‘Dava’ mı, o da ne?. Siyasette siyasetin kuralları geçerlidir.. Bize zamanı geldiğinde ceketini alıp gidecek siyasetçiler lazım…

11

Günümüzde siyaseti ‘dava’ olarak görenler var, onları kesinlikle yadırgamıyorum; fakat yıllarını siyasi gelişmeleri gözleyerek geçirmiş biri olarak bu tür bir yaklaşımın doğru olmadığını da biliyorum.

Partilere bir ‘dava’ adına destek verenler her dönemde vardır, ancak siyasi hayatın içerisinde yer alan kişi ve kadrolar çok daha esnek davranırlar ve ağızlarından ‘dava’ benzeri sözcükleri eksik etmeseler bile, aldıkları kararlar dünyadaki ve ülkelerindeki güncel durumun gereklerine uygun olur.

Çok partili ortamda yaşadığımız son 70 yılda, tek başına veya koalisyon halinde iktidar olmuş -sağ-sol fark etmez- siyasi partileri gözünüzün önüne getirin, bu tespitimin doğru olduğunu anlayacaksınız. Yalnızca AK Parti’nin 18 yıllık iktidarı bile ‘dava’ sözcüğüyle fena halde çelişen aynı konuya farklı politik yaklaşımlarla doludur.

[Örnek için fazla geriye gitmeye gerek yok: AK Parti tarafından Meclis’e sunulup yine AK Partili milletvekilleri oylarıyla kabul edilen kısaca ‘İstanbul Sözleşmesi’ diye adlandırılan ‘Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin parti içerisinden gelen itirazlara konu olması ve KADEM’in konuyu savunma tarzı yeterince göz açıcı.]

‘Dava’ sözcüğü siyasette çelişkili davranışları kitlelere açıklama mazereti olarak işe yarar.

İddialarla uygulamalar çeliştiğinde, “Ne yapalım, dava için o gün böyle davranmak gerekiyordu” mazereti olarak…

Tabii o sözcüğün sihirli bir tarafı da var. ‘Dava’ denildiğinde akan sular duruyor, sorgulama yapılamıyor, yanlışlara ses çıkarılamıyor, her söylenene “Eyvallah” denilmesi bekleniyor.

Eğer gerçekten ‘dava’ sözcüğüyle o sözcüğün içerdiği anlam kast ediliyor olsaydı, siyasi hayat içerisinde yer alanlar, yola birlikte çıktıkları ve varlıklarından dönemsel olarak yararlandıkları arkadaşlarından bizde rastlandığı kadar kolay vazgeçerler miydi?

[Tek parti (1923-1950) dönemi ile askeri darbeler sonrasında geçirilen yıllara daha fazla yakışıyor ‘dava’ sözcüğünün anlam kapsamı. Sonuçta, Cumhuriyet’in çok partili hayata geçme öncesi yıllarında yönetimde bulunanlarla darbeci askerlerin önceden belirlenmiş birer ajandaları vardı.]

Ne oluyorsa siyasi hayatta, sadece bizde değil dünyanın bütün ülkelerinde, bu alanın kendi kuralları içerisinde meydana geliyor. O kurallar arasında da ‘dava’ sözcüğünün akla düşürdüğü anlama yakın bir kural bulunmuyor. Siyaset iktidara gelmek için yapılıyor, bunu sağlamanın yolu neyse siyasetçiler ona uygun davranıyor; iktidara geldiklerinde de bulundukları yerde mümkün olduğu kadar kalabilmeyi hedef olarak seçip o hedefi gerçekleştirmeye yarayacak tavırlar belirliyorlar.

Bizdeki ile bazı demokratik ülkelerdeki siyaset arasında en önemli fark, o ülkelerdeki siyasilerin gelmeleri kadar gitmelerinin de sorunsuz olmasıdır. Partisi kendisini öne çıkarıp bir göreve getirdiği gibi, başarısızlığı iyice belirip partisi -veya halk- tarafından gitmesi istendiğinde başbakan -veya bakan, parti başkanı- ceketini alıp koltuğunu terk etmekte hiç zorlanmıyor o ülkelerde.

İngiltere’de defalarca yaşandı bu durum son yıllarda. Almanya’da başarılı başbakan Angela Merkel de makamından kendi isteğiyle ayrılmak için gün sayıyor.

Siyaset oralarda hizmet yarışı olarak görülüyor.

Umarım bizde de öyle görülmeye başlanır.

Bu konuda umutlanmamı sağlayan gelişme, bazılarınıza ters geleceğini biliyorum, yeni oluşum arayışlarıdır.

Geçmişte önemli siyasi görevler üstlenmiş ve başarılı bulunmuş insanlar, pekala emekliliğin keyfini çıkarabilecekleri yerde, ülkenin içinden geçtiği şartların dayatmasıyla zor bir işe kalkışma kararı verebildi.

Hem de tek bir oluşum değil, iki ayrı oluşum söz konusu bugün.

‘Dava’ sözcüğünün vaktiyle birlikte oldukları partinin öndegelenleri tarafından aleyhlerine kullanılabileceğini bile bile bu zorluğa talip olabildi bu insanlar.

Yalnızca görevde bulundukları geçmişte sergiledikleri başarılarının izlerini üzerlerinde taşımıyorlar, aynı zamanda görevdeyken yaşanmış yanlışlıklardan dersler çıkarmalarını sağlamış bir deneyimi de siyasi hayata aktarma niyetiyle yola çıkıyorlar.

Önemsememin bir sebebi de bu.

Halk kendilerine teveccüh ederse ne ala, bunu sağlayamazlarsa kenara çekilmeyi de göze alarak…

Belki bu gelişme ülkemiz siyaseti açısından yeni bir döneme yelken açma fırsatı olur.

ΩΩΩΩ

11 YORUMLAR

  1. Gelecek

    İnsanlık iki kaynaklıdır. Akıl ve nakil. Geçmiştekilerin yaptıklarını öğrenmek, onların yaptıkları içinde yürümek, aklını kullanarak hayatı yenilik üzerine kurmak vardır. Kimilerine göre bu değişmektir. Kimi, taşranın yaptıklarından hoşlanır onları yaşatmak ister. Kimi yeni şeyler yapmak ister. Bu, kişilere göre böyle olduğu gibi topluluklara göre de böyledir. Kimi topluluklar geleneklerini sürdürürler, kimileri ise atılımları severler. Çağlar da farklıdır. Kimi zaman gelenekçiler hakim olurlar, kimi zaman atılımcılar hakim olurlar.

    Uygarlık ömrünü doldurunca yenilikçiler hakim olur. Zamanla yenilik iktidar olur. Gelenekçilik başlar. Yaşlanır, yenilikçiler devreye girer. Şimdi neredeyiz? Akılcı Batı devrededir. Çökmeye başlamıştır. Nakilci doğu yeniden devrededir.

    Tarihte dinler hüküm sürmüştür. Sonra siyaset hüküm sürdü. Sonra Sermaye hakim oldu. Şimdi sıra ilimdedir. Babacan Sermaye’yi temsil ediyor. Geçti Bor’un pazarı. Davudoğlu ilmi temsil ediyor. Ağırlığını koyabilirse başarı şansı vardır.

    AK Parti ilme dönerse kalma şansı daha büyüktür. İlmi siyasette çatışma değil yarışma vardır. İmamoğlu’nun başarısı, buradan gelmiştir. AK Parti bunun için kaybetti. Devlet başkanı taraf tutup halkını bölüp alenen onlarla didişmez. Vaz geçerse gelecek onun. Devam ederse ya Türkiye batar ya da yeni bir oluşum olur.

    Bu, bu kadar basittir. Ümitliyiz.

  2. 1) Dava: Büyük Şair “Dava tek: Ölmemek!” demiş. Bazı Müslümanlar için dava budur: Ölene kadar saraylarda saltanat sürmek. Muaviye’den Esad’a, Kanuni’den Erdoğan’a Müslüman hükümdarların hemen hepsi için geçerlidir bu… Yaşamak, uyanıkların davasıdır. İzzetin Doğan’ın bir sözünü aktarayım: “12 Eylül öncesinde Alevileri namlunun ucuna sürenler darbeden sonra ortadan toz oldular!” Gençler namlunun ucuna “davaya hizmet” diye sürülüyorlardı.
    2) Tılsımlı Şal: Yandaşlar ve troller (onlara göre “Davaya hizmet” bize göre “İktidar yalakalığı” başlığı altında) her şeyi söyler, yazar ve yaparlar… Hakikat diye bir dertleri yoktur. Yalan onların mümeyyiz vasfıdır. Dava, her türlü pisliğin üstüne örten sihirli bir kelime, tılsımlı bir şaldır. Yalanları, iftiraları, çalmaları, çırpmaları ve her türlü cibilliyetsizlikleriyle tez zamanda ülke gündeminden yok olup gitmelerini diliyorum. Türkiye’nin yeni ve temiz bir sayfa açması gerekiyor.
    3) Karanlık Ağızlar: Devlet Bey “Hâlâ konuşması ve serbestçe gezmesi adalet adına handikaptır!” dedi Fehmi Bey için. Memlekette handikaptan bol bir şey yok. Karanlık ağız da çok memlekette. İktidar büyük bir karanlık ağız mesela. Sorun o ağızlardan çıkan kem sözlerin artık etkili olamaması. “Bunlaaaaaaaarrr…” diye ünleyen bir başka karanlık ağız Cumhuriyet tarihinde yok, dünyada da yok.
    4) Saray ve Handikap: Son yorumumda “Gençler hâlâ şehit olurken bin odalı sarayda yaşayabilmek nasıl bir handikaptır?” diye sormuş ve eklemiştim: “Bu nasıl bir vicdan ve bu nasıl bir karanlık zihniyettir ki 20 yaşındaki gençler daima ölürken, Devlet ve Tayyib beyler daima yaşıyorlar. Yok mudur bu ülkede “Gençler ölmesin, ben öleyim” diyen bir babayiğit, bir yandaş köşe yazarı, bir iktidar milletvekili ve troll.”
    5) Saffeti İslam: Japon imparatorunun sarayı gerçekten içler acısı. Bir oturak eksik. Bizimkiler Obama için “zavallı” demişlerdi. Japon imparatoru için de aynı şeyi söylemiş olmalılar ama içlerinden. Herhâlde imparatora “Gel bize de sana Saray neymiş gösterelim” dememişlerdir. Japon ve Türk sarayları arasındaki fark aslında iki milletin karakteri arasındaki farkı ortaya koyuyor. Akif bu durumu tespit etmiş ve “Siz gidin saffeti İslamı Japonlarda görün” demişti. İmparatorun sarayı bunu çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Akif şunu da söylemişti: “Biz de leşten daha hissiz daha kokmuş can var!” Akif’in mısraları “Milletin adamı milletin sarayı” diye konuşan cibilliyetsiz troller için elbette hiçbir şey ifade etmez.
    6) Karakter Farkı: Japonlardan bahsedince değinmeden olmaz. Ehli Sünnet adında bir tv kanalı var. Bu kanalın adamları Japonya’ya gitmişler ve Budist tapınağında ezan okumuşlardı. Bunu da büyük bir marifet olarak duyurmuşlardı.
    7) Ahlâki Üstünlük: Aslında hiçbir zaman ahlaki açıdan üstün değildiler. Dikkatli bir bakış bu şahısların her zaman ruhen ve fikren sorunlu olduklarını tespit eder. Mağdur ve mazlum olmalarından kaynaklanan avantajlı durumlarını kaybettiler.
    8) Son Geri Sayım: Ahlaki üstünlük dedikleri şeyi 2011’de Erdoğan’ın agresifleşmeye başlamasıyla yitirmeye başladılar. 2013’te Gezi olayları ile postu deldirdiler. Kabataş yalanı ve yolsuzluk görüntüleri ile tılsımlarını yitirdiler. 2014’te bin odalı saray ile tüy diktiler. 5 yıldır uzatmaları oynuyorlar. 2023’teki gidişleri Büyük Kurtuluş olacak hepimiz için.
    9) Öneri: Yandaş medyanın yazarlarının mal, mülk ve paralarına el konmasını ve Medyanın Şırnak’a taşınmasını iktidara öneriyorum. Yandaş yazarların Şırnak’ta zorunlu ikamete mecbur tutulmaları… Ne şahane olur… Bi nevi varlık vergisi. Varlıklarını bu iktidara borçlular bunun zekatını vermeliler. İktidar sahipleri bu ve benzeri büyük ve şaşırtıcı hamleler yaparlarsa iktidar sürelerini uzatabilirler.
    10) Hakikat: “Totaliter Örgütlerin üst yönetiminde herkes şefin yalan söylediğini bilir. Ama şef kaybederse hepsi kaybedeceğinden susarlar. İlke, şefin yanılmazlığı değil, yenilmezliğidir; buna olan inanç biterse totalitarizmin hayal dünyası bir anda çökecek ve Gerçek kazanacaktır.” demiş Hannah Arendt. Mehmet Akif te “Kimbilir belki yarın belki yarından da yakın” demiş.
    11) Peynir Gemisi: Üst akıl, iç ve dış mihraklar, dahili ve harici düşmanlar, yerli ve milli, bakın burası çok önemli, telekinezi, jöle, falan kılı, filan tüyü… Portakal mıdır, mandalina mıdır, narenciye midir… Ahlâksız, geri zekâlıya bak ya… Kız mıdır kadın mıdır… Alçaksın, adisin, nâmertsin… İki ayyaşın yaptığı yasa… Menderes asılırken neredeydiniz… Çöptür, çamurdur, Rumdur, Pontustur… Kem sözle, boş lafla gemi artık yürümüyor. Başka laflar, yeni hareketler, farklı tavırlar lazım. Ali Babacan’ın yolu açık olsun.
    12) Puslu Kafalar: Değerli ve şaşırtıcı yazarımız İhsan Oktay Anar’ın başyapıtı Puslu Kıtalar Atlası’ndan iki alıntı: “Oysa Büyük Efendi hissettiği sıkıntıyı biraz deşseydi, iktidarın acizlik, güçsüzlüğün ise dirim çağrışımlarıyla yüklü olduğunu farkedecek ve Bünyamin’in kendisine karşı taşıdığı üstünlüğü biraz olsun anlayabilecekti.” (S.148) “Aynı zamnda gücün ve her türlü iktidar tutkusunun da ne kadar büyük bir erdemsizlik olduğunu bu sayede gördüm.” (s.216)
    13) İhanet: Birkaç kez alıntılamıştım. Tekrar etmekte fayda var. Roger Garaudy’nin şöyle bir saptaması var: “Eğer ben mutlak hakikatin kendi tekelimde olduğuna eminsem benim gibi düşünmeyen (bana biat etmeyen) her birey ya tımarhaneye kapatılması gereken bir deli ya da hapsi veya ölümü hakeden şuurlu bir asidir!”
    Fevkalade bir saptama… Biz de tasavvuf ahlakı bağlamında ve tarihi tecrübemiz ışığında şunu söyleyebiliriz: En büyük ihanet 20 yaşında gençler toprağa düşerken saraylarda yaşamaktır. Sarayda yaşayan biri dinden, imandan, ahlaktan, davadan söz edemez. Medeniyet Yürüyüşü, Dava gibi laflar eden yazarların Saray konusunda tek laf edemeyişleri bu adamların ne olduklarını ortaya koyuyor.

  3. Kimin kolay vazgeçtiği bence su götürür.
    Fehmi Bey’in kastettiğinin tam tersi de pekala söylenebilir.Bırakıp gidenler genellikle 15 yıl boyunca önemli görevlerde bulunanlar.Gitmekle makam yoksa biz de yokuz demiş oluyorlar bana göre.

    Bir kısım siyasetçiler göreve geliyor,12 yaşına kadar Kur’an öğrenmeyi yasaklıyor,
    peruğun üzerine başörtüsüne bile izin vermiyorlar.Böyle bir ortamda dava diye bir şeyin olmamasından bahsedilemez.

    Öte yandan Fehmi Koru’yu Fehmi Koru yapan bir davanın temsilcisi olarak görülmesidir.Mesele sadece yazı yazmak olsaydı,iyi yazı yazan her insanın toplumda saygın bir yeri ve tanınırlığı olması gerekirdi.Halbuki iyi yazı yazdığı halde bir davası olmadığı için toplumun varlığının farkında bile olmadığı insanlar var.

  4. Ali Babacan emeklilik için daha çok genç Fehmi bey.
    Ancak faydalı olabileceği bir parti varken , Sn. Cumhurbaşkanı ile de görüşmesine rağmen parti kuruyorsa , Türkiye siyasetinde en büyük makamda bulunan Sn.Cumhurbaşkanını dinlemiyorsa , daha büyük ! yerlerden bir görev tevdi edildiği anlaşılıyor. Şu an en büyük problemimiz ekonomi ve adalet . Bu parti kuracak arkadaşlar %52 + 1 sisteminde Cumhur İttifakına kaybettirme ajandasına sahip olmadıklarına kimseyi inandıramazlar. Parti kurarlar , alacakları maksimum % 5 oy ile ancak CHP li bir başkanın 2023 te Türkiyeyi idare etmesini sağlarlar . Bundan öte bir yere varabilecekleri mümkün görünmüyor.
    Ayrıca PKK lı bir it olan Cemil Bayığın yazısını yayınlayan Washington Post’u adam yerine koyup bu platformda zehir servis eden arkadaşlara da bebek katillerinin sevicilerinden , desteklerinden uzak durmalarını ehemmiyetle tavsiye ederim. Ola ki boş bulunmuşlardır. Bir kişiye olan düşmanlıkları ( bu düşmanlıkta haklı oldukları sebepleri olabilir) gözlerini kör edip , teröristlerin pisliklerini boca ettiği kanalizasyon sahiplerini refere etmekten umarım vazgeçerler. Biz Türkiyede yaşayan insanlar olarak bu tür şeylerden acayip derecede rahatsız oluyoruz. Kahrolsun PKK ve onu piyon olarak kullanan ABD , İSRAİL , AB ve her kim varsa . Teröriste terörist demeyip yazısını gazetede yayınlayanların da elbet defteri dürüleceği günler gelecek.

  5. Yöneticinin ” dava” sı nedir?”sorusunun cevabı bana göre “halkının huzurunu sağlamak”tır.

    Toplumda huzursuzluğun çoğalması yönetici için başarısızlığın,huzurun çoğalması ise başarının göstergesidir .

    Toplum huzurunu sağlayacak enstrümanlar ise ülke kaynakları korunup geliştirilerek refah seviyesinin artırılması ve bunun vatandaşlar arasında adil/dengeli paylaşımı, insanlara iş imkanlarının sağlanması,insanın insan olmasından kaynaklı temel haklarının saygıyla korunması,ahlak temelli güçlü bir eğitim hizmetinin her vatandaşa ulaştırılması,başta yöneticiler olmak üzere huzur/barış dilinin toplumda yaygınlaştırılması… gibi hemen herkesin bildiği değerlerdir.

    Bu manada ülkesinde huzuru tesis etmiş yönetici ” davasında” başarılı olmuş demektir.Daha fazla uzatmadan Şeyh Edibali’nin Osmangazi’ye olan meşhur nasihatiyle sözü bağlayayım:”İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!”…

    • Yukarıdaki yazıyı hususen “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın “sözüyle bağladım.Zira Nuray Mert’in abartılı bir dille bu söze ilişkin bir eleştirisi o zamandan bu zamana kafamı kurcalayıp duruyordu.O şöyle diyordu:

      “Doğrusu, sağ siyasetçilerden yıllardır her duyduğumda tüylerimi ürperten “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” özlü sözünü de, bu kez Ekrem İmamoğlu’ndan duymak demokratik bir gelecek ufkundan ne kadar uzak olduğumuza dair kaygılarıma tüy dikti. “Ne yani insanı devleti yaşatmak için mi önemsiyoruz, bu ne saçma laf, Şeyh Edebali söylemişse söylesin, bu devirde bu kafada olmak neyin nesi?” deme noktasına gelmediğimiz sürece işimiz zor olacak.”Nuray Mert İndependent 10.06.2019

      Nuray Mert’in “insanı devleti yaşatmak için mi önemsiyoruz” sonucuna varıp saçma laf dediği Şeyh Edebali’nin sözüne baktığımızda ise cümleler şöyle sıralanıyor:

      “Ey oğul, artık Bey’sin!
      Bundan sonra öfke bize, uysallık sana.
      Güceniklik bize, gönül almak sana.
      Suçlamak bize, katlanmak sana.
      Acizlik bize, hoş görmek sana.
      Anlaşmazlıklar bize, adalet sana.
      Haksızlık bize, bağışlamak sana…
      Ey oğul, sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz.
      Şunu da unutma; insanı yaşat ki devlet yaşasın.”

      Bana göre bu sözlerden “insanın ancak devleti yaşatmak için önemsendiği”sonucunu çıkarmak,üstüne bir de “saçma”diyerek damga vurmak doğrusu ciddi bir algılama probleminden kaynaklanıyor.

      Ben de bu sözden (öncesindeki onu tamamlayan diğer cümleleri hesaba dahi katmaksızın) şu anlamı çıkarıyorum:İnsana değer ver!İNSANI YAŞAT,YANİ Ona sahip çıkar,insana öncelik verip Onu devlet olarak kollayıp ,ihtiyaçlarını karşılar,sıkıntılarını çözer,insanlığının gelişmesini sağlayacak eğitimi verir,toplum huzurunu sağlarsan bunun doğal sonucu olarak idaresini yürüttüğün devlet te kendi hayatiyetini sürdürür…Bu sözden devletin insana tercih edildiği sonucunun çıkarılması bence yanlış olmuş.

      Bazı politikacıların bu sözü yanlış anlayıp,kendi anlayışlarına malzeme olarak kullanmaları da sözün yanlış ve saçma oluğu anlamına gelmez;sözü mecrasından saptıranın yanlış yaptığı anlamına gelir.Şeyh Edebali’nin sözünü kastettiğinden farklı hale getirip sonra da saçmalıkla nitelemenin Ona karşı yapılmış ciddi bir haksızlık olarak gördüğümden vurgulamak istedim.Maalesef sözü bütünlüğünden kopartıp,parçalı değerlendirmek gibi yaygın bir yanlışımız var.Bu da uzlaşmaları değil,anlaşmazlıkları körüklüyor.

  6. nurdan hanım jos ropgine e bakın diyor . ben baktım waşington post yazarı .yani yeminli tayyip Erdoğan düşmanı maniplasyoncu küreslcilerin gazetesi bunlardan mı icazet alacaz .onlar ne yazdıysa tersi DOĞRUDUR HER ZAMAN. AMA Y E D İ R M E Y İ Z.

    • Sedat bey! Size göre doğru konuşanlar ve Erdoğana ou vermeyenlerin hepsi Erdoğan düşmani.
      Doğru söyliyorsunuz! Siz şimdiye kadar….. Türkiyeyi yiyip bitiren Erdoğanı kimseye yedirmediniz, FAKAT ERDOĞAN BIR TÜRLÜ GÖZÜ DE KARNIDE DOYMADIĞI İÇİNDIRKI geçmişdeki tükürdüklerini şu an yalamakla meşgul.

  7. 4 gün sonra tam 3 yıl olacak.
    Birilerinin niyetlerinin ne olduğunu iyi bilen birisi seçmenlerinden 6 ay kendisine yardimci olmalarini istedi.
    6 geçince seçmenlerinden 1 yıl daha zaman istedi.18 ay olmasina rağmen seçmenlerine verdiği sözü yerine getirememişti, ve şunu söyledi ” bu iş ne benim nede sizlerin bildiği gibi değilimiş ve tam bir felaketin içindeyimişız bir iki yila bitecek bir iş değil…. ama ben size bu işi bitireceğime soz veriyorum.
    Verdiği sözü tuttu ve ülkeyi ancak uçurumun dibinde çamura gomülmeden tutabildi.
    Birileri görevini tamamlamak uzere, Ülke şu an düştüğü çukurdan çıkaracak görevlileri bekliyor.

    Evet Fehmi bey! Davadan bahsedenler doğru söyliyorlar….onlar davasıni henüz tamamlayamadılar ve tamamlamadan da tarihin çöplüğune gömülecekler.

    Ülkemiz,Dünya ve millet Istanbul Büyükşehir Belediyesindeki Trollerden ancak kurtara bildi. Kolay değil 500 / 600 trollün 24 saat Rüsyanın yardimi ile insanlarin ülkenin hayatlarini karartilar.
    Aşağıdaki İngilizce link, Erdoğanin marfetinden bahsediyor.
    Ekonomiye rus füzlerinin yapacağı tahribati yaziyor.

    https://www.washingtonpost.com/opinions/global-opinions/the-moment-of-truth-has-come-for-us-turkey-relations/2019/07/11/ba81e774-a414-11e9-b732-41a79c2551bf_story.html?utm_term=.1280d6709998

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız