‘Koydu mu oturtan’ ve her taşın altında ‘düşman’ arayan liderler mi, yoksa…

70

Dünyada ‘koydu mu oturtan liderler’ dönemi yaşanıyor. Hangi ülkeye baksak, oradan Donald Trump gibi Viktor Orban gibi olmayı benimsemiş yeni bir lider profiliyle karşılaşıyoruz. Lider profiline ek olarak, yine pek çok ülkede, daha önce siyasi sistemin ‘parya’ rolünü uygun gördüğü türden hamaset diline sahip partilerin yükselişine tanıklık ediliyor.

Fransa’ya, İtalya’ya, hatta Almanya’ya baktığımızda da bu yeni eğilimi fark edebiliyoruz.

Partilerin bugüne ve yarına dair uygulanabilir programlarla kamuoyu önüne çıkması yerine, geçmişi ululayan, potansiyel tehditleri gerçek olarak sunan ve kutuplaştırmaktan medet uman bir dile sahip olması ilgi görmeleri için yetiyor.

Liderler ise gürültücü. Hakikatle ilgisi olmayan, kendi yarattıkları gerçekler dünyasına uygun bir dile sahipler. Hepsinin bir veya birden fazla ‘düşman’ bellediği isim veya kurum bulunuyor. Sorunların çözümüyle ilgilendikleri yok, sorunların varlığını kendi varlık sorunları haline dönüştürmekle meşguller.

Bu yeni tip partiler ve liderler iktidarları zorluyor, pek çok ülkede ya tek başlarına ya da koalisyon halinde iktidara da tırmanıyor.

Herkesin, hepimizin zihnini de etkileyen günümüzün bu gerçekliği, dışarıdan bakıldığında önüne geçilemez bir akım olarak görülüyor.

Parti dediğin dünyadaki yeni eğilime uygun parti, lider dediğin de ABD’deki Trump ve Macaristan’daki Orban gibi olmalı.

Genel geçer düşünce tarzı bu.

Reklam

O tür liderler ve partiler geçmişte de vardı

Aslına bakarsanız, bugünün bu gerçeğinin geçmişte de örnekleri var. İçine düştüğü olağanüstülük kokan durumlarda, zaman zaman, dünyamızın şimdikine benzer siyasi ortamlar ürettiği geçmişte de oldu. Bugün yaşadığımızın birinci (1914) ve ikinci (1938) dünya savaşları öncesinde Avrupa’nın içine düştüğü durumla benzerlikleri var.

Kaçınılmaz olarak savaş/lar doğuruyor öyle ortamlar, hem de ne savaşlar…

60 milyona yakın insanın hayatını kaybetmesine yol açan İkinci Dünya Savaşı sonrasında “Bir daha asla” kararlılığıyla oluşturulan ‘barış’ eksenli sistem ve barışı sağlayacağı inancıyla inşa edilmiş kurumlar artık eskidi. Daha sonraları bu durumu hissettirmemek için devreye sokulmuş ekonomik yapılar da beklenenleri vermekten uzak kaldı. Küreselleşme kolaylık ve zenginlik getirdi, ama ürettiği vahim sorunlar da ortada.

‘Barış’ ise, etrafımıza baktığımızda da gördüğümüz gibi, hala bir hayal. 

Popülist liderleri ve partilerini günümüzde ön plana çıkaran işte bu tablo.

Onların dayattığı sorunlar ve tehlikeler ise -özellikle bizim de içinde yer aldığımız bölge için- daha büyük…

Kalıcı mı peki bu?

Reklam

Etkili olduğu kesin bu tablonun, ancak kalıcı olacağı iddiası temelsiz. Her ülkenin kendisini diğer ülkelerden daha önemli, kendi halkını başka halklardan daha değerli olarak görmesine ve her taşın altında ‘düşman’ aranmasına yarayan siyasi söylem halkları etkisi altına alabilir, alıyor da; ama bir yere kadar… Bu gürültülü yeni tarz-ı siyasetin esas sorunları çözemediği gibi neden çözemeyeceği de bir gün mutlaka görülecektir.

Yeter ki, modalara uymak yerine sağduyu istikametinde tavır almayı, gürültülü ortama katılmak yerine gerçeklerle irtibatını kaybetmeden siyasi kozasını örmeyi ve hep doğruları söylemeyi temel ilke olarak benimseyen birileri olsun.

Öyle partiler ve liderler…

Nitekim, popülist liderlerin ön plana çıktığı ülkelerde, modaya uymaktan geri duran ve onların zorladığı yeni siyaset ortamının tehlikelerine işaret etmeyi sürdüren siyasiler, getirildikleri konumda gözledikleri yanlışlar vahim boyutlara ulaştığında alarm düdüğünü çalabilen bürokratlar ve başka meslektaşları güce boyun eğse de eğilip bükülmeyen medya mensupları bulunuyor.

ABD’de olduğu gibi.

Trump neden azledilmek isteniyor

Trump’la ilgili azil süreci böyle bir tepkinin sonucu. Onun politikalarının yanlışlığını yakından gören bürokratlar içerisinden bunu Kongre’ye duyuran çıktı; ayrıca Temsilciler Meclisi’ne tanık olarak çağrılan eski-yeni bürokratların çoğu gözlemledikleri vahameti siyasilerle paylaşmaktan geri durmadı. Trump-sevdalısı olanların örtbas etme girişimlerine rağmen, medya -ve özellikle internet medyası- gerçekleri paylaşmayı sürdürdü. Kongre’ye yansıyan bu çabaların Trump’ın kendi partisi içinden siyasileri ne kadar etkileyeceğini önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Başkanın azil edilebilmesi için Trump’ın partisinin (Cumhuriyetçi Parti) daha fazla sandalyeyi işgal ettiği 100 üyeli Senato’da üçte ikilik bir çoğunluğun (66 oy) Trump aleyhine oy kullanması gerekiyor. 

Halkın önüne yeniden aday olarak çıkabilirse, ‘popülist siyaset modası’nın günümüzdeki en önemli temsilcisi olan Donald Trump’ın, dört yıl için daha başkan seçilebilmesi hala mümkün.

Popülist liderler ve onlar sayesinde iktidar olmuş olan düşünce tarzının bir yerde durdurulması gerekiyor. 

Ne zaman, nerede?

Cevabım şu: Dünyada gerçek anlamda ‘barış’, herkes için refah ve düşmanlık üretmeyen bir ortam isteyenler, kendilerini bu özellikleriyle kitlelerle tanıştırdıkları zaman ve bunu gerçekleştirebildikleri popülizmin etkili olduğu ilk ülkede…

ΩΩΩΩ

70 YORUMLAR

  1. Sn. Koru! Konuşarı öyle bir çarpıtıyorsun ki, pes diyorum. Mıymıntı olmak ile efendi, sakin olmak farklı şeyler. Adam gibi afam olmak ile kodum mu oturtmak da farklı. düşmanın her tarafı kuşattığı gerçeğini yok sayarak Her taşın altında düşman arayan şiderlerden bahsediyorsun. Erdoğanın Akpnin yanlışları, eksikleri mutlaka var ama Abdullah Gül, Ali babacan ya da sen ve beraber hareket eden demokrasiden söz eden aslında hep yarısı olup da gocunan gurur, kibir sahibi şahıslar bırakın alternatif olmayı sizden hiçbir şey olmaz, kendinizi avutmaya devam edin.

  2. Hepimizin elinde, müşeterek olarak sahip olduğumuz bir şans var: Yaşadıklarımızdan gerekli dersleri çıkararak artık o çok gecikmiş toplumsal barışımızı adil ve bağımsız bir yargı ve adalet düzeni temelinde inşa etmeye girişmek ve 1920’lerin başlarından bu yana sonu gelmek bilmez biçimde devam eden cemaatsal çatışma ve rekabete son vererek gerçek bir toplum haline gelmek.

    Babacan ve ekibinin partisi bu şansı ima ediyor ve değerli. Ama, o partinin niteliği ve yazgısını, yani sahip olduğumuz şansı kullanıp kullanmayacağımızı belirleyecek olan bizleriz.

    Sekülerler gerekli dersleri çıkardılar mı?

    Bu işlerin darbeyle, hort-zortla artık yürümeyeceğini, dindarları ve Kürtleri ekonomik, kültürel, siyasal hayatın dışına iterek yol alamayacaklarını, Türkiye’nin 1920’lerin ve 1990’ların Türkiyesi olmadığını ve asla olmayacağını, iktidarların melezleşmesi ve adil olarak paylaşılmasının artık bir zorunluluk haline geldiğini gördüler mi?

    Gülen Cemaati taraftarları, dinsel bir hareketin dümeni bürokratik devlet iktidarı savaşlarına kırdığında başlarına ne belaların gelebileceğini, bunun ve burun kıvırdıkları şeffaflaşma çağrılarına kulak asmamış olmalarının bedelinin ne denli korkunç acılara ve mazlumiyetlere yol açtığını gördüler mi -ve gerekli dersleri çıkarma yolunda kolektif bir irade geliştirerek tepelerindeki abiler oligarşisini tasfiye edecekler mi?

    Dindar muhafazakarlar, ülkenin olumlu anlamda dönüştürülerek gerçek bir toplum haline getirilmesini mümkün kılacak yegane toplumsal aktör olarak, omuzlarındaki yaşamsal sorumluluğun yeterince farkındalar mı? Seküler devletin ideolojik aygıtının üretimi olan devletçi-milliyetçi hamaset ile İslamın (ve de siyasal bir gelenek olarak İslamcılığın) kurucu ilkeleri arasındaki uzlaşmaz çatışmayı görebilmelerine vesile oldu mu yaşadıklarımız?

    Ya Kürtler?

    Kürt sorunun çözümünde silah ve şiddettin sadece ve sadece seküler devlet oligarşisinin ekmeğine yağ sürdüğünü, PKK’nın cephaneliğine malzeme taşırken Kürtlerin mazlumiyetini sürekli yeniden ürettiğini görebiliyorlar mı? Kürt sorunun temelde Türkiye’nin bir bütün olarak demokratikleşmesi sorunu olduğunu kavrayarak HDP’yi dönüştürmeye, dönüşmeye direnmesi halinde HDP’nin içini boşaltmaya hazırlar mı? Türk dindarları ve muhafazakarları, üstlerine boca edilen devletçi millyetçi hamaset çamurundan arınarak Kürtlerle adil bir devlet yönetimi, hakkaniyetli bir siyasal rejim konusunda dayanışıp işbirliği yapacaklar mı?

    Cezaevlerindeki onbinlerce Gülen Cemaati sempatizanı, yüzbinlerce KHK’lı kardeşimizdir. Tepede tepişen fillerin masum kurbanlarıdır. Bu insanlara reva görülen zulüm, ortak utancımızdır. Devlet, devlet olma iddiasını sürdürecek ise, 15 Temmuz’u bir muamma olmaktan çıkarmalı, evrensel hukuk ilkeleri temelinde darbeye kalkışmış olanları yargılayıp gereken cezalara çarptırmalı, bu meseleyi toplumdaki karşılığı sıfır nokta yüzde bilmem kaç olan Perinçekçi güç odaklarının bir intikam aracı olarak kullanmasına son vermelidir.

    Mevcut siyasal partilerin hepsi, Saadet Partisi istisna olmak üzere, cemaatler arası iktidar savaşları temelinde biçimlenmiş, bu toplumsal-kültürel yarılma ve çatışmalardan beslenen partiler. Hepsi, ilkel bir Siyasal Partiler Kanunu üzerinde yükselen, çatışmalardan beslenen (ve devlet iktidarı eliyle nemalanıp kendi zenginlerini ve seçkinlerini, kendi hukuksuzluğunu yaratan) köhnemiş oligarşik devlet aygıtını yeniden üreten yapılar. Bunlardan birisine yaslanarak, giderek bir yazgı haline gelen sorunlarımızın hiçbirini aşamayız, toplumsal barışımızı tesis edemeyiz.

    Kurtarıcı liderlere değil, kolektif akla, uzlaşma, saygı ve barışcıl dile kapı aralayan bir zihyniyet ve kalp dönüşümüne ihtiyacımız var.

    Şimdi ve yeni seçeneklerin inşası sürecine omuz vererek değilse ne zaman?

    Aklımızı başımıza devşirmek için Suriye ve Irak’ın içinden geçtiği deneyimlerden geçmek zorunda mıyız?

  3. Bugünkü yazı, Sayın Koru’nun son haftalarda kaleme aldığı en kritik yazılarından biri. Koru, Tim Sebastian’ın sözcü İ. Kalın ile yaptığı mülakattan yola çıkarak, sözü, Türkiye’de, siyasal iktidar ve siyasal iklim bağlamında, “devranın dönme” olasılığına getiriyor.

    İzlenimim o ki, yazar kendisine özgü üslubuyla, onun sık sık halihazırda gerçekleşiyor olduğunu gözlediği bir olgu ya da süreçden, okuru düşünmeye ve tartışmaya sevk etmek amacıyla, kuramsal ya da muhtemel bir olasılık olarak söz etmeyi daha tercih edilir buluyor.

    Koru’nun köşesine taşıdığı yazı konularını titizlikle seçtiği kanısındayım. Yazıları, ister iç siyasete isterse dış politikaya ilişkin olsun, bütüncül bir toplum-siyaset okumasının dikkatsiz okura birbirinden bağımsız günlük köşe yazısı gibi görünen, oysa söz konusu okumanın birbiriyle ilintili, dikkatle baklılması gereken resmin birer parçasını sunuyor.

    Yine bir izlenim ya da güçlü bir kanaat olarak söylemeliyim ki, Koru, “devranın dönme” olasılığından söz ediyorsa, bunu, hayli yüksek bir olasılıkla, devranın dönmekte olduğunu gözlediği için yapıyor. Babacan ve henüz kamuoyu ile tanıştırılmamış ekibinin kuracakları bir partinin toplumsal bir karşılığının olup olmadığına ilişkin son aylardaki yazılarını unutur ya da dikkate almaz iseniz, yazarın “devranın dönme” olasılığından söz ettiği çıkarsamasına ulaşırsınız. Bende uyanmış olan güçlü kanı o ki, yazar, bilerek, öyle söylemiyor görünürken, bizimle “devranın dönmeye başladığı” gözlemini paylaşıyor örtük olarak. Zaten, tam da böyle bir gözleme sahip olduğu için, Babacan ve beraberindekilerin kuracakları partinin toplumda karşılığı olduğu kanısını (kendisine özgü üslup sınırları ve çerçevesi içinde) dile getiriyor.

    Elbette yanılıyor olabilirim, elbette bendeki güçlü izlenimden farklı olarak, sayın Koru sadece bir olasılıktan söz ediyor olabilir. Dolayısıyla, bu noktadan itibaren, sadece benim kendi toplumsal-siyasal süreç okumama dönmem belki daha doğru ve yerinde.

    Gözlemim ve ısrarlı iddiam şu: Türkiye’deki siyasal iktidar ve siyasal iklim açısından, “devranın dönmesi” bir olasılık değil, hemen orada, gözlerimizin önünde gerçekleşen bir süreç ve bu süreç en fazla 1.5 yıl içinde AK Parti’nin iktidarı yitirmesi ve toplum tarafından tasfiye edilmesi ile tamamlanmış olacak.

    Çok iddialı görünebilir bu. Öyle değil. Şu nedenle öyle değil.

    Söylediğimin toplumsal-siyasal süreç çözümlemeleri açısından kabul edilmez ölçüde iddialı bir öngörü olduğunu öne sürebilmemiz, ancak, Türkiye’nin bir hukuk devleti, gerçek anlamda bir toplum olması, AK Parti’nin de karizmatik bir lidere yaslanan bir lider partisi değil, kendi siyasal geleneğini inşa etmiş kurumsal bir kitle partisi nitreliğini muhafaza ediyor olması durumunda mümkün olurdu.

    Oysa, Türkiye, kuruluş döneminden bugüne, hiçbir zaman bir hukuk devleti olmadı. Hiçbir zaman (hemen hepsi birbiri ile çatışma içinde olan) ana bileşenleri Türkler, Kürtler, Aleviler, Sünniler, dindarlar, seküler elitler olan büyük cemaatlerin fay hatları üzerine biçimlenmiş bir “cemaatler yanyanalığı” durumunu aşarak ortak kaderi paylaşan, müşterek değer ve ilkelerde içsel uzlaşmasını inşa etmiş gerçek bir toplum olamadı. Ülkenin başındaki yönetici kişinin bile bütün bir siyaset ve seçim lafızını “millet-zillet” ikilemi üzerine kuruyor olması, bu yorum sayfalarında gündelik olarak (ve bıktırıcı bir şekilde) türlü türlü okur-yorumcuların diğerlerinin ima ettiği siyasal gelenekleri veya toplumsal kümeleri Batılı emperyalistlerin uşağı ve maşası ilan edip duruyor olmaları, bu gerçeğin dışa vurumları zaten. Bir gün ülkenin genel kurmay başkanı Ergenekon Terör Örgütü üyeliği suçlamasının muhattabı iken, bir diğer gün bir kumpas mağduru olarak, bu kez adı Fetullah Gülen Terör Örgütü konan bir yapının üyeleri ile yer değiştiriyor. Bir gün millyetçiliği ayaklar altına alıyor ülkenin dik durduğu söylenen lideri, vaziyet ve bürokratik güç odakları arasındaki amansız savaşta dengeler değiştiğinde, düne kadar küfürleşmiş iki partinin lideri milli, diğerlerinin alayı gayr-ı milli ve vatan düşmanı ilan ediliuor. Bir gün “Sayın Öcalan”, bir diğer gün “Terörist başı” vs.

    Durum tam da böyle olduğu için, gerçekten görmeye ve anlamaya çalışan gözlerle bugüne bakarak yakın geleceğin siyasal süreçlerini üç aşağı beş yukarı kestirmek, sık sık sanılanın aksine, öyle atla deve bir şey değil. Çünkü, yapılması gereken, karmaşık toplumsal-siyasal süreç analizlerinden ve varlığını bir on yıldan diğerine sürdüren kurumsallaşmış bir siyasal partinin olası serüvenini kestirmeye çalışmak değil, dsevlet aygıtı içindeki hüç odaklarının amansız mücadelerinin seyrini takip etmek. Bu da, sanıldığınca güç bir iş değil.

    Kendi kültürel-siyasal müşterek değerlerini yaratıp o değerler üzerinde kolektif uzlaşmasını gerçekleştirmiş bir toplum olmanın hala çok uzağında olan Türkiye’deki -yukarıda sıraladığım ve birbirleri ile sürekli çatışma içindeki- cemaatler arasındaki güç savaşlarını okuyarak yakın geleceğin siyasal süreçlerini öngörebilirsiniz.

    Yakında neler olacağını, Ergenekon davasından içeride olan yüksek rütbeli general, o günlerde sosyal medyaya düşen telefon konuşmasında tane tane anlatıyordu örneğin. Kimse kendilerinin boş olduğunu, ellerinin armut topladığını düşünmemeliydi. Görülecekti, çok kan akacaktı. Çoluk çocuk dinlenmeyecekti. Aç kalacaklardı, evet, aç kalacaklardı. Kaçacak delik arayacaklardı. Öyle oldu. Çok kan aktı, ve, evet, çoluk çocuk dinlenmedi. Cezaevinden çıktığı akşamın karanlığında, kendisine uzatılan mikrofonlara, yıllardır yayımladığı gazetesinin adı ironik biçimde “Aydınlık” olan Derinceli Doğu Perinçek, “Kınından çıkmış keskin kılıç gibiyiz. Yeni görevlere hazırız” sözleriyle yeni siyasal sürecin işaret fişeğini ateşledi. Devlet içi bürokatik çete savaşlarında ibrenin kesin biçimde kendilerine döndüğünden emin olduğunda, malumu (yani yeni ittifaklar kompozisyonunu) ilan etti: Erdoğan, “Vatan Partisi’nin çizgisine” gelmişti. Şimdi, Erdoğan, Vatan Partisi’nin bir memuru kılınmıştı: “Önümüze kattık, mecburiyetlerimizin görevlisi kıldık.” diyordu Perinçek Erdoğan için. Gören gözlerin kolayca kestirebileceği üzere, yok, hayır, Perinçek hakkında bir hakaret davası açılması şöyle dursun, adam ve kankası Nedim Şener (ve daha bilimum seküler vesayetçi) iktidarın kontrolündeki havuz medyasının program stüdyolarını haftalık olarak tavaf eder hale geldi -milli bir görev olarak bu şekilde ödüllendirilerek. Perinçek, Erdoğan’ın kılını kıpırdatamaycağını, ellerinde, daha önce kamuoyu ile paylaşılmamış 38 adet yolsuzluk dosyası olduğunu söylüyordu. TIK sesi, Erdoğan’dan değil, ülkenin A. Altan gibi yürekli ve sözünü sakınmayan bir başka aktöründen geldi: Alparslan Kuytul. Kolayca tahmin edilecebileceği üzere, “Kral çıplak” deme cesaretini gösterenlerin başına geleneksel olarak ne geliyorsa, bu genç ve cesaretli adamın başına o geldi. Şimdi, o da, Ahmet Altan, Mümtazer Türköne ve yüzbinlerce diğer insan gibi, iktidardaki Erdoğan şalıyla perdelenmiş Perinçekçi-ulusalcı seküler-bürokratik güç odaklarının gücünün kırıldığı günleri bekliyor içeride -çok beklemeyeceklerini söyleyebiliriz.

    Peki ne olacak?

    Olacak olan belli: Toplumdaki karşılığı yüzde sıfır nokta bilmem kaç olan Perinçek ve bu yorum sayfalarının Perinçekçi gediklisi H. Gayret, bilimum memurlarını alıp gidecekler 2020 yılındaki erken seçimlerde -yani, devran dönüyor.

    Başka ne olacak? Bürokratik devlet iktidarını ele geçirme sırası hangi sosyolojik-kültürel cemaate ve onun devlet aygıtı içindeki kliğine gelecek?

    Bu sorunun yanıtını hep birlikte bizler vereceğiz.

    (devam edecek)

  4. Öncelikle şunu belirtmeliyim bu yazınızı çok beğendim. Populist siyasetçiler insanların duymak istediklerini söylerler ve hep o kanaldan belleklerde yer edinmeye çalışırlar. Söyleyecek hiçbirşeyleri kalmadığında da (çünķü lafla peynir gemisi yürümez hele bir devlet asla) hamasetle birlikte düşmanlaştırma silahına sarılırlar. Tarih boyunca onlarca örnekte olduğu gibi devletlerini ve halklarını sonu ağır sonuçlarla başbaşa bırakır ve silinir giderler. Franco’nun naaşı bu yıl defnedildiği yerden (bir katedraldi) aile mezarlığina gonderildi yani yıllar geçse de cenazesini bile rahat bırakmazlar.
    Ali BABACAN Beyi Teke Tek programında izledim yüz ifadesi jest ve mimikleri söyledikleriyle birleştiğinde bende de bir umut ışığı doğdu. Daha öncede Karar gazetesinde ki mülakatı birkaç kez okumuştum. Kendinden emin ve çözum odaklı hamasetden ve gerilimden uzak bir politika çizgisi var. Sorulan sorulara gayet mantikli ve net cevaplar veriyor. Evet bir dönem sona ereken sanki yeni bir ışık doğuyor. Bu fırsatı iyi kullanalım.

  5. Gün geçmiyor ki memleket düşmanları eyleme giderken kara çarşafa bürünen pkkli teröristler gibi kılıktan kılığa girmek suretiyle akla hayale gelmiicek fitne fesat ifrazatını yorum sayfamıza kusmamış olsunlar. Hangi tartıya vurursan vur, kazı kazan gibi üzerlerini biraz kazıyınca alttan bir çift çipil göz ve badem bıyık seti ortaya çıkıveriyor. Yazarın neden sözettiğinden bağımsız olarak sürekli ülkemiz aleyhine olduğunu sandıkları her türlü safsatayla devlet büyüklerimize saldırıp küfretmeyi bir vazife bellemiş bu mankurtlar sürüsünün derdi günü türkiyenin tökezlediğini görmek ve fırsattan istifade memleketi götürüp manda yönetimine peşkeş çekmek..! Umumen dillerine doladıkları mevzular; gakguk atalet, iyi yetişmiş tosuncuklar, hollanda türkiyeden daha çok yarpuz yetiştiriyormuş, obama bizden umudunu niye kesmiş, oralarda biyerde çok güzel başkanlık sistemleri varmış, estek köstek… bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de müftülük sınavını bikaç puanla kaybetmiş avaralar türedi ki ortamı din işleri yüksek kurulu çevirdiler yani; dün birisi tanrının akp ye verdiği sürenin dolmuş olduğundan filan dem vuruyordu; bi diğeri fes mi sarık cübbe mi daha caizdir gibisinden ucu başı belirsiz sorunsalın içersinde debelenip duruyordu, bilmiyorum sonu nereye vardı..? Sn.bernar olacak körolmayasıca da bütün bunların üzerine tüy dikip kırk dereden sular getirip yetmedi elinde kokos sütü maşrapasıyla taa bilmem nerelerden egzotik paylaşımlarda bulunuyordu ki kartaca yıkılsın..! Kardeşim, tarih okuması yapıp bize yol yordam öğreteceksen alternatif yol haritasıyla gel; sakın ola iyileştirilmiş başbakanlık düzeni, saadet zinciriymiş, bebecan bak piyasayı naapıyormuş ya da imamcık bir parlak gibi ıvır zıvırla gelme, kafanda paralarım şu laptopu..! Alay mı ediyorsunuz bizimle; mevcudu daha iyiye götürecek lider, parti, program ve ekip nerde ve ne öneriyorlar ülkemiz için..? Sahi bi soruda benden olsun; h.cindoruk yaşıyorsa eğer yeni parti kuruyoruz diye ortalıkta dolanan mutemetler kendisini ziyaret etmişler midir acaba?

  6. “CHP’nin ulusalcı ve Atatürkçü kimliğe bürünmesi neticesinde toplumla olan bağının zayıflayacağı, toplumdan oy alamayacağına ilişkin” düşüncelere katılmıyorum. CHP ulusalcı (kuvay-ı milliyeci) ve Atatürkçü olduğu için oy kaybetmiyor, tam tersine bu kavramları ve altı oku yeterince doğru anlamadığı için bir kişilik edinemiyor ve dolayısıyla yeterli oy kazanamıyor. Daha açık ifade edersek CHP yeterince ulusalcı ve Atatürkçü olamadığı için SHP’ye benziyor ve güdük kalıyor. Öyle ki aldığı %25-30 oyun en az yarısı kerhen verilen sağ-karşıtı oylardır.

    CHP’nin bu başarısızlığından memnun olan ve kendilerine muhafazakar veya dindar diyen kesimler yanılıyorlar. Zira gerçekte merkez sağ partiler de aynı şekilde başarısızdır. Fakat Türk milletinin sosyo-kültürel yapısı, başarısız siyasi partiler içinde dini duygularını daha yakın temsil eden başarısızları tercih etmektedir. Merkez sağ partilerin aldığı oyların da enaz yarısı kerhen verilen “aman CHP gelmesin” oylarıdır. Merkez sağ partiler, “halk nasıl olsa bizi -yani dindarları- seçer” şımarıklığını üzerinden atamıyor.

    Sağ kesimde geleneksel dinciler, sol kesimde ise modern dinciler kanaat önderi konumundalar. Ben de şöyle diyorum. “Her türlü dincilik en büyük tehlikedir, görüldüğü yerde başı ezilmelidir”. (Bunu mezhepsiz bir Müslüman olarak söylüyorum)

    Ali Babacan’ın bir TV kanalında yaptığı ilk siyasi konuşması bu anlamda çok önemlidir. M.K.Atatürk döneminden bu yana ilk defa iddialı bir siyasetçi, halkın duygularına oynamadan akla ve bilgiye dayalı olarak karşımıza çıkmıştır. Umarım CHP de son dönemde attığı olumlu adımları hızlandırarak Atatürk’ün kurduğu CHP’nin çağdaş bir sürümü olmayı başarır. Bu durumda ortak bir üst akıl oluşturarak, yeni bir anayasa ve güçlendirilmiş parlamenter rejim ve tarafsız Cumhurbaşkanlığı ile istikrarlı bir yola Türkiye girer.

    Not : Eğer Sayın Koru CHP ile ilgili bir yazı kaleme alırsa, bu konu hakkında daha ayrıntılı yorumlar yapabiliriz. CHP hakkında fikir yürütmek aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti tarihini de analiz etmek demektir.

    • sayın fkt! bu konu önemli. bu nedenle de, pek kimsenin okumadığı gecenin bu saatinde değil, gündüz daha uygun bir zamanda bu konunun tartışılması çok yararlı olur.
      – toplumun artık, cumhuriyetci-osmanlıcı, atatürkçü- islamcı sarkacından çıkması gerekiyor. atatürkçülerden gına gelip islamcı, islamcılardan gına gelip atatürkçü olmaması lazım.

  7. Erdoğan AKPsinin destekçilerine bir soru.
    Şu an! Erdoğanın veya T Cumhhuriytini AĞZI …Neci?
    Daha doğrusu. Erdoğan bu retociya. nasıl güveniyor?
    Adamin müşterisi ona borcunu õdemek için banka asyaya havale gõndermış diye 3 yil sorgusuz sualsız zindanda yatmişşş.üstelikte işyerinide yalayıp yutduklari
    terõrist oluyorda buda vatan sever olarak devletin tepesinde.

    https://www.artigercek.com/haberler/ibrahim-kalin-a-eskiden-gulenci-gazete-icin-calisiyordunuz-hatirlatmasi

    • Bakın Nurdan hn Fetodan dolayı çok kişinin canı yandı haksız yere hapiste yattı , işini kaybetti , mesleğini kaybetti bırakın onu hayatını kaybetti.
      Peki 15 temmuzda hayatını kaybeden şehitler için ne diyeceksiniz.
      Soruları çalıp birçok günahsızın işe girmesine engel olanlar için ne diyeceksiniz.
      En tepedekilerin gizli soruşturmaları öğrenip yurt dışına kaçarken geride bıraktıkları
      masumların canlarını kurtarmak için meriç i geçerken boğulan bebeleri için ne diyeceksiniz.
      ordu mensuplarına tezgah kurup iftira atarken hapiste geçirdikleri zamanların bedeli için ne diyeceksiniz.
      Yurt dışına kaçıp ülke aleyhinde jurnallik yapanlar için ne diyeceksiniz.
      Velhasılı bir gün kendinize şu gerçek fetoculerin acaba hiç şuçu yokmu diye soracakmısınız.

  8. Talat Atilla ve rahmi turan imzalı kumpas ile ilgili olarak 2 gün önce yazdığım yorumdan sonra, oya baydarın yazısını okudum.
    – Oya baydarın yazısını okuduğumda, yazdıklarımdan biraz daha emin oldum.
    – Bugünkü levent gültekin’in yazısı ise, benim 2 gün önce yazdığım yorumumda anlatmaya çalıştığım, chpnin ulusalcı ve atatürkçü kimliğe bürünmesi neticesinde toplumla olan bağının zayıflayacağı, toplumdan oy alamayacağına ilişkin düşünceme destekler nitelikte.
    – Levent gültekin de, bu kumpasın, chpnin ulusalcı ve atatürkçü çizgiye hapsedilerek, chpnin, alternatif olmasının engellenmesi amacıyla yapıldığını yazmış.
    – Oya baydar, bu kumpasın kılıçdaroğluna değil, chpye kurulduğunu yazmış ama chpyi, toplumun diğer kesimlerinden oy alır duruma getiren kişi, bu konuda bilinçli ve kararlı tutumuyla kılıçdaroğlu oldu.
    – Bu nedenle, kumpasın ana amacının kılıçdaroğlunu düşürmek olduğu söylenirse hiç de yanlış olmaz.
    – Kılıçdaroğlunun yetersiz olduğu ile ilgili şehir efsanesi hakkında, daha sonra, ayrı bir yazı yazacağım. Bu efsanenin de, aslında kılıçdaroğlunu yıpratma amaçlı piyasaya sürüldüğünü düşünüyorum.
    – Ayrıca muhalefetin yetersizliği konusu da, türkiye ortalaması çerçevesinde düşünüldüğünde pek doğru bir yaklaşım değil.
    – Yani, akp iktidarı, akp veya erdoğanın üstün başarısı olmadığı gibi, akp iktidarının bu kadar sürmesi de muhalefetin başarısızlığı değildir. En azından, türkiye ortalaması, yani kişilerin herhangi bir işi başarma kültürü açısından söylüyorum.
    – Yani, türkiyedeki herhangi biri, herhangi bir işi, ne kadar beceri ile yapabiliyorsa, türkiye muhalefeti de ondan daha kötü değil.
    – Onun için, muhalefetin yetersiz olduğu cümlesi, türkiye açısından, türkiyenin ortalaması açısından, yıpratma çabasının ötesinde bir anlam ifade etmiyor. Pekçok kişi de, bilinçsiz olarak, bu mitin yayılmasına hizmet ediyor.

    • ”akp iktidarının bu kadar sürmesi de muhalefetin başarısızlığı değildir. ”
      Akp nin başarısı olarak görüyorsunuz herhalde .Bir karar verin AKP mi
      başarılı Muhalefet mi beceriksiz ? rahmetli Süleyman demirel olacaktı ki
      Muhalefet nasıl yapılırmış görecektik.

      • herhalde satırları atlayarak okuyorsunuz.
        akpnin de başarısı olmadığını yorumumda yazdım.
        – durumu anlatabilmek için sana şöyle bir örnek vereyim:
        – kablumbağaların yarışında birinci olanın çok hızlı olduğu nasıl ileri sürülemezse, türkiyedeki durum için de, “çok başarılı” ifadesi kullanılamaz.

    • Muhalefet elbette yetersiz. Kılıçdaroğlu o koltuğa bir komplo sonucu istemeyerek oturmuş bir isim, siyasi geçmişi zayıf, diğer temel konularda da dişe dokunur ne bir öneri getirmiş ne de güçlü bir muhalefet sergilemiş. Erdoğan’ın en sevdiği türden bir muhalefet bence, gece gündüz koro halinde onu kum torbası gibi dövmelerinden de bu anlaşılıyor. Gitmemesi için de İnce gibi dişlileri kumpasa getiriyorlar sürekli. Muhalefetin tamamı yetersiz. Etkin muhalefet hiç yapamıyorlar. Ancak Kılıçdaroğlu yine de ittifak konusunda oldukça özverili ve akıllı bir şekilde muhalefeti toparlamayı becerdi. Bu konuda başarılı olduğunu teslim etmek lazım. Ancak iş yönetmeye gelince olası bir CHP iktidarının başarılı olmasını mümkün görmüyorum. Kadro ve beceri olarak müsait değiller. Bu çoğu parti için geçerli. Ak parti baştaki liyakat temelli yönetim tarzını unuttu, yandaşlarla iş tuttu ve o da kaybetmeye mahkum. CHP de aynı hastalıktan muzdarip. O taraf da hep bizden olsun ne olursa yaklaşımı içinde. Bekaroğlu’na hala yabancı muamelesi yapıyorlar. Böyle olunca yönetilemez bir durum ortaya çıkıyor. Liyakat temelli bir yönetim tarzına geçmedikçe hiç bir iktidar uzun süreli ve başarılı olamaz. Bunu öğrenmek ise bizim millet için çok zor. Herkes cemaatçi ve grupçu küçük ülkemizde.

  9. Fehmi beyin tezi dünyadaki bazı yönelimlerin önce Türkiye’de başladığıydı. Bunu kastediyor. Yani popülizm ilk burada başladı ve burada bitecek. En kötü örnek olarak ABD’yi gördük. Böyle güçlü bir ülkede popülist bir lider başa geldiğinde olabilecekler dünya açısından çok daha vahim sonuçlar doğurabiliyor. Tarihte örnekleri de var. O halde bu gidiş burada, başladığı yerde, bitirilmeli. Aklı selim galip gelecek bu olacak elbette. İnsanlık bir şekilde yalpalayarak doğru yolu buluyor. Arada kayıplar ve zararlar elbette var.

    • Yalnız, trollerin mucidi rusya diye biliyorum.
      – biz o konuda biraz geri kaldık.
      – Bir de, bizim trollerimizin kalitesi de daha düşük.

      • İsimsiz yazmak ve trollük farklı şeyler. Eğer yazdıklarıma cevabınız yoksa birşey yazmamanız yeterli, neden susturmaya çalıştığınızı anlamadım. Belki de sadece siz uzun uzun burada yazın başkası yazmasın istiyorsunuz. O zaman gidin kendinize bir blog açın. Fehmi beyin okurlarını neden rahatsız ediyorsunuz. Yazdığınız saçma, tutarız ve uzun yorumları genelde okumuyorum bu arada. Fehmi beyin yazısı ile ilgili değil tamamen ayrı bir gündemde yazılmış gereksiz yazılar bence. Ama bir şey deme ihtiyacı hissetmedim, sadece atlıyorum onları ama gürültü oluşturdukları kesin. Trollük demek daha doğru belki de.

        • Sayın Bi Okur!
          ya benim anlama sıkıntım ya da sizin ifade sıkıntınız var.
          – tersi de doğru olabilir. Yani benim anlatma, sizin de anlama sıkıntınız da olabilir.
          hangisi bilemiyorum ama ortada bir sıkıntı olduğu kesin.
          – Eğer yukarda yazdıklarınız benim yorumum içinse;
          sizin yazdıklarınıza bir cevabım var. Aslında bir düzeltme de denilebilir. Bu nedenle, “bir cevabınız yoksa..” deyimi anlamsız olmuş.
          – Benim yazım “Fehmi beyin tezi dünyadaki bazı yönelimlerin önce Türkiye’de başladığıydı..” cümlenize bir ilavedir.
          – Sizi trol olarak nitelemedim.
          – “koydu mu oturtan lider” olgusu türkiyede başlamış olsa bile, trol olgusunun ilk türkiyede değil, ilk rusyada ortaya çıktığına ilişkin bir açıklamaydı.
          – hangi cümlemden sizi susturmaya çalıştığım sonucunu çıkarabildiğinizi de bilemiyorum ancak bu konuda yeteneğini taktir ettiğimi belirtmem gerekiyor.

          • ilave!
            – yazdığım, uzun, tutarsız ve saçma yorumları okumamanız da isabet olmuş.
            – Çünkü, eğer okumuş olsaydınız, yazdıklarımın tutarsız ve saçma olduğunu hemen anlardınız. Yazdıklarımın tutarsız ve saçma olduklarının anlaşılmasını istemem doğrusu.

          • Fehmi beyin troller de Türkiye’de başladı iddiası yok zannederim. Ben yanlış anladım yorumunuzu, bana hitaben yazdınız gibi algıladım. Dolayısıyla susturma da yok elbette. Kusura bakmayın. O kızgınlıkla yazılarınıza da epeyce sert bir yorum yapmışım, özür dilerim. İyi geceler iyi yorumlar dileğiyle.

  10. Ben genç kız oluncaya kadar 17-18 yaşlarına kadar hiç denize gitmedim. Yüzmeyi hiç bilmiyordum 1 yaz abimin hanımı beni zorla denize götürdü.
    kendisi, Sinoplu uydu Sinop’ta 15 gün denizde yüzecek Fakat ben işlerim vardı çok kızdığım için bayağı onu rahatsız etmek istedim ilk gün onunla beraber plaj dayım yüzme bilmiyorum orada sadece plajda oturuyor bir çocuğun yüzme şampiyonu olduğunu söylediler ben de, O çocuğa Baktım Nasıl yüzüyor Aynen denedim 2 saat içerisinde yüzmeyi öğrendim ertesi gün boyumu Aşan yere yüzünce birisi de bana oyun yaptı küçük bir çocuk su serpti ayağımı yere bastım ve batmaya başladım çırpındıkça batıyorum baktım olacak gibi değil imda at diye bağırdım yanımda Duran uzun bir çocuk beni kurtardı Ondan sonra bir daha da Sen boyunu aşan yere gider misin asla gitmedim yani Ben bilirim yüzme 2 saat içerisinde öğrendim diye ukalalık etmeyip aklımı başıma topladım kısacası akıllandım. bizim Lider Aynen benim 2 saat içinde yüzme öğrendiğim gibi geldi bir şey bilir gibi Türkiye’nin başına bilmişlik yapacağım diye çırpındıkça batırıyor batırdık ça çırpınıyor fakat her şeyi o biliyor ya kimseleri imdada çağırmıyor kısacası İmdat diye bağırmıyor Yok ben bilirim benim gibi kendisi batmıyor ya herşeyi Ben bilirim Ben bilirim ama şimdi artık batıyor kendi de batıyor Bunun hesabını da verecek Yeni kurulan iki parti de CHP de iyi Parti de hem bunu hem de Bahçeli’yi gereken yere gönderecekler hiç boşuna buradaki troller çırpınmasınlar. sonunnuzun ortası yani başlangıcı çoktan başladı Bundan dolayı başlangıcı değil ortası.

  11. Koydu mu oturtan lider olamaz. Ancak koydu mu oturtan (büyük) devlet olabilir.

    Dünyada liderler ve siyaset kalitesinin düşmesinin iki temel nedeni var :
    i) Sovyetler Birliği dağılınca kapitalist sistem rakipsiz kaldı ve henüz bu duruma uyum sağlayamadılar.
    ii) Eskiden siyasetle pek ilgilenmeyen, gazetelerde siyasi yorumları okumayan ve TV’lerdeki siyasi tartışmaları izlemeyenler çoğunluktaydı. 2000’lerden itibaren ise haberleşme teknolojisindeki büyük gelişmeler bir ‘sosyal medya’ ağı oluşturdu. Şimdi seçmenin tamamına ulaşılabiliyor fakat sıradan yığınlara siyasi mesajlar ancak dedikodu, çamur atma v.b. yöntemlerle yemek yarışması programlarına benzer nitelikte olabiliyor.

    Gelişmiş ülkelerde milliyetçi ve ‘aşırı sağ’ diye nitelenen partilerin oyu artıyor. Bunun nedeni geri kalmış ve büyük iç çatışmaların yaşandığı ülkelerden gelişmiş ülkelere doğru bir göç dalgası yaşanmasıdır. Yani aşırı sağın gelişmesi durduk yerde olmuyor, somut nedenleri var. Türkiye’de de Suriyeli sığınmacılar sorunu çok önemlidir ve Erdoğan’ın oy kaybetmesine yol açmıştır.

    Popülist söylem tek başına zararlı bir şey değildir, ne söylenildiğine bakmak gerekir. Örneğin kimileri Trump ile Erdoğan’ı birbirlerine benzetiyorsa da bu şekli bir benzerlikten ibarettir. Trump Meksika sınırına duvar örerek ABD’ye izinsiz girişleri önlemeye çalışırken, Erdoğan milyonlarca Suriyeliyi bizzat davet etmiştir. Trump ucuza imalat yaptıralım derken Çin’in hak etmediği bir şekilde büyüyüp tehlike oluşturduğunu ve ülkesinde işsizliğe neden olduğunu söylerken, Erdoğan Esad’la anlaşıp Suriyelileri göndermediği için 40 milyar dolar masrafa ve işsizliğe yol açmıştır. Böylesi zıt örnekleri çoğaltabiliriz. Trump ile Erdoğan arasındaki benzerlik boş bir iddiadır. Popülist söylem lafını yerli yersiz kullanmak bazı gerçeklerin üstünü örtüyor.

    • İşsizliğin artmasında Suriyelilerin payı %5’ı bulurumu bilmiyorum. Benim çevreden gözleyebildiğim kadaryıla işsizliğe neden olan sebepler arasında Suriyelilerin payı, Azerbaycan, Özbekistan gibi Türki cumhuriyetler olmak üzere Afganistan, Pakistan, Irak, İran, Afrika ülkeleri ve diğer ulkelerden gelen insanların yanında sözü edilmiyecek kadar az. Suriyeliler daha çok meslek sahipleri ve ekonomiye ciddi katkıları olan insanlar ve kazandıklarını da burada harcıyorlar. Diğerleri böyle değil. Vasıfsız olduklarından ameliye işlerde çalışarak hem yerli çırak yetişmesine engel oluyorlar hem de ayda 200-300 lira gibi bir parayla idare etmeye şartlandiklarindan birikimlerini olduğu gibi yurt dışına çıkartıyorlar. Kişi başı ortalama yıllık 15000 lira gibi bir rakam yurt dışına çıkıyor. Türkiye’de suriyelilerden çok daha fazla başka uyruklu insan olduğu düşünülürse çok ciddi bir rakam yurttan çıkmış oluyor. Sürekli Suriyelilerin konuşulması da diğerlerinin görülmesini engelliyor.

  12. ABD ve Rusya devletlerinin başına kim gelirse gelsin; ülke çıkarlarına taviz vermezler. Onlar kanunlara uymakta baya ilerideler. Keşke Türkiye, İran ve Suriye’de de bu kanunlara uyma potansiyeli yüksek olsaydı…

  13. US eyalet sistemini, Avrupa AB’yi tıkır tıkır işletiyor. sanki tek lider olayı için sonun başlangıcı gibi ise; tramp son başgan olabilir!
    bizdede bebeler askerlik çağına geldi. yavaş yavaş işi öğrenmeli değil mi..
    babalar ise hep arka planda onu destekler!
    yuvarlak masa etrafında uzun bir tecrübe süreci onu bekler.
    öte yandan hoca otursun koltuğunda eski usul, yumşak yumşak koltuğunda..
    elbet bir zaman gelecek bizimde yuzümüz gülecek, güler inşallah!..
    bazan hiç birşey yapmamak ta çok şeyi halledebilir, çözer.
    evde TEKBAŞINAAAA olayı yandı bitti kül oldu beyler.
    uzlaşmayı, bilgiyi konuşturmayı bileni, teknolojiyi gösterebileni bu gençler seçer!
    ah bide bizim dinazorlar gzünün önünde olanları bir görebilse:
    adamların ülkesini terkettiği, denizde boğulduğu, okumuş adam olmuş koca koca
    adamların dünyanın öbür ucuna kaçtığı,
    yirmi yaşına gelmiş ama tarla sürmesini bilmeyen çifçi çocuğu, internette cız yapmayı öğrenmiş tknik okul çocuğunu ne yapacağını, karnını ve gözünü gönlünü nasıl doyuracağını bilmeyen adam parti marti kurmasın benden söylemesi!..
    sevindirici bir olay artık bu gençlerin kolay kanmaması, hayaller peşinde ömrünü heba etmeyeceğini oylarıyla belli ediyor olması!. (ist seçimlerini iyi analiz edin derim).
    etnik yada inanç üzerinden görünen hiç bir şeyin aslında:
    ”öyle oluyormuş gibi görünse de hiçte öyle göründüğü gibi olmamış olabileceğinin olması hususu”
    aklımızın bir köşesinde kalsın derim.
    yine de bir ip ucu verem size:gençleri ancak gençler anlar!

  14. Kemal Kılıçdaroğlu Türkiye’nin başına Fetullah Gülen ile birlikte örülmüş ikinci en büyük çoraptır. Üstelik ondaki potansiyel, Fetullah’ın “kariyerini” bile bitirir. Düşünün, Atatürk’ün 96 yıllık partisini 22 Mayıs 2010 tarihinde bir kaset kumpası ile ele geçirdiği günden itibaren adım adım, tarihe geçecek entrikalarla, ayak oyunlarıyla, yalanlarla dönüştürdü ve bugün tam da Bahçeli’nin tespit ettiği noktaya getirdi.

  15. Fehmi Bey şu gerçeği anlamakta zorlanıyor:

    Sovyetlerin dağılmasıyla tarihin sonu diye lanse edilen liberal dünya hegemonyası; Trump’ın öncülüğünde ABD’nin liberal dünya düzeninin liderliğinden vaz geçerek içe dönmesi, Çin’in yükselişi ve Rusya’nın yeniden gücünü toparlaması ve Brexit’le son buldu.

    1989-2016 arası, liberal dünya düzeninin yılmaz bekçisi ABD, İngiltere, İsrail, bir çok AB ülkesi, Japonya vb. ülkeleri yöneten; liberal dünya düzeninin elitleri; BOP projesiyle Orta Doğu ve İslam coğrafyasını ateşevererek, Çin’in zamanla liberalleşeceği naifliğiyle, Çin elitlerinin gelecek kurgusunu yanlış algılayarak, çok aptalca destek politikalarıyla Çin’in süper güç olarak dünya sahnesine çıkışını sağlamak suretiyle ve Gorbaçov’un şahsında tarihin en büyük barışçıl dönüşümünü gerçekleştiren Sovyet elitlerine ihanet edip, Rusya’yı liberal Batı bloğu yerine Çin’e mecbur bırakmak gibi fahiş hatalar yaparak çok kutuplu bu yeni dünya düzeninin oluşmasına neden oldular.

    Brexit’le de İngiltere liberal dünya düzeninin 2. kalesi AB projesini akamete uğrattı.

    ABD ve İngiltere’nin liberal hegemonya sevdasından vazgeçmesiyle liberal düzen başsız kaldı.Bu konjonktürde AB’nin tek başına liberal düzenin hegemonyasını yeniden sağlama gücü yok.

    Küreselleşmenin yolaçtığı refahtan pay alan liberal sistemle yönetilen ülkelerin halklarının refah beklentileri daha da arttı.Ancak aynı halk kitleleri gelinen noktada ekonomik gücü elinde tutan elitlerin açgözlülüğü nedeniyle kurulu düzene olan güvenlerini yitirmeye başlayarak ABD, İtalya, İngiltere, Polonya, Macaristan, Brezilya, Filipinler gibi ülkelerde popülist söylemle karşılarına çıkan lider ve partilerin cazibesine kapılarak popülist iktidarlara yol verdiler.Popülist liderler de iktidar gücünü ele geçirince ilk olarak liberal düzende iktidarı kontrol ve denetim altında tutan anayasal kurumların gücünü aşındırarak iktidarlarının göreceli otoriterleşmesini sağladılar.Böylece yeni dünya düzeninde liberal blok Çin, Rusya ve yeni populist iktidarlar karşısında üstünlüğünü yitirdi.Liberal dünya hegemonyasının yakın zamanda tekrar kurulacağına dair somut hiç bir saik göremiyoruz.

    İronik olan ise; Fehmi Bey ve benzeri liberal aydınlarımızın, 1989-2016 zaman diliminde liberal düzen hegemonlarının hataları nedeniyle büyük bedeller ödeyen ülkeler arasında Türkiye’nin ilk sıralarda olmasını göremeyip, celladına aşık mahkum misali hala liberal dünya hegemonyasının savunuculuğundan vazgeçememeleri.

    Mevcut dünya konjonktüründe, Çin giderek daha da otoriterleşecek, Rusya mevcut siyasi yapısını kısa ve orta erimde değiştirmeyecek, ABD’de galip ihtimalle Trump 2. dönem için de başkan seçilecek, İngiltere örneğinde olduğu gibi liberal sistemle yönetilen ülkeler liberal düzen savunuculuğundan giderek uzaklaşacaklar, bu ülkelerdeki geniş halk yığınları artan dozajda populist söylemlere prim vereceklerdir.

    Fehmi Bey’den beklenen mevcut şartlarda AB çıpasından da mahrum olan Türkiye’nin hangi saiklerle daha liberal, özgürlükçü ve demokrat bir siyasal sistemi benimseyeceğine bizi ikna etmesi.Toplumun özgürlük özlemi bu dönüşümü sağlar gibi klişe söylemler sadre şifa değil.İlaveten Türkiye’nin etrafındaki ateş çemberi daha da genişlerken, Türkiye güvenlik kaygılarını baskılayarak böyle bir dönüşümü gerçekleştirebilir mi?Ülke olarak hamdolsun, neredeyse bir asra yakın yıkıcı bir savaş yaşamadık.Ancak unutmayalım, tarih boyunca insan tekinin güvenlik kaygusu her dönemde refahından önce gelmiştir.Türkiye’nin güvenlik kaygıları paranoya değil, somut gerçekliklere dayalıdır.Bu kaygıları temelsiz bulanlar, yanıbaşımızda Irak ve Suriye’ye, biraz uzağımızda Libya, Yemen ve Mısır’a baksınlar.

  16. Dünya derken bizden bahsetmemişsiniz. Bu yazıya biz dahil değiliz sanırım. Yoksa içinizden mi yazdınız bizimle ilgili kısmı? Ya da memleketin HALİ PÜR-MELAL’İMİZ…mi diyorsunuz.
    Ancak, en azından Trump azledilmek endişesi yaşıyor veya bu şekilde kurtulma şansı var, acaba bizdeki başkanlık sisteminde sistem nasıl diye sorsaydınız! Başkanlık örneği verilirken abd çok örnek verilmişti. Gerçi sonra Türk tipi oldu galiba pek takip edemedim. Ne durumdayız bilginiz var mı?

  17. Ben, en azından bugün Levent Gültekin’in yazısı, seçilmiş yazılar bölümünde yer alır diye düşünmüştüm.
    – Levent Gültekin ve Abdüllatif Şener, son dönem imamoğlu, bir gazetenin beyanlarını, açıklamalarını, yazılarını ilk yayınlayacağı kişiler diye düşünüyorum.
    – Gültekinin eleştirdiğim pekçok yazısı ya da yazısında eleştirdiğim pekçok düşüncesi var. Eksik bulduklarım da var.
    – Ancak, levent gültekin, kendi düşüncelerini yazıyor. Yani düşünüyor. Bu önemli bir özellik. Şablonlarla konuşulan, şablonlarla düşünülen, ortamalı cümlelerin düşünce diye ileri sürüldüğü bir toplum için önemli bir özellik. Bence…
    – Ayrıca da, fuat uğur, dilipak, kekeç vb gibilerini değil, levent gültekin, abdüllatif şener, ali babacan, imamoğlu, soyer, mansur yavaş, davutoğlu, abdullah gül, hasan cemal, ali bayramoğlu, ibrahim kahveci vb. gibilerini örnek yapmak lazım.
    – Yani, ataların sözüne kulak vermek lazım: “kötüden örnek olmaz”.
    – Biliyorum, gazeteciliğin mantığı tam tersine çalışır. Gazeteciliğin, haberin en temel tanımıdır. “bir köpek bir adamı ısırırsa haber değildir, fakat, bir adam, bir köpeği ısırırsa haberdir” ifadesi.
    – Ancak, öncelikle, kötülerin içine iyileri de göstermek gerekir.
    – ikincisi ise, fehmikoru.com sitesi bir gazete değil, bir köşeyazısı sitesi. yani burda gazetecilik mantığı ikinci planda olmalı, olur.

    • Son parafrafı düzeltiyorum:
      – Evet ocak medya bir internet gazetesi. ancak seçilmiş yazılar bir haber değil.
      – Yine evet; farklı düşüncelerin yer alması gerekir.
      – Yukardaki cümlede anahtar kesime: “düşünce”: satılık ve emirle yazan adamlarda düşünce diye birşey olmaz.

  18. erdoğan nın koyduğu gibi oturtan biri olduğunu iddia eden varsa, yalan söylüyordur.erdoğan ın ,biri ile mertçe birbir dövüştüğünü gören var mı?kanıtlayın.erdoğan öğrencilik yıllarında;gaza getirdiği bir gurup çapulcu arkadaşlarını etrafına toplar,kudüs-mesci di aksa-atatürk devrimleri-şeriat-baş örtüsü vs. hakkında istismar eden konuşmlar yapar,sonra da çapulcu arkadaşlarını sahaya sürerdi.erdoğan ın ;başörtülü bacılarımıza saldırıyorlar,şeriat isteriz,kudüs bizimdir,mescid i aksa kabemizdi ,tc. müslüman devlet değil vs. istismarcı söylemleri o çapulcu arkadaşlarına pek cazip gelirdi.erdoğan ın gazı ile ,tek kalmış ve desteksiz birilerini buldular mı, başlarına üşüşürlerdi.erdoğan da, lider pozunda kavgaya karışmaz,onları dışarıdan seyrederdi.erdoğan ın teke tek biri ile dövüştüğünü geren yok.şimdiki istismarcı kışkırtıcı ,ödlek erdoğan ne ise ;öğrenci iken de öyleydi.boşuna dememişler:”olacak çocuk, bokundan belli olur diye.”Saygılar.

  19. osmanlı da fesin tarihi başlıklı yazıyı yazan yazar ın, soyismini yazmamışım.yazarın isim ve soyismi şöyledir:Muhammed İbrahim Baki.Yazar bu yazısında,”fes zamanla osmanlı da dinin sembolü oldu.ç” demiş.bence bu ifade yanlış.doğrusu;”fes zamanla osmanlı da sarayın baskısı ve zorlaması ile,dinin sembolü haline getirildi.”olmalıydı.bir aksesuvar, giysi,şekil,amblem zorla veya gönüllü dinin sembolü haline geririlebilr mi?şamanizmin şamanlarını simgeleyen ,hatta musevilerin bir zamanlar sembol olarak kullandığı;ay ve yıldız;osmanlı ve türk bayraklarında,aynı zamanda islamın simgesi olarak sembol haline getirilmiştir.semboler konusunu iz’anınıza bırakıyorum.saygılar.

  20. “Her taşın altında düşman arayan” KORUnun tabiri.
    “Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar” münafikun suresi 4. ayetteki münafıkların ruh haletini resmeden ayet. Tam bir septik-paranoyak ruh hali.İcabında kendi iyilikleri için yapılan eleştirilere bile hemen hain düşman damgası yapıştırırlar. En küçük bir eleştiriye tahammül edememe aynı zamanda narsizmin de ilk belirtilerinden.Aynı ayette “içi boş kütük” tabirinin,sadece şekle, cehalete , bilgisizliğe okumamaya işaret ettiğini düşünüyorum

  21. Şapka giymeyi protesto eden, şapka gavur icadıdır diyen,fes giymeyi savunanlara cevap olmak, üzere aşağıdaki alıntıları duyuruyorum.

    Fes, Osmanlı Devleti’nin geleneksel şer’i yapısı değişmeye, devlet batılılaşmaya başladığı bir dönemde 19. yüzyılın başında reformist (yenilikçi) Osmanlı Padişahı II. Mahmut tarafından bir reform, bir modernleşme adımı olarak kullandırılmaya başlanmıştır. II. Mahmut, Kaptan Hüsrev Paşa’nın Kalyoncu askerlerine giydirdiği TUNUS FESLERİNİ beğenerek devlet mamurlarının da aynı başlığı kullanmasını istemiştir. II. Mahmut 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdıktan sonra kurduğu Asaker-i Mansure-i Muhammediye ordusuna da fes giydirmiştir. 1829’dan itibaren din adamları ve kadınlar dışındaki herkesin fes giymesini zorunlu kılmıştır. 1832’den itibaren neredeyse herkes fes giymeye başlamıştır. II. Mahmut, devlet memurlarına fes kullanımını zorunlu tuttuğunda dönemin din adamları “Sarığımızı çıkartmayız!”, “Bu ecnebi başlığını kabul etmeyiz!”, “Kahrolsun fes!” diye bağırarak fesin gâvur başlığı olduğunu belirterek, fes takmayı reddetmişlerdir. Bunun üzerine II. Mahmut fesin “dinen caiz olduğunu” belirten fetvalar yayınlatmak zorunda kalmıştır.
    Zamanla din simgesi haline de gelen fes, artık bu milletin vazgeçilmez giyim kuşam aksesuarı olarak, Müslüman Osmanlı başlığı haline getirildi. Halk, fesi din simgesi sanarak, gururla başında taşıdı. Oysaki masum ve saf halkımız bir kez daha yanıldı. Çünkü fesin Müslümanlıkla hiçbir alakası yoktu ve fesi ilk kullananlar da, fesi üretenler de, Müslüman değildi.
    Aslına bakılacak olursa II. Mahmut’un fes reformunun tek nedeni modernleşmek değildir. Bu durumun pek bilinmeyen çok ilginç bir nedeni daha vardır.
    Şöyle ki: II. Mahmut bilindiği gibi 1838 tarihli Balta Limanı Ticaret Antlaşması’yla İngilizlere çok geniş ekonomik ayrıcalıklar vermiştir. Bu ayrıcalıklardan biri de İngiliz üretimi feslerin Osmanlı topraklarına pazarlanmasıdır. II. Mahmut daha bu anlaşmayı imzalamadan önce 1832’de fes giyilmesini zorunlu kılarak İngiltere’den ithal edilen feslere Osmanlı’da bir pazar yaptırmıştır. 
    Osmanlı Devleti İngilizler dışında Avusturya-Macaristan’dan da fes satın almıştır bir dönem. 1908’de Avusturya, Bosna-Hersek’i ilhak edince İstanbul’da Osmanlı Botkotaj Cemiyeti Avusturya feslerini protesto kampanyası başlatmıştır. Bu kampanya çok etkili olmuş ve çoluk çocuk, yaşlı genç tüm Osmanlılar başlarındaki fesleri çıkarıp üzerinde tepinmiştir.
    Bu fes boykotu kampanyası dönemin basınına da yansımıştır. Örneğin, 17 Aralık 1908 tarihli Kalem Dergisi’nde, Sayı 16, Sayfa 1’de bir karikatür yayınlanmıştır.
    Atatürk, kılık-kıyafet devrimini yaptığı 1925 yılının 27 Ağustos’unda İnebolu’da yaptığı konuşmada fesi “din ve iman sembolü” sananlara şöyle seslenmiştir:
    “Bunu (şapkayı) caiz değil diyenler vardır. Onlara diyelim ki, çok bilgisizsiniz, dünyadan habersizsiniz. Ve onlara sormak isterim. Yunan başlığı olan fesi giymek caiz olur da şapkayı giymek neden olmaz? Yine onlara ve bütün millete hatırlatmak isterim ki, Bizans papazlarının ve Yahudi hahamlarının özel kılığı olan cübbeyi ne vakit, ne için ve nasıl giydiler?” (Atatürk’ün 27 Ağustos 1925’te İnebolu Türk Ocağı’nda yaptığı konuşmadan).
    SAYGILAR. KAYNAK:Muhammed İbrahim in, Osmanlı’daki fesin tarihi,13.08.2017. başlıklı yazısı.

  22. Popülist liderler hangi ülkelerde iş başındalar şahsen ben bilmiyorum.

    Ama bizim Başkan’ın popülist olmadığını
    biliyorum.Popülist olsaydı EYT meselesini
    anında halleder, “başkaları kaç veriyorsa ben 5 fazla veriyorum” diye de ilave ederdi. Kendisinden olmayacak bir talepte bulunan kişiye şirinlik muskası verir,
    “ananı da al git”demezdi.Popülist insanın yüzüne güler,arkasından yapacağını yapar.

    Bizim Başkan ağlamasını da bilir, gülmesini de.Sıradan bir vatandaştan farkı
    yok;içimizden biri O.Bunun böyle olduğunu
    en iyi bilenlerden biri de Fehmi Bey.

    Ama doğrudur,bizim Başkan millete tepeden bakan,milletin tepesinde yıllardır
    boza pişiren,milletin yiyeceğine,içeceğine, kıyafetine karışan kibirlileri yerlerine oturttu. Bu gerekliydi de.

    Hülasa,Fehmi Bey bu gün dışarı ile ilgili
    bir yazı yazmış.Dış meseleler hakkında
    fazla bir malumatım olmadığı için ben gene içeriye dair bir yorum yazmış oldum.

  23. Araştırma firmalarının ilgili araştırmaları vardır muhakkak, sonuçları ilgililerine de sunuluyordur. Ancak sokaktaki insanın düşüncelerini öğrenmenin en isabetli yollarindan biri de dostane yapılan sohbetlere çaktırmadan kulak misafiri olmak(bunun etik yönü tartışmaya açık tabi)
    Yerleşim olarak tamamen irili ufaklı işyerlerinden oluşan İstanbul’un bir bölgesinde oturup haberlere bir göz atayım düşüncesiyle uğradığım kafede arkamdaki masaya üç kişi oturdu. Mekanda başka müşteri olmadığından konuşmalarını rahatlıkla duyabildim. Anladığım kadarıyla iş ile ilgili bir soruna çözüm bulmak için biraraya geldikleri halde siyaset konuşmaktan geri durmadılar:
    X-Talat Atilla kim abi ya! Talat Atilla Mahir Çayan’ın arkasına geçip MİT’in yaptığı operasyonu, bu operasyonu ben yaptım diye övünen biri.
    Y-Rahmi Turan’ın yaptığına bak, kaç yaşına gelmiş bunlar gazeteci mazeteci değil abi ya! Bular fikri mensubiyeyleriyle ne oldukları, geçmiste yaptiklariyla bilinen adamlar.
    X- Kemal Kılıçdaroğlu’nu iyi tanırım ben. Fırsatı değerlendirmesini beceremiyor. Ben hep soylerim; Kemal Kılıçdaroğlu ne yapıp edip Meral Akşeneri ikna edip Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanlığına aday gösterecekti, yapamadı. Bu tartışmalarda kapanır gider.
    Z-Ali Babacan?
    X-Abdullah Gül akıllı adam, Ali Babacan’ı çocuk yaşta aldı yanına yetiştirdi.
    Z- Zara onaylı bir atölye bulmam lazım.
    X- Piyasada Zara onaylı bir tane atölye bulsana!
    Y-Neyse abi kalkalım, iş bizi bekliyor.

    Onlar alelacele kalkıp giderlerken ben içimden; senin zara onaylı atölyene … diye söylenmeden duramadım. Öyle ya tam ben Ali Babacan’ın teke tek programındaki konuşmaları piyasaya nasıl yansımış acaba diye merak ederken adam konuyu degistiriverdi.

    Ama bir dakika!
    X Kişisinin piyasada bir tane Zara onaylı atölye bulsana! cümlesi önemli bir ekonomik veri olabilir(ilgilisine tabi).

  24. Çemiş bürokratların eliyle veya onların vesayetindeki mutemet siyasiler tarafından yönetilmektense trump gibi bir başkanı bile tercih ederim… bir kucak köpeği ya da saksı bitkisi imajı veren imf yardakçısı, sınıf birincisi memur taslakları tarafından yönetilmektense italyada ve ukraynada seçim kazanan komedyen soytarıların iktidarı yeğdir bana..!

      • Çok beğendiğin kültürlü diye övdüğün aslında boş teneke olan şahıslar acaba neden yıllarca o utanmadan cahil dediğin dünya liderirnin peşinden koştular?

        • Dünya lideri derken nasıl bir halet-i ruhiye içindesiniz merak ediyorum doğrusu. Erdoğan Türkiye’nin lideri bile değil, Bahçeli’nin (Avrasyacıların) çizdiği çizginin dışına çıkamıyor.

  25. Erdoğan ın işi çalmak.Şimdiye kadar işine yarayacak ne varsa çaldı.İktidara gelmek için,şimdi fetö dedikleri oluşumun desteğini çaldı.iktidara gelebilmek için,tertiplenmiş bir şiir okuma oyunu oynadı.
    DGM Savcılığı tarafından “halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik ettiği”karaı ile 26 Mart 1999 da 10 ay hapis cezası aldı,6 ayı düülkdü,4 ay hapis yattı.Öyle işgence filan görmedi.Otelde tatil ediyormuşçasına hapis yattı.Aradığı firsatı oynadığı oyunla elde eden erdoğan,bunu istismar ederek iktidara geldi,toplumun vicdanın çaldı.iktidara geldiğinde, sinsice sergilediği tavırlarlar ve söylemler ile toplumu birbirine düşürdü,toplumun kardeşlik ve huzur ortamını çaldı.sözde yarım ve hizmet adı altında, yandaşalarına hileli ve haksız kazanç yolları ile saltanat yollarını açtı,güven ortamını çaldı.yandaşlarını hileli ve hukuksuz yollarla devlet kademelerine doldurdu,liyakat ilkesini çaldı.kullan at modeli ile beraber yola çıktıkları,beraber aynı yolda ıslandıklarını fetöcü damgası ile damgalayıp başından attı;dostluk ,sadakt,vefa ilkelerini çaldı.hizmet adı altında memleketin zenginliklerini,parasını,servetini hileli ve hukuksuz yollarla iç etti,45-50 milyarlık devletin borcunu 650 milyar dolara çıkardı;devletin parasını çaldı.üstelik,tüyü bitmemiş beşikteki çocukların,gençlerin neslin geleceğini çaldı.seçimleerde,yandaşalrını gaza getirmek için,nogayları anlatan Arslanbek Sultanbekov a ait dobıraya,uğur ışılak a sözleri değişitrerek sahiplendi;dombıra yı çaldı.despot hatta tiran idareye geçmek için;dünyanın ünlü diktatörleri olan pinoşe,franko,mussolini,hitler gibi diktatörlerin taktik,tavır ve söylemlerini çaldı.islamı istismar ederek seçmen gücü elde etmek için emevi devletini uyguladığı sinsi ve islamda olmayan taktik ve oyunlarını çaldı(mesela,bol bol süslü ve büyük camiler yaptırmak,ehli sünnet adı altında islamda olmayan tavır ve uygulamaları).osmanlı sevdasını ileri sürdü,osmanlının yayılmacı ve sömürücü politikalarını uygulayarak suriye nin bir kısmını suriye halkından çaldı.osmanlıyız dedi,osmanlı eserlerini başta cami-han-hamam gibi yaplarını yıktırıp yandaşlarına peşkeş çekti;osmanlı eserlerini çaldı.cumhuriyet döneminde hizmete sokulan-askeri olanalrı dahil- ne kadar işletme,fabrika,kurum,kuruluş varsa yandaşlarına aktardı;cumhuriyet döneminin yatırımlarını çaldı.eskiden yapılan hiçbir hizmet yoktu,herşeyi biz yaptık dedi;eski hükümet dönemlerin bina-yol,köprü,baraj,okul-üniversitler dahil-ne hizmetleri varsa çaldı.sosyal medyada erdoğan ve yandaşlarına eleştiri için söylenmiş söz,espiri,söylem,taktik namına ne varsa sanki kendileri düşünmüş gibi sahiplendi;başkasına ait olanları çaldı.aklıma gelenleri yazdım.belki çaldığı daha başka şeyler de vardır.dün televizyondan öğrendim.erdoğan,akp den ayrılanlara sitem etti,bizi dostlarımızın attığı güller yaraladı dedi.bu söz erdoğan a ait değil,veli ve evliya olan Allah dostu ,mutasavvuf Hallacı Mansur a aittir.erdoğan sonunda Allah dostlarının sözünü de çaldı.Hallacı Mansur un yaşadığı o menfur olay şöyledir:
    Allahü teâlânın aşkı ile kendinden geçtiği bir sırada; “Enel-Hak” dedi. Bu sözün anlamı, (Ben Hakkım) demek ise de, (Haktan başka hiç kimse yok) demek istemişti. Bu sözü için katline fetva verdiler.Halife, onun bir yıl zindana atılmasını emretti.
    Halife, “O, fitne çıkarmak istiyor, onu katledin veya Enel-Hak sözünden dönene kadar dövün” emrini verdi. Ona önce yüz kırbaç vurdular. Hiç ses çıkarmadı. Ölmediğini görünce, ellerini ve ayaklarını kestiler. “Korkudan sarardığımı sanmayın. Kan kaybetmekten sararıyorum” buyurdu. Darağacında “Tasavvuf nedir?”diye sordular. “Tasavvufun en aşağı derecesi, işte bende gördüğünüz bu hâldir.” “Ya ileri derecesi?” dediler. “Onu görmeye tahammülünüz olmaz” dedi.
    İdam edilmeden önce halk taş atmaya başladı. Atılan taşlara hiç ses çıkarmıyor, hatta tebessüm ediyordu. Bir dostu, gül attı. O zaman inledi. Sebebi sorulduğunda; “Taş atanlar beni tanımaz. Halden anlayanların bir gülü beni incitti” dedi. Ellerinden, bacaklarından sonra dilini de kesmek istediler. İzin isteyip; “Allah’ım, bana senin için bu işkenceyi reva görenleri affet!” diye yalvardı.
    Daha sonra dili ve başı da kesildi, cesedi yakıldı, külleri Dicle’ye atıldı. Atılan küller dökülür dökülmez, nehir hemen kabarmaya başladı. Kabaran Dicle’nin suları Bağdat’ı basmak üzereydi. O zaman bir dostu hırkasını Dicle’ye attı ve Dicle bir müddet sonra eski normal hâlini aldı. Hallac bu kimseye, şehit edilmeden önce: “Benim kollarımı, bacaklarımı, başımı kestikten sonra, cesedimi yakıp, külünü Dicle’ye atarlar. Korkarım ki, nehir taşıp Bağdat’ı basar. O zaman hırkamı nehre götürüp at” dedi.
    Hallac-ı Mansur hazretleri, La ilahe illallah demeyi o kadar çoğaltmıştı ki, anması kalbden ruha geldi. Orada ünsiyet peyda ederek ilahi aşka kavuştu. Dünyadaki her şeyi hatta kendi adını bile unuttu. Aşk sarhoşluğu kapladı. Buna sekr hali (Allah aşkı ile meydana gelen sarhoşluk hali)deniyor. Bu halde iken, (Sen kimsin?) diyenlere, (Enel-Hak) diye cevap verdi. Üzerinden sekr hali gidince, yani ayılınca (Enel-Hak) dediğini hatırlamadı. Fakat dine aykırı konuştu şeklinde anlaşıldığı için, şehit edildi. Asıl adı,Ebü’l-Mugīs el-Hüseyn b. Mansûr el-Beyzâvî dir.Kaynak:Diyanet Vakfı Yayınalrına ait ,İslam Ansiklopedisi.Bu asiklopedideki,Hallacı Mansur konusunun müellifi,Süleyman Uludağ dır.
    Hallacı Mansur un ruhu için fatiha okumayı ihmal etmeyin derim.Saygılar.

  26. Gariban macaristanın orbanı neyi nereye koymuş oturtmuş ki? Açlıktan kırılıyor oralar… ab’den de bi hayır görmeyince türk konseyine üye yazıldılar sonunda. Allahın izniyle türkiye olarak macar, polonez, makedon ve sırp halklarıyla dayanışma içersinde geleceğe yürüyoruz…

  27. Yenilik güzeldir her alanda bu işinizde öyledir bazen ofisin mağazanın konseptini dekorunu değiştirirsiniz niye işler daha iyi olsun diye bence siyasette de değişim şart artık

  28. Sayın Koru,
    Bir kaç gündür tam da dünyanın yüz yılda bir böyle bir döngüden geçtiğini düşünürken, konuya sizin parmak basmanız ilginç oldu. Demek ki aynı düşüncede olanların sayısı hiç de az değil.
    Saygılarımla,

  29. ”Herkes için refah da düşmanlık da üretmeyen mi yoksa herkes için refah üreten ama düşmanlık üretmeyen mi denilmek istendiği anlaşılmıyor. Acaba şöyle mi denilmek istendi : ”Herkes için refah üreten; ama asla düşmanlık üretmeyen bir ortam isteyenler…”

  30. Mümin Sekman diye hukuk mezunu bir kişisel gelişim uzmanı var. 28 Ağustos 2011 tarihinde, SKY TURK TV kanalında Gürkan Hacır’ın sunduğu programda “Anti Entelektüel Liderler Dünyanın Sonunu Getirecek! diyordu.” Ona göre yeni nesiller İkinci Dünya Savaşı’nın insanlığa verdiği dersi unuttu. Yeni bir nesil anti-entellektüel liderler çağındayız. Konuşmanın kısa videosuna da bakabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=FULetv1Gc0U

    Videoda “Akıldan kaçış çağı”nın başladığını anlatan Sekman, “R kompleks teorisinin günümüz dünyasını belirlediğini açıklıyor. Dünyada maço, muhafazakar, dinci ve ırkçı liderlerin seçmenden aldığı desteğin artmasının, R kompleks sorunuyla bağlantılı olduğunu iddia ediyor.

    Primitif içgüdüleri barındıran R Kompleks seviyesinin tüm dünyada hızla yükseldiğini anlatan Sekman’a göre, “Anti-Entelektüel liderlerin yükselişi nedeniyle, önümüzdeki 50 yılda 50 milyon insanın öleceği savaşlar çıkacak… Bu savaşlarda ilk ölenler de bu liderlere destek verenlerin çocukları olacak! diyor. Bence öleceklerin sayısı gerçekten düşük tutulmuş. Bu çok daha fazla olabilir.

    Geçen gün de twitter hesabından Mümin Sekman “Üstün entelektüel performansın birinci kuralı: Aklını kullanmadıkça, kullanamaz hale gelirsin.” diye yazdı. Bu bizim şansımızın kaçmakta olduğu; eğer biraz daha zaman geçerse Ali Babacan tarzı anti entelektüel olmayan liderleri bir daha göremeyeceğimiz anlamına geliyor.

    Üç milyon insanımızı ve topraklarımızın en zengin olabilecek kısımlarını kaybettiğimiz 1. Dünya Savaşına bizi sadece bir kişi sokmuştu. Falih Rıfkı Atay o günlerin yakın şahidi idi. Zeytindağı adlı hatıra kitabında o günleri anlatıyor. Çankaya adlı hatıra kitabından ise İkinci Dünya Savaşı’na girmediğimiz kadar kolay bir şekilde Birinci Dünya Savaşına girmeyebilirdik diyor.

    Bir gün de inşallah birileri biz aslında Suriye’ye bulaşmayabilirdik diye yazmaz. Daha olayların içindeyiz. Umudum yeni nesil siyasetçilerin bizi içine düşmeye devam ettiğimiz çukurdan çıkarması. Bu son şansımız olabilir.

    • Papucumun entellektüellerinin derdi kişisel gelişimci çemişleri mi germiş..? Sizin gibileri o içine düşmeye devam ettiğiniz çukurdan dünyanın en karizmatik lideri bile çıkaramaz..! İstersen fransaya git, makron orda herkesi çekip kurtarıyor..! M.incenin dediği gibi; bunların alayı şizofren…

  31. Trump hamasetle yürüyen bir Başkan değil ki çok başarılı.abd nin tüm ekonomik göstergelerine bakın.seçimleri kesinlikle kazanacak.Azil süreci ile yıpratulmaya çalışılıyor.

  32. Aslında sayın Fehmi Koru beni yanılttı. Dün akşam Ekrem imamoglu televizyona çıkmıştı. Bugünkü yazı imamoglu ile ilgili bekliyordum.
    Ekrem imamoglu gibi bir başkan yok gibi…. Hiç kivirmadan gayet rahat ve natürel olarak sorulara cevap veriyordu. Ne zorluklarla işini yaptığını gözünden okunabiliyor. Yollar ne kadar virajlı olsa da bu Başkan azminden prim vermeyeceği kesindir.

    • Bu ne sevvgi be , daha durun is basina geleli 5-6 ay oldu ,merak ediyorum gercekten birsey yaparsa ne yapacaksiniz
      Zaten Adamin basarisiz olmasi icin aptal olmasi lazim hazir tikir tikir isleyen bir Belediye´ye kondu.

      • Ekrem imamoglu: Kötü yönetilen son beş yılı teslim almış bulunuyoruz. Belediyenin şu an 28 milyar lira borcu var.
        Yani metin bey borç bataklığına bürünmüş bir belediye nasıl tıkır tıkır işliyormus madem işliyormus neden kadir topbaş apar topar görevden uzaklaştırıldı.

        • Siz Istanbul´un 1994 öncesi halini biliyormusunuz,ben Tv´den biliyorum,durum o zaman kötüydü, bugün degil.
          Niye Kadir Topbas Imamoglu´nun suclamalarina bügüne kadar cevap vermedi,yanliz tebrik etmek icin ziyaret etti. Bunun gibi ve Parti ici nedenlerden görevden alindi.

          • Su sorunu hariç İstanbul 1994 öncesinde bugünkünden çok daha güzeldi. Su sorunu da bir şekilde çözülürdü, atla deve değil.

    • Nusret bey, istanbulun coğrafyası icabı elbette yollarında virajlar da oluyor, bahane yok; çok biliyorsa şehremini imam efendi daha düzgün yollar yapar, biz de çekirdek çitleyip izleriz kendisini…

  33. ABD’deki Trump ve Macaristan’daki Orban´i 1945 ve 1918 öcesiyle karsilastimak gülünc bunu Bati´da yapan kimse yok ,ben 47 yildir Almanya´da yasiyorum.
    Asil suclamak isteginiz Erdogan icin Bati da öyle diyenler var ama Bati da Erdogan icin öyle diyenler 2002 öncesi icin fazla birsey söylemediler.
    Insafli olmak lazim 6 sene öncesine göre Demokrasi konusunda bir gerileme var ama yine de 2002 öncesine göre cok daha iyi.
    Bugün kimse felanca Parti iktidara gelirse Darbe olur demiyor .
    Birde niye bu gerileme oldu ona bakmak lazim, 7 Subat 2012´den beri Darbe tesebüsleri ver ,Gezi Olaylari,17/25 Aralik ve 15 Temmuz ,buna bakarak

  34. İnsanlığın bu gezegende sürdüregeldiği bir serüveni var. Tek tek bireyler olarak, bizler de, adına “ömür” dediğimiz bir zaman kesiti boyunca, o gezegende kendi bireysel yaşantılarımızı sürdürüyoruz.

    “Toplum” dediğimiz büyük insan kümelerinin, uzun yüzyıllar boyunca değişmeden kalan ortak bir talebi var: İnsan yerine konmak, insan gibi yaşamak. Yoksuluk ve çaresizlik duygusundan, başkalarına muhtaç duruma düşmekten uzak bir hayat sürebilmek, kendisini, ailesini, sevdiklerini güvende hissedebilmek, düşüncelerini dilediğince ifade edebilmek, yerel coğrafyasını paylaştığı diğer insanlarla eşit sayılmak, eğitim, sağlık vb. konularda diğerleriyle benzer (en azından kabul edilebilir) olanaklara sahip olmak. Toplumların ve insanlığın büyük çoğunluğunu belirleyen talep ve beklentiler büyük ölçüde bunlar.

    Türkiye, bu açıdan, ne insanlıktan, ne de diğer toplumlardan farklı. Elbette, aramızda, bir “dava”yı (sosyalist düzen kurma davası, şeri hükümlere göre biçimlenmiş bir devlet yönetimi ve toplumsal düzen inşa etme davası, sonu hep birlikte yoksullaşma, herkesin güvenliğinin tehdit altına düşmesi ve sürekli düşmanlaşma olsa bile Kürdü ikinci sınıf vatadaş olarak tutma davası, vs.) her şeyin başına yerleştirip bütün bunları önemsizleştiren, sayıları göz ardı edilemeyecek çoklukta olan insanlar da var.

    Erdoğan’a, yokluğunda hem kendi hayatının hem de bütün bir toplumun çıkmaza sürükenip çaresizliğe düşeceği bir baba gibi yaklaşıp “Ne olursa olsun, gerekirse zulüm de etsin, beni ve ülkeyi yoksullaştırmayı sürdürsün, sosyal adalet yerlerde sürünsün, adam kayırmacılık ve devlet malının talanı artık gözlerden saklanamaz hale gelsin, yeter ki liderimiz iktidarda kalsın”cı Reisçler örneğin. Ya da, bunu andıran bir duygu ve ruh haliyle Öcalan’a yönelmiş olanlar. Veya, dinin ve dindarın canına ot tıkamayı neredeyse yaşamın bircik ereği haline getirmiş Kabir tapınıcıları.

    Sayıları önemsiz gösterilemeyecek çoklukta olsalar da, bütün bunlar nihai olarak mutlak azınlık. Ezici coğunluk, bu tür saplantılardan uzak bir duygu ve düşünce halinin içinde sürdürüyor yaşamlarını.

    Kimse, hiçbir lider, hiçbir siyasal parti, her koşulda ve her toplumsal konjönktürde sahip olduğu gücü ilelebet elinde tutacak değil. Tutamıyor da zaten. Bugün, belki bütün bir tarihi boyunca hiç olmadığı kadar yüksek bir oy oranına sahip olduğu söylenen MHP’nin dün baraj altında kalmış bir parti olduğunu hatırlayalım. Ya da, koalisyonla da olsa iktidara gelebilmiş Ecevit’in DSP’sini. Rejimlerinin bin yıl süreceğini iddia etmiş 28 Şubatçı’ları. Onlarca dramatik örneği var bu gerçeğin yakın siyasal tarihimizde.

    Bugün Erdoğan ve partisinin başına geliyor olan şey (önümüzdeki erken seçimde birilerini çok sevindirip birilerini çok üzecek açıklıkta gözler önüne serilecek olan şey), siyasal deneyimlerimize ve siyasal tarihimize eklenecek, sözünü ettiğim gerçeğin altını bir kere daha çizecek bir örnek olacak.

    Sıkı AK Partili okurlar kızabilirler, ama toplumsal-siyasal gerçeğimiz şu: Bugün ve güncel olanla bağı sürüyormuş gibi görünüyor, ama Erdoğan ve AK Parti daha şimdiden tarih. Aksine olan sofu inancınızı, en fazla bir yıl daha sürdürebilir, gerçekten sakınmada ısrarcı olabilirsiniz. Kızabilir ya da gülebilirsiniz, gerçek değişmiyor: Türkiye ve Türkiye ülkesinde yaşayan insanlar hem Recep Tayyip Erdoğan’dan daha büyük, çok daha büyük, hem de önemli, çok daha önemli.

    Ülkemiz ve ülkemiz insanları, tıpkı insanlığın kendisi gibi, deneyimler biriktirerek geliyor. O birikimlere, o birikimlerden devşirdiği çıkarsamalara basarak geleceğe adım atıyor. Yine böyle yapmanın arifesinde.

    Görmek istememekte ısrarcı olabilirsiniz, ama, HALK dediğimiz büyük yığın mutsuz ve sonu gelmek bilmez düşmanlıkların, gerilimlerin parçası olmaya zorlanmaktan gerçekten yorgun düştü. Erdoğan yorgunu insanlar, Kılıçdaroğlu, Muharrem İnce, CHP ve HDP yorgunu.

    Seslerini duymuyoruz, çünkü siyaset dediğimiz şeyle bizler kadar ilgili değiller. Sayın Koru’nun yazılarını takip etmiyorlar, dolayısıyla gelip buraya yorum yazmıyorlar. Ama, varlar ve milyonlar olarak varlar.

    Yorgunlar. Siyasete ve siyasetçiye bir bütün olarak kuşkuyla bakıyorlar ve büyük oranda umutsuzlar.

    Böyle olduğu için zaten, Reisçilerle CHP’lilerin üzülecekleri yeni siyasal süreçlerin arifesindeyiz. Böyle olduğu için zaten A. Davutoğlu’nun partisi AK Parti’ye birkaç yüzdelik oy kaybettirmek dışında bir işleve sahip olamayacak iken, Babacan ve ekibinin kuracakları parti Türkiye’nin yakın geleceğini biçimlendiren siyasal başat aktör olacak.

    Popülizm ve hamasetin ilkin tavan yaptığı, ardından giderek gücünün kırıldığı bir onyıl yaşadık.

    Sessiz ve ezici çoğunluk, bir kez daha Türkiye siyasetini kökten sarsmanın eşiğinde. Babacan ve partisinin 2020 yılındaki erken seçimden çok açık bir başarıyla çıktıktan sonra, birkaç yıl sonra onu takip edecek seçimlerde -muhtemelen- tek başına iktidar.

    Bunu söylemek için Babacan taraftarı olmanız da gerekmiyor. . .

    • Sn.bernar, kah uzakasyalı bir uyuşturucu baronu gibi bambu villasının terasında bornozuyla ve elinde hindistan ceviziyle arzı endam edip kehanetlerini üstümüze yağdırıyor kah tibetli bir keşiş gibi sırtında abası ve elinde asasıyla bitiveriyor önümüzde: dünya ateşten bir toptu ve her şey fanidir, o yüzden tayyip gitsin ve kim gelirse gelsin; nasıl olsa momento mori yani… mösyö biraz daha çizgiyi aşarsan volkan yükseliyor ona göre..! Utanma sıkılma kalmamış artık…

    • hariçten gazelci

      Görmek istememekte ısrarcı olabilirsiniz, ama, HALK dediğimiz büyük yığın mutsuz ve sonu gelmek bilmez düşmanlıkların, gerilimlerin parçası olmaya zorlanmaktan gerçekten yorgun düştü. Erdoğan yorgunu insanlar, Kılıçdaroğlu, Muharrem İnce, CHP ve HDP yorgunu

      Nihayet, bu o kadar yapılması gereken bir tespitti ki, her kelimesine katılıyorum, hem de öyle bir mutsuz ve umutsuz ki, okuduğu kendine hiçbir faydası olmayan ve hiçbir şeyi değiştiremeyeceği iç karartıcı çekişmelerden ve birilerinin birileri eli ile zenginleştirilmesini uzaktan izlemek zorunda bırakılmaktan o kadar yılgın ki, her şey ülkenin politik durumunu ya da güncel olayları yorumlamakla bitmiyor. Halkın realitesine dokunmak gerekiyor. Bazıları diyor ki, İmamoğlu 6 ayda parlatıldı, aslında altı ayda parlatılmadı insanların umuda o kadar ihtiyacı vardı ki, gördükleri parlaklığa dört elle sarıldılar.

      • Betül hanım sn.bernar sosyal medyada yok ama kendisi ara sıra yutubdan falan link atıyor, belki oralardan kendisine erişebilirsiniz. Gene imzalı fotoğraf dağıtmaktan bitap düşecek ama neyse…

        • Hamza bey!Bir kez daha merhaba
          Aşağıdaki yorumuma örnek olması münasebetiyle buradan ilave yapmak istiyorum.
          Bakın başka hiç kimse fikrini ifade etmek isteyen bir hanım yorumcuyu yorum yazmaktan caydırmak için böylesine seviyesizliklere yönelerek rahatsız etmiyor; bence böylesi sebeplerden dolayı Onun bir ayrıcalığının ve özel olarak kendi seviyesine uygun muhataplığının da olması lazım yani.İşini çok faullü yapıyor,çok…

      • Allah sana akıl fikir versin Efe…şizofrene bağlamışsın yine… Saçmalamalarınıza aynen cevap…sonra kızmak yok… Bukelemun derken atalarından bahsediyorsun herhalde…Ergen gibi konuşanlara ergen gibi cevap verecez artık…Tövbe tövbe

    • Değerli arkadaşım!Eğer çok iyi bir çok karakter örneği ile karşı karşıya değilsek Türkeş ve H.Gayret farklı kişiler,üslupları birbirine benzemediği gibi Türkeş’in insaf ehli olduğu zamanlar olabiliyor. Yaklaşık bir yıldır buradaki yorum sayfasını takip ediyorum,Gayret’in sadece bir kere fikir denecek cümlesine rastladım; o da bir yorumcuya karşı-yorum olarak ‘Türkiye’nin güneyinde kurulacak bir Kürt devletinin Türkiye’nin çıkarlarına uygun ‘ olacağına ilişkindi.Bunun haricinde yazdıkları birbiri ardına sıralanmış anlamsız cümlelerle laf salatası yapmak veya yorumcuları caydırmak için onlara hakaretler etmek,yorumların anlaşılmasını engellemek için karışıklıklar çıkartmak. H.Gayret,Perinçek ekolünden gelen bilinçli bir kara propagandist,algı oyuncusu,manipülatör…O gün Hamza bey O’nun ismini anmakla yanlış yaptı.Belki ‘yedi harf bir noktalı’ dese veya şöyle bir 👹 simgeleme yapsa veya uzunca bir biiip çekseydi ne dediğini yine anlardık.Ama artık cin şişeden bir kere çıktı,herkese geçmiş olsun diyorum.

        • Hamza bey merhaba.
          H.Gayret tarz itibariyle çok farklı.Her yorumun içinde O. Bu haliyle bence bilr ayrıcalığının da olması lazım.Bana özel bir sataşma olmadığı müddetçe diğerlerine ise özel olarak bulaşmak istemiyorum.Neticede çok değil iki-üç sene içinde trol kavramını sadece gestapo kavramı gibi tarihsel bağlamı içinde değerlendireceğiz,biraz kafası çalışan aklını başına alır ne diyeyim!

    • Tamam karar verdim…Bunların hepsi aynı…Abi siz ne yiyor ne içiyonuz… Bu arada H.Gayret hoşgeldin… Bunlar at koşturuyor boş meydanlarda.. Algı çalışmaları gırla….Yok öyle anında cevap bunlara bundan böyle…

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız