Cumhurbaşkanlığı’nda oluşturulan yeni birim bir zamanların TİB’i midir, yoksa kriz-öncesi tedbiri mi?

26

Eskiden müsteşarlık veya genel müdürlük düzeyinde faaliyet gösteren devlet kurumları, Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi ile birlikte Cumhurbaşkanlığı altında başkanlıklara dönüştürüldü. Yeni başkanlıklardan en öne çıkanı, başkanının aynı zamanda sözcü de olması sebebiyle, İletişim Başkanlığı’dır.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, bir kararname ile, İletişim Başkanlığı altında, ‘Stratejik İletişim ve Kriz Yönetimi Dairesi Başkanlığı’  ismini taşıyan yeni bir birim oluşturdu.

Hayli iddialı bir isme sahip yeni bir birim.

Muhalefetten itiraz sesleri yükselmesine sebep oldu bu yeni birim. 

En anlamlı tepki Demokrasi ve Atılım Partisi’nden (DEVA) geldi.

Okuyalım:

“Kararname ile kurulan Stratejik İletişim ve Kriz Yönetimi Dairesi Başkanlığı, stratejik iletişim politikalarını belirlemek ve yapılmak istenen algı operasyonlarını belirleyerek her türlü manipülasyon ve dezenformasyona karşı faaliyette bulunmakla görevlendirilmiştir. Yazılı, görsel ve sosyal medyada hükümet aleyhine yapılan haber ve yorumların İletişim Başkanlığı tarafından manipülasyon ve dezenformasyon olarak değerlendirileceği ve karşı algı operasyonuna tâbi tutulacağı açıktır. Geçmişte de MGK bünyesinde Toplumsal İletişim Başkanlığı (TİB) gazeteciler hakkında andıçlar hazırlar, gazete ve televizyonlara eleman yerleştirir ve propaganda faaliyeti organize ederdi. Avrupa Birliği sürecinde 2005 yılında kaldırılan TİB‘in Stratejik İletişim ve Kriz Yönetimi Dairesi olarak hortlatılması, iktidarın 90’lı yılların Türkiyesi’ne geri dönme çabasını göstermektedir.”

Yeni oluşturulan birim ile Toplumsal İletişim Başkanlığı (TİB) arasında ilişki kurulması dikkat çekici.    

Reklam

Özel harp çok özeldi

Çoktandır medyadan çekilmiş görünen bir zamanlar Hürriyet’in Almanya muhabiri olan Fatih Güllapoğlu tarafından kaleme alınan ‘Tanksız Topsuz Harekat’ kitabında bu birimin yurtdışı faaliyetleri anlatılır. 

TİB, hemen bütün NATO ülkelerinde -ve bu arada İsviçre’de de- üye ülkelerdeki yönetimlerin istenmeyen ellere geçmesini önlemek amacıyla harekete geçmek üzere oluşturulmuş, literatürde ‘stay behind’ veya ‘Gladio’ olarak anılan, hazır kıtalar örgütünün bizdeki karşılığının alt birimiydi.

‘Özel Harekat Dairesi’ adını taşıyan esas örgüt, devlet adına pek çok eylem planlamış, organize etmiş ve hayata geçirmişti..

Güllapoğlu, Özel Harp’te başkanlığa kadar yükselmiş Org. Sabri Yirmibeşoğlu’yla da görüşmüş, muhatabı, örgütün faaliyetlerinden bahsederken sözü azınlıklara karşı kışkırtılmış bir güruhun İstanbul’u talan ettiği 6-7 Eylül (1955) olaylarına getirmiş ve onun “Muhteşem bir özel harp operasyonu” olduğunu belirtmişti.

Dairenin o zamanki adı ‘Seferberlik Tetkik Kurulu’ydu ve Yirmibeşoğlu genç bir subay olarak görev aldığı o örgütün isim değiştirmiş hali olan Özel Harp Dairesi’nde sonraları başkanlık yapmıştı.   

Kurulan birim TİB’in yeni ismiyse Özel Harp Dairesi de bir başka isimle faaliyette demektir.

Bu da Türkiye’nin, dışarıda “Çıksın” sesleri yükselmesine rağmen, NATO’ya bağlılığının hala ve bundan sonra da devam etmesi anlamına geliyor.

Reklam

Sanırım, Cumhurbaşkanlığı, DEVA’nın çıkışı üzerine bir açıklamayla konuya açıklık getirir.

Birim kriz beklentisiyle ilgiliyse…

O açıklama gelene kadar, kurulan yeni birimin isminden hareketle bazı tespitlerde bulunabiliriz.

‘Stratejik iletişim’ ve ‘kriz yönetimi’

Cumhurbaşkanlığı bu ismi taşıyan bir birim oluşturmakla özellikle bu iki alanda bir boşluğu doldurma amacını güdüyor da olabilir. 

Türkiye hayli zamandır içte ve dışta daha önce pek karşılaşılmamış boyutlarda sorunlarla baş etmek zorunda. Bunlarla başa çıkarken en son AK Parti öncesinde görülmesi olağan sayılan yöntemlere başvuruluyor. 

İçeride her muhalif görüş ve hareket karşısında güvenlik güçlerini buluyor, yargı devreye giriyor ve sonunda cezaevlerine ihtiyaç artıyor.

Muhalefeti sindiriyor mu bu yöntem? Evet, ancak yine de ihtiyatlı olmakta yarar var diye düşünülüyor olabilir.

Dışarıda da benzer bir durum var. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hemen hiç görülmediği kadar hareketli bir dönemden geçiliyor. Yurtdışına birkaç ülkeye asker gönderilmiş durumda ve donanma sismik araştırma gemileriyle birlikte uluslararası sularda dolaşıyor.

Asker ve gemi gönderilirken olduğu gibi, gönderilen yerlerden asker ve gemi çekilirken de iletişimin devrede olması gerekir. İletişim stratejiyle uyum içerisinde olmaz ve aksamalarla karşılaşılırsa, içte ve dışta sarsıntılar yaşanabilir ve bunlar kriz haline de dönüşebilir.

Yalnızca askeri alanda değil, sosyal alanda ve ekonomide de…

Şu sonuca varabiliyorum böyle düşününce: Evet, galiba şu günlerde ‘stratejik iletişim’ gerektiren bir ‘kriz yönetimi’ne ihtiyaç duyulabilir.

Benimki safiyane bir düşünce de olabilir tabii.

Acaba o birimde kimler, nasıl kişiler görev alacak? Birimin başına kim getirilecek?

Daha da önemlisi, yeni birim kriz beklenilen bir ortamda propaganda ve karşı-propaganda faaliyetleri için mi gerekli, yoksa birim 1990’ların en fazla tartışılan konusu olan ve AK Parti döneminde faaliyetine son verildiği düşünülen kökü dışarıda bir örgütün günümüzde yeniden canlandırılması amacıyla mı oluşturuldu?

CHP’nin de bu konuda bir diyeceği vardır herhalde.

ΩΩΩΩ

26 YORUMLAR

  1. Ernst Bloch’un, Nazi propaganda aygıtının tam gaz çalıştığı bir zamanda, 1936’da, propaganda üzerine yazdığı bir makale var. “İnsanın kendi akıllı olması, akıllı olmanın yarısıdır” diyor; akıl-fikir, muhatabına da ‘geçtiği’ zaman tamamlanır. “Hakikatin işitildiğinde anlaşılmış olacağını kim söylemiş?” diye soruyor; “Hakikatin yolunu kendiliğinden açacağı, bir bâtıl inançtır,” diyor. Propagandacılar, Nazi propagandasının yaptığı gibi, aklın kendisini bir bâtıl inanca dönüştürebiliyordur zira.

    Bloch, Nazizme muhalif sol propagandanın zaaflarına da değinir. “Popülerleştireceğim” diye aşırı basitleştirmeden ve kabalaştırmadan uzak durmalıdır ona göre. Bilimsel olarak veya “tarihsel haklılıkla” doğrusunu biliyor olmanın güveni veya kibriyle konuşmamalıdır; muhataplarının mahrumiyet hislerini, hayallerini, özlemlerini dikkate almalıdır. Bu hislerin, hayallerin, özlemlerin ifade bulduğu zihniyet evrenine vakıf olmalıdır.

    Bloch, “Sokratesçi” bir propagandaya özlem duyar: bazen bilmiyormuş gibi konuşan, diyaloğa açılan, soru soran ve dinleyen bir propaganda. İnsan boşuna “umut filozofu“ olmuyor!
    (Tanıl Bora)

  2. Mısır, İsrail, Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti, İtalya ve Ürdün’ün oluşturduğu Doğu Akdeniz Gaz Forumu, Mısır’ın başkenti Kahire’de imzalanan kuruluş anlaşmasıyla, bölgesel bir kuruluşa dönüştürüldü. Böylece Doğu Akdeniz’den doğalgaz ihracatını teşvik etmek isteyen altı ülkenin oluşturduğu forum, resmi bir statü kazandı.

    Fransa da Forum’a katılma başvurusu yaparken, ABD ve Avrupa Birliği gözlemci statüsü talep etti.

    Türkiye bu forumda neden yer alamadı?

    Yeni kurulan ‘Stratejik İletişim Daire Başkanlığı’ şimdi bir açıklama yapıp “bu forum yok hükmündedir” diyecek ve o forum da yok olacak!

    Türkiye bir yandan Siyasal İslamcılar diğer yandan Avrasyacılar ile tam bir sazan sarmalına sokuldu.

  3. “İçeride her muhalif görüş ve hareket karşısında güvenlik güçlerini buluyor, ”
    hakkaten oyle ise sorum su : siz/ler niye bulmuyosunuz ?

  4. Devlet dediğin şeffaf olmalı ve herkese hesap vermeli.Devletin gizli sırı ve gizli belgesi olmamalı.Devlet memuru; her siyasetçiye ve milletvekiline hatta her vatandaşa hesap vermeli.Bu ülke kendini devlet sanan ,kendini siyasetçinin üstünde gören bürokrat ve memurlardan çok çekti.Hatta bizim cumhurbaşkanımız da çok çekti.Onları unutup da bugün bürokratik sistemleri kuruyorsa önce bu millete sonra da kendine yazık eder.En kötü bir siyasetçi en iyi bürokrattan daha iyidir.Hiçbir siyasetçide bürokrata ezdirilmemelidir.Bizim ülkemizde siyasetçiler medya tarafından hep aşağılanır.Bürokratlar yüceltilir.Bu anlayıştan bizim siyasetçiler çok bedel ödedi.Kimisi canıyla,kimisi siyasetin elinden alınmasıyla,kimisi de hükümet olduk ama iktidar olamadık diyerek.HERKESE SAYGILAR.

  5. Hemen her devletin ‘Stratejik İletişim Daire Başkanlığı’ gibi bir kurumu vardır. Kamu Diplomasisi Dairesi Başkanlığı başta olmak üzere çeşitli kurumların yetkileri bu kuruma devredilerek oluşturulmuş. Bu yeni kurumla ilgili dikkat çeken hususlar ise şunlar:

    – Kurumun görev ve yetki tanımlarında ucu açık ifadeler var.
    – ‘İç ve diş tehdit unsurlarını analiz ederek stratejik iletişim ve kriz yönetimi açısından gerekli tedbirleri uygulamak’ gibi idari görev ve yetkileri de var. Mesela muhalif bir yazar Suriye-İdlip politikasını açıkça eleştirse bu iç tehdit kapsamına girecek mi? Bu kurum idari yetkisi ile o gazeteyi kapatacak mı?
    – Bu kurumun içinde Döner Sermaye İşletmesi Müdürlüğü de olacakmış. Buna göre döner sermaye işletmesi için genel bütçeden tahsis edilen sermaye miktarı, Cumhurbaşkanlığı kararıyla 5 kat artırılabilecek. Döner Sermaye İşletme Müdürlüğü ile birlikte kurum bağış ve yardım da alabilecek.

    Aslında rutin olan bir faaliyet bu yeni oluşumla güçlendiriliyor, idari yetkiler veriliyor, döner sermaye yapısı ile parasal ilişkilerde etki alanı genişletiliyor.

    Medyada bazı hazırlıklar/dönüşümler olduğu biliniyor. Dış politikada anormal sıkışmalar var ve refüze olmaları söz konusu. Ekonomide davul pörsüdü her an patlayabilir. Bu kurum, gerçek durumu kabul etmeyip iç ve dış politikayı algılarla yönetme yolunun son aşaması gibi gözüküyor. Bir yönüyle Demokrat Parti’nin son döneminde kurduğu Tahkikat Komisyonu’nun bir benzeri gibi de değerlendirilebilir. Sadece Ankara’dan talimat alacak Takviye Hazır Kuvvet de bu kurumun idari tedbirleri alması için kullanılabilir. Çok mu karamsar oldu? Bunların cemaziyülevveline göre tahminlerde bulundum!

  6. Bu yazınız için de gayet niyet okumak diyebiliriz. Hiç de abartı olmaz. Öyle bir oluşum olsa iletişim başkanlığının içinde olması beklenir mi bence beklenmez. Verdiğiniz örneğe göre MGK nın bir organı olan TİB bir generale (MGK genel sekreteri orgeneral di zira) bağlıydı. Şimdi ise bir sivil bulunuyor iletişim başkanlığında. Nerden baksanız zorlama bir değerlendirme.

  7. Yunanistan ile “istikşafi” görüşmeler yapılıyormuş. Eee tabi, şimdi muhalefet “bunca attınız tuttunuz, sonra da büyükler bastırınca Oruç Reis’i geri çekip Yunanistan ile masaya oturdunuz” diyecek tabi. Hükümet de buna karşılık “ne masaya oturması, biz istikşafi görüşmeler yapıyoruz” diyerek yere tükürüyor.

    TDK sözlüğünde “istikşafi” diye bir kelime yokmuş. Ben de eski kelimelere oldukça aşina olmakla birlikte ilk defa duydum. Ekonomide, dış politikada durum o kadar berbat ki artık işleri mafiş.

    • Böyle bir kelime var.. iptal edilen seçimlerde Ahmet Davutoğlu nun ağzından duyduk ülke olarak yaygınca. “İstikşafi görüşmeler” olarak tam da ayrıca TDK sözlüğünde de de var. Başka bir sözlüğe bakmamış olmalısınız sayın mim. Yada yeteri kadar aşina değilsiniz eski kelimelere araştırma demekmiş. İstikşafi görüşmeler de bir mevi sondaj görüşmesi yahut karşı tarafın ağzını aramak da denebilir. İnternet üzerinden sözlüğe girip istikşaf yazarsanız..

      • Ön görüşme yerine istikşafi görüşme demekle gizemli bir hale sokulmuş ki millet de çok mühim bir şey yapılıyor sansın. Bari istikhanefi deselerdi. 🙂

  8. 2.dünya savaşında İsmet İnönü hakkında yapılan eletirilere cevap olarak ,Prof.İlber Ortaylı nın bir tweet ini buldum.H .Gayret in dünkü söylemine herhalde cevap olur. İlber Ortaylı
    @ILBERORTAYLIGSU
    ·
    7 Eyl 2014
    İsmet İnönü, 2. Dünya Savaşı yıllarında “Bizi ekmeksiz bıraktın” diye eleştirenlere “Evet, ekmeksiz bıraktım ama babasız bırakmadım!” der.Saygılar.

  9. Ooooo … bu konu vallahi derya deniz , çok çok su kaldırır ! Biraz sonra sentez ve analizler yağmur gibi yağmaya başlar ; ben en iyisi kısa ve kestirmeden görüşümü söyleyip kenara çekileyim ; dünyaya meydan okuyan Reyiz’imiz neylerse doğru eyler ! Selam ve saygılarımla

  10. Yetmez ama evet diyorum; çünkü kendi intronet imizi oluşturmadan her girişim yarımdır!
    İçerde ve dışarda umumi bilgilendirme sisteminiz yoksa, sizi bilgilendiririler!
    Piyasadaki mankurt sürüleri nerelerden sulanıyor sanıyorsunuz; sinyal karıştırıcılar her yerde…

  11. BAŞKALARININ YAPTIĞI KÖTÜ İŞLER. KÖTÜ KİŞİLER TARAFINDAN YAPILDI. SEN DOĞRU VE AHLAKLI İSEN KÖTÜ İŞE TEVESSÜL ETMEZ VE ETTİRMESSİN. VESSELAM.

  12. Yorumsuz bir alıntı:Dr. Paul Joseph Goebbels, felsefe eğitimi almış bir kişidir. 1933 ve 1945 yılları arasında Hitler döneminde “Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı” olarak görev yapmıştır. Bazılarına göre Hitler’in sağ kolu olarak çalışmış ve öylece ünlenmiştir. Tanıtım ve propaganda işlerini yürütürken, dönemin medya unsurlarını kontrol etmesi ile ünlüdür.
    Hatta şu sözü sanki bir vecize gibi siyasi tanıtım tarihine yazılmıştır; “Basın, iktidarın kullandığı dev bir klavyedir!”
    Goebbels’in Propaganda prensiplerine bir göz atalım;
    – Yalan söyleyin mutlaka inanan çıkacaktır. Olmazsa yalana devam edin. Bir şeyi ne kadar uzun süre tekrarlarsanız, insanlar ona o kadar fazla inanırlar.
    – Bir insana yalan olsa bile bir söylemi sürekli tekrarlarsanız, o söylemin nereden geldiğini unutur ve kendi fikri gibi benimser ve savunur.
    – Söylediğiniz yalan ne kadar büyük olursa o kadar etkili olur ve insanların o yalana inanması da o kadar kolaylaşır.
    – Halkı her zaman ateşleyin, asla soğumasına ve düşünmesine izin vermeyin.
    – Halk büyük yalanlara, küçük yalanlara göre daha çabuk inanır.
    – Hatalı olduğunuzu ya da yanlış yaptığınızı asla kabul etmeyin.
    – Asla rakibinizin üstün bir yanı olduğunu kabul etmeyin.
    – Asla kendinizden başka birine hareket alanı bırakmayın.
    – Asla kabahat ve suç üstlenmeyin.
    – Sadece bir rakibinize odaklanın ve kötü giden her şeyin suçunu onun üzerine yıkın.
    – Yargı devlet hayatının efendisi değil, devlet politikasının hizmetkârı olmalıdır.
    – Bana vicdansız bir medya verin, size bilinçsiz bir halk sunayım.
    – Her zaman etrafınızda bir yalaka ordusu bulundurun.
    Prestij ve karizma sahibi lider, propaganda işini çok kolaylaştırır. İlk sözü kim ne kadar güçlü ve bağırarak söylerse, o kazanır. Önemli olan aydınlar değil kitlelerdir. Çünkü onları kandırmak çok kolaydır.”
    Ülkedeki bütün gazete, dergi ve basın yayın organlarını elinin altına aldı. Öyle ki 2. Dünya savaşında Ruslar Berlin kapılarına dayandığında Alman halkı hala savaşı kazanmak üzere olduklarını sanıyordu.
    Ve yenilirken dahi mitinglerinde milyonlarca insan toplanarak ona biat ettiklerini gösteriyordu.
    Önceden Alman halkının ”Tanrının Elçisi, Büyük Lider, Büyük Başkan, Büyük Kurtarıcı” gibi sloganlarla yere göğe sığdıramadığı ADOLF HİTLER’in intiharından bir ay sonra tüm gerçekler gün yüzüne çıkmaya başladı.
    O aslında sadece çevresindeki silahlı koruma ordusuna güvenen, söylediği her şeyin yalan olduğu, korkak basit bir ruh hastasından başka bir şey değildi.
    Alman halkı bunu çok geç anladı, herkes ona tapıyordu ama gün geldi hiç kimse “Ben oyumu ona verdim” diyemedi.
    Ne kadar manidar degil mi ?Kaynak:Adolf HİTLER ve Propaganda Prensipleri/Enver Paşa Özdemir.

    • Çok önemli bir konuya değinmişsiniz. İnsan ruhunun bazı zaafları var ve birileri bunu ustaca kullanabiliyor. Kuran’da buna yönelik uyarıcı çok sayıda ayet var.

      İstanbul’a ihanet ettik itirafı dışında Goebbels’in propaganda ilkelerinin aynen uygulandığına şahit olduk. İstisna itiraf da artık mızrak çuvala sığmadığı için yapılmıştı.

  13. Sondan başlayayım: CHP’nin bu konuda bir diyeceği yoktur, ol(a)maz da; sosyalleşme çabalarına rağmen “devlet partisi olma” hüviyetini üzerinden henüz atamamış olan CHP’nin, bu konuda bir diyeceği neden olsun ki? Ondan daha cevval bir ‘Devletçi AK Parti’ var ve icraatlarıyla onu aratmayan hatta onun rekorlarını egale eden bir iktidar…

    Ağabeyinin (CHP’nin), emellerini bir bir gerçekleştiren küçük ama ondan daha büyük (iri) ikinci bir “Devlet partisi” var Türkiye’nin; AK Parti…

    Bakmayın siz öyle sağ-muhafazakar söylemlerine, o mutasyon geçireli yıllar oldu. Hem, muhafazakar-dini söylemlerin yerini daha (keskin) milliyetçi olanları aldı; bunu sizlerde müşahede ediyorsunuzdur.

    Nedenlerini-emarelerini yeniden saymayacağım. Bu değişimin, şunun karşılığında gerçekleştiğini düşünenlerdenim: Yoksulluk ile yolsuzlukların ayyuka çıktığı dem(ler)de “Ver Siyasal İslam’ı, al Başkanlığı” teklifi buna sebep oldu ve devamında “yasaklar” gelmeye başladı… 3 Y -Yoksulluk, Yolsuzluk, Yasaklar- Ak Partinin elinden çıkıverdi.

    Şimdiyse, AK Parti iktidarı eliyle eski devletçi uygulamaları yeniden görüyoruz.

    Aslında bugünkü yazının konusuna Sn. Koru’nun, dünkü yazısından; “Bu durumda da demokrasi, onun en önemli mekanizması olan seçimler giderek anlamsızlaşıyor.. Çözüm üretmek yerine sorun üreten bir sisteme dönüşüyor demokrasi” cümlesiyle bağ kurabiliriz: Bu, bütün dünyada da böyle; devletler, demokratik mekanizmaları kullanarak değil ve fakat popülist yada totaliter yöntemler ile sorunlara çözüm üretmenin yolunu tuttu gibi.

    Bu, uluslar arası politika/ilişkilerde de kendini göstermeye başladı. Ülkeler, kendi bekası adına hem daha yeni iç güvenlikçi politikalar geliştirmeye ve hem de -yine kendi bekası adına- diğer ülkelerin nüfuz alanına müdahale etmeyi yeğ görmeye başladı. Öyle ki bu, uluslar arası örgütleri de (BM, NATO ve hatta AB) hiçe sayacak, kaale almayacak kadar ilerledi.

    Nitekim Avrupa Birliği’nin Güvenlik ve Dış Politikalar Yüksek Temsilcisi Josep Borrell; “İmparatorluklar geri gelmeye başladı. En azından üçü. Diyebiliriz ki bunlar Rusya, Çin ve Türkiye; geçmişin büyük imparatorlukları. Bunlar yakın komşularına ve küresel [olarak] yeni bir yaklaşımla geri geliyorlar, ki bu da bizim için yeni bir durum demek. Ve Türkiye bizim koşullarımızı değiştiren bu etkenlerden birisi.” bile diyebildi.

    Borell, BATI (ABD, AB) ülkelerinin, imparatorluk hayali olmasa da bile, bu Birleşik Ülkelerin politikalarını, emperyalist yaklaşımlarını masun görerek es geçmesini de biliyor! Halbuki, bir çok kadim Batı ülkesinde bu böyle… Hele Fransa’ya ne demeli?

    Ben, ülkemizdeki demokrasi uygulamalarının zayıflığını sırf iktidar partisi, AK Partinin bile isteye uyguladığı politikalara bağlamıyorum. Normal bir konjonktürde istese de bunu yapamaz(dı).

    Devletimizin de daha iç ve dış güvenlikçi politikalara yönelmesinin altında bütün dünyada gerçekleşen bu değişimin yattığı kanısındayım: Devletler, küreselleşen dünyada ve teknolojik gelişmelerin, iletişimin ışık hızıyla(!) gelişmeye/yayılmaya başladığı ve dünya nüfusunun 8 Milyarı aştığı bu zaman diliminde, bunca insanın çok çeşitli insani, sosyal-ekonomik, aidiyete dair demokratik taleplerini karşılamanın veya karşılayamamanın kendi varlığına bir tehdit algısı oluşturduğu kanısıyla demokrasi dışı, daha despot, daha buyurgan uygulamalara yöneliyor. Dünya devletleri, bir diğeri ile olan ilişkilerini de bu düzlemde görmeye başlayıp dünya hasılasından daha çok pay kapmanın hesabıyla çevresinde oluşan fırsat alanlarına müdahale etmeyi de yeğ görüyor. (Akdeniz havzası)

    Devletimiz, dünyada baş gösteren bu değişimi öngörüp, buna paralel bir yürüyüşü benimsemiştir. Oysa, dünyadaki bu gidişat, öncesinin (Demokrasinin) yerine -daha iyi- bir alternatif üretemeden bu yola girmiş bulunuyor.

    Halbuki, uzun soluklu, ağır bedeller ödeyerek vardığı demokrasi tecrübesinde devletimiz -daha iyisini üretemeyecekse- bölgesinde bir ‘Demokrasi adası’ oluşturabilir, kazanımlarını avantaja dönüştürebilir(di). Bu hala olabilir bir şey.

    Örnek demokrasisi, zengin tarihi, insan ve kültür yapısı ve adil ve eşitlikçi uygulamalarıyla (iç kutuplaşmayı ortadan kaldırmış), bölgesindeki ülkeleri de halesine almış bir devlet, Türkiye, yönetimde çaresiz kalmış dünyaya da örnek olmaz mıydı?

    Bence olurdu!

    ‘Haydi Devlet, haydi AK Parti, haydi CHP, girin bu yola’ dersem…kıs kıs gülenlerinizi görür gibiyim.

    Yine de ‘Bence olur’ diyorum.

    • hangi parti devlet partisi değildir? sorusuna henüz iktidar olmamış parti cevabını vermek mümkün olsada, partilerin içindeki devlet uzantıları ya da partilerin bürokrasideki mensuplarını düşündüğümüzde yukarıdaki soru anlamını yitirir. O halde önermemiz şu olmalı; devlet partisi olmayan parti yoktur. bütün partiler devletin malıdır, mensupları da iktidar partileri mensupları hariç devletin göreceli olarak kısıtlanmış memurlarıdır.

  14. Ülkelerin güvenlik boyutunda sıralandığı kapsamlı bir raporun güzel bir özeti var. İzlenmesinde yarar gördüm.107 sayfalık raporu 18 dakikada görsellerle anlatıyor:
    https://www.youtube.com/watch?v=J0fZ-bOhvsQ

    Raporda TR 163 ülke arasında 150. Altımızda Kuzey Kore, Pakistan, Sudan. İran ve Mısır bizden yukarılarda kalmış! Mutlaka ölçme hataları ve hesaba katılmayan önemli kriterler vardır ama genel hatlarıyla anlamlı ve objektif denilebilecek bir sıralama… Bizim için üzücü bir değerlendirme maalesef.

  15. Bu yazının kendisi algı ve deaznfermasyon değil mi?
    İletişim başkanlığı her zaman her devlette yok mu?.
    Bunlaın amaçları da bir şekilde kamoyu oluşturmak değil mi?
    Buradan özel harbe gitmek nasıl bir algı yönetmidir.
    Hele birde 15 yıl RTE nin dizinin dibinden ayrılmamış biri nin açıklamsını refereans vermek.
    Demezler mi 15 yıldır aklın nerdeydi diye

    • Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ülkelere ait karasuları değildir. Sadece yeraltı kaynakları ve balıkçılık hakları v.s. sağlar. Yabancı gemiler bu bölgelerden uluslararası sular gibi geçebilir.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız