler’ zorlu süreçlerdir. Türk Devrimi içlerinde en az hasarla atlatılan ve insani olanıdır. Sonraki süreçte yaşanan sorunlar ise sağ muhafazakar siyasetçilerin bu durumu istismar edip oy avcılığına dönüştürmesinden kaynaklanmıştır. Halbuki ileri gitmeselerdi bu sorunlar yaşanmaz ve Türkiye şimdikinden çok daha kalkınmış hatta daha Müslüman bir ülke olurdu. Şimdi Müslümanlık da bitti, rantiye-şantiye-takiyye-tarikat-menfaat ilişkileri din maskesi altında saklanmaya çalışılıyor. Bana kalırsa M.K.Atatürk’ü değil gericileri suçlayın.

        Ayrıca neyin doğru olduğunu belirlemeyi Devlete bırakalım demiyorum. Fakat oy avcılığı için gericiliğe ve Kürt ırkçılarına prim verenlerin sıkışınca Devlete müracaat ettiğini de unutmayalım.

        • Korkarım, Suriye ve Irak’ta yıllarca dini referanslı rejimler olduğu tasavvuruna sahipsiniz. Böyle ise, yanılgı içinde olduğunuzu söylemek isterim. Gerek Suriye, gerekse Irak neredeyse yarım yüzyıl seküler-modernleşmeci Baas rejimleriyle yönetildiler. Türkiye’nin tek parti rejimi ile Baas rejimleri arasında pek çok düşündürücü paralellik bulunabilir.

          Türkiye’nin Suriye ve Irak’tan hangi açılardan farklı olduğunu da bilmek isterim.

          Kabalaştırarak söylersek, sosyalizm, esas olarak Marks’ın kavramsallaştırdığı,işçi sınıfının bir toplumsal devrim yoluyla kapitalist sistemi yıkıp yerine “proleterya diktatörlüğü” altında yeni bir düzeni kurmasını vaaz eder.

          Sosyalist tasarım bir hak ve meşru ise, siyasal İslamcılığın tasarımı da o kadar hak ve meşrudur.

          Siyasal iktidarın ve gündelik toplumsal yaşamın dinin ve Kitabın temel vaazlarına göre örgütlenmesinin iyi olacağı bir fikirdir, sosyalizm gibi, bir ütopyadır.

          Tarihsel yaşanmışlığa bakılırsa, bunlar arasında “ilerici”, “gerici” türü değer yarısal ayrımlara gitmek anlamlı değildir.

          Nasıl sosyalizm birbirine benzemez, sık sık birbiriyle çatışma içinde düzinelerce akım ve geleneği içeren şemsiye terim ise, siyasal İslamcılık da çok parçalıdır, yekpare değildir.

          Devletin yozlaştırıcı etkisinden kendisini korumuş, ısrarla sivil toplum alanında kalmış, devletle mesafesini korumuş siyasal İslamcıların entelektüel düzeyi hayli yüksektir. Hemen hepsi, pekala oturup konuşabileceğiniz, tereddüt ya da itirazlarınıza tutarlı yanıtlar verebilen zeki, dünyadan pekala haberdar insanlardır.

          Kuşkusuz, Kuran’dan hemen herkes birbirine benzemez şeyler anladığı için, kendi fikirlerini ve doğru bildiklerini Kuran’a dayandırıp meşrulaştıracaklarını da kolayca kestirebileceğim için, şeri hükümlere göre yönetilen bir ülkede yaşamayı arzu etmem. Fakat, aynı şeyi, otoriter zihniyetin tavan yaptığı seküler-modernleşmeci bürokratik devlet oligarşileri için söylememizin ne sakıncası var?

          “Kürt ırkçılığı” terimi sizin uydurmanız. Söz konusu olan şey Kürt milliyetçiliğidir. Tarihsel ve sosyolojik olarak, kendisini egemen kimlik olarak örgütleyememiş, aksine, ezilen ve bastırılan etnik kimlikler zaten “ırkçı” olamazlar. Bastırılmış, yoksanmış etnik kimlik, kendisini “millyetçilik” olarak dışa vurur.

          Ben Kürt milliyetçiliğinin Kürtlere bir hayır getireceği kanısında değilim. Ama, Türk milliyetçiliği ne kadar hak ve meşru ise, Kürt milliyetçiliği de o kadar hak ve meşrudur.

          Kürt milliyetçiliği ile Kürt ayrılıkçılığı (Türkiye coğrafyasının bir bölümünde ayrı, üniter, bağmısz bir devlet kurma) aynı şeyler değildir. Kürt ayrılıkçıların Kürt nüfusu içindeki oranı yüzde 4 kadardır.

          PKK, derin devletin bir kontr-gerilla operasyonu olarak varlık kazanmış, Kürt millyetçiliği ya da Kürt ayrılıkçılığı ile ilgisi olmayan, derin Türk devletinin güdümünde bir terör örgütüdür. 40 yıldır bitirilememiş değil, 40 yıldır bitirilmesi istenmemiş çok işlevsel bir aygıttır vesayetçi seküler Türk devleti için. Her ikisi de birbirini itina ile kollar ve gözetir.

          PKK terörü, Türk vesayet rejiminin güvenlikçi politika adı altında ordunun siyaset üzerindeki tahakkümünü mümkün kılar. Yanısıra, Kürtlerin demokratik haklarının terörle eşitlenerek gayrı meşru ilan edilmesinin, Kürtlerin terörist olarak algılanmasının da kusursuz bir aracıdır.

          Türkler, Kürtler, laikler, siyasal İslamcılar, Kemalistler, dini cemaatler olarak kimliklere sahip olmamız aslında bir mesele değildir. Mesele, birbirimize yabancı olmamız, daha Cumhuriyet’in kurulduğu ilk günden itibaren birbirimize düşmanlaştırılmış olmamızdır.

          Sanırım bilgi birikimini ve entelektüel düzeyini hepimizin teslim edeceği sayın Günay, eğer yanılıyor değilsem, seküler sağ muhafazakar bir arkadaşımız. Fatih Bey, CHP çizgisine yakın görünen bir arkadaşımız. Yorum sayfalarının sürekli yorumcuları arasında Gülen Cemaati’ne yakın en az iki arkadaşımız var. Siz de CHP çizgisine yakınsınız. Kendisine samimyetle değer verdiğim, Risale-i Nur geleneğine yakın olduğunu düşündüğüm bir dostumuz da var.

          Yapay ve yapmacık olmadığına inandığım bir karşılıklı saygı ve değerbilirlik çerçevesinde, sözcükler yazarak konuşuyor, tartışıyoruz. Mümkün olsa, her birinizle tanışıp arkadaşlık kurmayı pek çok isterdim.

          Demem o ki, birbirimizi gerçekten merak ederek, birbirimizin ne dediğine, ne olduğuna bakarak, birbirimizin düşünce geleneklerinden birinci dereceden (doğrudan) haberdar olarak, pekala uygarca ve insani bir diyalog içinde kalabiliriz.

          Kendi mahellerlerimizde “öteki”ler için söylenenlerin, ezberlenmiş yakıştırmaların pek çoğu yalan yanlış şeyler.

          Kurmuş olduğum düzinelerce tanışıklık ve dostluk aracılığıyla, oınları kendi yayınlarından, dergilerinden, tartışma platformlarından yakından izleyen bir insan olarak, siyasal İslamcılığa yakın insanların hayli donanımlı olduklarını biliyorum. “Gerici” türü değer-yargısal ifadeler uçuk ve ilintisiz.

          Siyasal İslamcılar, ana kütle olarak, Erdoğan’ın arkasından çoktan çekildiler. Muhafazakar demokrartlar da öyle.

          Erdoğan’ın arkasında duranlar dindarlar değil, hamasi Türk milliyetçisisi lumpenler.

          Bunların Mümtazer Türköne gibi isimlerde ifadesini bulan milliyetçiliğe yönelik derin nefreti de nedensiz değil.

          Elbette bulnara bir de bir ara CHP’nin başına lider olması arzu edilmiş Barolar Birliği Başkanı M. Feyzioğlu gibi tipleri eklemek gerek. . .

          • Bernar Bey. Ben CHP çizgisine yakın değilim. Özel olarak bir parti tutmam. Akılcılığı önemserim bu nedenle şimdilik DEVA Partisi’ne yakın gibiyim ama henüz onlar da netleşmiş değil. Ayrıca M.K.Atatürk=CHP değildir, keşke olabilseydi!

          • Benimki sadece bir izlenim idi, Fatih Bey. Zaten emin olamadığım için sizin muhtemel siyasi eğiliminizden söz ederken “. . . . görünen” sözcüğünü kullanma gereği hissettim. Sayın Mim de izlenimimi yanlışlıyor. Elbette ısrarcı değilim, istemeden yanıltıcı bir izlenimimi paylaştığım için ikinizden de özür dilerim.

        • Bernar bey. Suriye ve Irak’ı örnek vermem aramızdaki büyük kalkınmışlık farkı içindi. (S.Arabistan, Mısır falan da örnek verilebilirdi) Bu farkı da M.K.Atatürk’ün devrimlerine bağlıyorum. / Ben CHP çizgisinde değilim ve hiçbir zaman da tuttuğum bir parti olmamıştır. / Siyasal İslamcılar içinde de Sosyalistler içinde de donanımlı insanlar var elbet ama bu onların ideolojik takıntıları olduğu gerçeğini değiştirmiyor. / HDP ve MHP’nin aynı anda AYM tarafından kapatılmasından da memnun olurum. / Akılcılıktan uzaklaşmayı kısaca ‘gericilik’ diye niteliyorum, rengi önemli değil.

          • AYM bunları kapatsın, seçmenleri de AYM’nin kapatma kararını verdiği gün bir zihniyet aydınlanması yaşasınlar, akıllanıp hep birlikte gidip akılcılığı hangi parti temsil ediyorsa ona üye yazılsınılar. . .

            Pek olası ve “akla yakın” görünmüyor sizde memnuniyet yaratacak o seçenek.

        • M. Kemal bir “laik Müslümanlık” projesi geliştiriyor. . . Burada durmak, ve sormak zorundayız, Abdullah Bey: NE TÜR bir Müslümanlığa karşı geliştirildi o “laik Müslümanlık” projesi? M. Kemal o projeyi geliştirip hayata geçirmemiş olsaydı, başımıza NE TÜR KORKUNÇ şeyler gelecekti -ya da gelebilirdi?

          Kemalist tasavvur, bizlerden, M. Kemal’in o projeyi “kötü” ve “gerici” bir Müslümanlığa karşı geliştirmiş olduğunu vaaz ediyor. Peki, gerçekten öylemiydi?

          Gayrı meşru addedilen, devletin zor gücüyle baskı altına aldığı kültürler, kamusal alanın dışına itilmiş oldukları için (1) bozulurlar, (2) kamusal ahlaki, vicdani, akli değerlendirme ve yargılamalardan azade hale gelirler. Meydan, tıpkı bugün ibret verici bir biçimde tanık olduğumuz gibi, devletin muteber saydığı, devletin sesiyle konuşan, devletten nemalanan, dini değerleri iğdiş eden dinbazlara kalır.

          Sanırım siz, “laik Müslümanlık” projesinin kendisine karşı ortaya atıldığı “laik olmayan Müslümanlığı”, Müslümanların şeriat talebiyle yanıp tutuştukları, günümüzün Cübbeli Ahmet ya da A. Oktar türü tiplerinin o yıllardaki versiyonlarının peşine takılıp gitmeye pek hevesli cahil ve gerici bir güruh olarak tahayyül ediyorsunuz.

          Ben öyle olmadığı kanısındayım.

          Erdoğan’ın aile şirketine dönüşmüş AK Parti iktidarı döneminde tanık olduğumuz rezillikler, esas olarak, “laik devlet Müslümanlığı” projesinin sonuçları olan rezillikler.

          Seküler devletin “laik olmadığı için” gayrı meşru ilan ettiği o dönemin Müslümanlığının ne cumhuriyet diye bir talebi vardı, ne de şeriat talebi vardı. Bir gelenek olarak yaşanıyordu Müslümanlık. Kendince ve hiç de kem gözle bakamayacağımnız bir edep, adalet, hakkaniyet, diğer etnik ve dinsel guruplarla bir arada yaşama becerisi ve erdemi vardı.

          Yasakçı ve yoksayıcı “laik Müslümanlık” dayatması, alışılageldik gündelik yaşam rutinlerine ve geleneğe karşı olduğu için, durduk yerde bir laiklik, modernite ve Batı düşmanlığı yarattı.

          Milli Mücadele, herhalde M. Kemal ve İ. İnönü gibi ikili ya da üçlü silahşörlerle veya Katolik Meksikalılarla değil, yüzbinlerce Müslüman askerle verildi.

          Şapka devrimine itiraz ediyorlar diye yaşlı başlı, yöresinde sevilen insanları darağacına gönderirseniz, geleneğin siyasal partisini kapatırsanız, daha sonraki onyıllarda darbe yapıp insanların teveccüh gösterdikleri partinin lideri olan başbakanı asarsanız, geleneğin tepeden inme, zorla dayatılan ‘devrimler’e direncinin dünyanın tüm coğrafyalarında galebe çaldığını görürsünüz.

          CHP’nin oylarının yüzde 25’e takılıp kalmasının nedenlerini de belki burada aramak gerekir -tıpkı işi gücü devlet yönetcisini parlatmak olan devletin din adamları ve doğal akışından saptırılmış dini yaşama biçiminin yol açtığı dinbaz soytarılar gibi.

          • Şapka kanununa itiraz ettiği için idam edilen kimse yoktur. İskilipli Atıf bile şapka davasından beraat etmiştir. İdamlar şapka veya Hilafet bahanesi ile ayaklanma çıkaranlara uygulanmıştır. Ayrıca şapka sadece devlet memurları ve milletvekillerine zorunlu idi. Halka yasaklanan sarık ve fes takmaktı. Halk şapkalı, kasketli veya başı açık gezebilirdi.

          • 1950-1980 arası CHP oy ortalaması %35’dir. Katıldığı 8 seçimin 3’ünde 1. parti olmuştur. Bu konuyu Sn. FKT bir yorumunda açıklamıştı.

        • Abdül ödümü kopardın bilader, ne projeler yapılmış eskiden değil mi? Bi de şimdiye bak; köprüler, havaalanları, şehir hastaneleri, hızlıtren, metro pöööh!!!

    • Adnan Menderes rahmetli için bu kadar fütursuzca saydırmak ancak savcı egeselin torununa yakışır. İslam kahramanı veya mücahid Menderes terminolojisi Allah ile kul arasında kalan ferdi günahlarından dolayı hükümsüz kalmaz. Menderes zor bir zamanda faşist tek parti baskısından feryad eden milletimiz için sefineyi Nuh gibi gelmiş ve ekonomik, içtimai ve dini alanda büyük fütuhatlara imza atmıştır. Menderes rahmetli şahsi hatalardan vareste değildir ancak umuma müteallik çok büyük hatalara sebep olmadığı için zulmen ve işkencelerle katledildiği için , şimdi ismi kaybolmuş ve şimdiden sonra da isimleri fani olacak pek çok siyasetciye nispetle şöhreti bu topraklarda baki kalacaktır. Uğradığı zulüm ve ölümünden sonra ailesine reva görülen pek çok kötü muamele şahsi hatalarına keffaret olur ümidi ile her daim Yassıada Demokrasi Şehitlerine milyonlar dua ediyorlar.

      • Size göre özel hayatında oldukça ahlaksız, fütursuz ve aleni zina(lar) yapmaktan çekinmeyen bir siyasetçi hoş görülebilir. Çünkü halkın geleneksel-kültürel dini hayatına karışmamış, ne haliniz varsa görün yeter ki bana oy verin demiş.

        Fakat Türk halkının hatta tüm İslam dünyasının geri kalmasına neden olan Ebu Süfyan-Muaviye ağırlıklı geleneksel-kültürel dine bir çeşit savaş açıp Kuran’ı rehber alalım diyenler hoş görülemez.

        Takdir edersiniz ki bu konu kısa yorum yazılarına sığmaz. Belki başka yorumlar ile biraz yol alabiliriz. Şimdilik şu kadarını söylemekle yetineceğim: “İsmet İnönü Adnan Menderes’ten kesinlikle daha dindar, muhafazakar hatta mutaassıp bir kişiydi.”

        Not : Ben CHP’li değilim, parti tutmak gibi bir alışkanlığım yoktur. Bugüne kadar sağ partilere kullandığım oylar sol partilere kullandığımdan daha fazladır. İsmet İnönü’yü de başarılı bir siyasetçi olarak değerlendirmiyorum. Fakat son derece dürüst bir devlet adamıydı diye düşünüyorum.

  3. 1) Selim İleri 70’lerin sonunda yayınladığı bir kitabı için şöyle diyor: “Çok isteyen oldu ama kitabın yeni baskılarına izin vermiyorum. Böyle bir kitaba imza atmış olduğum için utanç duyuyorum!”
    Tahmin etmek zor değil. Değerli yazarımız, bu kitabında edebiyat eserlerini edebiyat dışı ölçütlerle değerlendirmiş olmalı.
    Ve Atilla Dorsay… 80 öncesi katıldığı panellerden bahsederken “Ben de atıp sıkıyordum!” diyor. Dorsay ne attığına ne sıktığına dair detay vermiyor. Tahmin etmek zor değil. Dorsay’ın katıldığı toplantıların konusu ya müzik ya sinema. Katılımcılar belli ki zamanın ruhuna kapılıp sanatsal ölçütleri gözardı etmiş olmalılar. O toplantıların keşke kaydı olsaydı. Müzik veya sinema konuşmak üzere toplantıya gelenlerin “devrim, halk, kurtuluş, sosyalizm, cart curt vs.” diye atıp sıkmaları ile bir güzel eğlenirdik.
    2) Şöyle bir laf: “Gerek 12 Mart gerekse 12 Eylül darbesinde biçilen iki kuşak, ülkemizin bağımsızlığı ve aydınlık geleceği için mücadele ettiler. Ülkemizin sorunlarına, demokrasiye, hukukun evrensel ilkelerine, barış ve adalete ilgi duydular. Bu ilgilerinin bedelini de fazlasıyla ödediler. Fakat onlar unutulmadılar, unutulmayacaklar. Darbeciler ve darbecilerin işbirlikçileri ise her zaman lanetlenecekler.”
    Efendim bu laflar maalesef doğru değildir. 68 kuşağı denilen bu şahısların hiçbir zaman demokrasi diye, hukuk diye bir dertleri olmamıştır. Server Tanilli “Nasıl Bir Demokrasi İstiyoruz” kitabında Sovyet tipi demokrasileri anlatmıştır! Rahmetli Tarık Akan ölene kadar “27 Mayıs iyi bir darbeydi, önümüz açmıştı” fikrindeydi. Özdemir İnce’nin kanaati de hâlâ böyledir.
    3) Ülkemiz dün de “tam” bağımsızdı, bugün de öyledir. Nato üyesi olması ülkemizin bağımsızlığına halel getirmez… Ukrayna, Polonya, Macaristan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Tacikistan, Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan, Moğolistan, Moldovya, Romanya, Bulgaristan, Çekoslovakya, Estonya, Letonya, Litvanya, Doğu Almanya… Bu ülkelerin hepsi Kızıl Ordu’nun işgalindeydi. Tam olarak esirdiler. Hem iç hem dış işlerinde… Sonra hepsi bağımsız oldu. Normal insanlar bundan sevinç duydu, anormal insanlar kahroldu.
    4) Darbelerle hesaplaşıyoruz… Hesaplaşmak tek taraflı hesap sormak demek değildir. Karşılıklı hesap vermek demektir… Mesela birisi sana “Kurtarılmış Mahalle nedir” diye sorar, sen “Şu demektir” deyip izah edersin. “İlk mahalle şu tarihte kurtarıldı, 12 Eylül 1980’e kadar toplamda bu kadar mahalle kurtarıldı” diye de eklersin. “Kimsin, kimi kimden kurtarıyorsun” diye sorulduğu zaman da cevap veya hesap vermekten kaçınmaman gerekir. Kurtarılmış Mahallelerden hiç bahsetmediğin zaman bu olgu tarihten silinmiyor.
    5) Ülkemizin aydınlık geleceği ve bağımsızlığı için bedel ödedik diyenler… Eğer hesaplaşmaya hazırlarsa meydan burada. Yok “bizim derdimiz hesaplaşma değil; kendi yamuklarımızı örtbas edip şu geride bıraktığımız berbat hayatımıza bir mânâ atfetmek” diyorsanız eh buyrun o zaman. Hakikati ayaklar altına almadan, özeleştiriyi ihmal etmeden kendinizi teselli etmenizde bir sakınca yok. Ama ortalık yerde ve gür bir sesle değil. Kuytuda, kıyıda köşede, kısık sesle ve küçük harflerle… Şimdi yüksek müsaadenizle kırkıncı yıl özel baskısı yapalım biraz.
    6) “Sovyetler Birliği, Afganistan’ı işgal etmedi; Afganistan davet etti, Kızıl Ordu bu davete icabet etti!”
    Kelime-i Şehadet gibi bir sözdür bu. Bir kafanın röntgenidir. Tefsir ve tercümesi ise şöyledir: Kızıl Ordu bir işgal ordusu değildir. Oysa Türk ordusu bir işgal ordusudur; memlekette sömürü düzeninin bekçisidir!
    Bu sözü her zaman ve mutlaka Kemal Tahir’in “Bunlar alçak oğlu alçak, cahil oğlu cahil, satılmış oğlu satılmıştırlar” sözü birlikte zikretmek gerekir.
    7) 79’un son günlerinde Kızıl Ordu, Afganistan’ı işgal ettiği zaman gazetelerimizden birinin manşeti böyle idi. 87’de bir akademisyen, bir gazetecinin Afganistan sorusuna aynı cevabı veriyor, “işgal yok, davet var” diyordu. Ve 89’un şubatı’nda Kızıl Ordu, Afganistan’dan son askerlerini çekerken bir köşe yazarı üçüncü sayfadaki köşesinde bu cümleyi tekrar ediyordu. Bu görüş çok yaygındı. Eğer içinizde “Ben 80’li yıllarda kahrolsun Sovyetler Birliği, kahrolsun Sovyet Emperyalizmi, kahrolsun Kızıl Ordu! Yaşasın Afgan halkının özgürlüğü! diye her fırsatta her yerde böğürdüm” diyenler varsa ses versin. Kendisini tanıyalım, tebrik ve takdir edelim.

    • 8) “Eğer savaş zaruri ise yapılır. Aksi takdirde cinayettir.” Bu da Allahın (veya uzaylıların) bize bir armağanı olan Atatürk’ün sözüdür. Tefsir ve tercümesi ise şöyledir: Gidip elalemin ülkesini işgal etme. İnsanlarını öldürme. Bunu yapanlar varsa oturduğun yerden alkış tutma. “İşgal yok, davet var” deme! Böyle deyip işgali meşru, işgalciyi de masum göstermeye kalkma. Adam ol, efendi ol, yurtta ve dünyada barış iste!
      9) Büyük şair ve yazarımız Attila İlhan, gazete okurken notlar alır, bu notları (malzemeyi) romanlarında kullanırdı. Allah’ın Süngüleri romanında şöyle bir cümlesi var: “Yunanlar Bursa’yı işgal etmedi, Bursa eşrafı davet etti, Yunan ordusu bu davete icabet etti!” İlhan bu cümleyi 80’lerde okuduğu, dinlediği bu “davetçi” şahıslardan ilham alarak yazmış olmalı.
      10) Attila İlhan’dan bir alıntı daha: “Tutarlılık, açık ve aydınlık olma tutkusu bütün hayatıma ve fikriyatıma hükmetmiştir” diyor büyük şairimiz. Yani ne demek istiyor? Yazdığım her satırın, ettiğim her lafın ve yaptığım her şeyin hesabını verebilirim diyor. Evet, işte hesaplaşma budur. İçinizde böyle babayiğitler varsa buyursunlar. Kendi özeleştirisini yapmaktan kaçınan, tek derdi kendi yamuklarını örtbas etmek olan şahıslar kusura bakmasınlar (veya baksınlar) hiçbir şeyle hesaplaşamazlar.
      11) Medeni ülkelerde darbe olmaz. Neden? Çünkü bu ülkelerde asker nedir, sivil nedir, savaş nedir, barış nedir, demokrasi nedir, siyaset nedir gibi konularda kafa karışıklığı yoktur… Medeni ülkelerin sokaklarında başıboş köpekler gezmez. Bu yüzden “başıboş köpeklerin parçaladığı çocuk” veya “başıboş köpekten kaçarken arabanın altında kalıp ölen çocuk” gibi olaylar yaşanmaz bu ülkelerde. Bu ülkelerdeki hayvanseverler “Köpek öldürmeyi bırakın, barınakları kapatın, köpekleri şehrin içine salın!” demezler. Neden? Çünkü insan nedir, hayvan nedir, yaşam nedir, ölüm nedir, şehir nedir, temizlik nedir, hak nedir, hukuk nedir gibi konularda kafaları karışık değildir.
      12) Kadir Mısıroğlu darbeden sonra sıvıştı. Memlekete dön çağrısı yapıldı. Dönmedi, vatandaşlıktan atıldı. Farz-ı muhal… Diyelim İstihbarat Teşkilatımız o dönem bir operasyonla Kadir Bey’i paketleyip memlekete getirmiş olsun. Bir soldan bir sağdan derken Kadir Bey’i bir de asmış olsalardı… Kadir Bey bugün efsanevi bir kahraman olurdu. Asılmadı, yaşadı. Eserleriyle iyi bir kariyeri zaten vardı; “Keşke Yunan galib gelseydi” ve “Mustafa Kemal’e zerre kadar sevgisi olan cenazeme gelmesin” diyerek bence harikulade bir final yaptı. Sadece bu örnek bile idamın ne kadar yanlış bir şey olduğunu ortaya koyar. İdam, Hayrettin Karaman gibi söylersem insanların günah işleme özgürlüğüne müdahaledir, kariyer ve ‘harikulade bir final’ yapma hakkını gasp etmektir.
      13) Mevzu 12 Eylül ise değinmeden geçmek olmaz. 1982’de Anayasa referandumu yapıldı. Yüzde 92 oyla kabul edildi. Dediler ki “Zarflar şeffaftı!” Bunu söyleyenler ne demek istiyorlar? Yüzde 92 evet oyu ile zarfların şeffaf olması arasında bağ kuranlar neyi ima ediyorlar? Şunu mu: Bu millet öyle cibilliyetsiz, öyle korkak bir millettir ki evden “hayır” oyu vermek için çıkar, sandıkta zarfların şeffaf olduğunu görünce derhal fikrini değiştirir. Bunu kastetmiyorlarsa neyi kastettiklerini açıklamak zorundalar. (Aziz Nesin Türk milletinin yüzde 92’sinin aptal olduğunu söylemişti mesela.)
      14) Yine değinmeden olmaz: 87’de yasakların kalkması için referandum kararı alındı. Özal’ın aldığı en güzel, en doğru karar budur. Referanduma katılım oranı yüzde 97,5’tur. Bu, tüm zamanların dünya rekorudur. Dünya demokrasi tarihinde böyle bir oran yoktur. Halka soruldu: Yasaklar kalsın mı kalksın mı? Halk sandığa koştu, her iki kişiden biri (49,84) “bu adamlar siyaset yapmasın, yasaklar kalkmasın, devam etsin” dedi… Çünkü anılar tazeydi. Her iki kişiden biri bu adamların (Muhteşem Dörtlü: Demirel, Ecevit, Erbakan, Türkeş) suratlarını dahi görmek istemiyordu. Bu adamların 7 sene önceki itibarları daha beterdi. Millete ikrah gelmişti. Darbe bu adamları adeta nadasa yatırdı. Dinlendiler, yenilendiler. Tekrar siyasete döndüler. Darbeye medyun-u şükran olmaları lazım.
      15) Söylemezsek olmaz: Kenan Evren’in bir kuruş çalması çırpması yoktu. Eğer bir kuruş çalması olaydı düşmanları o habbeyi kubbe yaparlardı. Kenan Evren “Bu köşk bana dar geliyor, kendime bin odalı saray yaptırayım. İçinde ölene kadar saltanat süreyim” demedi. “Ben gidersem memleket batar” da demedi. 9 sene görev yaptı ve görevini devretti.
      16) Her darbe ülkeyi en az 10 yıl geriye götürmüştür. Böyle bir kabul var. Geçenlerde Abdülkadir Selvi bu görüşü tekrar dile getirdi. Sormak gerekiyor: 12 Eylül, Türkiye’yi 10 yıl geri mi götürmüştür? Yoksa Türkiye 80’li yıllarda çağ mı atlamıştır? Kime inanacağız? Selvi’ye mi Turgut Özal’a mı?
      “Söylediğimiz her yalanla gerçeğe borçlanırız. Er ya da geç, o borç ödenir.”
      Çernobil dizisinden bir alıntı bu. Bu altın sarısı cümle ile sözlerimi şimdilik noktalıyorum.

  4. Ali bey, Merhaba!
    Sizin yoruminuzdan aşağiya aktardığım bölümde 12 Eylül öncesi ve sonrası ile bugünü karşılaştırmişsınız; 12 Eylûl gece yarısı ve 13 Eylûlü sabah 3 kadar kan gövdeyi götüren bir ülkede 13 Eylül sabahı 3 de bıçak gibi kesilmesine siz inana bilirsiniz fakat millet inanmiyor… ve o dönemi ve sonrasını benim gibi yaşayanlar’de asla ve asla inanmaz.
    İnanmamamızın nedenini yazmadan önce affınıza sığınarak! Sizin bugünkü yorumlarınızı okuyunca 1980 Türkiyenin nufüsu 44.736.957 bunu ikiye bölersek 22.368.478 eder. Hemen 22,5 milyondan oluşan düşmanları anında hizaya sokabilen dünyanın 2. Bûyük ordusu.T.S.K taktire değer bir başariya imza atmış oluyor….????

    Fakat Sizin yazınızı okuyunca aklımın almadığı ve mantığımın kabul etmediğı 80 darbesi ve sonrası gelişen ve yaşanan olaylarda askerlerin neler yaptıklarıni yaşayip gören birisi olarak bir
    soru kafama takıldı.
    Bizim ordu 12 Eylülde yönetime el koyar komaz 45, miliyon nufuslu ulkede anında terörün taraflarının ikisinide tek kurşun dahi atmadan onların terörünü bitirdi.

    Bu kadar başarılı bir ordu akabinde bir avuć PKK teröristlerinin toplu sivil ve askerlerini şehit etmelerıni neden önlemediğini DEĞİL ÖNLEMEDIĞINE dair sorumada her halde mantıklı bir cavanınız vardır!
    Hani hergün olarca ana kuzularının doğmamiş çocukların babaları 3 günlük gelinlerin kocalarının al bayraklara sarılı tabutlari gelirken birbirlerini boğazlayan 45 miliyon düşmanları susturan ordu 40 yıldır bi avuç PKK yı neden bitirmediğinine dair mantıklı bir cevabınız olur herhalde.
    ×××××
    “şunu söyleyebilirim ; evet bu gün de ülkemizin içinde bulunduğu durum iyi değil , kötüdür yani başka türlü kötü günler yaşıyoruz ama 12 Eylül öncesi ,sokaklarda anarşi ve terörün at koşturduğu , ölümlerin ve faili meçhul cinayetlerin kol gezdiği , devletin adeta felç olduğu günlerle asla ve asla mukayese edilmez ! Belki de yaşamayana anlatmak zor olduğu için bu kadar abartılı olmuş.”
    ××××
    ALI BEY ! BUGÜN FAILI MEÇHUL CINAYETIN MODASI GEÇIMIŞ BIR ÜLKE OLDUĞUNU unutmuşsunuz herhalde? Şimdi nehirlerde , boğulan hapis hanelerde, işgenceden õlen kanser hastalarını ölüme terk eden ve halkįnın yarısına Ağaç kökü dahi like görmeyip diğer yarısını maddi manevi besleyip illet zillet dediklerinin hayatlarını açık açık korkusuzca karartır’an bir faşist idare var…!!!!???

    • Nurdan Hanım ,her şeyden önce yorumuma gösterdiğiniz ilgiden dolayı teşekkür ederim .Ben yorumlarımda 13 Eylül sabahı ülkedeki anarşi ve terörün nasıl bıçakla kesilir gibi bittiğini anlatmaya çalıştım ; taraflı davranan emniyet artık o gücü o cesareti kaybetmişti ,taraflı davranması artık mümkün değildi ; zira en ufak bir yanlışında tutuklanıyor ve en önemlisi meslekten men ediliyordu ! Haliyle bunu göze almaları imkansızdı,herkesin kendine göre bir yaşantısı, çoluğu çocuğu vardı .12 Eylül öncesi askerde böyle bir yetki yoktu ki ! Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki suçları ve suçluları koruyan sadece emniyet değildi , bütün siyasetçiler de kendi yandaşı olan suçluları canla başla himaye ediyorlardı , bu da gerçekten çok önemli bir sebeptir ! TSK nın niye 40 seneden beri terörü bitiremediği sorunuza gelince ; evet bunda haklısınız , dediğiniz doğrudur ama bunun bütün yönleriyle ve bütün detaylarıyla burada açıklamasını yapmamız çok çok uzun ve meşakkatli olur ; belki de bir akademik tez konusu olarak bunu işlemek ele almak daha münasip olur . Selam ve saygılarımı sunarım.

  5. Köpeğe sormuşlar günde kaç yersin diye; mahallenin puştuna bağlı demiş. Bugün de ne kadar kanun kaçağı, tanrı tanımaz kuldan utanmaz, mandacı mankurt varsa iri ufak bit yavşak alayı toplanmış ordan oraya saldırıp küfretmiş, cahilane hezeyanlarıyla her yere kusmuşlar.
    Türk ırkını lümpenlikle itham edeni mi ararsın, 12eylül yönetimi bugünlerden iyiydi diyeni mi istersin, var da var…
    Evet türk köylüsü fakirdir ama siyaset için bile olsa ikide bir yoksulluğunun başına vurulmasından pek hoşlanmaz, kendinde yoksa bile devletinin itibarlı olmasını ister, askerliğini yapar kimseden de ekmek aş istemez…
    Yabancılar geldiği için türkiyede işsizlik varmış, öyle diyor sn.bernar, eskiden yokmuş demek ki? Yabancılar gelip çalışıyor diye bir tek tc vatandaşı işsiz kaldıysa ispatlamayan yalancıdır! Milyonlarca türk de başka ülkelerde çalışıyor, noolmuş, suç mu?
    Yabancı düşmanlığı, nefret söylemi ayıptır ayıp, hele de en adisinden işsizlik edebiyatıyla!
    Eğer sidik yarıştıracaksak şöyle yapalım sn.bernar; benim yorumlarımdan bir sayfa dolusu metni koy önüne, aynı miktarda yazıyı da kendi yorumlarından koy, sonra da hangimizde daha çok ve farklı kelime/kavram kullanılmış say! Bir cümlemde aynı kelimeyi iki kere kullandıysam tamam ben yokum…

  6. Sovyetler Birliği varken, ABD Batı kampında olan her ülkede daha sonra adına Gladyo denen yapılanmalar oluşturarak (Komünizme karşı) bir savunma mekanizması kurmuştur (1945-1991 dönemi). Gladyo yapılanmasının merkezinde bazı askerler yer alırken bazı siyasetçiler, siviller, işadamları ve dini cemaat/tarikatlar de rol almıştır.

    Eğer bu savunma sistemi yetersiz kalıp da bir ülkede sosyalist/komünist siyasi hareketler güç kazanırsa Gladyo belden aşağı yöntemlere de başvurmaktan çekinmemiştir. Örneğin İtalya’da Komünist Parti 1948-1987 arası seçimlerde %22 ila %31 oy almış. 1970’lerde proletarya diktatörlüğü de red edilerek demokratik sosyalizme yönelmiş. Böylece seçimi kazandığı takdirde bir darbe yapılması ihtimalini de geçersiz kılmış. Bu durumda İtalyan Gladyosu devreye girip ülkedeki sol grupları anarşizme ve terörizme itip İtalya’yı cehenneme çevirmiştir. Bazılarımız hatırlar, daha sonra 90’lı yıllarda İtalya’da süper yetkili savcılar eliyle Gladyo yapılanması ortaya çıkartılıp çökertilmişti. (Tabi bunu Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra yapabilmişlerdi!)

    Türkiye’de 1960-1980 arası yaşananlar da özünde aynı hikayedir. TİP’in kurulup TBMM’ye girmesi, sosyalist hareketlerin güçlenmesi sonucunda TSK içinde bir klik de kendi sosyalist! anlayışlarına göre darbe yapmak istemiştir. 12 Mart 1971 Muhtırası dediğimiz olay, TSK içindeki NATO’ya bağlı kanadın ABD’nin de desteğiyle bu girişimi etkisiz hale getirmesidir. Daha sonra sol devrimci! hareketler tüm topluma yayılmış ve 12 Eylül 1980 ihtilali ile sonuçlanmıştır.

    Komünizmle mücadele için mafya ve tarikatlarla bile işbirliği yapanlar, sosyalizm inancıyla Türkiye’de iç savaş çıkarmayı bile göze alanlar, sosyalist hareketi kırmak için devrimci ve ülkücü gençleri kapıştırma tekniğini kullanan derin devletçiler, sadece önündeki seçimi kazanmaya odaklanmış siyasetçiler… Türkiye geçmişte yaşananları haketti, bugün yaşananları da hak ediyor. Ortak bir milli (ulusal) üst akıl yapılanması kuramadığımız sürece de bu böyle gidecektir.

  7. Laik Müslüman ne demek . ölünce cenaze namazı.yaşarken İslam’a yer yok.bunun neresi Müslümanlık.mim meydanı boş sanma.yazik .sorsam babam Hacı dersin

    • Elhamdülillah Müslümanım. Laik müslümanlık neyinize yetmiyor? Tarikatlar, cemaatler, Arapça olmadan kendini müslüman gibi hissedemiyorsan o sizin sorununuz. İlle de birtakım aracılara ihtiyaç duymak müşrikliğe yönelmektir.

  8. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu düzen geliştirilerek devam etseydi hiçbir ihtilal olmazdı, milli gelirimiz de bugünkünün iki katı olurdu. Atatürk için sağcı, solcu, dinci, ırkçı denemez zira ideolojik bir takıntısı yoktu. Görebildiğim kadarı ile M.K. Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’ni 4 temel esas üzerine kurmuştur:
    1. Etnik alanda “Ne mutlu Türküm diyene”
    2. Dini alanda “Laik Müslümanlık”
    3. Dış politikada “Yurtta sulh, cihanda sulh”
    4. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” akılcılığı.

    – Türk milliyetçilerinin ırka dayalı bir anlayışı dayatmaları, Kürt milliyetçilerinin ise toprak talebinde bulunmaları etnik soruna yol açmıştır.
    – Dindar kesimin laik Müslümanlık ile yetinmeyip eskisi gibi tarikatlar, cemaatler şeklinde faaliyette bulunmak istemeleri ve siyasetin bunu oya tahvil etme kolaycılığı Ordu ile sağ siyaset arasında gerginliğe yol açmıştır.
    – Kimi çapsızlar hayatı savaşlarla geçmiş Atatürk’ün dış politikasını pasiflik olarak anlamıştır. Başka tür çapsızlar da bu ilkeyi yanlış bulup Osmanlıyı yeniden diriltmenin boş hayallerini kurmuştur.
    – Fen bilimleri ve matematiğe dayalı bilim-teknoloji çalışmalarında ise kayda değer bir gelişme sağlanmıştır. Fakat bu gelişme siyaset-din tartışmalarının gölgesinde kalmıştır. Bu konuda en başarısız olanların ise dinci kesim olduğu apaçık görülmektedir.

    M.K. Atatürk’ün “devlet ilkelerinden” daha iyisini öneren oldu mu? Olduysa bile hayırlı bir sonuç çıktı mı? Bundan gerisi teferruattır. Kesin kanaatim budur.

    • ben sizinle aynı düşüncede değilim. bakınız size istihbaratçı yazar Bülent Orakoğlu’nun ard arda yazdığı iki yazısını okumanızı öneriyorum. siz yazıları okurken ben de yılın KPSS sınav sorusunu yazayım:

      https://www.yenisafak.com/yazarlar/bulentorakoglu/ikinci-ergenekon-darbesi-mi-geliyor-2055287

       https://www.yenisafak.com/yazarlar/bulentorakoglu/ergenekonun-yeni-1-numarasi-2055334

      okumanız bittiyse sorum hazır:

      “Bu nedenle Ergenekon Türkiye’de tekrar faaliyete geçti iddiaları sonunda 100 bin beyaz kuvvet (sivil unsurların değiştirildiği iddiaları) bana da gayri ciddi gelse de Türkiye’nin yarı milli olduğunu düşündüğüm bu derin yapıdan bir an önce kurtulması gerekir. Abuk sabuk Türkiye’ye meydan okumalar, azınlıkların üstelik devletin en üst katlarının darbe ile tehdit edilmeleri FETÖ ve PKK’nın aleni desteklenmelerinin hesabı bir an önce sorularak devlete meydan okuduklarını sanan bu yeni haşhaşilerin hak ettikleri ders verilmelidir.”

      yazarın iki yazısında yer verdiği tanım ve tarif dikkate alındığında, tırnak içindeki ifadeye göre yazar Ergenekon’un neresinde duruyor?

      a) dışında
      b) içinde
      c) yazar bir vatansever
      d) iyi eğitim görmüş bir aydın
      e) hiç biri

      [şahsi düşüncem şu ki; bir ülkenin iç işlerine başka devletler tarafından müdahale edilememesinin tek yolu İslam dininin esaslarından “emri bil-maruf, nehyi anil-münker” prensibidir, başka da bir yolu yoktur.]

      • Son cümlenizdeki “İyiliği emretmek ve kötülükten menetmek” yolunu Peygamberler başaramamış biz mi başaracağız? / Benimle hangi konuda aynı düşüncede değilsiniz anlayamadım, ama önemli değil ben biraz zor anlıyorum malum. 🙂

  9. Bugün 12 eylül şöyleydi, böyleydi diye ahkam kesmek kolay.
    12 eylül öncesini sayın Koru yaşadı.
    Ben de yaşadım.
    Darbe öncesi bir siyasetçinin cenaze töreninde bir araya gelmek zorunda kalan sayın Ecevit ile sayın Demirel’in birbirlerine nasıl baktıklarını bu güne kadar unutamadım.
    Hadi terör olaylarının çoğunluğunun kurgu olduğunu varsayalım ki bazı kurguları tesadüfen de olsa gördüm; cumhurbaşkanlığının seçilememesi de mi kurgu idi?
    12 eylül darbesinin sonunda bir çok insan elbette haksızlığa uğradı. Hepsine de yazık oldu, bunlar kabul ancak 12 eylül öncesinde aynı anne ve babadan olma kardeşler bile karşı cephelerde yer almış birbirilerini öldürmeye çalışıyordu.
    Bu insanlar bizim ülkemizin insanları ve aydan gelmediler.

  10. hani artık bir daha darbe olmaz da, farzı muhal diyelimki oldu kim kime darbe yapar?

    a) tsk daki muvazzaf asker tasfiye edilen askere( ya da tam tersi)

    b) TSK SADAT’a( ya da tam tersi)

    c) TSK ve SADAT ikisi bir olup iktidara(bu durumda tasfiye olanlar ne yapar? mesela 15 temmuzun emekli kahramanları!..?)

    d) belki de hepsi bir olup iktidara yürürler…ama bu sefer de Hulusi Akar alerjisi olanlar var aralarında o da iktidarın bakanı. e o zaman da Hulusi paşanın asker ceketi ne olacak?

    ben hayatta çözemem bu bulmacayı, umarım iktidar çözer

  11. aradan 40 yıl geçmiş bugünkü durumu 12 eylül darbe türkiyesi ile kıyaslıyoruz.
    12 eylül darbesi insan hakları özgürlükler bakımından tam bir cinnet haliydi.
    ancak o cinnet ortamın da bile kendi özgür iradeleri hukukun üstünlüğü doğrultusunda karar veren hakimler ve mahkeme heyetleri vardı.
    12 eylüle veryansın edip anayasa değişikliği ile darbe generallerine yargı yolu açanlar ne diye 12 eylül yasaları ile siyaset yapmaya devam ederler.
    siyasal partiler kanunu seçim barajları YÖK 12 eylül darbesinin eserleri değilmi.
    o zaman tv de anlı şanlı profesör onun telaffuzu ile harba darba karar veren devlet üniversitelerin nasıl idare edileceğine karar mı veremeyecek diyordu.
    adalete güven %20 lerde kalkınma eksi 9,9 isminde adalet ve kalkınma olan parti iktidar da.
    kur artışı ile ilgili soruya dolarlamı maaş alıyorsunuz diye cevaplayan bir maliye bakanı ve
    daha önce de dolar dolsa ne olur dolmasa ne olur diyen emanetçi bir başbakan.
    yandaş kanal her sabah haber proğramında sunucu ikide birde ver mehter ver mehteri deyip duruyordu ya.
    onun gibi ülke de mehter ekibi gibi bir ileri 2 geri çabalayıp duruyor.
    12 eylül dönemi idam kararlarına gıpta edip idamı tekrar yargı sistemine sokmak.
    dile kolay 40 yıl ve hak ve özgürlükler konusunda geriye gidiş.
    bakalım bir kırk yıl sonra çocuklarımız veya torunlarımız neyi kıyaslayacak.

  12. Adımız Cumhuriyet.Cumhuriyet demek halkımızın kendi kendini yönetmesi demektir.Ama maalesef bizi bize bırakmıyorlar.Sürekli dışarıdan müdahale var.Aklımın yettiği kadarıyla düşünüyorum;bunu nasıl başarıyorlar.Bizim güzel insanlarımızı aldatıyorlar.Bizim sistemimizin ilginç yönleri var;bunlardan bazıları:mesela seçim olur %30 oy alır milli güvenlik kuruluna bile giremez.Milli güvenlik kurulunda kimler karar verir;%35 40 oy almış bir siyasi parti lideri karar verir,diğer üyeler kim diye sorarsanız;hayatında bakkaldan ekmek almamış,halkın içine hiç inmemiş,devletin bütün imkanlarından yararlanmış generallerimiz karar verir.28 Şubatta başbakan Necmettin Erbakan siyasi parti liderlerine gider,der ki;bu askerleri ne yapacağız der,bu ülkede başbakanlık yapmış,bakanlık yapmış siyasi parti liderlerinin üçünün verdiği cevap içler acısı:Bize ne!Şeklinde cevaplar verdiklerini duyduk.12 Eylül’den önce de siyasi parti liderlerimizin hiçbir zaman bir araya gelmediği söylenir.Bugünde bizim siyasi parti liderleri pek bir araya gelmezler.Bunu anlamak zor.15 Temmuz da İstanbul da zorla miting yapıldı.Liderlerimiz bir araya gelir gibi yaptı.Ama sonrası aynı şekilde devam etti. Bu çarpık anlayış inşallah bir gün değişir.Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin.

    • Halk kendi kendini yönetemez ki. Yönetsin diye yönetici seçiyor. Dışarıdan müdahale ise içerideki karışıklık yüzünden oluyor. Karışıklık neden oluyor? Çünkü Türk insanının kafası karışık! 🙂

  13. Ali bey her fırsatta yorumlarını beğenmelere doyamadığınız ertav arkadaş ülkemizin bugünkü halini 12eylülden de kötü görüyormuş; o yılları içinden yaşamış birisi olarak siz ne dersiniz?
    Kıvırmak yok ama…

  14. Geri kalmış ülkelerde askeri darbeler genellikle emperyal güçlerin bir amaca yönelik olarak planlaması ile olur. Gelişmekte olan ülkelerde ise (Türkiye dahil) askeri darbelerin ülkenin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan nedenleri vardır fakat emperyal güçler de kendi çıkarları doğrultusunda olaya müdahil olur. Gelişmiş ülkelerde ise askeri darbe olmaz.

    Türkiye’de yaşanan askeri darbelerde sorumluluğun tamamen askere yüklenmesi bir aydın refleksi olmuştur. Yaşanan askeri darbelerde sivillerin de bir sorumluluğu olduğu yeterince dile getirilmemiştir. Bu nedenle yapılan analizler ‘faşist asker!’ tespiti ile sınırlı kalmıştır.

    Örneğin 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra darbeden memnun olan sağ kesim bugün demokrasi havarisi kesilip bu darbeyi eleştirmektedir. 1982 Anayasa referandumu %92,5 evet oyu ile kabul edilmiş ve Kenan Evren de Cumhurbaşkanı seçilmişti, (ben hayır oyu vermiştim).

    Türkiye’de yaşanan askeri darbeleri ve müdahaleleri sadece askerin maraz bir kötü huyu olarak görmek yerine, asker-sivil bir bütün olarak ele alıp ve emperyal güçlerin hangi amaçla ne şekilde olaya müdahil olduklarını da değerlendirmek gerekir. Böyle yapmadığımız için Cumhuriyet döneminde hangi kritik olayların yaşandığını ve bunların sebeplerini analiz etmede yetersiz kalıyoruz.

  15. Ben bu köşede asla etik bulmadığım için hiç bir zaman mesleğimle, kimliğimle ilgili özel bilgiler vermedim ,hep sade bir vatandaş olarak yorumlarımı yazmaya çalıştım . Ancak bu gün maalesef bunun biraz dışına çıkmak zorunda kaldım ,arkadaşların beni mazur görmelerini istirham ederim. Ben 1977 den 1980 ne kadar Mamak’ta ve 1980 den 1984 e kadar da Çubuk’ta görev yaptım .O dönem içindeki bütün asayiş ve özellikle sıkıyönetim faaliyetlerinin içinde bulundum . Yaşı müsait olanlar gibi ben de ülkenin içinde bulunduğu durumu yakından biliyorum ,bizzat içinde bulundum, yaşadım . 12 Eylül askeri müdahalesinde de görev aldım ,uzunca bir zaman da bu görev devam etti .Şunu öncelikle ve özellikle belirtmek isterim ki hiç bir zaman askeri müdahaleyi tasvip etmedim ve etmem ! Nitekim 12 Eylül gecesi -Allah biliyor – kesinlikle müdahaleyi doğru bulmadım ve ülkenin yeni bir kaosa sürükleneceği düşüncesiyle büyük bir üzüntü içindeydim .Ama ne var ki ülkenin de içinde bulunduğu anarşik ortam , kesinlikle can ve mal güvenliğinin kalmamış olması , her gün 15-20 kişinin faili meçhul cinayetlere kurban gitmesi ,okullarda eğitimin kalmamış olması, emniyet ve öğretmenler başta olmak üzere ülkenin ve özellikle mahallelerin çeşitli kamplara ayrılması ve daha bir çok belalar ülkeyi sarıp sarmalamışken ve en kötüsü de başta Demirel , Ecevit ve Türkeş olmak üzere ülkeyi yöneten siyasetçilerin vurdumduymazlığı başka bir çare bırakmıyordu ! 12 Eylül sabahı sokağa çıkma yasağına rağmen halkın nasıl yollara döküldüğünü , büyük bir coşku ve mutluluk içinde gördükleri askerlerin nasıl boynuna sarılıp öptüklerini ,yiyecek içecek ikram ettiklerini bizzat yaşadım ve gördüm ! Başta Hocamız olmak üzere karşı çıkanlara şunu sormak istiyorum : Peki , ne yapılması gerekiyordu ,başka bir tek çare var mıydı ! Arkadaşlar bütün samimiyetimle söylüyorum ki yoktu , yoktu ,yoktu ! Zaten yaşı müsait olanlar da bunu kabul eder .Gelelim müdahalenin icraatına ; evet müdahale yerindeydi ancak müdahale sonrası ise felaketti ! Ortada adeta kanun nizam kalmamış gibi , önüne gelen tutuklanıyor,sorgusuz sualsiz cezaevlerine tıkılıyor , yıllarca cezaevlerinde unutulan insanlar , haksız mahkumiyete uğrayanlar , işkenceler ,işkencede ölenler , mesleklerinden men edilenler, yurtdışına kaçanlar, sağdan soldan idamlar , sürgünler vs, bütün bunlar da kelimenin tam anlamıyla bir felaketti ! Sonuç olarak ; bu iki ucu keskin bir bıçak gibidir ,iyi yönlerinin yanında çok kötü yönleri de olmuştur . Darbeyi yapanlar kadar sebep olanlar da suçludur , bu meyanda sözüm ona sonu fiyasko da olsa darbeciler yargılanmaya çalışıldı , peki sebep olanlar niye yargılanmadı ! Bir kaç ay Hamzakoy’da misafir olarak alıkonulması ,bir kaç sene de siyasi haklardan mahrum olması yeterli mi ! İnancım odur ki Allahü Teala öbür dünyada şimdi onların hesabını soruyordur . Aklıma gelmişken şunu da ilave etmek isterim ; aynı şekilde Ortadoğu ve de Balkanların en büyük ! ekonomisti T. Çiller ile B.Ecevit’de ülkeyi ekonomik olarak yerin dibine batırdılar , peki hesap soruldu mu , yok ! Böylesine ağır suçların hesabı sandıkta değil mahkemede sorulmalıdır ,oh ne ala seçimi kaybet git Boğaz’da keyif çat ! Bunu şunun için söyledim : Askeri darbelerin bir önemli sebebi de işte budur ! Son söz olarak şunu söyleyip kapatmak istiyorum : Keşke özel yetkili ve tam donanımlı mahkemeler kurulsa da Cumhuriyetten bu yana olan biten her şeyin hesabı sorulsa ,neye yarar ki denebilir ,hiç olmazsa kişilerin manevi itibarları iade edilir ve tarih de aklanmış olur ! Okuyucu arkadaşlardan bu uzun yorum için özür diler selam ve saygılar sunarım .

    • Ali bey halkın çok büyük ekseriyeti sevinç duydu kabul.Peki ne yapılmalıydı gerçi yorumumda yazdım tekrarliyayim.13 Eylül de anarsiyi durduran kuvvet sıkıyönetim yetkisiyle. Olayları 11 Eylül’de. De durdurabilirlerdi.Yapmadilar.bunedenle kabahatlari çok büyük.Siyasilere gelince onlar da birlikte çözüm uretmedikleri için inşallah yattıkları yerlerde huzur içinde değildirler.

    • Ali bey
      11 Eylül 1980 kan gövdeyi götürüyor.her gün 20 kişi ölüyor.1980 öncesi üniversitede idim.Allah o günleri bir daha göstermesin.
      12 Eylül anarşi bitti.Demirel askerlere dedi ki “Madem anarşiyi durdurabiliyordunuz ne istediniz de vermedim.?
      Bir konuşmasında Kenan EVREN “Darbenin olgunlaşmasını bekledik.”dedi.Ne demek bu?
      Aynı silahla sabah solcu akşam sağcı öldürülüyordu.
      Selamlar saygılar

    • Cunta cuntacının vicdanı ile mahşerin meselesidir. Sadece rahmetli Muhsin Başkan’ın şiirleri ile
      zindanları tanımış bir nesilden değilim çok şükür 80 darbesinde Başbakanlık’ta devlet bakanlığına görevlendirilmiş İzzet albayın Mamak için söylediği ” Oraya insan giren hayvan çıkar, hayvan giren insan çıkar” sözü ile Diyarbakır Askeri Zindanlarında dışkı yedirilerek temelleri atılan PKK nedeni ile Türkiye’nin yüzmilyarlarca dolar dağa taşa bomba atarak bütün enerji ve sinerjisini kaybettirmiş bir dönemin temellerini atmış olan 12 eylül cuntası her daim lanetlenmesi gereken bir kontrgerilla faaliyetidir.

    • Ben prensip olarak bu köşede pek tartışmaya girmem ,çünkü pratik değil ve sonuç almak oldukça zor oluyor .Ancak arkadaşların aklına takılan ve bu gün hala bir çok kişinin sorduğu bir hususa açıklık getirmek isterim . O dönemde , açıklamamda da belirtiğim gibi başta milli eğitim ve en önemlisi de emniyet tamamen ve mahalleler sağ/ sol kamplarına ayrılmışlardı. Askerler genel anlamda emniyet ve asayiş konularıyla ilgilenirler , olayların takip ve soruşturulması , araştırılması yani bürokratik ve adli işlemler emniyet tarafından yapılırdı .Ancak emniyetteki kamplaşmalar yüzünden olaylar ve suçlular kasıtlı olarak ve hatta yardım edilerek korunuyor, yakalanmıyor veya deliller karartılıyordu . Bizim tespit edebildiklerimizin yanında katbekatı faili meçhul hale getiriliyor veya üstü kapatılıyordu .Bütün samimiyetimle söylüyorum ki arkadaşlar bunların hepsini şahsen ben de yaşadım ; tabii bizim sadece bu görevimiz yoktu , sahip olduğumuz birliğimizle ilgili de dünya kadar görevlerimiz vardı .Sonuç olarak şunu kesin olarak söylemek istiyorum ve lütfen inanın askerler asla ve asla sıkıyönetim görevlerinde ‘ aman aman olaylar daha da büyüsün , darbe sebepleri daha olgunlaşsın ‘ diyerek bir savsaklama ve ihmal göstermemiştir ! Bu arada Yahya Özel ve Ahmet beyin yorumlarını beğendiğimi belirtmek isterim . H. Gayret kardeşimin sorusuna da kısaca cevap vermek gerekirse;ben Ertav kardeşimizin sadece bir kere yorumunu beğenmiştim , herhalde bunda bir anormallik olmaz . Diğer konuda ise şunu söyleyebilirim ; evet bu gün de ülkemizin içinde bulunduğu durum iyi değil , kötüdür yani başka türlü kötü günler yaşıyoruz ama 12 Eylül öncesi ,sokaklarda anarşi ve terörün at koşturduğu , ölümlerin ve faili meçhul cinayetlerin kol gezdiği , devletin adeta felç olduğu günlerle asla ve asla mukayese edilmez ! Belki de yaşamayana anlatmak zor olduğu için bu kadar abartılı olmuş .Herkese selam ,sevgi ve saygılar sunarım

    • Günler ayları, aylar yılları kovalarken, birde bakmışsın ki yaş olmuş yetmiş.
      İtilaller kalkışmalar postu moderniteler neler neler, gelirim şimdi oraya vsaireler.
      Gözünün önünde su gibi akar gider ve sen hiç birşey yapamazsın, yapmaya da gücün yetmezmiş zaten. Tezgah daha önce dünyanın dört bir yanında denenen şeylermiş meğer.
      Yinede yüce yaratıcının insana yaptıkları hataları göstermeden, onun yüzünden çekilen acıları ve travmaları kendinede yasatmadan o değersiz canını almadığına şahit oldum çok şükür.
      Tek üzüldüğüm insanların kendine değilde çoluk çocuğuna azap vermesi olur, büyük duam, kendinden çıkar ya Rab olur hep.
      Ne sn birşey yapabilirdin, nede aklına gelebilecek herhangi biri/birileri, kimse o aklın önüne set çekemezdi. Çünkü milleti uyusturmuslar, ekonomisi ni rehin almışlar, politikacı sını satın alamadığı nı sindirmisler, hatta gazetecisini dahi yanıltmıslar! idi.
      Adamlar sanki kendi ülkesine, insanlarına değilde, yabancılara hizmet için varlar hissediyordu kendini!
      28 sbt ve 15 Tmmz bir milat olur mu bilmem ama, öncekiler yapanın yanına kar kalmadı Allah indinde buna şahidim.
      Buna rağmen bu ülke insanlarını etnisite, inanç üzerinden, cukkaları menfaatleri kullanarak yada kayırmacılık-yancılık yaparak ayırmaya kalkanları,
      hakkı hukuku adaleti gözardı edenleri, haramı helali bilmezden gelenleri sadece ve sadece Allah’a havale ediyorum, elimden başkada birşey gelmiyor zaten.

  16. Müdahale gerekçesi olarak halkı ikna etmek icin kanlı olayları tertipleyen, onların çanağına su taşıyan, onlarla işbirliği yapan,
    Onlarca masum insanın ölümüne, çile çekmesine, travma yaşamasına sebep olanlar
    Bugün itibariyle bulunup yargılandı larmı?
    Suçlular cezasını çektiler mi?
    Yoksa yapanın yanına kar mı kaldı? Elini kolunu sallayarak gezmeyi bırak, belki de onursuz islerin sahtekar onurlu görünenleri olarak bir yerleri mesken mi tuttular?
    Belki de hala o günlerde yaptıklarının çok iyi birşey olduğunu empoze edip, milleti kandırarak meyvesini yemeye devam ediyorlardır.
    Üstelik birde korku imparatorluğu yaratmaya çalışarak.
    12 eylülde yapılan kanunlar hala yürürlükte ise, idam geri gelsin diye ciddi ciddi halkı ikna etmeye calışiıyorlarsa,
    Sokaktaki adam, ” idam gelmelidir, hatta idama karşı gelenlerde idam edilmelidir” diyorsa! (Dün genç bir adam bir tv kanalınca uzatılan mikrofona böyle dedi)
    İki elimizi şakaklarımıza dayamak yetmez, oturup iki ayağımızıda üstüne kat yapmalıyız.
    Sayın RTE olmasaydı demekki elebaşları da yakalanmayacak, yakalanma kararı çıkarılmayacak, hasta yatağındayken dahi yargılanmayacaklardı.
    Devamı gelsede tüm yan ve yardakçısı katiller de ortaya çıkarılıp yargılansaydı,
    15 Temmuz’da olmayacak, devletin kozmik odalarına girilmeyecek, sen nerdeydin ben burdaydım gibi absürt sorularla muhatap kalmayacaktı belki de.
    Hatta yazarın dediği gibi birbirine tahammül dahi edememe, gelecek nesillerin geçmişinden koparılarak uyduruk bir dönem icat etme emellerinin gerceklestiğini bile düşünmeye başladım.
    Ya kendine, zindanlar, kaleler inşa eder gettolar oluşturulsun,
    Yada sınırlarını sadece pasaport kontrolü ile geçer, silikon vadileri, teknoloji fabrikaları, uzay araştırmaları bilim merkezleri kurarsın!
    Tercih senin.

  17. Çok kısa olarak şunu söyleyebilirim:2002 den 2020 ye kadar geçen zaman içinde ;memleket ve halk ,12 Eylül 1980 ve sonrası askeri vesayet döneminden çok zor ve çok vahim durumda.Tabi saray ve çevresi ile saraydan besleneneleri kasdetmiyorum.Saygılar.

    • Bırakın Allah aşkına 3. 5 sene öncesine kadar mutluluktan havaya uçuyordu insanlar.Su an durum iyi mi tabiki değil bu bir geçiş dönemi.Tum dünya alt üst olmuş durumda .Ekonomik sıkıntı mı yoksa ezik mustemleke bir ulus gibi mi yaşamak istersiniz.

      • Pandemiden önce (2020 Mart’ı) ekonomi berbat durumdaydı, dış politika da öyleydi. Pandemi sadece tuz biber ekti. Erdoğan gibi küresel ölçekte cahil bir lider başta olduğu sürece müstemleke olma yolunda ilerliyoruz. Son cümleniz çok anlamlı, propaganda ayinlerinden uzak durun! 🙂

  18. Ender Bey kadar değilse de, toplumsal barışımızın tesisi, istisnasız tüm kültürel, etnik, inanç temelli kimliklerin meşru ve özgür bir zeminde temsil edilebildikleri katılımcı demokratik rejimin inşası konusunda ben de iyimser olamıyorum.

    Aksi o günün koşullarında mümkün olabilir miydi, bu tartışılabilir, ama tartışılamaz olan şey, Cumhuriyet’in demokratik esaslara dayanan bir rejim üzerine inşa edilmemiş olduğu gerçeğidir.

    Elinde silah bulundurma ayrıcalığını elinde tutanlar (M. Kemal ve diğerleri), kendilerini yeni cumhuriyetin otoriter bürokratik yönetici seçkinleri olarak örgütlemişler, birisi Türklük, diğeri sekülerleştirilmiş, devlet tekelinin kontrolünde (dolayısıyla devletleştirilmiş) bir Sünnilik olmak üzere, kabul ve meşru ilan edilen iki kimlik üzerinden makbul vatandaşı tanımlamışlar, bu tanımlama dışında tüm kültürel ve etnik gurupları, inanç guruplarını devlete yönelik potansiyel tehdit sayarak toplumsal hayatın dışına itmişlerdir.

    Seçimle iş başına kimin ya da hangi siyasi partinin geldiğinden bağımsız olarak, ülkenin gerçek iktidar sahibi, bugün de dahil olmak üzere, ordu ve yargı bürokrasisi ile bunların her daim işbirlikçisi olmuş, devlet sayesinde ortaya çıkmış ve devlet eliyle zenginleştirilmiş seküler İstanbul burjuvazisidir.

    27 Mayıs da dahil olmak üzere, bütün askeri darbeler gericidir. Biricik gayesi, Cumhuriyet ile kurulmuş bürokratik devlet oligarşisı sayesinde kendi iktidarını ve zenginliğini sürekli yeniden üreten seküler-modernleşmeci azınlıktır.

    Bu seküler-modernleşmeci azınlık, kendi iktidarını tehdit altına girdiğini düşündüğü her seferinde, karanlık ve acımasız yüzünü göstermiştir. A. Menderes ve arkadaşlarının başına gelenlerin doğrudan sorumlusu bunlardır. 12 Eylül de bunların tezgahıdır, 15 Temmuz da bunların tezgahıdır.

    Göbeğinde askeri bürokrasinin (ordu) yer aldığı bu azınlık iktidarının temeli göçertilmediği sürece, Türkiye istikrarlı bir şekilde ileriye doğru adım atamaz. Bu ceberrut devletin Demokrat Parti, ANAP ve AK Parti’nin ilk dönemlerine karşılık düşen sivil parantezleri nasıl kapatıp mevcut düzeni bir on yıldan diğerine sürdürdüğünü biliyoruz.

    Bu bürokratik oligarşinin temeli, eğitim ve kültürel yaşam sayesinde, tüm toplumsal kesimlerin kusursuz bir biçimde içinden geçirildikleri beyin yıkama sürecinin nihai ürünü olan zihniyettir.

    Devletin ve devlet yöneticisinin kutsanması, içi boş hamasi bir Türk milliyetçiliği, sivil ve devlet dışı din yorumlarının “şeriatçılık” olarak yaftalanarak gsayrı meşru kılınması, söz konusu zihniyetin üç saç ayağıdır.

    Solcusundan muhafazakarına varıncaya kadar, tüm toplum kesimleri devlet kutsayıcılığı ve hamasi Türk millyetçililği üzerine kurulu bu ilkel ve hepimize kaybettiren zihniyetle sakatlanmış haldedir.

    Oysa, toplumları gerçek anlamda toplum yapan şey, o coğrafi sınırlar içinde yaşayan insanların GÖNÜLLÜ KADER BİRLİĞİdir. Budur gerçek anlamda toplum olmak ve ileriye doğru yol alma kapasite ve gücüne sahip olmak.

    Cumhuriyet’le temeli atılmış olan gerici ve otoriter seküler-modernleşmeci devlet iktidarını elinde bulunduranlar, sürekli olarak, sahip olduğumuz kimlikler temelinde bizleri birbirimize kuşku ve güvensizlkile bakan insanlar haline getirdiler. Bizler birbirimizi bir tehdit olarak algılayıp birbirimize düşerken, onların iktidarı her daim bizim kendi yanlışlarımız yüzünden ayakta kaldı.

    PKK’yı yaratmış, beslemiş ve büyütmüş olan bu seküler-modernleşmeci devletin bizatihi kendisidir. Nasıl dindarların kitle partisi olan siyasal partileri (MSP, Refah, Saadet) “şeriatçı tehlike” gibi göstermek için bir dolu numara tezgahlamış ise devlet (ki bunların en ahlaksızı ve en soysuzu Madımak katliamıdır), Kürtlerin pekala meşru, insani, demokratik taleplerini gayrı-meşru göstermek için PKK terörünü tezgahlamış, bizelre tehdit olarak yutturduğu dindarlar ve Kürtler sayesinde ordu (devlet) her zaman gerçek iktidar sahibi siyasal aktör olma şansını elinde bulundurmuştur.

    Türk milliyetçiliği ve Türk millyetçileri lumpendir. Hiçbir entelektüel donanımı, hiçbir akla yakın derinliği yoktur. Bu yorum sayfalarında da görürsünüz bunu: Toplumun ezici coğunluğunun aşlık sınırında yaşam sürmesini konu dahi etmezler. Yüzde 5 ve yüzde 10 kar payı karşılığında altın arama ruhsatlarının Kanadalı altın şirketine verilmiş olması, bunların güzelim ormanlarımızı talan etmesi, köylülerin yaşam alanlarının, ırmakların, derelerin siyanürle zehirlenmesi bunlarda bir gram rahatsızlık uyandırmaz. İşlerine öyle geldiği zaman küfür ettikleri Batılı ülkelerin zenginlerinin keyif olsun diye parayı pastırıp bizim doğal yaşam alanlarındaki hayvanlarımızı avlıyor olmaları da bunları üzmez. Bilmem kaç bin dolar ve üzerinde değere ev satın alan yabancıların otomatrik olarak Türk vatandaşlığı kazanmalarına dönüp bakmazlar bile. Gençlerimizin işsizliği, kendi vatanlarından umudu kesmişliği de ilgfilendirmez bunları. Bu ülkeye ve kendilerine ne hayrı dokunduğu kuşkulu bu güruh, ne yazık ki, benim, bu sitenin sahibi yazarın, sizin ve daha milyonlarca insanın milli olup olmadığına, vatansever olup olmadığına karar verecek kadar azgın ve şımarktır. Yaptıkları yegane şey, devleti ve yöneticiyi kutsamak, bunları övüp yüceltmeyi de vatanseverliğimizin mutlak kanıtı olarak bizlere dayatmaktır.

    15 Temmuz da, tıpkı 12 Eylül gibi, aynı devletin kurmuş olduğu bir tezgahtır. Gülen Cemaati’nin şeffaflıktan uzak yapısı, karar alma süreçlerinin bilinmezliği vb. sayesinde, Gülen Cemaati içindeki kimi insanlar ve dar çevreler oyuna getirilmiş, bir kurgu olan kalkışma Gülen Cemaati’nin üzerine yıkılmış, yüzbinlerce masum dindarın hayatı karartılmış, çocukları nehir ve deniz sularında can vermiştir.

    FETÖ, devletin ve onun devasa medyatik propaganda aygıtının ürünü bir terimdir. Seküler-modernleşmeci bürokratik devlet volgiraşisinin gerçek sahipleri, gerçekten dişli bir rakip olan Gülen Cemaati’ni hukuku ayaklar altına alan, yüzbinlerce dindarın hayatını yıkıma uğratan canavarca bir yoldan yok edilmesine insanlar ses çıkarmayıp rıza göstersinler diye, 15 Temmuz kalkışmasını tezgahladılar.

    Söylenecek çok, ama çok şey var.

    Siyasal, kültürel, etnik, inanca dayalı kimliğimizden bağımsız olarak şunu söylemek gerekir ki, bizler birbirimizi tehdit ve düşman olarak görmeye devam ettiğimiz sürece, topyekün yoksullaşacak, hiçbir zaman yargı ve adalete dayanan bir güvence içinde yaşayamayacak, onyıllardır olduğu gibi, aynı devletin ve aynı buyurganların oyununun basit birer aleti olmaya devam edeceğiz.

    • Sakat, la-yüsel kutsal devlet fikri Ümeyye halifeliğinin ifsadı ile dini, devlete payanda olarak kullanma iştiyakının, vicdan ile cüzdan arasına sıkışık sünni ulemanın sui-kastı ile oluşan kutsal devletçi sünni geleneğin İslam’ın temel değerlerini tefessüh ettirdiği anlaşılmaz ise ortada din namına sadece cübbeli birkaç soytarı ve maaşlı din bürokratı kalacak kanaatindeyim.

  19. Darbelerin kötüdür, de, tüm darbelere işbilmez, çapsız siyasetçiler çanak tutmuşlardır.60 da 71 de 80 de hatta 2010 da da bu böyledir. TSK, aşağılık Fetöcüler çalıntı sorular gibi yine aşağılık uygulamalarla içine sızılıncaya dek astsubayı dahil her biri gerçek sınavlardan geçirilerek, aklen, fiziken askerliğe uygunlardan seçilirdi. Türkiye’nin her köşesinden, en ücra köyünden… Herkesin unuttuğu TC’ni askerlerin kurduğudur. Buna karşın pek çoğu yüzkızartıcı suçlar dahil birçok suçtan sabıkalı, ağzı laf yapan avukat, rantçı müteaahhitten oluşan hırsız (bunu yazmaktan asla çekinmeyeceğim; Türkiye halklarının geleceğini çalmışlardır) siyasiler hiç bir sınava tabi tutulmadan yönetimi ele almışlar,her seferinde işleri ellerine yüzlerine bulaştırmışlar, ekonomiyi batırmış, eğitimi yozlaştırmış, halkın huzurunu kaçırmışlardır. Ve hala aynıdırlar. Tv önünde kayıkçı kavgası edenlerin CHP sözcüsü korona olunca birbirlerine yaptıkları güzellemeler daha yenidir. İlletvekilleri ve ailelerine (siyasetçi) kıyak mı yapılacak hepsi birlikte oybirliği ile kanun çıkarmıştır bu yüzsüz yaratıklar. TC’nin bugünkü hoş olmayan durumunun tek sorumlusu adı büyük kendi küçük, şimdilerde bir halta yaramayan meclisini dolduran siyasilerdir (eski yeni fark etmez) Bu yüzden iki de bir askeri vesayet diye tutturan sözde aydın H.Cemal, Çandar, Altanlar, müzmin neci olduğu belli Ilıcak ve benzerleri içinde bulunulan durumdan (adalet yok, özgürlük yok, ekonomi bitik,tüm yayınlanan rakamlar düzmece) mevcut iktidar kadar sorumludur. 12 Eylül 2010 darbesini siyasiler yaptı; çok mu memnunsunuz? Yukarıda sıraladığım olumsuzluklar yanında TC’nin tek dostu yok Dünya’da. Tüm komşularımızla kavgalıyız, yabancı yatırımcı hayal, kaypak arapların nerdeyse alayı barış çubuğu tüttürürken biz Dünya’yı yöneten İsrail’le papaz vaziyetteyiz. Bir toplumda adalet yoksa o toplum yok olur. 80 darbesi ve uygulamalarına lanetleyelim, karşı çıkalım;da, sarhoş çarptığı kişiyi öldürüp bir ay hapis yatmadan gezenlere ne diyelim? kadına çocuğa tecavüz edip adli kontrol şartı ile dışarı salınana ne diyelim? 30 – 40 kez hırsızlık ve gasptan sabıkalı yine darpla hırsızlık yapmışa tutuklamayana, tutuklansa bile hemen salıverenlere ne diyelim. Düşüncesini açıkladı, yazdı diye iddianamesi bile hazırlanmadan yıllarca hapiste yatanlarımıza ne diyelim? Eğitimde, adalette, özgürlükte Dünya sonunculuğuna tam gaz gidişimize ne diyelim?

  20. İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, 5 milyar dolara mal olacak Hızray projesini 2021 yılının ilk altı ayında Cumhurbaşkanlığı ve Meclis izinlerini aldıktan sonra, ‘Yap–işlet-devret’ modeliyle 4 yıl içinde bitirmeyi planladıklarını söyledi.
    HAYDİ HAYIRLISI LAF ÜRETMEKTEN SONRA İNŞALLAH İŞ ÜRETMEYE BAŞLAR BİZLERDE BİR İSTANBULLU OLARAK TAKDİR EDERİZ.

  21. Evet fazla söze gerek yok; son yıllarda eski işkencecilerini affeden affedene, yine piyasada sakallı cübbeli şeyhler, köşe yazarları ve onların özel hayatlarıyla ilgili detaylar dolaşıyor ve yine gazete köşelerinden çok büyük kanlı altüst oluşlarla bizlere yeni yeni darbeleri muştulayan gasteci taslakları…
    Evet bir kısım eski türkiye artığı için bütün bir ömür darbe yolu gözlemekle, gelip geçen tanklara balkonlarından tencere tava çalıp alkışlamakla geçmiştir.
    En sonki 15temmuz denemesinde halkımız bu tür özlemleri depreşen mankurt sürülerini nasıl paketlediyse “bir şekilde” yenilerini de karşılamaya hazırdır.
    İlk adımı atan yere önce düşer, buyrun!

  22. Zalim bir düzen ile buraya kadar…
    ‘ADİL DÜZEN’ dedi Necmettin Erbakan…
    Hem de son nefesine kadar; neden duyulmadı?!
    ‘Adil Düzen, Adil Ekonomik Düzen, Adil Dünya Düzeni…’
    Ve ‘Adil Düzene Göre İNSANLIK ANAYASASI’ diyor, Akevler…
    Hem de tam yarım yüzyıldan beri; ilim ve amel, teori ve pratik…
    Bu kadar!

  23. 27 mayıs darbesini görmedim fakat 12 eylülü ortaokul talebesi olarak yaşadım . Başlangıçta herkes darbe yi onayladı ve makul gördü. Fakat daha sonra yaşananlara bakıldığında özellikle DARBE ORTAMININ OLUŞMASI lafı insanları çok iğreti etti. Madem ölümleri bir günde engelleyebiliyordunuz neden darbe öncesi yapmadınız sorusu soruldu. Ve bu nedenle de zaten yapanlar yargılandı. Peki darbe oluşumunda tek suçlu askerlermiydi asla. Ya dönemin yöneticileri şimdi rahmetlik olmuş Ecevit Demirel ve Erbakan en az askerler kadar suçları vardır.
    ÇOk iyi hatırlıyorum hiçbir zaman bir araya gelip görüşmediler ve çözüm sunmadılar Oysa askerler birgünde ölümleri kestiler. Bu nedenle onlar vicdanlarda hiçbir zaman affedilmeyeceklerdir.Gelelim 28 şubat a algı operasyonlarıyla bu post modern darbeyi yapanlar şunun hesabını hala vermediler hani irtica geliyordu hani şeriat düzeni hakim olacaktı.Onlarda günahlarıyla gözümde lanetlenmişlerdir.
    Peki 15 temmuz : Bu darbenin yaşanmasında geçmiş yönetimler , bugunkü yönetim ,askerler , siviller herkes suçludur. Fetoyu kim desteklemedi cevap verin ?Belki birkaç kişi çıkmıştır raporlarla MGK ya sunanlar ve bir kaç gazeteci bunlar erken görüp faş ettiler lakin anlayamadık. Ya o raporlar MGK ya sunulunca bunları sümen altı edenler şimdiki yöneticiler ve ismini yazmayacağım Geleceğin umudu olarak görülenler. BUnlarda vicdanlarda mahkum olmuşlardır. Darbeci olarak kodese tıktıklarımızın içlerinde yurtlarında , evlerinde kalanlar ve sonsuz iteatle dinsel inançlarıyla görev yapan hocalar en masumlarıdır.
    gelelim idam konusuna bu yapılabilecek en büyük hatadır. Adnan menderesi astık sonrasında milli kahraman ilan ettik. Ya ergenekoncuları assaydık sonrasında yaşayacağımız vicdan azabı ne olacaktı. En kutsal şey yaşam hakkıdır. Verirsin adama muebbet varsa hata sonra düzeltirsin.

  24. Hep böyle devam ettik. Hep böyle de devam edeceğiz. Çünkü geçmişle hesaplaşılmadı hiç. Toplum da bir milim ileri gitmedi. Yapılan haksızlıklara hep onay verdi sessiz kalarak. İnsanların bireysel olarak farklı bir şey söylemelerine izin yok. Sürü güdüsü ile nereye yönlendirilirse oraya gidiyor. Siyaset de toplum da ruhsuz. Dün söylenenler ile bugün söylenenler taban tabana zıt. Ama gel gör ki sadece alkış var. Alkışlayan da alkışlanan da zırnık samimi değil. Böyle samimiyetsiz bir toplumdan bir şey çıkmaz. Ortaya çıkanlar da belli zaten. Gidilecek bir yer de olamaz. Yerinde sayarsa iyi denir belki. Evet efendimciliğe devam. Allah’ın lütfu darbelere de. Darbeleri kutlamaya da. Her darbenin bir sevicisi hala var çünkü. Toplumsal barış ve demokratik tahammül olmadığı sürece bu düzene devam edeceğiz. 40 yıl, 60 yıl, 100 yıl …

    • Ülke yönetiminde temelde iki yol var:
      1- Hukuk yolu: Bu yol size sonsuz/sınırsız olmasa da son derece esnek bir imkan sunar. Sağa-sola dönebilirsin, durabilirsin, yavaşlatabilir din, hatanı kabull ve telafi ederek geri de dönebilir son. En doğru olmasa da doğruya yakın hareket edebilirsin.
      2-Haksızlık-Hukuksuzluk yolu: Bu yol aynen tren yolu gibidir. Sağa-sola, geri dönme şansın sıfırdır. Tren yolundan farkı daha doğrusu dezavantajı ise durma ve yavaşlama imkanının da olmaması. Hızını devamlı arttırmak zorundasın. Yani hukuksuzluğu. Ta ki en yüksek hızda duvara çarpmak, uçurumdan uçmak için. Bu yoldan sahil-i selamete çıkan olmamış.
      Ülke olarak hangi yoldayız? Ya da tereddütü olan var mı?

    • Evet ilk yorum hadiseye doğru yerden bakmış, yapanın yanına kar kaldığı ve cuntacılara 35 sene sonra altlarına bez bağlı ve sekerat esnasında kesilen cezalar elbette darbe ile hesaplaşmak sayılmamalıdır. Darbenin iç ve dış bütün paydaşları ile gerek hukuk önünde gerekse tarih önünde yapılmayan hesaplaşma yok hükmündedir. Bu durum elbette devlet içine çöreklenmiş kendilerini vatanın en gerçek sahipleri ve rejimin yılmaz bekçileri kabul eden bütün zevatı her daim heveslendirmektedir. Vesayet onların vesayeti iken zalim, vesayet el değiştirdiğinde makbul değildir. Vesayet, her zaman toplumlara ağır bir yüktür ve bireylerin kendileri adına karar verme yetkisini ellerinden alıp sizin için en iyisini ben bilirim diyen netekimci zevatı dünya yargılayamasa bile, elbette hesaba bir çeken olacaktır.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız