Bülent Arınç AK Parti’de kalabilir mi? Kendisi kalabileceğini sanıyor ama…

56

Gündüz internet üzerinden yayın yapılan bir televizyon kanalına çıkmaya hazırlanırken Bülent Arınç’ın istifa ettiği haberini aldım.

Cumhurbaşkanlığı yüksek istişare kurulu üyeliğinden istifa etmiş, AK Parti’den değil…

Yanlış. Kendisinden beklenen, içinde kalmakta ısrar ettiği partisinin sözcülerinin ve muteber saydığı kalemlerin istediği, iktidarın küçük ortağı MHP’nin liderinin ağzından çıkan ağır ifadelerin hedeflediği, Bülent Arınç’ın AK Parti’den de istifa etmesiydi.

Aslında AK Parti genel başkanı da olan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kendisini suçlayıcı açıklamasında yer alan “Dava arkadaşlarım tarafından asla savunulamaz” cümlesi de Bülent Arınç’ın artık ‘dava arkadaşı’ görülmediğinin işaretiydi.

‘Dava arkadaşları’ tarafından ‘savunulamaz’ görüşleri savunmuştu çünkü Bülent Arınç

Bizde hemen her parti dava partisidir

MHP’nin evvel eski bir ‘dava partisi’ olduğunu biliyoruz; bu gerçeği Bülent Arınç’a partisi adına cevap verirken MHP’nin 2 numaralı ismi Semih Yalçın bir kez daha hatırlattı.

AK Parti de tıpkı MHP gibi bir ‘dava partisi’

Reklam

İki partiyi iktidar çatısı altında birleştiren ve giderek birbirine benzer hale getiren de bu ortak nokta: İkisi de birer ‘dava partisi’

Bülent Arınç kurucu kadrosunda yer aldığı, bakanlığını, başbakan yardımcılığını, TBMM başkanlığını üstlendiği AK Parti’de artık istenmediğini anlamıyor veya anlamazdan geliyor. Muhtemelen daha önce en az kendisi kadar AK Partili oldukları halde ayrılanlar için arkalarından kullanılmış “Trenden inenler” ifadesine muhatap olmayı arzu etmiyor.

Sebep ne olursa olsun, arzu etmese de, süreç, kendisinden öncekiler gibi, onu da, AK Parti’den koparacaktır. 

Uzatmaları oynayacak.

AK Parti’nin 18 yılı bulan iktidarı sırasında önemli mevkiler işgal etmiş, başbakanlık, başbakan yardımcılığı, bakanlık –Abdullah Gül’ü de onlardan sayarsak cumhurbaşkanlığı- yapmış isimlerin istenmedikleri bir çok vesileyle kendilerine belli edilmiş olmasına rağmen ayrılmaya karar vermeleri zor olmuştu.

Sebebi, AK Parti’nin MHP’yle benzeşen özelliği sebebiyledir.

‘Dava’ iddialı partilerinden ayrılmak kolay olmuyor.

Parti zaman içerisinde ‘dava’ sözcüğüyle ilintilenebilecek özelliklerini kaybetse ya da eski özelliklerini onlardan çok farklı yenileriyle değiştirse bile bu böyle. 

Reklam

Kendilerinin AK Parti’de kalamayacağını anlayana kadar hayli zaman geçmesi gerekiyor AK Parti’de siyaset yapmış isimlerin…

Şimdi kurdukları yeni partilerde siyasi hayatlarına devam eden eskinin AK Partili isimlerine yönelik en etkili eleştiri de bu yolda. 

“Neden ayrılamadılar?” sorusunun cevabı ‘dava’ kavramında… 

Bülent Arınç kendisine neler yaşatıldığı halde hala ayrılamıyor, görüyorsunuz.

[Ne demek istediğimi okuduğunuzda daha iyi anlarsınız diye istifasına dair mektubu aşağıda sunuyorum.]

Baba mı, dava mı?

Olan bitenden, tartışmaların aldığı boyuttan, MHP ile yakınlığın AK Parti’yi dönüştürmesinden, izlenen politikalardan hoşnut olmayan mutlaka başkaları da vardır; ancak onlar da göğüslemekte zorlanacakları ‘davadan döndükleri’ ithamlarına maruz kalmamak için yerlerini muhafaza ediyorlardır.

Kendisiyle aynı soyadını taşıyan AK Parti milletvekilinin, Bülent Arınç’ın istifası ardından “Aynı denize dökülen farklı ırmaklarız. Ama sefere çıktığımız ilk gün de dediğimiz gibi, bu denizde tek bir gemi, tek bir rota ve tek bir Reis var” açıklamasını yapmasının sebebini anlayabiliyorum. 

Sizler de anlayın: “Baba mı, dava mı?” ikileminde kalınca ‘dava’ tercih edilir.

Yanlış değerlendirmeler yapanlar var; uzaktan bakarak duruma yorum getirmeye çalışanlar zorlanmayı çıkar hesaplarına bağlayabiliyor. “Bal tutan parmağını yalar” sözünün yaygın kullanıldığı bir kültürden geliyoruz; bu sebeple, iktidar içerisinde, çevresinde bulunmanın ayrılmamada rol oynadığı düşünülüyor.

Herhalde bu yorumu hak eden birileri de vardır; ancak ben AK Parti ve MHP gibi partilerde -hatta bir dereceye kadar CHP’de de- siyaset yapanları en fazla etkileyen unsurun ‘dava’ genel kavramıyla ifade edilen düşünce tarzı olduğuna inanıyorum.

Gerçekten söylemiş midir bilmiyorum, Alparslan Türkeş’e atfedilen şu cümle yeterince açıklayıcı: “Davadan döneni vurun, ben dönersem beni de vurun.”

Kimsenin kimseyi bu yüzden vuracağını sanmam; ayrılanın arkasından kötü konuşulmasını da anlamam.

İnsanlar gibi kurumlar ve partiler de değişiyor. Türkiye 1940’lar veya 1980’ler Türkiyesi olmadığı gibi, hiçbirimiz 50, 40, 30, 20 hatta 10 yıl öncesinin görüş ve beğenilerine takılıp kalmış değiliz.

Değişiyor ve o sayede gelişiyoruz.

İnsanlar ya kendileri değiştiği ya da vaktiyle içinde yer aldıkları partiler dönüştüğü için yollarını ayırabilmeli, ayrılmalı ve bu sebeple de herhangi bir tarize, kınamaya maruz kalmamalıdır.

Büyük keşifler ve icatları değişimlere borçluyuz.

AK Parti 2001 yılında kurulduğunda, ardından 2002 yılında iktidara eriştiğinde sahip olduğu bütün özellikleri taşımaya devam etmiyor. O da zaman içerisinde evrildi, değişti. Dünyanın geçirdiği değişimin hızı son yıllarda her yeri ve herkesi olduğu gibi AK Parti’yi de etkiledi ve ondaki değişim daha da hızlı oldu.

İçinde yer alanlar da aynı hızla değişime ayak uydurabildi mi?

Kimi uydurabildi, kimi de değişimle ortaya çıkan yeni AK Parti’yi eskiden olduğu kadar beğenmedi. Beğenmeyenlerden bazıları için “Trenden indiler” deniliyor, ama en son gözümüzün önünde yaşanan Bülent Arınç olayında gördüğümüz gibi, siyaset alanında genellikle trenden indiriliyor, hatta itiliyor insanlar…

“Her şey olacağına varır” deyip bugünü noktalayalım.

ΩΩΩΩ

Bülent Arınç’ın istifa mektubu.. İstişare kurulundan, partiden değil..

56 YORUMLAR

  1. Neden erken seçim kaçınılmaz?

    Bir kaç gün önce, bir kez daha, AK Parti’nin dağılmasından en çok yararlanacak partinin MHP olacağını ileri sürmüştüm AK Parti seçmen tabanındaki dönüşümün doğasına işaret ederek, şöyle yazmıştım:

    “Bugün hala daha AK Parti seçmeni kalmakta ve Erdoğan’ı savunmakta ısrarcı olan insanlara (ve buradaki arkadaşlara) dönüp dönüp AK Parti’nin MHP’lileştiğini söylemenin, bunu kanıtlamaya çalışmanın bir anlamı yok. Bunun böyle olduğunu zaten biliyorlar, ve zaten bu yüzden Erdoğan ve partisine sahip çıkıyorlar.”

    Metropol Kamuoyu Araştırma Şirketi, ilginç bir araştırmanın bulgularını yayınladı dün. Buna göre:

    “Beğeni anketinde MHP seçmenlerinin yüzde 83,9’u Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı beğenirken, yüzde 13,7’si “beğenmediğini” ifade etti. AK Parti’ye oy veren seçmenlerin ise yüzde 76,4’ü MHP lideri Devlet Bahçeli’yi beğendiğini ifade ederken, yüzde 19,8’i beğenmediğini belirtti.”

    Bu konudaki iddialarıma “Acaba?” diyerek dudak bükenler, şu sorular üzerine kafa yorabilirler:

    (1) İktidarın salgın konusunda gösterdiği aymazlık ve sergilediği beceriksizlik, çöküntüye uğratılmış ekonomi ile birleşerek Erdoğan’ın üzerine kabus gibi çökecek önümüzdeki kış aylarında. Erdoğan kendi seçmen kitlesini düş kırıklığına uğratıp küstürmüşken, sıcağı sıcağına gidilecek bir seçimde o küskün (ve hallice kızgın) AK Parti oyları hangi partiye gider?

    (2) Bahçeli, Erdoğan’la ittifakını kış ayları boyunca da ‘uyum içinde’ sürdürürse, halkı bekleyen ve yıkım olarak yaşayacağı o dönem sonrasında kabaracak tepki, artık MHP’ye de sirayet etmeye başlamaz mı? Neden Bahçeli yıkımın sorumlusu olan iktidara hala destek veren bir parti olarak görünsün? Ne çıkarı var bundan?

    (3) “İyi ama Bahçeli’nin Cumhur İttifakı’nı bozarak ülkeyi erken seçime götürmesi aynı zamanda kendisinin de filli iktidarı yitirmesi anlamına gelir. Seçimleri de muhalafet bloku kazanır.” diyerek itiraz edilebilir. Bu durumda da şu soruları sormak gerekir:

    (a) Bahçeli, Erdoğan’ın 2023’e kadar iktidarı sürdüremeyeceğini göremiyor mu? MHP’nin zaten bu ittifak dolayısıyla ele geçirdiği fiili iktidarı kaybedeceğini bilmiyor mu? Neden Erdoğan’ın inisiyatifiyle veya yükselen muhalefetin zorlamasıyla gidilecek bir erken seçimde yaygınlaşmış ve derinleşmiş bir yoksulluğun ikinci sorumlusu olarak göründüğü bir resimle seçime girmeyi kabullensin?

    (b) Erdoğan’ın yapmak istediği reformlara ve geminin rotasını tekrar Batı’ya dönmesine milliyetçi hamaseti patlatarak karşı çıkması ve Erdoğan’la milliyetçilik üzerinden kapışarak Cumhur İttifakı gemisini batırması, iktidarı yitirmiş bir AK Parti’nin dağılıp gideceği aşikar oladuğuna göre, ve seçimi muhalefet bloku kazanacağına göre, MHP’nin milliyetçi oylar üzerinde tek başına tekel kurmasına ve muhalfetin en büyük partisi konumuna yükselmesine neden olmaz mı?

    Bahçeli, Erdoğan’ın yanında durmaya devam ederse, yıkımın ikinci sorumlusu gibi göründüğü bir ortamda seçime gidilir. İttifak zaten seçimi kaybedeceğine göre, Bahçeli de Erdoğan’la birlikte iktidarın mutlak başarısızlığının bir diğer sorumlusu olarak kaybeder. Yani, her durumda zaten Erdoğan ile birlikte düşüyor iktidardan MHP.

    Gerçekten hiç haz etmediği Erdoğan ve partisi dağılsın, kendisi de muhalefetin em büyük partisi konumuna yükselsin istemez mi Bahçeli?

  2. Neden bu AKP’liler adam gibi istifa edemiyorlar? Hepsi de istifa mektuplarında R.T.Erdoğan’a övgüler düzme ihtiyacı duyuyorlar. Herhalde kendi çaplarında kurdukları menfaat düzeninden mahrum olmak istemiyorlar da onun için olsa gerek. Gerçek bir dindar bu şekilde davranmaz. Bunlar dindar değil dinci, bütün duaları da dünyalık istemek üzerinedir zaten.

  3. Eylül ayın’ın son 12 gün ve 8 Kasím arası FKgúnlúğde dahil hiç bir Türk sitesini okumadım hatta girmedim.
    Kafa dinleyeyim desem’de bu seferde sağ olsunlar arkadaşlar cahaletlerle dolu Karadenizlilerin iftira fabrikalarında üretilmiş ucube yaziları sırtıma okumadan silme gõrevi yúklediler…!!!!

    Ben genelde iki yazarın yazılarını okuyorum.
    F Koru ve A Nesin.
    Birisi Múslüman ve dindar diğeri Ateist ve dinsiz ( ateist olduğunu A Nesin sõyliyor)

    İkisiside yazarken siyasi, görürşlerini, inançları ve kendi menfaatları’ni dúşúnerek değil doğrular ne ise onu yaziyorlar.
    Ayni zamanda ikisinin de ortak özellikleri menfaâtlari uğruna kalemlerini eğip bükme’den Mesleğin hakkı ve vijdanları’nın sesi ile hiç bir menfaat gõzetmeden! “ADAM” gibi bilgílerini okurlarí ile paylaşiyor’lar.

    Fehmi beyin dünkü yazısını hatta bugün yazdığı bu yazi da dahil kimlerin ne olduğunu anlamak ve õğrenmek için Ahmet Nesin’in bugünkü yazisi ile birlikte değerlendirmek faydalı oluyor.

    A Nesin yazısında
    Erdoğan’ın zerre kadar siyaseten anlamadığínı ve şimdiye kadar kimleri ve nasıl kullanarak Túrkiyeyi bu hale getirdiği o yazıda daha iyi anlaşılıyor.

    Nihayet:Aylardır beklediğim Türkiyede değer verilmemiş haber konusu olan olayin kahramani ile yaptığı raportají A Nesin gelecek yazısínda yayinliyacak.

    Okumanızı tavsiye ederim.
    Türkiye ve Türk halkı iki yüzlü değıl bin yüzlü yöneticilerin gerçek yúzlerini görmesine yardımcı olur. “BELKİ”

  4. benim anladığım kadarıyla olay tam olarak şöyle cereyan ediyor:

    akp-mhp-vatan troykasının kendi kendilerini adaletin terazisine çıkartmaları beklenemez.

    reform söylemiyle bu troykanın akp kanadında vicdan kırıntıları barındıranların öne çıkartılarak tasfiyeleri ya da bir daha konuşamaz hale gelmeleri amaçlanmış olmalı. B. Arınç ve İ. Arslan’a yapılan muamele bunu düşündürüyor. Vicdanın tamamen devre dışı kaldığı bir hükümet artık kendilerine en uygun reformu yapacaklardır.

    önemli not: Erdoğanın bir lügatı yoktur. erdoğanın kullandığı ‘reform’ kelimesinin karşılığı troykanın lügatında olan manadır.

  5. HUKUKTA REFORM SÖZÜ FİNANSÖRLER E GARANTİ VERMEK İÇİNMIŞ.
    TÜSİAD a iş çevrelerine hukuk reformu anlatılacakmış.
    Paraya acil ihtiyacımız var.
    Derhal para bulamazsak içerde tencere devrilir.
    Tencerenin altına kalan iflah olmazmış.
    Bu sebeple içerdeki zenginlere dışardaki parasını getirmesi lazım.
    Dışardaki yabancı zenginler parasını bize getirmesi lazım.
    Bunun olması için hukukta reform yapacağız vaadi yapılıyor.
    Hemen heyecanlanmayın.
    Hukuk reformu herkes için değil para sahipleri için.
    Anladık mı acaba.
    Hukuk reformundan önce ,elimizde ki yürürlükte olan tatmin etmeyen de olsa
    hukuk kuralları uygulanmasına izin verilse yeter de artar bile.
    Reforma gerek yok uygulamayı yazdığınız kurallara göre yapsanız yeter.
    Parti içi demokraside bütün partiler hemfikir.
    Herkes önce kendinden başlamalı sonra başkasından istemeli.

  6. Sn.bernar arkadaş, gündelik siyasetten bağımsız olarak bize eskinin tekerlemelerinden farklıca dış dünyanın düşün aleminden yeni kesitler yeni tavırlar, yeni bakışlar ve yeni ufuklar taşıyan paylaşımlar yaparsanız istifade ederiz. Tercüme de olsa gavur malı da olsa yeni nesil düşüncelerin zerresi bile çorak toprakta yağmur kokusu gibidir.
    Atalarımız ettekrarü ehsen, velevkene yüzseksen demiş ama eskilerin sakızlarını artık önceki yüzyılda bıraksak daha iyi olacak sanki…
    Ne dersin?

    • Irkçılık da İslamofobi de, anlatılıp kuramsallaştırılacaksa, bunu esaslı ve hakkını vererek yapacak olan, sizin bir zamanlarki deyiminizle, ‘kara kafalılar’. Batılı akademisylenlerin ‘mıy mıy mıy’ tadında çiziktirmelerine karnım tok. Açılış makalelerinin ikisi Khaled A. Beydoun’dan. Bunu izleyecek üç makale “Liberal Islamofobi” üzerinden devam edecek. “Biz sizi anlıyoruz”cu ‘dostlarımız’ın ‘eleştirel kuramlar’ yutturmacaları değil yani. BAM BAM BAM türünden makaleler.

  7. Adamın birisi ; bir süreden beri yatalak olan ve oldukça sıkıntılı günler geçiren annesi için ,
    -Allahım , ne olursun sen anneme yardım et , acılarını dindir , günahların affet, mağfiret et Yarabbim ! şeklinde sık sık ve sürekli bir şekilde dua ve niyazlarda bulunuyormuş.
    Yanında bulunan arkadaşları ve konukomşu , adamın yakın zamanda ölen babası için hiç dua etmediğini görünce dayanamamış ve sormuşlar,
    -Yahu sen hep annen için dualar ederken baban için bir şey demiyorsun ,doğrusu bir anlam veremiyoruz ? Adam gayet sakin bir şekilde cevap vermiş ,
    – Arkadaşlar , biliyorsunuz babam kulağı kesik eski bir siyasetçi idi , o nerede , nasıl bir alavere dalavere çevirip kurtulacağını çok iyi bilir ! Baki selamlar

  8. Bülent Arınç , “ak parti” nin hala kuruluşunda yer aldığı parti olduğunu sanıyor.
    Artık halkın değil menfaatperestlerin partisi haline geldiğini anlayamıyor. Oğluna baksa anlar ….

  9. Sanırım, AK Parti öncesinin “vesayet rejimi” dediğimiz düzeninden yakınanlar, çoğu zaman eksik ve yüzeysel bir “vesayet rejimi” tasavvuruna ya da anlayışına sahipler. Pek çok insanda gözlediğim anlayış, kabaca şu: “Dindarlar olarak baskı altındaydık, ötekileştirilmiştik. Başörtüsüne izin verilmiyor, okuma hakkımız, kamu kurumlarında çalışma hakkımız gasp ediliyordu. Siyasi temsilcimiz olan Selamet Partisi, Refah Partisi gibi partilerimiz de, medyanın da işin içine dahil edildiği türlü çeşitli operasyonlarla marjinal bir parti gibi gösterilip o şekilde kalsın isteniyordu.”

    Küçümsemediğim, haklılığını ve önemini olduğundan küçük göstermek istemediğim yakınmalar ve tespitler bunlar.

    Ne var ki, bu ve benzerleri, “vesayet rejimi” dediğimiz şeyin esası ve temeli değil, onun dışa vurumları.

    Vesayet rejiminin temeli, seküler seçkinlerin geleneksel ve değişmeden kalan iktidarıdır ve o geleneksel seküler seçkinler iktidarının üzerine dayanıp kendisine meşruiyet devşirdiği ideolojik temel de içe kapanmacı, devlet güvenlikçi (ve devlet kutsayıcı), Batılı düşmanı söylem ile geleneksel Türk milliyetçiliğidir.

    Bu ideolojik temelin her ikisi unsuru da, bir asırlık siyaset düzeninin esasının olduğu gibi korunması, farklı toplumsal kesimlerin hak ve adalet taleplerinin bastırılması ihtiyacına binaen tesis edilip güçlendirilmiştir.

    Başörtüsü yasağı kalktı. Dindar muhafazakar yığınlar sadece siyasetin değil, ekonomik ve kültürel hayatın da merkezine taşınmış görünüyorlar.

    Peki sorun çözüldü mü?

    Bu soruya vereceğiniz yanıt, bütünüyle sizin kişisel beklentilerinizle ilgili. Eğer kişisel beklentileriniz dindarlığın ve muhafazakaların özgürleşmesi ve seküler seçkinler iktidarının yanında iktidar ve devlet gücünden pay almak ise, bir nedenle hiç sevmediğiniz Gülen Cemaati’nin defterinin dürülmesi ise, kendi kardeşlerinizin, arkadaşlarınızın, akrabalarınızın kamu kuruluşlarında ve özel sektörde yönetici kadrolara gelebilme olanağının tesisi ise, vesayet rejiminin esası ve onun ideolojisi ile bir sorun yaşamadan hayatınızı sürdürür gidersiniz.

    Tıpkı vesayet rejimi ideolojisinin sizden talep ettiği üzere, devletin yurrtaşa olan önceliğini savunur, içeride ve dışarıda atılan her adımı devletin güvenliği kriteri üzerinden değerlendirirsiniz -zaten olan da büyük ölçüde bu.

    Fakat, burada işaret etmek ve altını çizmek gerekir ki, bu, gerçekten vesayet karşıtlığı olmadığı gibi, şimdi (daha önce ötekileştirilmiş) bir muhafazakar olarak elinizde tuttuğunuz kazanılmış hak ve ayrıcalıkların da garantisi ve güvencesi değildir.

    Bir siyasal lidere ve onun partisine, onun iktidarına yönelik itirazınız da ilksel ve ahlaki değil, esas olarak, o liderin ve o partinin Türk milliyetçiliği ve Kürt karşıtlığı konusundaki inandırcılığına artık güven duymuyor olmanız anlamında, duygusal bir itirazdır.

    Varoluşunun hiçbir döneminde ülkenin güçlenip ilerlemesine katkıda bulunmamış seküler beyaz-Türk İstanbul sermeyesi daha da semirir olmuş -sizi rahatsız etmez.

    106 maden işçisi çalışma hayatından kaynaklanan nedenlerle hak taleplerinde bulundukları için göz altına alınmışlar -gazete haberi der başlığını okur geçersiniz.

    Yasal olmasının yanısıra parmanetonun üçüncü büyük partisi olan HDP’nin seçimle ve devletin yüksek yargıçlarından kurulu YSK’nın adaylıklarına olur verdikleri adaylarla kazandıkları 63 belediyeye kayyum atanır, bunu sorun görmezsiniz. Dahası, bu partinin terör örgütünün bir uzantısı olduğunu söyler, liderinin cezaevinde tutulmasının devamının iyi olacağını ileri sürersiniz.

    Zenginle yoksul arasındaki uçurumun ahlaksızlık ölçeğinde açılması, gündelik hayatınızı içinde yaşadığınız kentlerde huzurun yerini türlü çeşitli huzursuzlukların aldığı da çok ilgilendirmez sizi.

    Tarımsal üretim yıkıma uğratılmış, ülkede çalışıp değer yaratan nüfus azınlığa düşmüş ve istihdam dışı çoğunluğun yükünü de kendi omuzlarına almak zorunda kalmış -üzücü ama ‘her dönemde olan’ şeylerden biridir sizin için.

    Bugün Sadece AK Parti ve MHP değil, İyi Parti ve CHP de vesayet rejimimin kurucu ideolojisinin kuşatmasında. Dış politkada atılmış adımların hiç birisine itirazları yok, yarın da olmayacak.

    Toplum siyasal ve kimliksel açıdan feci halde kutuplaşmış ve gerlimiş-yine büyük mesele değil, çünkü eski dönemlerde de vardı bu, ve hiç değilse bugün gençler kurşun sıkıp birbirlerini öldürmüyorlar, kahveler taranmıyor.

    Mevcut ana akım siyasal partilerin hepsi, hiçbir alternatrif program ve söylem üretmeden, tıpkı sizin gibi, HDP’nin üzerine çökülmesini dert eden partiler değil -ve CHP de bunlara dahil. Bu, sizin için sevindirici bir durum. Çünkü, siz de iktidarın bu ‘güvenlikçi’ poltikasını doğru bulanlar arasındasınız.

    Vesayet, sizden, hep yaşanmış, bugün de yaşanan biçimiyle Türk millyetçiliğini sorgulayan, Kürt sorununa geleneksel güvenlikçi politkadan farklı yaklaşan ve alternatifler üretenleri susturmanızı, bunları güvenilmez ve kuşkulu kişiler, yazarlar, akademisyenler olarak görmenizi istiyor sizden -gönüllükle hazırsınız bu misyonu, bu görevi yerine getirmeye.

    Aslında sizin vesayetle temelde bir meseleniz yok.

    Daha önce size sizin meseleniz olarak yaşatılmış meseleler çözüldü.

    Şimdi, vesayetin yanında, vesayete temelden karşı çıkanlara karşı yükselen sese katılabilirsiniz.

    Türkiye’nin bir asırlık geri kalmış öyküsünün esası, vesayet rejimi, hastalıklı bir Türk millyetçiliği, içe kapanmacı güvenlikçi siyasal zihniyet.

    Ve bazı arkadaşların sayın F.K.T.ye olan mesafesi düşündükleri ve samimiyetle inandıkları kadar büyük bir mesafe değil. Sayın F.K.T.’ye benim dillendirdiğim perpspektifte olandan çok daha yakınlar. O’nunla yaşadıkları gerilim, sadece kültürel bir gerilim. İlkesel, ahlaki, düşünsel değil.

  10. Yazarımız “Türkiye 1940’lar Türkiyesi değil…” demekle CHP’nin de değiştiğini vurgulamak istemiş sanırım.Ama 411 vekilin oyu ile başörtüsü yasağını kaldıran yasa değişikliğini CHP 2008 yılında Anayasa Mahkemesine giderek iptal ettirdi.Dileyen unutabilir ama biz unutmayız bunu.

    Öte yandan son zamanlarda “hak, hukuk, liyakat,adalet” söylemini en çok dile getirenler soru hırsızlığı yapan,böylece her yıl 2 milyon öğrencinin hukukuna tecavüz eden,kendi adamlarını almak için sağlam pilotlara çürük raporu çıkaran fetöcüler.

    Bir de yolsuzluğun,rüşvetin alıp başını gittiğini
    söyleyen yorumcular var.Böyle söylemek bir nevi moda oldu.Hangi yolsuzluk yahu?Böyle bir iddiada muhalefet partileri bile bulunamıyor. Böyle bir şey olsa muhalefet partileri çok haklı olarak tozu dumana katarlar, iktidarın başına dünyayı dar ederler alimallah.Sanırım bazı kişiler Marmarayı,Boğaz Köprüsünü,Havaalanını,Şehir Hastanelerini…yolsuzluk olarak görüyorlar.Her şey gözümüzün önünde cereyan ediyor,ihale şartları ilan edililiyor,şartları taşıyan herkes girebilir ihaleye.Efendim,yolcu garantisi vs …Çok avantajlı bir şeyse sen yap kardeşim bunları.

    • Başörtü yasağı ile ilgili ilk AİHM kararı olan, Leyla Şahin- TÜRKİYE karındaki AKPye ait başörtüsü karşıtı hükümet savunmasını, tek parti dönemindeki CHP bile yapamazdı.(90. Paragraf vd.)
      Birde sözkonusu şahıs buradan mv oldu. İlgili kararı bari okusaydı. Yazık.

  11. Bülent Arınç yaptığı açıklamaları eski TBMM Başkanı olarak yaptığını söyleyip kıvırtıyor. Bu açıklamaları yaptığında ‘Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu’ üyesi idi. Buna göre Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan habersiz o açıklamaları yaptıysa bu görev tanımına aykırıdır ve açık bir sabotajdır. Bence o açıklamayı CB Erdoğan’ın bilgisi dâhilinde yaptı, amaçları iyice sıkışan ekonomiyi açmak için gerekli olan ‘kısmi’ hukuk reformuna yol vermekti. Vitrin süsü olarak S.Demirtaş ve O.Kavala’nın tutuksuz yargılanmaları da hedeflenmişti. Fakat B.Arınç patavatsız konuşarak dozu kaçırdı ve o kişileri adeta suçsuz ilan ederek bir de Demirtaş’ın Devran adlı kitabına gereksiz övgüler yağdırdı (Demirtaş’ı da zor durumda bıraktı!). B.Arınç’ın söylemi yeni bir çözüm sürecinin başlayabileceği anlamına da gelecek nitelikteydi. Bu durumda D.Bahçeli kendisinden beklendiği gibi oyuna müdahil olup kırmızı kartını gösterdi. B.Arınç da istifa etmek zorunda kaldı.

    Bu sefer Erdoğan’ı ‘zorda kalınca yine arkadaşını sattı’ diye suçlamayacağım. Bu olayda B.Arınç mevcut dengeleri iyi okuyamayıp konuşmasında ölçüyü kaçırdı. Halbuki O.Kavala hakkında devletin bir kanaati olsa bile yeterli hukuki delil olmadığını, S.Demirtaş’ın ise hakkında iddianame hazırlanmadan 4 yıl hapiste tutulmasının doğru olmadığını söylemesi gerekiyordu.

    Sonuç olarak Erdoğan da Arınç da bu işi yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Artık basit sayılacak işleri bile başaramıyorlar. Aslında eskiden de pek başarılı değillerdi ama o zaman ne satsalar alıcısı vardı, şimdi ise durum değişti. Müşteriler bunların sattığı mala artık kuşkuyla bakıp evirip çevirip inceliyorlar.

  12. kör ölür, badem gözlü olur.
    kel ölür, sırma saçlı olur
    derler bizim buralarda.
    dava ölünce ne olur?
    akp nin davası neydi, hatırlayan var mı?
    her ne idiyse şimdi bir çıkar bekasına dönmüştür.
    sayın erdoğan bugün ekranlarda arınç’ın sözlerinden dolayı rencide olduğunu, demirtaşın ellerinin kanlı olduğunu söyledi. elbette doğrudur, benim bu sitede demirtaş üzerine yazılmış elliden fazla yorumum var. bana göre de eli kanlıdır ama öcalan kadar değil.
    sayın erdoğan,
    beni de öcalangillerin devlet televizyonlarına çıkarılıp kırıttırılması rencide etmiştir.
    sayın erdoğan ,
    beni de mektuplarının okunması rencide etmiştir.
    arınç’ın konuşmasına sert tepki gösteren mhp, ekranlarda öcalangiller arzı endam ederken neredeydiler ve ne yapıyorlardı???
    şimdiki gibi avazları çıktığı kadar bağırmıyorlardı nedense…
    ne yazık ki kimsenin utanması kalmamış.
    sayın erdoğan bugünkü konuşmasında menemen belediyesindeki rüşvet meselesine de değindi. memleketin her yeri rüşvet kaynıyor, rüşvetin olmadığı hiç bir dosya kalmamış, ama chpli bir belediye de zor bulunan bir şeymiş gibi rüşvete rast geldiler. rüşvet hiç bir yerde kabul edilemez olmalı değil mi?

    Allah herkese hitabet yeteneği versin, ama hakkı konuşmak nasip etsin.

  13. Partiden, bir şahıs üzerinden tüm partililere :
    – Bizim adalet, hak, hukuk, kul hakkı, haram-helal vs. ifadelerimizin özde olmadığını, tamamen sözde olduğunu, yıllardır süregelen uygulamalarımızı da gördüğün halde nasıl anlayamazsın?
    – “Demokrasi ve Hukuk Devleti” tiyatrosu oynadığımızı nasıl unutursun?

      • Tiyatro sözcüğünden elerji duyduğumuzu unutmuşum.
        Bu arada tiyatrocular da jübile yapmadan bırakmaz.
        Jübile ile ilgili kulağınıza geleni paylaşırsanız minnettar kalırım

  14. arınç ister ak partide kalsın ister ayrılsın. bu zamana kadar zaten karakterini ortaya koymuş.
    – bundan sonra ak partiden ayrılırsa “iyi” olmayacak.
    – beni de ilgilendirmiyor.
    – fakat, birkaç gündür devam eden gündem önemli ve o konuda yazmak istiyorum.
    – ak parti, parlementer sisteme dönmek zorunda. yoksa, mhp ile birlikte çöken ülkenin altında kalacaklar.
    – trumpın kaybetmesi nedeniyle, amerikada emeklilik ihtimali de azaldı.
    – erdoğanın reform sözüne inanacak bir tane aklıbaşında insan bulamazsınız. erdoğan, kimseyi inandıramaz ise, sadece koktuğunu değil, şatafatlı yaşamından da olacak, hatta bedel bile ödeyebilir.
    – onun için mhp’yi sırtından atıp, dünyayı ikna etmek zorunda.
    – mhp’nin ise ak partinin sırtına sıkı sıkıya sarılmaktan başka seçeneği az.
    – parlementer sisteme dönülmedikten sonra, hiç kimse erdoğanın sözüne güvenip türkiyeye para getirmez. (kar garantisi verilen birkaç tefeci veya bıyıklı türkler harici).
    – bu nedenle, türkiyede ilk yapılması gereken ve yapılabilecek düzenleme; yeni bir anayasa ile, daha da gelişmiş ve güçlendirilmiş , denge ve denetleme mekanizmaları ile bir parlementer sistemdir.
    – ak parti, paşa paşa parlementer sistemi kabul edecektir.
    – onun için de, muhalefetin, zaman geçirmeden bir anayasa ve parlementer sistem çalışması içine girmesi gerekiyor.
    – ak parti ya yok olacak ya da parlementer sistem içinde varlığını sürdürecektir.
    – onun için parlementer sisteme razı olmak zorunda.
    – anayasa değişip, güçler ayrılığı ve denetim mekanizması olmayan hiçbir reformun ciddiyeti yoktur.
    – muhalefet, bir anayasa ve parlementer sistem taslağı ortaya koymak, seçimlerden de önce, anayasa değişikliğini ve parlementer sistem talebini ilk gündem maddesi yapmak zorunda.

    • düzeltme: “koktuğunu” değil, “koltuğunu” olacaktı. “bıyıklı türkler” değil, “bıyıklı yabancılar” olacaktı.
      – ilave!: muhalefet, sadece anayasa konusunda ve parlementer sistem konusunda değil, ekonomiden eğitime, tarım politikasından çevre sorunlarına kadar, türkiyenin bütün sorunlarının çözümünde ortak düşünceler üretmeli. türkiyede partiler arası değil, ülkeyi batıranlarla ülkeyi düze çıkartmak isteyenler arasında mücadele var ve bu mücadele ayrı ayrı parti olarak verilemez.
      – böylece, hem halka alternatif olduğu gösterilir, hem de ülke gündemini muhalefet belirler.
      – insanlar da, saçma sapan, arınç ak partiden ayrılacak mı konusu ile değil, ülkenin gelişmesi için, ülkenin sorunlarının çözümü için ne yapmak gerektiği konusuyla ilgilenir.
      – fakat, anayasa ve denge ve denetleme mekanizmaları ile güçlendirilmiş parlementer sistem en öncelikli konu.
      – ve muhalefet her konuda ortak hareket etmek, “ben iktidar olacağım” değil, “millet ittifakı iktidar olacak” düşüncesi ile hareket etmek zorunda.
      – bu dönemde, “ben iktidara talibim” yaklaşımı, ülkeye ihanettir.

  15. bulent arincin soyledikleri dava arkadaşligina ters ise kendisine soylenenler dava arkadaşligina ters degil mi? nedense hep tek tarafli bakiyoruz.

    Arincin AKP den beklentisi ne bilmiyorum. damat disarida oglan mv. daha ne istiyor ki? ozgül ağırlik mi iste o artik ozgül hafiflik ( yokluk) oldu.

  16. zararim olacaksa anlayisi demokrasiyi temelden yikan bir anlayistir. Demokraside dava degil tartisma olur. galip gelen fikir proje alir basini gider. Turkiye de gereksiz fedakarliklar yuzunden demokrasi gelmiyor. demokrasi ayni zamanda hukuk demektir. sonrada neden bu ulke bu halde diyoruz. hep cizilmis cervede kalip. sonucun degismesini bekliyoruz. cooook bekleriz coook.
    umarim hakli cikmam.

    • Yolcu bi dakka;
      %85lik katılım ve %50+1lik seçim sonucuyla kırankırana başkan seçilen bir ülkeye sen hala demokrasi mi getirmeye çalışıyorsun?

      • ak parti %50 +1 tuzak oldugunu cok gec farketti. Ama kurtulamiyor. ittifak ak partiye zarar verdi. ittifak olmasaydi her durumda tek basina iktidardi. cunku mhp dahil Z kusagindaki zihinsel dagnikliktan dolayi kucuk partilerin %10 gecmesi mumkun degildi. ornek mi Anap ozal %36 ile cogunlugu aldi ak parti %34 ile ezici cogunlugu aldi. bi parti ve grup KENDI IKBALI ICIN AK PARTININ SONUNU GETIRIYOR. bunu ak partide billiyor. sende bende herkes biliyor… Maalesef tunelin sonu yok… gorelim ne olacak…

  17. Yönetenler kısmısında aslında birşey olmuyor görünse de birşeyler oluyor belki de.
    Birtakım gösterge taşları yerinden oynatılırsa, duvarlara tabelalar asılır, yenilenirse, boya badana vs.. Damat gider, oğlan gelir, yada oğlana ev açılır, damat eve yerleşir..
    Eve muhafazakar bir misafir gelirse çocukların diskotek çi arkadaşları bir odaya takılır, yada o gece çocuklar dışarda eğlenir. (Seçim zamanların da herşeyin güllük gülüstanlık olması da bunun gibi sanırım).
    Milliyetçiliği özümsersen karşı milliyetçiliği de farkeder, ona göre davranışlarını belirlersin.
    Ümmetçiliği koy sepete olarak anlamış, ona göre din icat etmeye kalkmış isen, sonunda bir yerden falso verir.
    Ben B.Arıncın partiden ayrılacağını sanmıyorum. Onun ayrılması partinin tamamen başka bir levele geçmesi (kişinin bunu anlamasına bağlı olarak) yada,
    İlgilinin başka bir yola dümen kırması durumlarını akla getirir bence. Her ikisi içinde bir belirti yok.
    Radikal düşüncede olan insanların zaman içinde tam karşı cepheye geçmeleri yadırganır hep. Kişi bulunduğu yeri iyice beller, karşıdakini de öğrenir. Kendi kişiliğinin nereye uygun olduğunu anlayıp safını bilirse dava sağlam zemine oturur.
    Milliyetçi yada vatanperver olmak, hele ki partileşmek yarın suriye ıraklıların durumuna düşmemek için belki de birinci koşuldur. Bunun önemini kavrayan zaten tapulamış.
    İslamın zaman ve mekana da, kimsenin korumasına da zaten ihtiyacı yoktur.
    Liberal, muhafazakar, laik, şeriat, gomonis, yetmedi ver immeti verem sana camati ise bazan kişinin özgürlüğü ne bırakılıyor,
    Kimi zaman da nasıl beceriyorlarsa kurşun askere çevirebilyorlar! Kardeşi kardeşe kırdırabiliyorlar.
    Sonuç olarak, kişiler gidilen yolda (dava diyorsanız öyledir) herzaman önemli değildir. Ortada buluşulan ortak noktadır gündemi belirleyen. Lakin, bazan öyle bir kudretli, akıllı (zeki değil) biri öne çıkar ki nirvanaya eristirir! Buradaki yanılgı hangi baştakinin kudretli, hangisinin zaten o koltuğa otursada oturmasada arabanın yoluna gideceğini anlayamayanlar da olur. Anlamadığı için de kendini kapının önünde bulur.

  18. Yıldıray Oğur, Karar Gazetesi’nde yine okunmaya değer bir yazı yazmış. Ben dahil pek çoğumuz Erdoğan’ın ve parti üst yöneticilerinin küçük ortağın diline paralel dilinden söz eder, küçük ortak MHP’nin dilinin Erdoğan ve parti yöneticilerinin dilini belirlediğini vs. söylerken, Y. Oğur, AK Parti seçmen tabanındaki dönüşüme dikkati çekiyor.

    Oğur’un tespiti doğru.

    Benim, bir kaç gün önce AK Parti’nin dağılmasından en çok yararlanacak olan partinin MHP olduğunu ileri sürmüş olmamın nedeni de bu zaten.

    Bugün hala daha AK Parti seçmeni kalmakta ve Erdoğan’ı savunmakta ısrarcı olan insanlara (ve buradaki arkadaşlara) dönüp dönüp AK Parti’nin MHP’lileştiğini söylemenin, bunu kanıtlamaya çalışmanın bir anlamı yok.

    Bunun böyle olduğunu zaten biliyorlar, ve zaten bu yüzden Erdoğan ve partisine sahip çıkıyorlar.

    Buradan yola çıkarak pek çok şey söylenebilir, ama ben sadcece iki tanesine değineceğim.

    (1) Gelecek Partisi’nin Güneydoğu illeri dışında dişe dokunur bir büyüme potansiyeli yok. Yani, AK Parti kimliğinde daha önceleri varlığından söz edebileceğimiz “dindarlık-seküler kavimcilik” ideolojik geriliminin bugün o partide bir karşılığı yok artık. Dolayısıyla, Davutoğlu’nun ve partisinin “AK Parti seçmen tabanını Erdoğan ve partinin yönetici kadrolarının milliyetçileşmiş olduklarına uyandırma” çabasının, “Has AK Parti” otobüsünün aslında Gelecek Partisi otobüsü olduğunu dillendirme stratejisinin bir karşılığı yok.

    AK Partili olup da buna uyanmayan kalmadı.

    Bu uyanışı kabul edilmez bulanlar zaten partiden koptular ve Gelecek Partisi’ne yöneldiler. Gelecek Partisi’nin bugün kamuoyu anketlerine yansıyan oy karşılığı ne ise, gelecekte alacağı oy ancak buna eklenecek bir kaç puandan ibarettir ve o bir kaç puanlık oy artışı da ancak Güneydoğu’daki muhafazakar Kürtler’den gelecek oylardır.

    Tıpkı (sağda Erdoğan’a muhalfet etmeyen kimsenin olmamasının fırsatını yakalamış) İyi Parti gibi, Gelecek Partisi de bir konjonktür partisidir, güdük kalmaya yazgılıdır.

    (2) Erdoğan ve partinin yönetici aklının milliyetçilik üzerinden gittiği stratejik yürüyüşü kabul edilmez bulan dindar muhafazakar kadroların, aydınların ve kanaat önderlerinin AK Parti’den kopuşu halihazırda (ve çoktan) gerçekleşti.

    İster Karar Gazetesi, ister Gelecek Partisi gibi yeni siyasi oluşumlar bağlamında olsun, dindar muhafazaklarlık açısından bugün elde ne var ise, gelecekte de elde olacak olan o.

    Ortada, benim açımdan çok açık olan resim şu: Trenin lokomatifi, (entelektüel açıdan, gazetelerdeki ve belli medya organlarındaki kanaat önderliği bağlamında, kavimiyetçiliğe ve hamasi milliyetçiliğe muhaliflik bağlamında), ortada duruyor; ama, lokomatif ile arkasındaki vagonlar arasındaki bağlantı kayışları yok artık-hatta vagonların mevcudiyeti bile tartışmalı halde.

    Bu, çok açık biçimde, dinar muhafazakarlığın derin ideolojik-siyasal krizidir. Hatta, krizden öte, bir iflas etmişlik halidir.

    Türkiye’de ‘sol’ olarak adlandırılagelen (ve aslında seküler-modernleşmeci laiklikten ibaret olup sol ile bir ilgisi olmayan) şey her ne ise, o şey, iflah olmaz bir hamasi millyetçilik ve devletçilikle maluldür. Türk ‘solu’nun (!) zihin ve duygu dünyasına asla silinmeyecek biçimde ve doğuşundan itibaren vurulmuş olan şey, bu ikisidir.

    Aynı şey, dindar muhafazakar gelenek için de söylenebilir mi?

    Soru bu.

    • Sn.bernar dün “…bir daha açmamak üzere dükkanı kapatmak işten bile değil.” diyordun ya, hakkaten en iyisi öyle yap bari; yav hadi etyen falan neyse de bu yıldıray bilmem nesini getirip bu burda yazar, düşünür diye cilalıyorsun ve çok da ayıp ediyorsun!
      Okuyorum, takip ediyorum dediğin kişi ve kaynaklar, görüşler senden matah bir şey değil; bunu da gelip sana ben söylüyorum! Yorum yaz, makale çevir, kitap yaz, eleştiri yap, deneme dene ama şu ucuz siyasetine dayanak diye bulup getirdiğin yazarları lütfen burnumuza sokma.

      • Çeviriler mutfakta makul hızda ve makul sayıda pişiyor, sn. Gayret. İlk yarım düzinesi İslamofobi üzerine çeviriler. Sayıları kemale erdiğinde ilk sosyal medya mecrasında gelip çeviri kamyonunu dayayacak, bunları boca edeceğim. Burada beğendiremedik kendimizi, artık çeviri metinler üzerinden gelecek haftalardaki maçlara bakacağız 🙂

  19. Şu cümle Fehmi Bey’in yazısından:”İnsanlar gibi kurumlar ve partiler de değişiyor. Türkiye 1940’lar veya 1980’ler Türkiyesi olmadığı gibi, hiçbirimiz 50, 40, 30, 20 hatta 10 yıl öncesinin görüş ve beğenilerine takılıp kalmış değiliz.”

    Elhak,Fehmi Bey değişimin hakkını veriyor.
    Eskiden Emin Çölaşan’la,soyadı Çetinkaya olan bir Cumhuriyet yazarı ile ve daha başkalarıyla çok sert polemiklere girerdi.Hafızam beni yanıltmıyorsa CHP’ye de şiddetle muhalifti.
    Şimdi Çölaşan ve Çetinkaya ile aynı yerde
    duruyor Ak Parti’ye muhalefette.Aslında onlar 30-40 yıl önce durdukları yerde duruyorlar. Yerlerinden hiç ayrılmadılar.Özal’a rahat vermediler,Ak Parti kuruluncaya kadar Erbakan’a muhalefet ettiler,Ak Parti kurulunca da Ak Parti’ye.

    Köprünün altından çok sular aktı.Şimdi Fehmi Bey ve adını andıklarım CHP’nin İstanbul,Ankara
    gibi bazı büyük şehirleri almasına hep birlikte
    sevindiler;tersinden söylersek Ak Parti’nin kaybetmesine.Elbette herkes neye sevinip,neye üzüleceğine kendisi karar verir.Ben sadece bir
    durum tespitinde bulunuyorum.

    Öte yandan en azından benim gözümde Fehmi Bey de bir dava adamıydı.Kendisinde bu açıdan da bir değişim gözleniyor.Dava adamı olmayı pek makbul bir şey olarak görmüyor.Bence kişinin bir davasının olması iyidir.Davanın olması demek bir idealin,bir hedefin olması demektir.Bu
    kötü bir şey değildir.Bilakis kişinin bir hedefinin olmaması bir noksanlıktır.

    • bekir üstad bu dava neyin davasıdı ALLAH AŞKINA söyleyinde bilelim lüks uçaklar lüks araçlar mevkiler yandaş müteahhitlee ballı ihaleler kendi uşaklarını iş lere almalar ülekedeki nüfüsü karkat edip yüzde 10 başka nüfüs getirmeler onlara 50 milyar dolar harcamalr gerekirse bi elli milyar daha harcayacak olmalar ama halk zor durumda iken sadece borçları ertelemeler bu mu dava gerçekten

    • Bekir Bey’in bugünkü (birinci) yorumunda dile getirdiği, ‘Fehmi Bey değişti’ ana teması etrafında dillendirmiş olduğu bakış açısı önemli ve üzerinde değerlendirmelerde bulunmayı hak ediyor.

      Benim Bekir Bey’in burada tamamen kişisel bir bakış açısıyla ve samimi kanaat ve inançları temelinde yorum yapıyor olduğundan kuşkum yok. Kendisiyle hemen hiçbir konuda ortak bir fikre sahip olmasam da, propagandif bir kaygıyla metin üretmediğini kendimce biliyorum.

      Fakat bu, Bekir Bey’in dile getirdiği yaklaşımın ve ona eşlik eden iddiaların, AK Parti Şirketi’nin muazzam propaganda aygıtının hayli etkin biçimde kullandığı bir anlatı olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

      Bekir Bey’in, hla yüksek ikna kapasitesine sahip olsa da, yanlış ve yanıltıcı perspektifi (ya da mantığı) kabaca şu: Eğer insanlar bir zaman boyunca yapmış olduklarının aksine, şimdi artık Erdoğan ve iktidarına destek olmayıp ona muhalif bir çizgiye kaymışlarsa, bu durum onlardaki bir değişimle, davadan vaz geçişle açıklanabilir, öyle açıklanmalıdır.

      Sadece F. Koru ile sınırlı olmayıp Taha Akyol, A. Taşgetiren’den A. Davutoğlu, Babacan, A. Gül’e varıncaya kadar pek çok insanın (ve aslında milyonlarca insanın) muhattap kılındığı iddianın üzerine inşa edilmiş olduğu varsayım şu: “Erdoğan, değişmeden kalan bir davanın mücahidi, ve eğer insanlar artık onu desteklemekten vaz geçmişlerse, belli ki, değişmiş olan, davaya sırtını dönmüş olanlar bunlardır.”

      Namlusu tekrar tekrar herkese ve defalarca döndürülen bir silah bu.

      Tepeden tırnağa yanlış ve yanıltıcı bir argüman bu.

      Çok basit iki şey yapıyor bu argüman: (1) Davayı bir şahısa endeksliyor, (2) Dava’nın biricik temsili olarak donatılmış şahısa/lidere bir değişmezlik/değişmemişlik elbisesi giydiriyor.

      Muhtemelen “Sen F. Koru’nun avukatı mısın? Neden topa giriyorsun?” itirazıyla karşılanacak bu itiraz metnim, aslında, kendi kendimin avukatlığına girişmek.

      Hayır. Kimsenin değiştiği falan yok. Erdoğan’ı (artık) desteklemediği için değişmiş (ve hatta saf değiştirip CHP çizgisine kaymış, onlarla aynı şeylere sevinmeye başlamış) olduğu ileri sürülen insanlar, dün neredelerse orada duruyorlar.

      Ben ve daha pek çok insan, zihinleri, adı şu veya bu olabilecek bir lideri kendi bireysel ilkeleri yerine ikame etmeye el vermediği için, Erdoğan ve partisinin ne söyleyip ne yaptığına bakarak, onyıllar içinde inşa etmiş oldukları bireysel ilkeler (ki bir kısmı hayli ahlaki/etik bu ilkelerin) temelinde, şu veya bu tavır içinde görünüyorlar.

      Benim de aralarında olduğum bu insanları Bekir Bey’den ayırt eden de bu. Dünyaya ve Türkiye’ye (ve elbette AK Parti ve liderine) bakarken, ilkeler üzerinden bakıyorlar.

      Bekir Bey, bunun tam tersini yapıyor. O’nun hiçbir ilkesi yok. Erdoğan, biricik kriter. Hiç değişmeden kalan bir Erdoğan var o tasavvurda, ve hiç değişmeden kalan Erdoğan ‘dava’nın biricik temsilcisi. İlkeler, tırışkadan hikaye Bekir Bey için.

      Erdoğan’ın tepeden aşağıya değişmiş söylemleri, akıl almaz (ve çok kısa zamanlara sığan) keskinlikteki U dönüşlerini Bekir Bey’le tartışamazsınız. Çünkü, Erdoğan, davanın tüm zamanlar için temsiliyetinin biricik ölçüsü olduğu için, onun söylediği ve yaptığı her şey özü itibarıyla davanın gereği -ve dolayısıyla doğru. Bizim payımıza da “doğru” olanı görememek düşüyor.

      Bekir Bey, arabanın arka koltuğunda, bir yanında Ergenekoncu Nedim Şener ve Doğu Perinçek, diğer yanında “Alın size sıfır makyaj Emel’in resmi” medyası oturur halde yolda gidereken, bir zamanlar çok yakından aşinası olduğu (çok sevip çok saygın ve değerli bulduğu) kimi tanınmış insanlara kaldırımlarda yürürken denk geldiğinde, can sıkıntısı içinde “Cık, cık, cık” çekiyor -“Ne ibret verici değişm örnekleri. . .” iç sesiyle.

      Arabadan dışarı doğru bakıp gördüğü -sıradan insanların da katılımıyla sayısı giderek artan- “değişmiş” (ve “davayı satmış”) insanlardan birisi de benim.

      Bekir Bey, benim gibileri de yolda yürürken gördüğünde, Sözcü Gazetesi Lokali’nde Hamza Akyol ile buluşmaya gittiğimi, ya da, Doğan Avcıoğlu’nun Düşünce ve Hatırasını Koruyup Kollama Derneği başkanı sayın F.K.T.’nin dernek binasına doğru adımladığımı var sayıyor.

      Elden gülümsemekten başka bir şey gelmiyor.

      Nerdeyse iki yıl oldu benim ve Bekir Bey’in bu yorum sayfalarındaki tanışıklığı.

      Birer yandaş ve muhalif olarak, davamıza hep sahip çıktık.

      “Hadi bakalım göreceğiz seçim sonuçlarını” kapışmalarından bugüne geldik, şimdi davamıza “Göreceğiz bakalım 2021’de seçim olacak mı olamayacak mı” meydan muharebesi ile devam ediyoruz. 🙂

      • Sayın Bernar,yorumuma verdiğin cevapta şu cümle geçiyor:”Bekir Bey, bunun tam tersini yapıyor. O’nun hiçbir ilkesi yok. Erdoğan, biricik kriter. Hiç değişmeden kalan bir Erdoğan var o tasavvurda, ve hiç değişmeden kalan Erdoğan ‘dava’nın biricik temsilcisi. İlkeler, tırışkadan hikaye Bekir Bey için.”

        İlkönce genel olarak cevabını bir hayli insaflı bulduğumu belirtmek isterim. Velakin yukarıda alıntıladığım görüşünde hiç isabet yok;beni tanımlamaktan çok uzak o ifadeler.Erdoğan asla benim için tek
        kriter değil.Ayrıca O’nun bir fani olduğunun
        da farkındayım,kendisi de farkında.Ben Erdoğan’ın konuşmalarını dinlemem,
        ne dediğine internette kısaca bir göz atarım.Benim hiç bir şahsa bağlı olmayan
        kendi ilkelerim var.

        Benim için Erdoğan şu açıdan önemli: Memlekete hayırlı hizmetler yapabilmek için iktidara gelmek gerekiyor.Bunu da Erdoğan sağlıyor.Şunu da ifade edeyim:
        Benim oy vermemde ekonominin etkisi sıfırdır.Ekonomiyi önemsiz gördüğüm için
        böyle yapmıyorum.Ekonomiden daha önemli gördüğüm değerler olduğuna inandığım için böyle yapıyorum. Mütedeyyin halkımızın önünde inançlarını
        yaşamak için çok büyük engeller vardı.
        Erdoğan bunları kaldırdı.Başörtüsünü
        serbest bıraktı,Kur’an öğrenmek 12 yaşına
        kadar yasaktı bunu kaldırdı,kat sayı engelini kaldırdı,okullara seçmeli Kur’an dersi koydu.Hayırlı hizmetler dediğimin bir kısmı bunlar.

        Öte yandan ekonomiyi de kendinden öncekilerden iyi götürdü.Fert başına düşen gelir bir kaç kat,ihracat 5 kat arttı.

        Not:Dün 3 soru sormuşsun.Onlara geç de olsa kısa bir cevap vermiştim.

        • Sıraladığınız hak kazanımları önemlidir, değerlidir. O hakların kazanılmış olması dolayısıyla samimi bir memnuniyet içindeyim. Ekonomi konusunda da önceki dönemlerle kıyas götürmez bir başarı kaydedildi, buna da itirazım olmaz.

          Sorun şu ki, bütün bunlar, bir kitle partisi olarak AK Parti iktidarında ve Erdoğan’ın liderliğinde başarıldı Bekir Bey.

          Artık o parti yok, artık o lider de yok.

          Bizi birbirimizden düşünsel düzeyde ayıran şey bu.

        • Kuran kurslarında Arapça kuran okumak öğretiliyor, Kuran değil!

          İhracat 5 kat arttı ithalat 6 kat arttı. Dış borçlar 130’dan 450 milyar dolara çıktı!

          AKP=Erdoğan dönemi ekonomideki en başarısız yıllardır. Borç yemek marifet değildir!

    • Dücane Cündioğlu’nun Fehmi Koru hakkındaki şu tespiti benim için referanstır.

      Muhafazakar camia ve mahalleler ile ilgili bir söyleşide “bana muhafazakar mahallede gazetecilik ünvanını hak eden birini sorsanız Fehmi Koru derim” demişti.
      Bunu dava söz konusu olduğunda, bütün ilkelerin göz ardı edildiği bağlamında sözlemişti.

      • Kenan bey,Fehmi Koru’nun iyi bir gazeteci olduğunda şüphe yok.Yazılarını özenle yazar,eleştirilerini seviyeli bir şekilde yapar.
        Bununla birlikte görüşlerine katılmadığımız çok oluyor son yıllarda.

    • bekir bey bir türlü anlamıyorsunuz! ulu bilge reyizimiz milletin selameti için kendini feda ediyor ve AKP yi AK parti yapanlara diyor ki; iş çığırından çıktı, ben vaziyeti idare etmekte çok güçlük çekiyorum daha fazla dayanma gücüm kalmadı. sizler ayrılın gidin yeni bir partide toplanın milletin birliğini sağlayın, ben vaziyeti idare ederken siz başka bir partide birleşin milleti kurtarın diyor.

  20. bunlar gelişmiş ülkelerde ahlak test sorusu.
    – bir tanıdığım avustralyaya ingilizce öğretmeni olarak gitti. konsoloslukta, “eğer öğrenciniz size doğumgününüzde bir hediye alırsa nasıl davranırsınız?”
    – bir başka yerde karşımıza çıkan bir soru: “eğer komutanın bir köyü bombalamanı isterse ne yaparsın?”
    – çünkü bunlar evrensel ahlak.
    – abdullah gül dışişleri bakanı iken, amerikada hükümetin yapacaklarını anlatınca, bir senatör; “ama siz seçimlerde başka söylediğiniz” diye sormuş.
    – Abdullah gülün cevabı: “bizde seçmene verdiğiniz sözün pek önemi yok” olmuş.
    – o zaman amerikalılar, “adama bak, seçmenlerine yalan söylediğini itiraf ediyor” değerlendirmesinde bulunmuşlar.
    – bizim ahlakınız evrensel kriterlerin yanına bile yaklaşamıyor.

    • Şahsiyetsizliğin ırkı yok işte hamza bey; bırak vatandaşın köyünü bombalamayı bahsettiğin ahlaksız haşhaşiler kendi f16larımızla şehirlerimize bombalar yağdırıp meclis binasını havaya uçurdular, sonra da böyle emir aldık dediler iyi mi?

  21. Sayın Koru’nun yazısının başında sözünü ettiği televizyon kanalı, Medyascope TV. Koru, zaman zaman buradaki Güne Bakış programının konuğu oluyor ve düşüncelerini paylaşıyor.

    Bendeki güçlü izlenim şu ki, konu ister B. Albyrak’ın istifası, ister ‘reform’, ister erken seçim ya da “güçlendirilmiş parlamenter sistem” olsun, sayın Koru’nun yaklaşımlarının merkezinde, AK Parti ile MHP arasında kendisinin “siyam ikizi” benzetmesiyle açıkladığı ilişki var. 2017 yılında Bahçeli’nin teklifiyle başlamış olan ve mevcut sistemin kuruluşuna ve Cumhur İttifakı’na varmış o ilişkinin basit bir 50+1 aritmetiğinden daha fazla bir şey olduğunu, bunun *stratejik* bir ilişki olduğu söylüyor.

    Dolayısıyla, nerere varacağı veya nasıl sonuçlanacağı üzerine öngörülerde bulunulan her tekil siyaset meselesinde, sayın Koru o meseleye işte söz konusu iki partiyi adeta bir siyam ikizi haline getirmiş o “stratejik ilişki” üzerinden değerlendiriyor. Koru’nun söylediklerinden benim anladığım o ki, o straterik ilişki ve yazgı birliği, Erdoğan ve partisinin güç kaybetmekte olduğu bir konjonktürel dönemde, kolayca bozulabilecek bir ilişki değil. Her birinin kendi gözü, kulağı, burnu olan iki bedenin bir siyam ikizi örneğindeki gibi birbirine yapışık halde tek beden haline gelmişliğine son vermek ve bu iki bedeni birbirinden ayırmak mümkün. Bu, bir operasyonu gerektiriyor. O operasyonun gerçekleşmesi halinde, ortada, ikizlerden birinin veya her ikisinin birden operasyon masasında kalması, operasyonun başarısızlıkla sonuçlanması riski var ve bu da göze alınması hiç de kolay olmayan bir risk. Tek beden gibi birbirine yapışık bu iki bedende, birbirine yapışık hayatın ruhunu ve aklını belirleyen ise, ikizlerden MHP olanı.

    Hürriyet ve diğer havuz medyası gazeteleri söz etmeyip yine “İşte size sıfır makyaj Emel” tadında bol resimli ‘haberleri’ ana haber kutularının içine yerleştirip dursalar da, bilen biliyor, dün Akdeniz sularında ikinci bir “başa çuval geçirme” hadisesi yaşandı. Evet. Adını koymaktan çekinmeyelim: Güvertesinde Türk bayrağı taşıyan ticari gemiye düzenlenmiş olan İrini Operasyonu, Amerikan askerlerinin başa çuval geçirme eyleminin Akdeniz’deki Avrupalı versiyonudur.

    Operasyon, iki hafta kadar sonra, 10-11 Aralık günlerinde toplanacak Avrupa Birliği liderler zirvesinin öncesinde gerçekleşti. Bilen biliyor, o zirvede, Türkiye’ye karşı seçenekler arasında ambargonun da olduğu kimi yaptırımlar ele alınıp değerlendirilecek.

    Yakın zamana kadar yeni bir Avrupa’ya meydan okuma gösterisi için her fırsatı değerlendiren, böyle bir fırsat olmadığında kendi fırsatını kendisi yaratan Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’ndan tık yok.

    Erdoğan’ın önünde iki seçenek var: (1) meydan okumaya el artırarak karşılık vermek; (2) Şu mesajı vermek: “Evet, güçlü mesajı aldım, o mesaja uygun hareket edeceğim. Zaten o nedenle benim havuz medyası ‘Flaş haber: Türkiye’den ardı ardına 3. navteks!’ diye kaz çeviriyor, millet duruma uyanmasın diye Türkiye’nin karşılık olarak bir şeyler yapmış olduğu resmi yaratılmaya çalışılıyor.”

    Erdoğan’ın suskunuluğunu bunlardan birincisini seçerek çıkması da bana pekala mümkün görünüyor. Pandemiden ekonomiye, adeta seriye bağlanmış istifa vakıalarından her biri siyasal krizi ve ülkeyi yönetememe halini görünür kılan meselelere kadar hiçbir sorunu çözemez hale gelmiş Erdoğan’ın devam etmekte olan oy kaybını durduracak hiçbir araç kalmadı elinde. İnsanlara sunabileceği hiç, ama hiçbir şey yok.

    Böyle bir durumda, bir kez daha, millyetçi patlamadan medet umabilir ve İrini operasyonuna gerilimi artırarak karşılık verebilir. Hatta, iş, küçük çaplı bir sıcak çatışmaya da vardırılabilir.

    Bence, kuvvetle muhtemel ki, Erdoğan’ın kulağına böyle dramatik bir adım atmayı önerip bunu fısıdayanlar vardır. Bu işlerden pek anlamaz görünen Erdoğan’a çok cazip görünebilir o fısıldananlar içeride popülaritesine zirve yaptıracağı için. 1996 yılı başındaki ‘Kardak Krizi Zaferi'(!) kulağa fısıldanan teklife destekleyici örnek olarak hatırlatılabilir.

    Nedense benim aklıma 1980’lerde İngiltere ile Arjantin arasında patlak vermiş olup “Falkland Savaşı” olarak anılan sıcak çatışma geliyor. Bir ayı aşkın zaman sonra son bulan o sıcak çatışma, Arjantin hükümeti açısından hiç (ama hiç) hayırlı olmamıştı. . .

    Hazine tamtakır, para musluğunun coğrafyası Avrupa. . .

    Ufukta, biri ABD, diğeri Avrupa Birliğ semalarında görülen ve “yaptırım” olarak isimlendirilen iki yaklaşan göktaşı. . .

    İçeride yılgınlık ve homur homurluk katsayısı yükselen bir halk. . .

    Ve adı MHP olan ikiz kardeş. . .

    Tam bir aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık örneği.

  22. Davaları bir şekilde elde ettikleri iktidarı sonsuza dek kimseye kaptırmama davasıdır. Bunun için de her şeyi araçsallaştırmışlardır. Din, milliyetçilik, hukuk, devletin hazinesi ve diğerleri sonsuz iktidarı sürdürmek için dibine kadar kullanılmaktadır.

    Halbuki sonsuz iktidar hayatın en temel gerçeğine aykırıdır. Her canlı fani olduğu gibi AKP’nin iktidarı da fanidir. Yani sonludur. Bir gün iktidardan gidecektir. Bu gerçeği AKP kabul etmediği için ona göre de bir sistem oluşturmamış ve icraat sergilememiştir.

    AKP her ne kadar kabul etmese de balonu patlamıştır. Patlayan balon düşmesin diye ağırlıkların atıldığı gibi insanlar da havada kalabilmek uğruna tek tek atılıyor. En son da Bülent Arınç atıldı.

    • Değerlendirmenize katılıyor, izin verirseniz, “Bir gün iktidardan gidecektir” cümlenize bir “açılım” getirmek istiyorum, Mirza Bey. Önermek ya da yapmak istediğim tarihsel açılım, cümlenizin başına kısacık bir tarihsel ifade eklemekten ibaret: “[2021 yılı içinde] bir gün iktidardan gidecektir.”

    • Mirza arkadaş cümlenizin ardına kısacık bir (tarihsel sayılmaz pek) ifade de ben eklemek istiyorum müsaadenizle:
      “Davaları bir şekilde elde ettikleri iktidarı sonsuza dek kimseye kaptırmama davasıdır.”
      O “bir şekilde” ifadesi “seçimle” olmalıydı; çünkü biliyorsunuz öbürü chp nin yöntemidir!
      Yalnız “sonsuza dek” ifadeniz cuk oturmuş; baksanıza bilmem kaçıncı dönem tbmm başkanı emekli olduktan kaç yıl sonra hala devletin antetli kağıdıyla bilmem hangi arpalıktan istifasını açıklıyor! Bu da instagramdan istifa mı olurmuş diyenlere kapak olsun…
      Chp nin bilmem kaçıncı cumhurbaşkanı adayı m.ince seçimi açık farkla kaybetmiş olduğu halde yıllardır hala sağda solda ben “daimi kadrolu” cumhurbaşkanı adayıyım diye dolanıp duruyor! Yani ne deseniz az…

  23. – çok güzel bir aklama yazısı olmuş.
    – SS subaylarının suçu neydiki? onlar kötü, babacan iyi oldu.
    – ak parti dava da nazi partisi dava değil mi?
    – nazi partisindekiler sadece çıkar için mi kötülükleri yaptılar ya da göz yumdular.
    – mutlaka almanyada da “bal tutan parmağını yaladığı” için yapılanlara ses çıkarmayanlar vardır ana çoğunluğu dava için kötülükleri yaptılar ya da göz yumdular.
    – bazi üyeleri de en az ak parti ile mhpdekiler kadar davalarında samimilerdi ve en az onlar kadar da “iyi” insanlardı.

  24. MHP genel başkan yardımcısının milliyetçi hareket davası için bir kaç gün önce sarf ettiği ”ucuz ve gündelik siyaset uğruna dünyasını ve ahretini yıkmayacağı gibi, ilke ve değerlerine daima tutarlılıkla sahip çıkacaktır.” sözü ne kadar içi boş ve anlamsız ise, sabık AKP’li zevatın kör gözüm parmağına bir dolu yanlışları göre göre, cihanşümul dava iddialı olan partilerinden ayrılırken döktükleri göz yaşı ve helalleşme ritüelleri bir o kadar içleri boş ve anlamsız hareketlerdir. Eğer bu siyasi dava hezeyanları ahir zamana atfedilen baba evladını, evlat babayı tanımayacak manasında ki meşhur hadise bir tefsir olmak üzere yaşanıyor ve yaşatılıyor ise ben bu dava adamlarına akıl daneleri ile birlikte tömbekiye kenevir basıp, Türkiyenin pek çok ehemmiyetli yolsuzluk ve uğursuzluğunu kendince üç harfliler tarafından esir alındıktan sonra işlenmiş olduğu özrüne sığınan meşhur bir belediye başkanı gibi, daha uçuk fikirler ile hayal güçlerine fazla mesai yaptırmalarını öneririm. Hatta bir miktar ileri gidip aynı yağmurda ıslandıkları sabık ortakları ki, bu yağmurun para, mal, kadın ve mevki yağmuru olduğuna ve ortak davalarının bereketine işaret ettiği dönemlerden sonra, şimdiki kanlıları olanların pek sıklıkla sığındıkları mehdiyet ve deccaliyet alanında pek çok kendilerine güçlü kılıf ve özür bulabileceklerine kuvvetle itikat edenlerdenim. Buraya gelip her hoşlanmadıkları yorum altına ona, buna meşum terörist iması bırakan gayretli trollere ise aynaya bakmalarını, hatta daha ileri gidip selfie çekip kendilerini ihbar etmelerini salık veririm.
    Demirden korkan, trene binmez.
    Teemmel

  25. Davadan çıkan sonuç;
    Davadan çıkan son uç

    Oysa olmuş tarumar
    O artık dünyaya yar

    Gözsüze izan gerek
    Görmez ki gelmeyecek

    İş bu işin manası
    Laftır;dünya davası

    Dava dediğin zanla
    gitme
    zamanı
    anla

    Davadan çıkan sonuç
    Dava yok ki,durma uç

  26. Daha önce trenden inenler yapılan hatalar da dilsiz kesildiler şimdi ise Bülbül kesilip ozaman şu yanlıştı bu yanlıştı efendim başbakan talimat verdi gibi anlamsız açıklamalar yapıyorlar .son olarak benzer açıklamayı Ali babacan yaptı . Adamlık bu açıklamaları yanlışlıkları ozaman yapacaktınız. şimdi atıp tutmak kolay o nedenle o iki partiden bir fayda gelmez . Bulent arınç ise çork farklı her daim doğru bildiğini açıklamıştır. Fikirlerini kabul edersiniz etmezsiniz ayrı fakat adam gibi adam dı. Yazık oldu Yazık

  27. https://www.milligazete.com.tr/haber/5748117/bulent-arincin-gecikmeli-istifasinin-nedeni-belli-oldu

    Bülent Arınç’ın gecikmeli istifasının nedeni belli oldu
    Erdoğan’ın eleştirisi üzerine Arınç’ın istifasını normalde dün vereceği fakat Akdeniz’de hukuka aykırı bir şekilde Türk gemisinin aranması sebebiyle bir gün ertelediği öğrenildi.

    Arınç yaptığı istifa açıklamasında, “Benim konuşmamın, şahsılar üzerinden farklı zeminlere kaydırılması sebebiyle, reform çalışmalarını engelleyeceğine dair kaygılandığımdan, Yüksek İstişare Kurulu Üyeliği görevinden ayrılmamın daha uygun olacağına karar verdim” dedi.

    “DAVA ARKADAŞLIĞIMIZ DEVAM ETSİN”
    Yeniçağ’da yer alan habere göre; Arınç ile Erdoğan arasında bugün 25 dakikalık bir telefon görüşmesi gerçekleşmiş ve Arınç Erdoğan’a 4 kere istifa etmek istiyorum dediği öğrenildi. Arınç’ın en son 4 kez istifa etmek istiyorum demesi üzerine Erdoğan telefon konuşmasının sonunda istifayı kabul etti ve telefon konuşması “dava arkadaşlığımız devam etsin” diyerek sonlandı.

    “ZARARIM OLACAKSA İSTİFA EDERİM”
    Arınç, Erdoğan görüşmesinde dikkat çeken detaylardan birisi ise Erdoğan, Arınç’a şehit ailelerinden gelen tepkileri söylemesi üzerine Arınç, “Sizin önünüze programın belli bölümleri getirilmiş, tamamını anlattığımda ne demek istediğimi anlayacaksınız. Programda söylediklerim Yüksek İstişare Kurulu’nda söylediklerimin aynısı. Zararım olacaksa istifa ederim” dediği öğrenildi.

    AKDENİZ’DE YAŞANAN OLAY İSTİFAYI BİR GÜN GECİKTİRDİ
    Arınç ile Erdoğan’ın dün bir araya gelmesi beklenirken Akdeniz’de Türk gemisine hukuksuz arama yapılması Erdoğan’ın programının değişmesine neden oldu. Erdoğan’ın özel kalemiyle görüşen Arınç, “Akdeniz’de yaşanan hadiseden dolayı Sayın Cumhurbaşkanı’nın programı değişti, şu an kendisi yoğun” cevabı alması üzerine Arınç ve Erdoğan görüşmelerini bugün gerçekleştirmiş ve bu görüşme sonrası Arınç istifasını kamuoyuyla paylaştı.

  28. şimdi tabi, Bülent bey davaya o kadar odaklanmış ki davaların yer değiştirdiğini göremez olmuş. yeni davamızı değerli yoldaşımız, milletimizin mürşidi, ilmiyle ışık saçan, sinelerimizi nurla tanıştıran muhterem hocamız Semih Tufan Gülaltay şeyhimiz çok güzel anlatıyor. Bülent bey de dinlese öğrense bunları iyi olur:

    Watch “ALLAH’I BİLMEK (4.BÖLÜM) PEYGAMBERLER TARİHİ. TÜRK PEYGAMBERLER. ŞAMANİZM DİYE BİR DİN VAR OLDU MU?” on YouTube
    https://youtu.be/9J7LxoPuPh8

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız