Her yeni tedbir beni melâle sürüklüyor

27

Mevsim değişiminde, hele yaş kemale ermişse, Yahya Kemal’i hatırlamamak elde mi? 

“Günler kısaldı. Kanlıca’nın ihtiyarları  

Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları. 

Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa… 

Yazlar yavaşça bitmese / Günler kısalmasa…”

Yaz bitti, günler kısaldı.

Bunun ilk etkisini, yaz kapıdan göründüğü andan bugüne kadar korona ile mücadeleyi farklı biçimde yürüten hükümetin şu sıralarda ayaklarının suya ermesinde görüyoruz. Epeydir ilk kez koronanın yeniden tehlikeli bir yaygınlığa erişmekte olduğunu en yetkili ağızlardan duymaya başladık.

Oysa şimdiye kadar “Herkeste olsa da bizde o kadar vaka yok” havasındaydı Türkiye.

Reklam

Aldırmaz görüntünün yerini bir kez daha ciddiyet aldı.

Neden aldırmaz görüntünün benimsendiğini anlamak için yaz sonuna doğru birkaç günü Bodrum’da geçirmem yetti. Yılın en az altı ayı boyunca binlerce turisti konuk eden güzelim otellerin büyük bölümü bu yıl kapalı kalmayı tercih etmişti.

Otelini kapalı tutan bir dostum “Açık tutulan oteller yüzde 30 kadar” dedi bana.

Kapalı otellerden birine uğradığımda koronasız günlerde binlerce insanı ağırlayan tesisin yalnızları oynamasına dalıp hüzünlendim.

Yabancıdan geçilmez Bodrum’da hayli zamandır ilk kez bu yaz ağırlık yerli turistteydi.

O da iyi, ama yerli turist harcamasını Dolar veya Euro cinsinden yapmıyor. Türkiye’nin ise şu sıralarda yabancı paraya ihtiyacı var.

Çoğu ülke, insanlarına, ‘evde kal’ çağrısı yaptı, dışarıya çıkmayı yasakladı. 

Koronayı ciddiye aldıkları için.

Reklam

İngiltere’nin hali komikti. Birkaç ülkeyi yaklaşılmayacaklar listesine alıp kapılarını açık bıraktı İngiltere; ancak vatandaşlarının gittiği ülkelerde salgının etkili olduğu fark edilince kısa bir mühlet verilip acele eve dönülmesi istendi.

Sefilleri oynadı İngiliz turistler; Fransa’dan, Portekiz’den birkaç saat içerisinde palas pandıras geri dönmek zorunda bırakıldı.

Bizde insanlarımızın büyük bölümü salgını ciddiye alıyor. Hemen herkesin bildiği tanıdığı insanlardan, hatta aile fertlerinden koronaya yakalananlar var çünkü. Ölenler de var. Haberler ulaşınca ister istemez konu daha bir dikkatle değerlendiriliyor.

Yaşlıları korumak daha çok ailelerin gençlerine düşüyor.

Geçen gün bir dostum, “Bizim çocukları, torunları sıkça görürdük, şimdi ancak görüntülü telefon görüşmeleriyle yetinmek zorunda kalıyoruz” diye yakınıyordu. Anne-babalarına hastalığı taşımamak için gençler fedakarlıklara katlanıyorlar.

Kendimizden biliyorum.

Hastalığın ve salgının en ciddiye alındığı ülkelerden birinde yaşayan bir yakınım yaz sonuna doğru çıkan izinle Türkiye’ye geldi ve çoluk çocuğuyla evimize yerleşti. Yerleştiler, fakat birbirimizle normal ilişki kurar hale gelmemiz o kadar kolay olmadı. Onlar sayesinde diğer yakınlar da yine mesafeli olarak yanımıza gelebildiler. 

Normalde her yazı birlikte geçirdiğimiz aile fertleriyle ilk günlerde bayağı mesafeli beraber olabildik; neden sonra birlikteliğimiz normale dönebildi.

Dün cuma namazı çıkışında koronayla ilgili “Ne yazık ki, uyarılarımıza halkımız ciddi manada dikkat etmedi” çıkışını yapan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı dinlediğimde yeni tedbirlerle işin biraz daha sıkıya alınacağını anladım.

İşin sıkıya alınması gerekiyor, ama alınan her tedbir içimizden birilerinin daha rahatsızlığına da sebep oluyor.

Ekonominin bel kemiğini teşkil eden esnaflar sözgelimi, korona günlerinde dükkanlarını açamadıkları için çok zarar gördüler. Dükkanlar şimdi açık, ancak tedbirlere uyanlar alış-verişten de uzak duruyorlar. Hizmet sektörü tamamen felç olmuş halde; çalışanlar çalışamıyor şu günlerde.

Her günün sonunda son 24 saat içerisinde salgın yüzünden hayatını kaybedenlerin muhasebesi bizlerle paylaşılırken, yazımın başında ilk beyitlerini aktardığım Yahya Kemal’in ‘Eylül sonu’ şiirinin devamı geliyor aklıma:

“Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;  

Lakin vatandan ayrılışın ızdırabı zor.  

Hiç dönmemek ölüm gecesinden bu sahile,  

Bitmez bir özleyiştir, ölümden beter bile.”

Yazının başlığındaki ‘melal’ sözcüğü de Ahmet Haşim’in ‘O belde’ şiirinden alınma. 

“Melâli anlamayan nesle aşina değiliz” diyordu Haşim.

Yahya Kemal’i ve Haşim’i içinden geçtiğimiz şu günlerde daha iyi anlıyorum.

ΩΩΩΩ

27 YORUMLAR

  1. Dinı Bütun Yonetimin Yol Harıtasi

    Hamdolsun, Elhamdülillah, İnşallah
    Ya Allaaah Bismillah (AVM açılışı)
    Noktasında, Hasebiyle, Velev ki
    Kişi başı milli gelir 3,5 kat arttı
    Bak burası önemli, V çıkışı
    Hedef, ideal, cek-cak, 2053, 2071
    Ezanlar susmayacak (çav bella)
    Hafter meşru değil bir kere
    Faiz neden enflasyon sonuçtur
    Navteks ilan ettik, oyunu bozduk
    Yunan taraftarı (Kadir Mısıroğlu)
    Devletin cebinden beş kuruş çıkmayacak
    Kızıl Elma, Mavi Vatan, Mısır düşman
    Ey ABD, Ey Rusya, Ey AB, Ey bilmemne
    Hey Katar versene borç
    Bu kardeşinize yetkiyi verin hele
    İsteseniz de istemeseniz de …

  2. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenen AK Parti İstanbul 100 Bin Yeni Üye Programı’nda katılımcılara hitap etmiş. “Hamdolsun bugün AK Parti 10,5 milyonu aşkın üyesiyle bırakın Türkiye’yi, dünyanın sayılı siyasi hareketlerinden biridir” demiş.

    Anayasaya göre Erdoğan aynı zamanda Silahlı Kuvvetlerimizin Başkomutanıdır. Şimdi yukarıdaki paragrafı ‘Türk Silahlı Kuvvetlerinin Başkomutanı Erdoğan’ diye başlatıp okumaya öyle devam edin!

    Türk tipi Başkanlık Sistemi tam bir ucube model. Devletin ciddiyetini, saygınlığını ayaklar altına aldı ve kutuplaşmayı had safhaya çıkarttı. Tez zamanda bu hastalıklı sistemden! kurtulacağız inşallah.

  3. Yaşlı hasta bakıma muhtaç özürlü yada bünyesi bir halde zayıf diye birkısım canlıların ölmesine, ayrıştırılmasına karar verdik!
    İnsan nüfusunun beşmilyon ile sınırlanması gerek!
    Yada bir insanın, ben bu hayattan sıkıldım, bir diğerinin bu acıya dayanmak istemiyorum, diyerek hayatına son verme hakkının olduğunu iddia etmesi!
    Veya,
    Yollar köprüler yaptırdık geçesiz diye,
    hastaneler yaptırdık yatasız diye,
    Çeşmeler yaptırdık suyundan içesiz diye,
    İçmeden gitmek niye?

  4. Üstat; hüzünlü bir yazı yazmışsınız. Güz mevsiminin hüzünlendirmesi gibi. Hüzünlenmek güzel bir şey. Yaşlanmak da hayatın bir gerçeği. Hastalık da hayatın bir gerçeği.. Her zaman tedbir almak da var tabi ki. Bir ömür için önemli olan dik durmak. Oradan oraya savrulmamak. Üstat sizde şimdiye kadar savrulmadınız inşallah. Hüzünlenmek de ağlamak da güzel şeyler bunlar. Nice yıllara üstat.

  5. Corono 19 pandemi,Dabbet-ül Arz Oalabilir mi?
    Bediüzzaman bu konuda şöyle söylemiştir: “Amma “Dabbet-ül Arz” Kuran’da gayet mücmel bir işaret ve lisan-ı hâlinden kısacık bir ifade, bir tekellüm var. Tafsili ise; ben şimdilik, başka meseleler gibi kat’î bir kanaatle bilemiyorum. Yalnız bu kadar diyebilirim: (Laye’lemulğaybeillallah) Nasılki kavm-i Firavun’a “çekirge âfâtı ve bit belası” ve Kâbe tahribine çalışan Kavm-i Ebrehe’ye “Ebabil Kuşları” musallat olmuşlar. Öyle de: Süfyan’ın ve Deccalların fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana ve Ye’cüc ve Me’cüc’ün anarşistliği ile fesada ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfür küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle, arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak, zîr ü zeber edecek. Allah u a’lem, o dabbe bir nev’dir. Çünki gayet büyük bir tek şahıs olsa,her yerde herkese yetişmez. Demek dehşetli bir taife-i hayvaniye olacak. Belki إ ِلَّا دَابَّةُ الْأَرْضِ تَأْكُلُ مِنسَأَتَهُ âyetinin işaretiyle, o hayvan, dabbet-ül arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek. Mü’minler iman bereketiyle ve sefahet ve sû’-i istimalâttan tecennübleriyle kurtulmasına işareten, âyet, iman hususunda o hayvanı konuşturmuş.”Kaynak:Said i Nursî, Şuâlar ;5. Şuâ.

    • Sayın ertav ilk kez fitne ve fesada yol açmaksızın bir yorum paylaşmayı başarabilmişsiniz maşallah, hem de dini içerikli olmasına rağmen gayet güzel bir alıntı olmuş. Burda genellikle üstadın adını ananlar kendi kirli emellerine ve safsatalarına alet etmek için yaparlar bunu; gördüğüm kadarıyla en azından böyle bir çabanın izi görünmüyor ve hüsnüniyetle üstad hazretlerini bu şekilde yadetmemize ve hikmetlerinden istifade etmemize vesile olduğunuz için halisane teşekür ederim.

  6. Futbolla ilgilenip büyük olduğu söylenen (şimdilerde transfer ettikleri 37-38 yaşına gelmiş futbolcuları bizlere “rüya gibi transfer!” türü sansasyonel haberlerle yutturulmaya çalışılan) takımlarımızdan birinin taraftarı olan arkadaşları kızdırmamak, ya da onlara antipatik görünmemek için isim vermeyeceğim.

    Ama, işler sapa sardığında, yattı balık yan gider misali, “Taktik maktik yok! Bam bam bam!” yoluna giden teknik direktörlerin kurnazlığını biliyoruz.

    Şans yaver giderse, “Adam futbolun piri, azizim, baksana gitti denilen maçı nasıl da çevirdi!”siniz.

    Bam bam bam! iş görmediyse, nasıl olsa yeşil sahadan basın toplantısı salonuna gidinceye kadar, madara olmuşluğun sorumluluğunu sırtına yıkacak birileri bulunur -ama oyuncular, ama hakem, ama ‘kumnpasçı federasyon’.

    Erdoğan, zaman zaman, bana o tür teknik direktörleri hatırlatıyor.

    Bir yıldan diğerine biribiri ardına gelen başarısızlıklarla otorite sarsılmış, elde avuçta fi tarihindeki başarılardan başka bir şey kalmamış göründüğünde, sürekil savunma halinde olmak, sürekli başarısızlıklara sizi temize çıkaracak bir gerekçe uydurmak zorunda kalmak, insanı yorar.

    O yorgunluk ve tükenmişlik duygusu içinde, eski dikkat ve uyanıklığınız da aşınır.

    Daha çok açık verir, daha az inandırıcı olmaya başlarsınız.

    Yardımcılarınızın madara olmuşluğun sorumluluğunu sizin omuzlarınızdan almak için söylediklerini de yanlışlayıp onları boşa düşüren şeyler söylemeye başlarsınız -aşağıda olduğu gibi:

    “Biz Oruç Reis’i bakım için limana çektiysek bunun da bir anlamı var. Bu anlamlı bir yaklaşımdır. Diplomasiye bir fırsat tanıyalım, Yunanistan bizim bu yaklaşımımızı olumlu istikamette karşılasın ve buna göre de adım atalım. Bunun için yaptık.”

    Bu, yardımcılarınızın dillendirdiği bakım makım işlerinin bir “hikaye” olduğunun yersiz biçimde uzatılmış cümlelerle ilamıdır, siz bunun farkında olmayacak kadar bitkin ve dikkatsizsinizdir.

    Ülke yönetmek, öyle 90 dakikalık bir maç değil.

    Yani, “Yattı balık yan gider. . . Ya herro ya merro! Bam bam bam!” deyip şansınıza sığınırak çıkamazsınız işin içinden.

    Gaz bulmuşluğunuz doğru bile olsa, örneğin, o gazı çıkarıp az buçuk soluk alıncaya kadar geçecek yıllarda ne yapacaksınız?

    Aşı bulsa birileri (ki en iyimser tahminler bile en az bir yılı öngörüyor), o aşı yandaş şirketlere dağıtılan ulufe değil ki satın alıp üç beş haftada halka dağıtasınız, “Nasıl geçirdik ama koronaya” diyerek elde promptır gerdan kırıp TV kanallarını dolaşasınız.

    Elin doları Eurosu da Haticeye değil, neticeye bakar.

    Her iki üç maçta bir mazeret uydurmak zorunda kaldığınızı düşünün.

    “Hakem penaltımızı vermedi.”

    Evet, vermedi, ama sen de kalende üç gol gördün.

    “Federasyon bize kumpas kurdu.”

    İyi de aynı federasyon iş başındayken iki kere şampiyon oldun -olmadın mı?

    Futbol da siyaset gibidir.

    Taraftarın duygu yatırımı büyük rol oynar. İnsanın gözüne perde bile iner.

    Amma ve lakin, her bir yılı bahanelerle açıklayıp taraftarı her yıl daha da üzerseniz, homurtular yükselmeye başlar tribünlerden.

    Gün gelir, “Yok ya, bundan bir cacık olmayacağı belli. . .” de demeğe başlar insanlar.

    Boğaz Köprüsü’nden düşseniz Ortaköy sahilinden elinizde iri balıklarla çıkacak kadar şanslı iseniz, diğer teknik direktörlerin çapsızlığı sayesinde o tür nihai kanaatlerin işitilmesi gecikir.

    Ama, olan sadece bir gecikme halidir.

    Kasım gibi Türkiye’de cacık mevsimi başlıyor.

    Sürse sürse 4-5 ay sürer. . .

  7. Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkan Adaylığı sürecinde “sahte senet ve görevi kötüye kullanma” suçlaması ile karşı karşıya kalan Mansur Yavaş, hakkında açılan davadan beraat etti. Suçlamayı yapan ve AKP’liler tarafından “saygın bir iş insanı” olarak tanımlanan Necmettin Keskin ise hakkındaki suçlamalar nedeniyle 6.5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Hakkında yakalama kararı çıkarılan Keskin aranıyor.

    Şimdi çıkıp da Mansur Yavaş’tan özür dileyecekler mi? Hiç sanmıyorum. Gerçek illet-zillet kimlerdir giderek ortaya çıkıyor!

  8. ”Nasıl olasa öleceğiz,tetbire ne gerek var?” mantığı ,pandeminin ilacı olduysa;halk yanmıştır.Umursamaz tavırlar ve yetersiz çareler için ;”Haydi Allah a sarıllalım!” demek yılgınlık eseri olmalı.Her zaman ve her işte Allah a sarılmalı,işin içinden çıkamadığınız zaman değil.Tehlike ve çarasizlik anında Allah aklınıza geliyorsa,sizde bir tuhaflık var demektir.Duyarsız kalınan Covid 19 pandemi nedeniyle;”Nasıl olsa öleceğiz,ha bugün ha yarın.”,”Yok çaresi,Haydi Allah a sarılalım.”gibi yaklaşımlar sorumlu olanları kayırmak demek oluyor.Evet faniyiz,öleceğiz,her daim Allah a muhtacız; ama bu ,sorumluluktan kaçmak ve kaçınmak için neden değildir.Ölümle burun buruna geldiğinizi düşünerek; kendiniz için neyin önemli olduğunu bir düşünün.”Hayatta neyin önemli olduğunu keşfetmek için, bir felaket beklememek gerekir. ”diyor, H. Jackson Brown.Ölüm mü,yaşam mı istersiniz?Diye sorulsa, verececeğiniz cevap nedir?Şu ibretlik kıssa size bir fikir verir mi? Bir adam, yürürken arkasından bir aslanın koştuğunu görür. Hızla kaçarken tam önünde bir kuyu görür ve hızla kuyuya iner. İpe sarılıp kuyuya inerken alt tarafta büyük bir yılan görür.
    Yılan hızla buna doğru yükselirken
    -Ne yapacağım der. Üstte aslan altta yılan.
    O sırada iki tane fare biri beyaz diğeri siyah ipi kemirmeye başlar. Her yerden başı belada iken bir anda bir yüzünde ıslak bir şey hisseder. Bir arı bir damla bal yüzüne bırakır ve balın tadı damağında iken uyanır.
    -Oh be rüyaymış der. Bir evliyaya rüyayı anlatır. Rüyamın yorumu ne diye?
    -Anlamadın mı der gülerek?
    Peşinden koşan aslan ölüm meleğidir. İçinde yılan bulunan kuyu senin mezarındır. Sarıldığın ip senin hayatındır. Beyaz ve siyah fare gece ile gündüzdür ömrünü kemirirler. Peki ya o bal nedir dersen ? Dünyanın geçici lezzetidir, Ölümün arkasında bir hesap olduğunu sana unutturur. Yaşam konusunda Marcus Tullius Cicero şöyle demiş:”Yaşam süremiz kısadır, ama iyi ve onurlu yaşamamız için yeteri kadar uzundur.”Saygılar.

  9. Bir liderin siyasetçi olarak becerisi, seçim kazanmak için uyguladığı yöntemler ve muhaliflerini alt etme becerisi olarak görülüyor. Yani bir liderin siyasetçi becerisi ile ülkeye kazandırdığı faydalı hizmetleri arasında bire bir ilişki olması gerek şart değildir.

    Bir liderin devlet adamı özelliği ise yaptığı icraatlarının ülkenin bugünü veya gelecekteki menfaatlerine faydası ile ölçülür. Öyle ki bu icraatların bazısı nedeniyle seçimi kazanmakta zorlanması hatta kaybetmesi dahi söz konusu olabilir.

    Eğer bir lider dış politikayı dahi kendisinin seçimleri kazanması üzerine inşa ediyorsa hatta bunun üzerine bir de ideolojik saplantılarını katıyorsa, bu durum milli (ulusal) menfaatler bakımından kabul edilemez ve tehlikeli bir durumdur.

    Görünen o ki halihazırdaki Cumhurbaşkanı böyle yaptığı gibi korona pandemisi gibi hayati bir konuda dahi dünyada en iyi olanlardan birisi olduğumuz yanıltmasıyla halkı tedbirsizliğe sevk ederek sorunun büyümesine neden olmaktadır. Halbuki korona pandemisi gelişmiş ülkeleri dahi çaresiz bırakmıştır, çık açıkça söyle, gerçek rakamları açıkla ki halk da ona göre davransın.

    Fakat gerçekleri terk edip ülkeyi algılarla yönetme kurnazlığı bir süre sonra algıyı yaratanların kendilerini de algı çemberine alarak çözümü kilitlemiştir. Artık kilitlenen ve tıkanan sistemin doğal olarak bir yerden patlamasından başka bir çözümün kalmadığı evredeyiz. Kimileri de patlak davulu görmeden bu gerçeği anlamayacak şekilde algı yönetiminin esiri olmuşlardır.

  10. “Büyük devlet” dediğimiz şey nasıl bir şey, okuyup öğrenelim:

    “Cumhurbaşkanlığı’na sunulan maske raporunda imzası bulunan Dr. İşgören: Kullandığımız maskelerin yüzde 95’inde filtre özelliği yok.”Ortada filtre olmayan maskeyi üreten tek ülke maalesef biziz.”

    Eczanelerde, AVM’lerde satılan sezenfektanların yarısından çoğunda bir miligram alkol olmadığını öğrenmiştik önceki haftalarda.

    Meğer heybedeki büyük turp maske imiş!

    Hem meraklısına, hem gülmek isteyene, hem ağlamak isteyene:

    https://t24.com.tr/haber/cumhurbaskanligi-na-sunulan-maske-raporunda-imzasi-bulunan-dr-isgoren-kullandigimiz-maskelerin-yuzde-95-inde-filtre-ozelligi-yok,904244

  11. Niye ki?.. Korana virüsü ile ilgili alınan her yeni tedbirden üzünülsün, hüzün duyulsun?
    Bu, toplum sağlığı ve geleceği için iyi bir şey olsa gerek.

    “Hüznü anlamayan nesle alışamamak”, ömrünün sonbaharını yaşayan, hüznü tavan yapmış yaşlı delikanlılara has bir durum gibi…

    Ben şahsen ‘güz’ü severim…hüzün duymamak, sonbaharı sevmemek olur. Seviyorsanız eğer, güz mevsiminde renk cümbüşüne bürünen doğa, ömrünü tamamlamış yaprakların düşerken ve yerde savrulerkenki hışırtısı, sizi bir sona uğrular gibi bir melodi sunar ve bundan hüzün duymamanız olası değildir. Çünkü bunun temelinde sevgi vardır, vuslat vardır…

    Yaşayacağınız sonu, sonbahar mevsimi ile müjdeler! tabiat size…Vuslata ereceksiniz; ait olduğunuz yere dönme muştusudur güz mevsimi…

    Doğada, her mevsim yaptığı mesaisiyle size hep bunu hatırlatır; doğar, büyür, ölürsünüz; düştüğünüz yerden tekrar kalkacaksınız, yeniden başlayacaksınız hayata demektir mevsimlerin bu mesaisi…

    İşte bu ara dönemde, ‘güz’de, ayrılığın hüznünü yaşarsınız lakin, bu hüzün, bu keder, vuslatın “doğum sancısı” niteliğindedir. Sevdiğinize kavuşacaksınız! Varsa…

    Yoksa?..

    Ayrılacağınız dünyaya -şairin dediği şekliyle vatanınıza- hasret kalacaksınız ki, buna duyduğunuz üzüntü, hüzün, içinizi kemirecek ve sizi sona daha da yaklaştıracak bir etki doğuracaktır. Yok oluşun sevgisizliğini yaşatacaktır.. sevgisiz bir hüzün!.. Sevimsiz bir güz mevsimi.

    Hüzün de duyarım sonbaharı yaşarken, bu hüznü yaşamayı da severim. Sanki beklerim de…

    Korona virüsü, bu güz’le beraber kapımı çalar ve beni mukadder sona yaklaştırıcı bir etki doğurur mu bilemem -inşaallah kimseye uğramasın-, ama güz’ün hüznünü doyasıya yaşamayı isterim.

    Yaz mevsimi ile beraber ekonomik kaygılarla hafife alınan veya gevşetilen tedbirler nedeniyle virüs yaygınlaştı, ölüm oranları ve entübe hasta sayısı fazlalaştı.

    İnsanımızın cebine girecek kaç kuruş hesabı ile mi yada boğazından kesilmesin kaygısı ile mi tedbirler gevşetildi demeye kalmadan hükumetin, ekonomik göstergeler nedeniyle kaygılı davrandığını dillendirenler oldu…

    Turizm gelirleri ile ülkenin döviz rezervi iyileşecek, cari açık bir nebze olsa dahi azalacak; bağlı olarak ülkenin ekonomi karnesi iyi olacak diye.. Bunun için başta iyi uygulanan önlemler bu nedenle gevşetildi.

    Ne oldu? Beklenen gerçekleşti mi?

    Döviz-altın aldı başını gitti, ülkenin toplam dış borç yükümlülüğü kurdaki oynama nedeniyle artı da arttı. İşsizlik oranı pandemi dolayısıyla katlandı.

    Üstadın deyimiyle “ayağı suya bastı” dediği ile, korana virüsü tedbirleri yeniden, “Ne yazık ki, uyarılarımıza halkımız ciddi manada dikkat etmedi” diyerek faturası vatandaşa kesilen bulaşın tedbirleri artırılacak.

    Bu kısıtları artıracak ve biz sonbaharın hüznünü doyasıya yaşayamayacağız demektir.

    Şair, “Melâli anlamayan nesle aşina değiliz” dedi; biz de ne o nesle ne de günümüzde yaşadığımız hale aşina olabiliyoruz.

    Yine de vuslatın hüznü, sevgi hislerimizi depreştiriyor olsun.

  12. “Çoğu ülke, insanlarına, ‘evde kal’ çağrısı yaptı, dışarıya çıkmayı yasakladı.
    Koronayı ciddiye aldıkları için.”

    Sayın yazar böyle dese de o koronayı ciddiye aldıkları için değil kendi vatandaşları yani turistler başka ülkelere tatile gidip dövizlerini götürmesinler diye!
    Yoksa avrupabirliği içersindeki turist hareketliliğinde değişen bişey yok; sadece bir kısım uzak asyalılar daha az görünür oldular hepsi bu, ayrıca salgın yüzünden her ülkenin kendi içturizminde bir patlama yaşandığını da söyleyebiliriz.
    Dün uğrak mekanlardan birine şöyle bir gireyim dedim; birbirinin koluna girmiş ve belki de bu sayede ayakta durabilen yaklaşık 90yaşlarında iki kocakarı tarafından ezilme tehlikesi atlattım ve ağzına kadar balık istifi dolu olan pubda boş yer bulma yarışından o bayanların lehine geri çekilmek zorunda kaldım, ne yaparsın hayatın kendisi bir risk!
    Bar tuvaletlerinde doğru dürüst elini yıkayıp çıkanı ise hiç görmedim, eğlence mekanları her zamankinden tıkabasa ve korona hakkında konuşanı duymadım, bu ülkenin nüfusu türkiyenin yarısı kadar ama aktif hasta sayısı bizden yüksek!
    Bugün sonbaharla karışık yaşlı eşek muappetine sardırmış melankolik yorumcularımıza da daha önceden paylaşmış olduğum şu anekdotu hatırlatmakta fayda var; geçen yaz büyükada anadolu kulübünde bi felsefe grubuyla söyleşirken kadınların baskı gördüğünden/özgürlüklerinin kısıtlandığından bahseden konuşmacıya ön sıralardan yaşlıca bir bayan söz isteyerek bir soru sordu:
    “1932 doğumluyum ben, hayatımda kimse benim özgürlüğümü kısıtlamadı ve baskı yapmadı; allahaşkına bana da gösterin, türkiyede kadınlara kim nerde baskı yapmış ya da özgürlüklerini kısıtlıyormuş? Ben hiçbir devirde böyle bir şey görmedim, yaşamadım deyiverdi! Zaten o yaşında bile hala kimsenin kendisine bir konuda kısıtlama veya baskı yapması mümkün görünmüyordu…
    Şimdi bizim ağlak yorumculara ve yazarımıza da şunu söyleyeyim:
    Kafa kalaylamayın!

    • Güzel yazmışsın da senin yaşadığın ülkedeki devlet başkanı “biz korona pandemisi sürecini dünyada en iyi yöneten ülkelerden birisiyiz” falan diye hava atıyor mu? Başka ülkelere maske deterjan falan gönderip kolilerin üzerine adını yazıp TV’lerde canlı yayınlatıyor mu?

      Bu arada pub’larda geziyorsun gözümüz yok ama RTE duymasın! 🙂

  13. Sayın Koru,

    Melale sürüklenmeyiniz. Hayır ve şerrin Allah tan olduğuna iman ettiniz.
    Cahit Sıtkıyı da anmalıydınız .
    Yaş otuz beş yolun yarısı eder dedikten bir kaç sene sonra göç etmişti. Kimsenin elinde vadeye dair bir bilgi yok. Zira Eceli müsemma .

    Yahya Kemâl in sesiz gemisine kulak verelim .

    Bir çok giden memnun ki yerinden
    Çok seneler geçti, çok seneler geçti
    Dönen yok seferinden

    Allah teala son nefeste iman ile gitmeyi nasip etsin cümlemize .

    Maide süresi 6. Ayette Allah sizi temizlemek ve üzerinideki nimeti tamamlamak ister buyuruluyor. Bu durum Cennet hayatına yani ebedi mutluluğa işarettir.

  14. Hocamız bu gün koronayla karışık sonbahar romantizmiyle sarmaş dolaş olmuş , onu hissetmek , yaşayabilmek de takdire şayandır ! Salgın konusuna gelince şunları söylemek istiyorum : Lider olan kişi olayların önünden gider ve yön verir ,ardından sürüklenmez ! Yine dün bu köşede bir arkadaş yazmıştı galiba ‘ çakma liderler işi doğru yaparlar , gerçek liderler ise doğru iş yaparlar ! Benden bu günlük bu kadar , nasıl olsa arkadaşlar biraz sonra döşenecekler zira konu da oldukça müsait .NOT. Yorumların yayınlanmasında bir aksaklık var , oldukça geç yayınlanıyor , öyle olunca da bir anlam ve önemi kalmıyor . Mesela benim dün saat 15 de yazdığım yorum saat 24 de henüz yayınlanmamıştı .Selam ve saygılarımla.

    • yorumların geç yayınlanmasını ben şöyle gözlemledim:
      yazının konusuyla alakalı ve nitelikli yorumlar erken görünüyor. yazının konusuyla alakasız üstelik te yorum niteliği olmayanlar ise geç görünüyor. meşguliyet de bir sebeb.

      bir de yorum bölümüne hiç konmayanlar var ve bunlar farklı kategorilerde değerlendirmeye tabi tutuluyor zannımca. bu farklı değerlendirmelerden birine en çok ben takılıyorumdur herhalde, bir de.. .. ..Sayın Hamza bey:))!

      fakat benim için, konmayan ‘yorum’lar da öğretici oluyor. Üstad bir yorumu koymayarak;

      “bu doğru değil”, “bu düşünce biçimi yanlış, bu düşünceni değiştir”, “yazdıkların tamamen ön yargılarından ibaret, gerçek böyle değil”, “konu hakkında hiç okuma yapmadan yazmışsın, biraz okuma yap sonra yaz”, ” hep tek taraflı bakıyorsun, çok taraflı bakmaya çalış”, “iyi insanlar ve kötü insanlar ayrı taraflarda toplanmış değil, bir insan sırf kötü ya da sırf iyi olmaz, iyiler kötülük kötüler de iyilik yapabilirler”, “en kötü insana bile hakaret edilmez, bu ahlaki değil”
      şeklindeki ifadelerden birini ya da hepsini birden söylüyor olabilir.

      Üstad bazen de kurduğum on cümleden sadece biri doğru olduğu halde o doğru cümlenin hatırına yorum kabul edip koymuş olabiliyor.

      sırf kendi yazdıklarımla ilgili söyledim bunları.

  15. Ben de, duygudaşlıkla okuduğum, hüznün hemen hissedildiği metninize, en azından bana ilginç görünen, daha sonraki yılların farklı tarihlerinde kimi vesilerle hatırlayıp üzerine biraz kafa yorduktan sonra untuttuğum bir deneyimimi paylaşarak katkıda bulunayım, Uğur Bey.

    Kırklı yıllarıma girerken, kedilerimi yanıma alıp, daha önce hiç yolumun düşmediği Latin Amerika’ya yollandım vatandaşı da olduğum Hollanda’yı geride bırakıp -duygu’nun, hesapsız merhabaların ve insanca yarenliklerin mümkünatının bir olasılık olarak iması olan bilinmeze doğru yola çıktım.

    Meksika’ya varışımdan bir müddet sonra, henüz daha o ülkeye ayak basmazdan önce bir avuç Kuzey Avrupalı gönüllü öğretmen aracılığıyla varlığından haberdar olduğum elektriksiz, çeşmesiz yoksul dağ köylerine doğru yol alırken kaportaları pas tutmuş otobüs, hallice büyüklükte bir kasabayı geride bıraktıktan bir zaman sonra, şoför yolda durdu. İki koltuk sırası berisindeydim. Pencereden sarktı, üç beş köylüyle konuştu bir dakika kadar. Sonra doğruldu, ayağa kalktı, biz yolculara dönerek bir şeyler söyledi. Şoför o bir şeyleri söyledikten sonra, hemen herkes bir şeyler söylemeye başladı. Ardından yolcular, memnuniyetsiz yüzlerle menuniyetsiz söylenmelerle otobüsten indiler.

    Ne olmuştu, yola devam edilirse ne olacaktı? Ben de indim. İnsanların bir kısmı ileriye, bir kısmı geriye doğru yürüdüler. Yükü ağır görünenler küme küme yolun kenarındaki ağaçlara, çalılara doğru yürüdüler. Belki bir otobüs daha gelir umuduyla beklenecek bir hava yoktu ortalıkta. Otobüsten inildiğinden beri tek bir taşıt bile geçmemişti. Neden sonra, ben de geriye doğru yürümeyi seçmiş olanların arkasına takıldım. Güneşin adeta beynime geçtiği o berbat yaz sıcağında bir saati aşkın yürüdükten sonra, daha önce geçtiğimiz kasabaya ulaştım.

    Öyle hallerde bir fincan kahve, bir fincan kahveden çok, çok daha fazla bir şey.

    Ben kahvehane görünümlü mütevazi lokantanın dışarıdaki masalarından birine çöreklenmiş, hayatın nihai anlam ve değerini kahvede bulup fincan üstüne fincan kahve içerken, markasını bilmediğim ama pahalı olduğu görünümünden anlaşılır krem rengi bir araba geldi, hemen oturduğum masanın önüne park etti.

    İçeriden çıkan ben yaşlarda adam, yanımdan geçerken durdu, uzun uzun baktı bana bir şey söylemeden. Sonra, yarım ağızla İngilizce merhaba deyip karşılığını beklemeden içeri girdi. Ne olduğunu bilmediğim renkli içecek bardağıyla yine dışarı çıktı. Ne dostane ne de düşmansı bir tavır ve yüz ifadesiyle geldi masama oturdu.

    Sık sık gramer yanlışları yaptığı ama çok rahat kullandığı İngilizcesiyle sorduğu sorulara verdiğim karşılıkları inandırıcı bulmadığını saklamayan ölçülü bir alaycılıkla beni dinledi. Ne yani? İsa Peygamber Hollanda’dan çıkıp gelmiş, köy bebelerine İngilizce öğretmek için mi oralardaydı?

    Bir süre sonra sallamayıp doğru ve samimi karşılıklar verdiğimi sezdi. Kendi yaşam öyküsünden küçük kırıntılarla ödüllendirdi samimiyetimi -ya da peşin hükümlü olup beni alaya aldığı için bir tür özür idi o bilgi kırıntılarını vererek: ABD’de yaşamıştı uzun yıllar. Çok yol görmüştü. Neler yaşadığını bir o bir de Tanrı biliyordu. Şimdi zengindi, hem de çok. O civardaki bir düzine köyü alıp bana verebilirdi içindeki insanlarıyla birlikte. İster öğretmen olurdum onlara, ister kralları, orası benim bileceğim işti. Ama, kral da olsam, belini sıyırıp gösterdiği şeyle uyumayı ihmal etmeye gelmezdi vb. Belli ki, şu vaya bu çapta ve güçte bir uyuşturucu gurubunun başı ya da ileri gelenlerindendi.

    Daha çok onun sorular sorduğu benim karşılıklar verdiğim çakma sohbet, yoldan çıkıp bize doğru gelen ikinci bir arabayla kesildi bir kaç saniye için. İçinden iki genç kız indi. Hayır, kızları değildi. Sevgililerinden ikisiydi. “Belki bir gün katillerim” dedi sıradan ve olağan bir şeyden söz eder gibi. Ve hiç gülümsemedi.

    “Kalk, gidiyoruz. . .” dedi. Beni arabasına aldı, bulunduğumuzdan daha büyük bir kasabaya götürdü. Orada bekleyen mavi bir otobüsü gösterdi. Muhtemel kalkış saatini söyledi. Geldiğim şehre geri gidiyordum. Bu, ciğeri beş para etmez bir it değil, kollanmayı hak eden bir tip olduğum için böyleydi.

    Bindi arabasına, gitti.

    O günden sonraki hayat, o adama ne getirmiştir?

    Hiçbir fikrim yok. . .

    • Geçmişte yaşadığımız,içimde hiçbir olumsuzluğu kalmayan birkaç atışmamıza hiç değer vermiyorum Bernar bey.İnsanlık haliydi ve siz gerçekten iyi bir insansınız,ben buna şahidim.Rabbim her anlamda bahtınızı açsın ve hep açık etsin.Selamlar sunarım.

      • Benden de size kardeşce sevgiler, selam ve saygılar. Üzüntülerimiz, hüzünlerimiz ortak. Karanlığı el birliği ile aşacağız. Aşmak zorundayız.

    • Bernar bey, anılarınızı yazıyor musunuz? Eğer şimdiye kadar yazmadıysanız bence yazmaya başlayın. Türkiye’ye dönebilmenize oldukça az zaman kaldı zira. Çok değerli ve merak uyandıracak anılarınız olduğuna eminim. Tavsiyem bulunduğunuz her ülkeyi ayrı bölümde yazın. İngilizcesi dünyada da iyi satar bence. Çok güzel bir emeklilik ikramiyesi olur. Selamlar ve hürmetlerimle.

      • Öneriniz için teşekkür ediyorum içtenlikle. Birincisi 19 yıl sürmüş, hala devam eden ikincisi üçüncü yılında olan bu -gönülsüz- yurt dışı ‘serüveni’ ister istemez kimi yaşanmışlıkları beraberinde getiriyor. Aralarında yazıp paylaşmaya değer olanlar var mıdır? Bu kolay bir soru değil.

        Ama, öneriniz, bana mutlaka yapılması gerektiğini düşündüğüm kolektif bir çalışmaya değinme fırsatı veriyor, Fatih Bey. Sözünü etmek istediğim, birilerinin yapması gerektiğini düşündüğüm şey şu:

        Toplum, sınırlı sayıda kalan insanlar dışında, bir bütün olarak, adı “15 Temmuz” olarak konmuş (bütünüyle ve itinayla insansızlaştırılmış) hadiseyi kendisine anlatıldığı biçimiyle dinledi, doğruladı, kabullendi: Gülen Cemaati darbe girişiminde bulunmuş, halk sokağa çıkıp direnmiş, demokrasiye sahip çıkmıştı.

        Bir gecede, yüzbinlerce insanımızın hayatını karartacak karanlık bir dönem başlatıldı. Soysuz linç girişiminden kurtulabilenler, kendilerini sınırların ötesine attılar.

        Kimdi bu insanlar? Gittikleri yerlerde neler yaşıyorlardı? Gidemeyip kalanlar kimlerdi? O geceden önceki, o geceden sonraki öyküleri nelerdi?

        15 Temmuz hadisesi ve devletin 15 Temmuz anlatısının bilinmez, işitilmez, okunmaz kıldığı insan hayatları, edebi ve sanatsal olarak, Türkiye ve insanlığa anlatılmalı.

        Ama, “Bakın Erdoğan rejimi insanlara neler yaptı, ne acılar yaşattı, görün ey insanlar” ucuzluğunda değil.

        Yaşanılan dramları insanların gözüne gözüne sokan yüzeysel bir ağlaşma olarak da değil.

        Gülen Cemaati’nin vahim hataları unutulsun ve konuşulmasın diye hiç değil.

        Hayata, tamiri mümkün olmayan kayıplarla, yaşadığı ülkeden uzak diyarlarda devam etmek zorunda bırakılmış yüzbinlerce insanımız var.

        Yorucu olanların yanısıra, pekala insanları güldürüp gülümsetecek şeyler de yaşıyorlar. (Benim bir keresinde bir asansör önünde dakiklarca dikilip o mendebur aygıtın kapısının neden açılmadığını keşfetmeye çalışırken sergilediğim haller gibi).

        Öyle günü birlik rast gelemeyeceğimiz türden ilginç insanlarla karşılaştıklarından da eminim. Şimdi hayatlarını sürdürüyor olduğukları coğrafyalardaki yerel kültürlerin şaşırtıcı yanlarına şaşırarak tanık olduklarını da düşünebiliriz vb.

        Bunlar, kolektif bir anılar kitabında toplanabilir; sinema, belgesel film dilinde anlatılabilir.

        Önceki gün, Tevhid Dergisi’nin başyazarı Halis Bayancuk’a, terör örgütü kurmak ve yönetmek ‘suç’undan (!) 12 yıl 6 ay hapis cezası verildi.

        Okuyanlarımız olmuştur: Yıldıray Oğur, Karar Gazetesi’ndeki son yazısında, bu hukuk garabetine, CHP ve MHP’lierin Meclist’te sergiledikleri hallere, olayı da sulandırmadan, kısmen mizahi bir dille değindi. Uzun yazan, ama kendisini okutan bir köşe yazarı Y. Oğur.

        Sizinle aynı gözleme sahibim: Erdoğan rejimi gidici.

        H. Bayancuk, 12 yılı aşan o mahkumiyeti yatmayacak. Diğerleri gibi, onu da çekip alacağız zindandan. Mümtazer Türköne de çıkacak. Bayuncuk da çıkacak. Ahmet Altan da çıkacak. Yüzbinlerce masum insan da çıkacak.

        Hayli üzen, gülümseten, düşündüren öyküler, anılar çıkar memleketten ve sınırlar ötesinde yaşayanlardan.

        İnşallah, o öykülere kulak vermek isteyecek bir toplum haline de geleceğiz zaman içinde. Doğru ve yanlışları, erdemleri ve erdemsizlikleri olan faniler olarak, birbirimizin öykülerine kulak verecek, helalleşip yürüyüp gideceğiz.

  16. Geçen 15 temmuz günü benim ömrüm de yarım asır dedi.2016 yılının 15 temmuzundan bu tarafa geçen hiçbir günü aramayıp,geride bıraktığım her günü kârdan saysam da,yine de ârafta yaşlanmanın hüznünü de yaşamıyor değilim.Buna da şükür;en azından yaşlandığımın farkına varmak lüksüne sahibim.

    Düşünüyorum;acaba yönetme konumundakiler yönetme işinden kendilerine bir vakit bulup,yaşlandıklarını fark edebiliyorlar mı?Güz gündönümünlerinin, kısalan günlerin,sararan yaprakların fanilik alemiyle olan hasbıhaline kulak verme imkânı bulabiliyorlar mı?Geride bıraktıklarına bakılacak olursa şimdiki zamanın dünya liderlerinin hiçbirisinin yanlarında adları dahi sayılamayacak kudretteki ,hayata olumlu manada etki bırakmış geçmiş zamanların dünya liderlerinin derslerini okuyabiliyorlar mı?
    O kadar önemli işin arasında o vakti nereden bulsunlar ki,değil mi?

    Kişinin yaşlanırken yaşlandığının dahi farkına varamaması ne kadar hazin!

    Küçük başın küçük derdi olurmuş; her şeye rağmen hiçbir dünya liderinin yerinde olmak istemezdim,her halime şükürler olsun.

    Bir anekdot:
    Sadece 50 yıl yaşamış olan Osmanlı’nın en kudretli padişahı Yavuz Sultan Selim topu topu sekiz senelik hükümdarlığının son anlarında nedimi Hasan Can’a sorar:
    “Hasan Can,beni nasıl görüyorsun,halim nasıldır?”
    O cevap verir:”Sultanım,artık Allah’a kavuşmak vaktidir,O’na teslim olunuz”
    Padişah’ın gülümseyerek verdiği cevabı ise “sen bizi şimdiye kadar kiminle sanırdın?” olur.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız