Siyasette yanlışlar yapılırken ABD ile Türkiye yönetici elitlerinin verdiği tepkiler farklı.. Durum Türkiye’nin lehine değil ama…

52
Trump: Süpermen

New York

Acaba kendine güvenen ve yanılmadığına inanan liderlere “Kendine fazla güvenme, sen de yanılabilirsin” demek mümkün mü?

Bu soruyu kendime sordum ve cevabını aramak için ABD’de Donald Trump’ın durumuna biraz yakından bakmaya karar verdim. 

Sonucu daha en baştan ilan edeyim: Mümkün, ama kolay değil.

Wikileaks’te Trump’ın ekibinde yer aldığı ve hükümet ile bürokraside önemli görevler üstlendiği halde sonradan ayrılmak zorunda bırakılmış veya kendiliğinden bulunduğu makamı terk etmiş isimlerin alt alta sıralandığı uzun mu uzun özel bir bölüm var.

Trump’a adam dayanmıyor.

O listede yer alanlardan bazılarının ayrılma sebeplerini de araştırdığımda, sorunun Trump’a yanlış yaptığını anlatamamada düğümlendiğini keşfettim. 

Kimi “Yanlış yapıyorsun” dediği için kovulmuş, kimi de birbiri ardına yanlışlar yapıldığını görüp bu duruma daha fazla dayanamayınca kendiliğinden görevden ayrılmış.

Reklam

Şimdilerde Trump Twitter üzerinden “En büyük, en akıllı benim” türü kendini öven yayınlar yapıyor.

Eğer hakkında açılmış azil sürecinden sıyrılmayı ve bir yıl sonra yeniden seçilmeyi başarırsa, hiç kuşkusuz, durumu daha da vahim bir hal alacaktır.

ABD’de sistem başkanlara geniş yetkiler tanımış, ancak onun bu yetkileri yanına alacağı mesai arkadaşlarıyla danışarak kullanacağını varsaymıştır. Trump’a gelene kadar da başkanların o varsayım istikametinde davrandığı biliniyor.

Trump’ın etrafındakiler kendisine yanlış yaptığını söyleyemeseler bile, Kongre’de yakın dostu olan siyasiler ile medyada ‘Trump’çı’ bilinen yazarlar ve yorumcular arasında onu kızdırmayı da göze alarak o görevi gönüllü üstlenenler çıkabiliyor.

En son örnek Trump’ın Suriye politikasında sergilemeye başladığı çelişkiler sırasında yaşandı. Senatör Lindsey Graham başta olmak üzere kendi partisinin ileri gelenleri, hem perde gerisinde hem de kamuoyu önünde, verdiği kararları eleştirmekten geri durmadılar.

Kendisinin en sevdiği TV kanalı olan Fox-News’deki bazı yorumcular da öyle. 

Trump da kendisine yakınından gelen eleştiriler üzerine yanlış olduğunu anlamış olmalı ki, sonunda aldığı kararlarından vazgeçme yolunu tuttu.

Onun durumundaki popülist politikacılar yanlışlarını doğru olarak yansıtmayı, birbiriyle çelişen kararlarını savunabilmeyi becerebiliyorlar.

Reklam

Ya Türkiye?

ABD’de meydana gelen gelişmeleri yerinde izlemeye çalışırken aklıma bu konunun gelmesi, bir gözümün de Türkiye’de olmasıyla yakından ilgili. 

‘Ortak akıl’ deyimini en fazla kullanan siyasi zemin olan AK Parti’de alınan bir karar yanlış olduğu anlaşıldığında sonrasında neler yaşandığını doğrusu merak ediyorum.

Galiba yanlıştan kolay dönülemiyor.

Şehir Üniversitesi’ni, karşısına siyasi rakip olarak çıkacağı anlaşılan birini halkın gözünde kötü duruma düşürecek bir manevra için kullanmak büyük bir yanlıştı. Bu amaçla bir kamu bankasının yanlış işlemini savunmak da öyle. Parti adına bu konuda değişik ağızlardan yapılan açıklamaların yanlışlığı yetmezmiş gibi, AK Parti genel başkanı da olan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın cepheye sürülmesi yanlışlığı daha da büyüttü. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ise ülkeyi uzun süre birlikte yönettiği ve kendilerinden her fırsatta ‘dava arkadaşlarım’ diye söz ettiği selefi cumhurbaşkanını, sondan bir önceki başbakanı, geçmiş hükümetlerinin başarılarında en önemli payların sahipleri olan bakanlarını ‘dolandırıcılık’ ile suçlaması ise…

Akıl alır gibi değil. Kocaman bir yanlış.

Bakıyorum da, parti grubundan veya AK Parti’nin itibar ettiği yazarlar ve yorumculardan “Bu tavır doğru değil” diyen çıkmıyor.

Tam tersine, hepsi yanlışlara kılıf uydurmakla meşguller…

Gazetelerde okuduğum konuya ilişkin yazılar, ekranlara çıkarılan yorumcuların yapılan ve söylenenleri savunmak için harcadıkları dakikalar, okuyan ve izleyenler üzerinde beklenenin tam tersi etki yapmakta.

Farkında değiller mi, yoksa farkında oldukları halde mi yanlışlara sahip çıkıyorlar?

Eğer böylesine açık ve vahim yanlışların farkına varamıyorlarsa nasıl kanaat önderi diyebiliriz bu insanlara? Peki ya yanlış olduğunu bildikleri halde yanlışlara sahip çıkıyorlarsa onlara ne demeliyiz?

Siyasetin iki ülkede aldığı biçimleri gözlerken ABD’de olanların Türkiye’de yaşananlardan daha kabul edilebilir olduğu sonucuna varmak beni rahatsız etti.

Ne yapalım, gerçek bu.

ΩΩΩΩ

52 YORUMLAR

  1. “…Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ise ülkeyi uzun süre birlikte yönettiği ve kendilerinden her fırsatta ‘dava arkadaşlarım’ diye söz ettiği selefi cumhurbaşkanını, sondan bir önceki başbakanı, geçmiş hükümetlerinin başarılarında en önemli payların sahipleri olan bakanlarını ‘dolandırıcılık’ ile suçlaması ise…” sayın yazar bu ifadeleriyle bi önceki cumhurbaşkanımızın selefi ya da vahabist olduğunu filan iddia etmiyor değil mi..?

    • Bak bunu hiç düşünmemiştim. Abdullah Gül selefi olabilir. O zaman onun desteklediği A.Babacan partisine oy vermemek gerekir. Aklını seveyim H.Gayret, daha çok çalışıp bizi uyandırmaya devam edin.

  2. “‘dava arkadaşlarım’”
    a. sener chp millet vekili ,
    a. gul chp cumhurbaskani adayi
    a.babacan gul’un adayi erdogan karsisinda
    a.davutoglu erdogan’a karsi adayi chp ile gorusmelere henuz basladi.

    ( “dolandiricilik” merak ediyorum bedelsiz tapu tahsisi hukukta baska nasil tanimlaniyor acaba ?)

    “Ne yapalım, gerçek bu.”

  3. ABD yaptirim listesi.

    Yaptırım paketinde Erdoğan ve ailesi de var

    Hazırlanan yasa tasarısına göre şu liderlere yaptırımlar uygulanacak:

    Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan
    Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay
    Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar
    Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu
    Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak
    Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan
    Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez

    Yazik hepsi 15 Temmuz ALLAHIN LUTFUNUN kahramlari.

  4. Türkiye’nin ihracat rakamları şöyle bir seyir izlemiş (rakamlar biraz yuvarlatılmıştır). 2002’de 36 milyar dolar, 2012’de 152 milyar dolar ve 2018’de 168 milyar dolar. Buna göre ihracatımız 2002-2012 arasında yıllık ortalama olarak 10,6 milyar dolar artmış, buna mukabil 2012-2108 arasında ortalama olarak 2,2 milyar dolar artabilmiş. Benzer bir durumun GSYH ve kişi başı milli gelir için de geçerli olduğunu resmi kurumların veri tabanlarından görebiliyoruz.

    Acaba 2002-2012 dönemi ile 2012-2018 arasındaki karakteristik fark nedir ki ekonomik göstergeler birincisine göre ikinci dönemde baş aşağı gitmiş.

    • Tek başına ihracat rakamları yeterli bir gösterge olamaz. İthalat rakamlarını verirseniz ortaya çıkacak sonuçlar sorunuza kısmen de olsa cevap verebilir.

      Kısmi bir başka cevap olarak bir de şu var: 2002 de “Milli Maç”a çıkıldığında daha önce küme düşülmüş bir durum vardı; bozuktu hal ve moral. Bu durumu değiştirmek için yeni kadrolar kurulmuştu. Mümkün mertebe seçmece yetenekler bir araya getirilirken birlik beraberlik ve azimle çalışmaktan başka çare de yoktu. Müzmin/kronik muhalefetin geleneksel taktiklerini milletin verdiği destekle geçersiz kılıp püskürtebilen “ortak akıl ve maneviyat” hakimdi. İşlere koyuldular. Başarılı oldular ve karşılığını hem devlet ve hem millet gördü.

      2012-2018 dönemine dair, the cemaaat ve kronik muhalefete dokunan işler epey karışık. Başka bir vesileye kalsın diyeceğim ama bir giriş yapılabilir. Bir rivayete göre, Trump İzmirli rahibi geri istedi. Papaz turşusu kuracaklarmış gibi bizimkiler vermedi vermedi, sonradan koşa koşa vereceklermiş meğer ama, ekonomi o noktadan itibaren devalüasyonla iyice “papazı” bulmağa başlamıştı. İthalatlara da önemli ölçüde bağlıyken farklı göstergeler olamazdı. Rivayetler çok, başka vesileyle…..

  5. Sn,F.K.T bey! Bahçeli Erdoğana destek vermeseidi, erdoğan, 2030 kadarda başımızda tokmak gibi dururdu ve o zamana kadar sülalece Türkiyeye yeni bir erdoğan kırallığı getirmiş olurdu.
    Erdoğanın gerçek yüzünü millet, Bahçeli sayesinde gördü.
    Erdoğan bu kadar cahil olmasına rağmen tepemizde “TOKMAK” gibi durmasının sebebi hayati boyunca kurduğu tuzaklardan dolayı..
    Bu tuzaklari fark eden Abdullatif Şener 2007 de onu teşhir etmesine rağmen kimseleri inandıramadı.
    2011 kasetler tirafiği, 2013 hirsizliklari ve Rüşveti kapatma için dershaneler, tuzağı operasyonu.

    Hatta 17/25 Aralıkta Abdullah Gülü ve Fehmi Koruyuda buna dahil etme tuzağınıde, gene Fehmi Korunun anında onu oyununu bozmasi oldu.
    O zaman ne olmuştu?

    1. Fehmi beyi! C.B Özel uçaği ile ve A.Gül tarafından F.Gülene göndermek istemesi tuzağına yazarımızın onu kabul etmemesi ve çepten parasını ödeyerek gidip gelmesi. Erdoğanın birici tuzağını bozması.
    2. Tuzağide gene Fehmi beyin de yanında bulunduğu sırada kimin sorduğunu göremedim, fakat RT nin emri ile sorulmuş olasılığı yųksek mektup mesellsi sorusunu açıklaması, ve anında Fehi beyin ben getirdim demesi.
    O zaman A.Güle kurdiğu tuzağı tutturamamış olması, iyice onu çileden çıkardı.
    Birde hemşerisi olan bakan haberlere telefonla bağlanarak erdoğanin emri ile yapıldığıni itraf ederek vekillik le birlikte bakanlıktanda istifa etmesi…ve hemen akabinde onun ikna edilip veya tehdit edilip,yerinde tutulması.

    Bunlar gibi niceleri, ve istediğini elde edemeyincede “ALLAHIN LUTFU” ile arzularına ulaşmak istemesi tuzağında Bahçeli devreye girdi ve Bu kez ehliyetli tuzakçiya tuzakların şahı,olan başkanlık tuzağını kurarak başkanın gerçek yüzünü ve niyetini millete yaşatarak gösterdi…..

  6. Kötülük kötülüğü doğurur! Artık geri dönüş yok! Gücün kaybedileceği korkusu büyüdükçe saldırının şiddeti artacak ama hatalar da daha belirgin ve büyük olacak! En cahil İnsanlar bile çekişkiyi görecek ve işte ozaman dananın kuyruğu kopacak! Lakin olan Türkiyenin 50 yılına oldu! Bu harabe düzenin safraları çok uzun süre atılamayacak!

  7. yine ilave!
    – yukardaki yorumumu sana iade olarak yazsam da, aslında bir gerçek durumu tanımlıyor.
    – Eğer kendi yorumunu dikkatlice okur ve üzerinde düşünürsen, benim yazdıklarımın doğruluğunu da farkedersin.
    – çünkü yazdıklarından, yani her konuya fetöden başlayıp, dış güçler ile cevap verdiklerini sen kendin yazıyorsun..
    – Yani, ya sen ne yazdığını bilmiyorsun ya da düşüncenin ne olduğunu bilmiyorsun
    – Benden sana kıyak olsun: her konuya “fetöcüler ve dış güçlerin oyunu” demek düşünce değıildir.

    • Ya tamam Hamza Bey. Iki gözüm önüme (ya da arkama) aksın ki kendi yorumumu dikkatlice okudum ve üzerine düşündüm. Yazdıklarınızın duğruluğunu da fark ettim. . . Bakın akşam oldu, insanlar yorgun argın işlerinden döndü dönecek. Hadi artık pencereyi kapatın, gidin Müjdat Gezen veya Uğur Dündar izleyip yatışın. Günler çuvala girmiş değil. Yarın devam edersiniz.

      • şimdi size ne diyeceğimi bilemedim. beni güldürdünüz.
        – belki tek söyleyebileceğim: kafanızda hayali bir gerçeklik oluşturup sonra da o gerçeklik üzerine yorum yazma yeteneğinizin devam etmesi.
        – ha bir de, kafanızdaki gerçekliğin uğur dündar ve müjdat gezende takılması durumu var.
        – hayaliniz, akplileri eleştirenler dindar değilse uğur dündar izliyordurun ötesine bir türlü geçemiyor.
        – peki yarın devam edelim.

      • ilave!
        – “müjdat gezen ve uğur dündar izleyin” şark kurnazlığı ile karşındakini aşağılama çabana vurgu yapıp aslında ne kadar dürüstçe tartıştığından da bahsedebilirdim ama beyin kapasiten ahlak kapasitenden daha önemli olduğu için, öncelikle uğur dündarda takılı kalmandan bahsettim.
        – bu tespitim yarına kalırsa yazık olacaktı.

  8. Biliyorsunuz….Kılıçdaroğlu’nun söylediği yalanlar nedeniyle kaybettiği davalarda tazminat parası bir milyona yaklaşınca, vatandaşın oylarıyla seçilip Meclis’e sokulan ve vatandaşın vergileriyle maaşı ödenen CHP’li vekillerin kesesi Kılıçdaroğlu’na açıldı…
    Sonuçta 12 aydır işliyor bu mekanizma…Her CHP vekili her üç ayda bir bu fona 5 bin TL yatırmak zorunda…

    Kılıçdaroğlu Yalanlarını Finans Fonuna,Meclisteki 146 CHP milletvekili şu ana dek 4’er kez 5’er bin lira yatırmış olmalılar…Neredeyse birer maaşlarını yani…
    O halde KYFF’de şu ana dek 2 milyon 920 bin lira para birikmiş olmalı….

    Hangi yalan-iftira için ne kadar tazminat ödediler?

    KYFF’ye para yatırmayan milletvekilleri için nasıl bir yaptırım uygulanıyor?

    Arta kalan paralarla ne yapılıyor?

    “Fonda şu kadar para birikti, daha şu kadar TL’lik iftira atabiliriz önerileri geliyor mu?

    • Bence Reis bu dava açma, tazminatı hamuduyla yutma işlerinde cepheyi genişletsin: Gitsin Dığu Perinçek’e okkalı bir hakaret davası açsın -değilmi ki Perinçek “Önümüze kattık, mecburiyetlerimizin görevlisi kıldık” ve “Elimizde 38 adet yolsuzluk kaseti var” diyor Erdoğan için. Koca dünya lideri yüzde sıfır bilmem kaçlık Vatan Partisi’nin memuru olur mu hiç Türkeş? Hem nedir o öyle önümüze kattık, bilmem ne yaptık lafları?

      Bu hakaret davası açma meselelerini pek bilmem. Zaman aşımı var mıdır, yakası açılmamış küfürlerle hakaret hakaretten sayılmaz diye bir kanun var mıdır. Yoksa bir engel, Reis Bahçeli’ye de bodoslama giydirsin bence, elindeki o klasik otomobil koleksiyonuna varıncaya kadar da durmasın 🙂

      • Her daim aklımızdan çıkartmayalım: Emperyalizmin acelesi yoktur.
        Her yolu deniyorlar işte; tek değişmeyen, mızraklarının ucunu yönelttikleri hedefleri Demem o ki “hayasız akın” şekil değiştirerek devam ediyor!

      • İşleri güçleri yalan dolan iftira
        Son zamanlarda toplu halde, nerdeyse “ayin” yaparcasına yalan söylüyorlar.
        Kara çalmakla maharetmiş gibi övünen bu azman güruhla neyi nasıl tartışacağız?
        Bilmiyor, bilmediğini de bilmiyor; inkâr ediyor, inkâr ettiğini de inkâr ediyor
        15 Temmuz’u bile gündüz gözüyle inkâr ettiler.
        Malumunuz, Fetullah’la eşzamanlı ve ağızbirliği içinde “tiyatro” veya “kontrollü darbe” dediler.
        Her daim aklımızdan çıkartmayalım: Emperyalizmin acelesi yoktur.
        Her yolu deniyorlar işte; tek değişmeyen, mızraklarının ucunu yönelttikleri hedefleri Demem o ki “hayasız akın” şekil değiştirerek devam ediyor!…

  9. Bernar bey merhaba!
    Sizi çok takdir ettim doğrusu.
    “Bekir Bey’in son yorumunda sayısızıncı kere gösterdiği üzere, neresinden tutmaya kalksanız cıvıyıp parmaklarınızın arasından kayan çürümüş bir muzu andıran Erdoğan’ın partisini ve o partinin devletini savunanlar, karşı argümanlar üretme konusunda öylesine çaresizler ki, bir eleştirinin konusu her ne olursa olsun, söze FETÖ ile başlayıp CHP ya da AK Parti öncesi dönemlere, “dış güçlerin komplosu”na, “emperyalistlerle iş kotaran içimizdeki hainler”e, vs. getirmeden tek cümle kuramıyorlar.” durumunda ben düşünce olduğunu bile akıl edemezken, siz düşünceyi görebiliyorsunuz.
    – Ben, sizin kadar düşünceli olamadığım için, “..söze FETÖ ile başlayıp CHP ya da AK Parti öncesi dönemlere, “dış güçlerin komplosu”na, “emperyalistlerle iş kotaran içimizdeki hainler”e getir”ilmesinde sadece ve sadce, ülkenin yüzyıllık tarihindeki en büyük kabusun yaşatılmasının mübessillerini görebildim.
    – Onunu için de, hem kendi ve çevrem, hem de bu ülkede yaşayan ve yaşayacak olan doğmamış çocukların haklarını savunma derdiyle, sizin görebildiğiniz düşünceden vazgeçtim, bir düşünce olabileceğini bile düşünemedim.
    – Müthiş bir adamsınız vesselam.
    – Ayrıca, ” Erdoğan ve iktidarının desteklenmesi gerektiğini düşünmek de hak.” cümleniz de ne milyonlar acı çekerken ve ülkenin geleceği de satılırken çok yüce gönüllülük içeriyor gerçekten.
    – “Sekülerlik (ya da dindarlık) gibi belli bir kültür ve kimlik gurubuyla aidiyetlik içinde olmamız, hiç birimizi otomatik olarak “düşünme yeteneği” ve “vicdan” sahibi kılmıyor. Dilinizi paylaşmak istemediğimi bu vesileyle dile getirmiş olayım.” şeklindeki ifadeniz ile, ne kadar zeki olduğunuzu ve kafanızın nemenem çalıştığını vurgulamanız da, ve bekir isimli yorumcunun yerine benim vicdan ve akıl yoksunu olduğumu izahınızın şekli de, sizin, hakaret edeceğiniz kişi tercihinizi ne kadar doğru değerlendirebildiğinizi de net olarak ispatlıyor.
    – Yani kafanız çalışıyor. Tabii, ne yazdığınızı anlayabildiğiniz ve yazılanın içeriğini kavrayabildiğiniz zaman.
    – Yoksa kime, nasıl hakaret edebileceğiniz konusunda keyfi seçim olduğunda değil.
    – Ancak, taktir edersiniz ki, benim bu yorumumda da sizin tavrınıza en azından eşit mesafede hakaretler mevcut.
    – tabii ki, hakettiğiniz derecede…
    – daha fazla veya eksik değil.

    • Kimseye hayırı olmayacak ağız dalaşının sığ sularına çağırmanın yanısıra, beni gelmeye kışkırtır göründüğünüz metninizi okudum, Hamza Bey. “Tamam, siz haklısınız” deyip kenara çekilmeyi yeğilyorum. Metninizde, üzerine birkaç cümle kurmayı hak eden ifadenize değinerek yapayım bunu. Şöyle yazmışsınız:

      ” Erdoğan ve iktidarının desteklenmesi gerektiğini düşünmek de hak.” cümleniz de ne milyonlar acı çekerken ve ülkenin geleceği de satılırken çok yüce gönüllülük içeriyor gerçekten.”

      Yüce gönüllülük değil, demokratlık ve ilkeli oluş içeriyor, Hamza Bey. Coşkusallığınız yüzünden farkında olmadığınız otoriterliğinizin bir nedeni de bu zaten. İnsanlarımızın yüzde 30 kadarı hala AK Parti ve Erdoğan destekçisi. MHP ile birlikte Cumhur İttifakı’nın oyu hala yüzde 40’ın üzerinde. “Milyonlar acı çekerken” ve “ülkenin geleceği de satılırken”. . . Bunlar sizin öznel düşünceleriniz. Yüzde 30’luk seçmen hiç böyle düşünmüyor. Ne yapacağız? Sizin tam tersi düşüncedeler diye kanaatlerini gayr-ı meşru mu ilan edeceğiz? Varsayalım, AK Parti seçmenlerinin oyu yüzde 30 dolayında değil, yüzde 3’e kadar geriledi: Ne değişir? Hiçbir şey değişmez. Hakları yine haktır. Erdoğan’ın zihin dünyasında, HAK, çoğunlukçuluktur. Kim çok oy alırsa düdüğü çalar. Bu sağlıksız zigniyetin sonuçlarını gördük. Benzer zihniyettesiniz.

  10. Bahçeli yakın zamanlara kadar Erdoğan’a ateş püskürüyordu, demediğini bırakmıyordu. Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluklarının AKP=Erdoğan döneminde yapıldığını söylüyordu. Ayrıca iç politikada (çözüm süreci) ve dış politikada (Suriye v.b) yapılanların fevkalade yanlış ve vatana ihanet olduğunu iddia ediyordu.

    Ne oldu da MHP=Bahçeli bu iddialarından vazgeçip vatan haini dediği Erdoğan ile ittifak kurdu?

    1) Yapılan büyük yolsuzluklardan MHP ülkücülerine de pay alabilmek.

    2) Suriye Kürdistanı sorununu bilerek çözümsüzlüğe itmek ve bunu kullanarak Türkiye’yi Batı’dan ve NATO’dan kopartıp Rusya tarafına geçmek. Demokratik rejime son verip bir çeşit Baas rejimi kurmak. (Avrasyacılık)

    3) PKK kontrolünde olacak bir Suriye Kürdistanı kurulması Türkiye için bir BEKA meselesidir. Bunu önlemek için Devlet hazır fakat siyasi ayağı eksik. Biz de 15 Temmuz operasyonu ile ve ‘FETÖ’ ile korkutarak Erdoğan’ı teslim aldık, dış politikada memurumuz yaptık ve bu mücadeleyi bu şekilde sürdürüyoruz. Ne yapalım, seçmenin çoğu dinci karakterli ve herşeye rağmen Erdoğan’a oy veriyor, bize başka seçenek kalmadı.

    İlk iki ihtimal, MHP=Bahçeli’nin sonunu AKP=Erdoğan’ın kaderi ile birleştirir. Son ihtimal ise geçmişte idare etse de artık geçersizdir. Zira bundan sonra AKP=Erdoğan’ın seçim kazanması (MHP desteğine rağmen) imkansızdır. Umarım MHP=Bahçeli yeni partiler kurulduktan sonra yine ustaca bir manevra ile gereğini yapar. Bunu yapmayıp da Avrasyacı sözde derin devlet ile Suriye’de bir felaket senaryosu yaratıp maceraya girişmek ve bu yolla seçim kazanmak gibi bir yola tevessül ederlerse sonları Enver Paşa’dan beter olur.

    Türkiye Cumhuriyeti 29 Ekim 2023 tarihine, Kurtuluş Savaşımızın kahramanı ve devletimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e düşmanca hisler besleyen Kadir Mısıroğlu ve benzerlerine övgüler düzen ve aşırı yolsuzluklar yaptıkları hakkında güçlü ve ortak kanaatler oluşmuş siyasi kadroların yönetiminde girmeyecektir.

  11. Bu ayın sonunda Ahmet Davutoglu partisini resmen kuracakti. Ak parti bir nevi bunu engellemek istemektedir. Bu sabah Fox tvde İsmail küçükkaya bir ıddaa attı ortaya: Ak partiden birkaç kişi sayın Abdullah Gül ile Ahmet Davutoglu oğlu ile görüşmüşler ve parti kurmaktan vszgecmelerini ilettiler. Şimdi soruyorum yorumculara parti kurmak suç mu? Yoksa Türkiye demokratik bir ülke değil mi? Cevaplarınızı ve Değerli görüşlerinizi bekliyorum…

  12. AKP metal yorgunu değil, menfaat yorgunu.
    R.T.Erdoğan ise tek adam olduğundan tam bir metal yorgunu.

    Erdoğan, “TS001 Başkan Olmak İçin Gerekli Şartlar” standardını sağlamıyor. Bu nedenle yapılacak ilk denetimde TSE belgesi iptal edilecektir.

  13. Bu henüz sadece bir başlangıç. . . Şehir Üniversitesi tartışması üzerinden bir zamanlar en yakın yol arkadaşlığı yaptığı şahsiyetlere “dolandırıcılık” suçlamasıyla yüklenen Erdoğan, asıl kaybedenin kendisi olacağı savaşı başlattı. Bu savaşın dili daha da sertleşerek ve yıkıcılığı daha da artarak devam edeceğini şimdiden bir not olarak düşmek istiyorum. MHP ve liderinin kenara çekilmiş olan biteni izler bir görüntü verdiğini de not etmeli.

    Kamuoyundaki yaygın kanaat, erken seçime gidileceği ve bunun da 2020 yılı Kasım’ında olacağı. Ben, önümüzdeki haftalarda olacakları düşününce, Erdoğan’ın Kasım’a kadar ayakta kalabileceğine inanmıyorum.

    Erdoğan’ın yeni siyasi rakiplerine karşı giriştiği ve sonu nakavtla bitecek görünen kapışmayı bir süre izledikten sonra, sözüm ona “pazara değil mezara kadar” ittifak içinde olduğu Erdoğan’ı kolluyor ayaklarında, Bahçeli’nin hakemliğe soyunup erken seçim düdüğünü çalacağını, tarafları köşelerine gönderip maçı bitireceğini düşünüyorum.

    Önümüzdeki haftalarda kamuoyu önünde ortaya saçılacak rezaletler ve kepazelik iddiaları öylesine şeyler olacak ki, arada ittifakın kücük, gücü büyük ortağı Devlet Bahçeli de güme gidip oy kaybedebilir.

    Bahçeli, Kasım’a kadar bekler mi?

    Ergenekon davasından girdiği hapisten çıktığı akşam karanlığında, “Ergenekon’dan çıktık. Kınından çıkmış keskin kılıç gibiyiz. Yeni görevlere hazırız” diyen Doğu Perinçek, ortalığı yangın yerine çevirecek kepazeliklerin dozuna bakıp, “Görev ifa olunmuştur arkadaşlar, derin dehlizlerimize dönebiliriz” der mi?

    Belki yorum sayfalarımızın Vatan Partisi muhabiri H. Gayret Bey ile, Türkeş adlı yorumcu bu konuda bize fikir verici şeyler söylerler. . .

    • Dün akşam televizyonda Erdoğan özel yayını vardı.Aslında çok televizyon izlemiyorum . Ancak efkarlı bir zamanımda rastladığım Master Şef programının birkaç haftadır bağımlısı oldum gibi;kendime bakıyorum da üzerimde rahatlatıcı bir etkisini de gözlemliyorum.Dünkü programda yarışmacılar Kayseri yağlaması yaptılar.Mehmet Şefin bazlamayı yiyiş tekniğini ise Somer Şefinkine nazaran daha pratik buldum.Gerçi Somer Şefin çatalla bütün bir bazlamayı kavraması da oldukça teknik istiyor, fakat Onun bu tekniğiyle yemek bana biraz sıkıntılı olacakmış gibi göründü.Ayrıca Güzide,Alican ve Rıfat’tan oluşan Mavi takımın,Ekin,Cemre ve Batuhan’dan oluşan kırmızı takıma göre biraz zayıf kaldığını düşünüyorum … Ha bu arada ne diyordum?Sonradan internet medyasından okuduğuma göre Erdoğan konuşmasında birçok konuya girmiş ama anladığım kadarıyla Davutoğlu’nun çıkış yaptığı konuya girmemiş.Ben herhalde birşeyler söyler diye düşünmüştüm ama yanılmışım?Neyse Bernar bey,bana bu konuyu daha çok konuşuruz gibi geliyor.Hatta Gayret bile şu yazdıklarımdan sonra mevzuya dalıp saydırmaya başlar.Ben sondan diyeceğimi Ona şimdiden diyeyim:Biz senin Paris’te yediğin kurbağa bacaklarına,salyangozlara karışıyor muyuz kardeşim?Anlarsın ya!

    • Bernar Bey,

      Sn Bahçeli’nin bugüne kadar siyasi arenada hakem olarak düdüğü çaldığı her hamleyi takiben bir oyun planı vardı.

      Anladığım kadarıyla, çok iddialı bir şekilde ülkenin 2020 yılı içerisinde erken seçim yaşayacağı argümanınızı şimdilik Devlet Bey’in muhtemel hamlesine bağlıyorsunuz.Bu hamle ile Devlet Bey’in kurguladığı oyun planını deşifre etmediğiniz sürece bu iddianız mesnetsiz kalıyor.

      Naçizane, 2023’den önce ülkede erken seçimi zorlayacak bir konjonktür yaşanacağını düşünmüyorum.

      • Merhaba Faysal Bey, Yorum metnimde yeterince açık değil: 2020 yılı içinde erken seçime gidileceğini, bunun da Kasım’a kadar sarkmayacağını, muhtemelen bahar ya da yaz aylarında seçim yapılacağını öngürürken, bunu Devlet Bahçeli’nin “kurguladığı oyun planına” bakarak söylemiyorum.

        Türkiye’nin siyasal iktidar süreçlerinde oyun planı kurgulamak, Devlet Bahçeli’nin işi değil -o sadece pazarlıkçı ve icracı. Birilerince önüne konan plana bakıyor, partisine devlet bürokrasisinde tanınan ayrıcalııklar üzerinde topluyor dikkatini. Planı reddetmek gibi bir gücü ya da lüksü yok -o da biliyor bunu. Verilenin üzerine artılar koymak için bir çaba gösteriyordur mutlaka.

        Oyunu kurgulayanların kimler olduğuna bakmak isteyeceksek, gözümüzü Doğu Perinçek isminin simgelediği, kökü ve gücü Osmanlı’ya kadar uzanan modernleşmeci, vesayetçi, otoriter güç odaklarına bakmak gerekiyor. MHP ve CHP iktidara gelmek üzere kurgulanmış partiler değiller. Bunlar, sosyolojik açıdan toplumda azınlığı oluşturan seküler topluluğun vesayetçi devlet aygıtına meşruluk kazandıran, ona meşruluk kazaqndıran ideolojiyi kamusal alanda üreten ve uygulayan organizmalar. Her ikisinin de değeri, toplumda büyük çoğunluğu oluşturan dindar sosyoloji ile Kürt sosyolojisini olabildiğince siyasetin, ekonominin, kültürel hayatın dışında tutmak.

        AK Parti’nin vesayet karşıtı toplumsal aktmrlerin siyasal temsilcisi olan bir kitle partisi olarak ortaya çıktığı ve yola koyulduğu zamanlardaki Devlet Bahçeli’yi hatırlayın. AK Parti ve Erdoğan, PKK’dan bile daha tehlikeliydi -böyle söylüyordu Bahçeli. Küfre varan bir karşı koyuşla Erdoğan’ın karşısına dikilmesi de nedensiz değildi. CHP ve vesayet destekçisi merkez medya, dindar sermayenin gtücünü kırabilmek için, onu “yeşil sermaye” olarak tanımlayıp “din ve şeriat” imasında bulunuyordu, vb.

        Azınlığın otoriter devlet iktidarı açısından en büyük tehlike, her ikisi de çok açık bir uyanış içinde olan dindarlarla Kürtlerin buluşması olurdu. MHP ve CHP’nin barış sürecindeki tutumunu ve saldırılarını hatırlayın.

        Vesayetin bir hamle ile yeniden gücü ele geçirmesine giden kapıyı açan Gülen’dir. Dindarların seçim kazanan kitle partisi AK Parti’nin bürokraside bir gücü olmayışını (hep siyasal, ekonomik iktidarın dışına itilmişseniz, nasıl bgürokraside güç ve deneyim sahibi olabilirsiniz ki?), AK Parti’nin bu açıdan kendine olan bağımlılığını istismar etti Gülen. “İktidar gibi” olmak, öyle davranmak istedi. Ne derin devlet, ne vesayet, ne Ergenekonculuk ve darbecilik, benim gibi insanların zihninde tasavvur ettikleri birer uydurmacaydı. Hepsi gerçekti bunların. Ama, Gülenci savcı, hakim ve polisler, bunu, börokrside önlerini tıkayan herkesi yolun kenarına itmek için kullanıp istismar etti. Azılı bir Türk milliyetçisi ve devlet tapınıcısı olan Gülen, barış sürecinde Erdoğan’a karşı vesayetçilerle işbirliği yaptı. Cıscıvlak ortada kalan AK Parti, anlaşılır bir çaresizlik içinde, vesayetle işbirliğine razı oldu. Erdoğan’ın ilkin Dolmabahçe’yi birden reddetmesi, ardından “Bunlar milli orduya kumpas kurdu” bunun tezahürüdür. Erdoğan ve Cemaat ile Kürtlerin desteğinden arındırılmış AK Parti, vesayetçi güç blokları açısından herhangi bir tehdit unsuru değildi. Erdoğan aracılığı ile kolayca teslim alınabilir, kendi iktidarlarını gölgeleyen bir devlet partisi kılınablirdi. Bahçeli’nin teklifi ve desteği ile başkanlık sistemi denilen ucubenin raftan indirilmesinin ve uygulamaya konmasının nedeni de budur. Geleneksel dindar kadroların hem merkezi, hem de il ve ilçe örgütleri bazında partiden tasfiyesinin nedeni de budur. Başkanlık sistemindeki Erdoğan’ın lider partisi, pek çoğumuzun destek verdiği AK Parti değildir. Karar Gazetesi, önümüzdeki günlerde ve haftalarda kurulacak partiler bunun tezahürleridir: Dindarlar, oyunu bozmak üzere, siyaset sahnesine geri dönüyorlar.

        Bugün Erdoğan’la kol kola olan, ondan nefret ettiği halde onu destekleyip ona güzellemeler döşenen vesayetçilerin gözünde, Erdoğan, sadece ve sadece, onlarda olmayana sahip olma ayrıcalığını elde tuttuğu ölçüde bir değere ve öneme sahip: Dindarlardaki AK Parti yanılsamasını üreterek dindarların siyasal örgütsüzlük halinin devamını sağlamak, seçim kazanarak, kendi arkasında gizlenmiş gerçek iktidar sahiplerine meşruluk kazandırmak. Bunu beceremediği gün gider. Artık beceremiyor ve gider. Erdoğan ve AK Parti’nin ipi çekildi.

        Türkiye, üç beş milyonluk bir Latin Amerika ya da Asya ekonomisi değil. Kendi içinde de çok parçalı toplumsal kümelerin (dindar Kürtler, seküler Kürtler, kentli milliyetçiler (İyi Parti), taşra milliyetçileri, yoksul dindarlar, zengin dindarlar, milliyetçileştirilmiş dindarlar, İslama yaslanan dindarlar, darbeci vesayetçi sekülerler, demokratik süreçlerden yana sekülerler vs.) sürekli rekabet içinde oldukları bir ülke. Küçük bir azınlık olan Perinçekçi ulusalcı faşistlerin devletçi taşralı milliyetçilerle borusunun öttüğü, paşa gönülleri nasıl isterse bürokrasiyi öyle paylaştıkları dönemin de sonuna geldik.

        FETÖ, 15 Temmuz, zengin dindarların lüks yaşamı, milyon dolarlık düğünler sünnetler derken dindarlar hayli örselendi, itibarsızlaştırıldı. Yoz Erdoğan devletinin yolsuzluklarının, kibirili yöneticilerinin hesabı da dindarların hanesine yazıldı.

        Şimdi, Erdoğan’dan bir şey daha isteniyor ve Erdoğan bunu, daha önce olduğu gibi, tam bir gönüllük ve enerjiyle yapacak: Dindarların yeni siyasal aktörlerini itibarsızlaştırmak. Önümüzdeki haftalarda ne dediğimi daha iyi anlayacaksınız.

        MHP ve ulusalcılar, hiçbir zaman siyasal bir parti aracılığı ile iktidar olamayacakları için, pazarlıkçı siyasal partilerdir. Önümüzdeki haftalarda ortalığa dökülecek kepazeliklerin çamurunun kendisine de sıçramasına izin vermeyecektir MHP. İçinde bulunduğumuz aşamadan ve önümüzdeki haftalardan itibaren, artık Erdoğan’ın yanında olmak kazandıran değil kaybettiren bir faktör. Bahçeli kenara çekilecek (hatta bence bunu yapmaya başladı bile!). Erdoğan ve partisi, bugün yanında duranlar tarafından, cüzzamlı muamelesi görecek.

        Evet. Deniz bitti. Hem Erdoğan açısından, hem ulusalcı güç odaklarının koalisyonu açısından. Erdoğan gidiyor. Ülkeyi gerçekten sevip kaygı edinenler, Yılmaz Özdil, Halk TV, Kemalist milletvekillerinin parti içindeki gurubu gibi gerici unsurların CHP’den tasfiyesi sürecine omuz versinler, dindarların siyaset sahnesine kendi gerçek aktörleriyle geri dönüşünü kolaylaştırsınlar.

        Üç beş saat kazma sallayarak define bulup kısa yoldan köşe dönmece hayali nasıl bir hayalden ibaretse, adı Mustafa Kemal, Erdoğan ya da başka bir şey olan birinin peşine takılıp, onu ve onun iktidarını sofu bir adanmışlıkla destekleyip ülkenin güllük gülistanlık olacağını ummak o derece hayal.

        İş, aş, eğitim, iyi sağlık hizmeti, mütevazi de olsa erişilebilir bir yaz tatili, ne “Verin başkanlık sistemini, sizi uçurayım!” ile, ne cepte çay içmeye para yokken Karadeniz Ereğlisi’nin çamurlu yollarında ve yağmur altında “Şehitler Ölmez Vatan Bölünmez!” diye bağırışıp durmakla, ne de Yç Özdil’in alaycı konuşmlarıyla gaza gelip salonlarda “M. Kemal’in askerleriyiz!” diye yırıtnmakla mümkün.

        Birbirimiz için “Bakalım bu hangi emperyalist ülkenin uşağı” diye papatya falı açıp birbirimizde hain ve kanıbozuk keşfetmek yerine, aklı başında insanlar olarak karşılaştığımızda merhaba deme basiretini gösterelim, gerçekten güvenilir ve adil, sorun çözen bir devlet aygıtını artık inşa edelim. Değilse, daha çok Türkeş, Bahçeli, Baykal, Kılıçdaroğlu, Özal, Erdoğan gelir geçer, bizler bir kuşaktan diğerine tabelaya bakma cesareti gösteremeyen sefiller olarak yaşamayı sürdürürüz: Asgari ücret, devletin kendi söylediği açlık sınırında, üç gençten birisi işsiz, hayatımızda bir kere görmediğimiz, bir lidere yakınlığı ve yalakalığı sayesinde bizim vekilimiz (milletvekili, senin benim vekili) olmuş 600 bilmem kaç adam ve kadın mecliste çakarlı araba derdinde, “Avrupa Kralı” diye anılan futbol takımı son iki yıl katıldığı Avrupa kupası eleme guruplarında tek bir puan alıp Tuzlaspor karşısında tarumar, yılın her günü mevcut ya da eski koca memleket sokaklarında elde bıçak eş doğruyor çocukların gözleri önünde.

        Bence bu şeklide devam etmeyelim. . .

        • Bernar Bey,

          Yorumum bu kadar emeği hakediyor muydu bilemiyorum, nezaketiniz için teşekkür ederim.

          Analiziniz tutarlı.Sizin de vurguladığınız üzere maalesef Gülen’in iktidar hırsıyla masum cemaat olgusundan FETÖ’ye evrilen süreç dindar sosyolojiden sapma ve dindarlar için ağır bir travma oldu.Gözden kaçırdığınız olgu bu yapılanmanın ABD, Avrupa ve İsrail himayesinde gelişip serpildiği.

          Kanımca sizin de köklerini İttihat ve Terakkiye kadar götürdüğünüz vesayet odakları ne sütten çıkmış ak kaşıklar ne de şeytan yaftasını hakediyorlar.Kadiri mutlak olmadıkları aşikar.Her şeye hükmedebiliyor olsalardı ülkenin 2. dünya savaşını takibeden süreçte kayıtsız şartsız Batı hegemonyasına teslim edilmesini engelleyebilirlerdi.

          Bu vesayetçi yapı Sovyet Blok’unun çökmesiyle ülkenin Batı hegemonyasından ve milli savunmasında bağımlılıktan kurtulmasına yönelik; mevcut paradigmayı yadsıyan adımlar atmaya başladı.Batı’nın bu hamleye verdiği karşılık FETÖ üzerinden dindar sosyolojiyi kullanarak hegemonyasını sürdürmek çabası oldu.Nitekim bunda da bir hayli başarılı oldular.

          Bu vesayet odakları, Başkanlık Sistemiyle güç temerküzü sağlayarak ve bu sayede Batı’dan bağımsız bir savunma ve dış politika izleyerek Batı’nın BOP projesiyle hedeflediği ülkenin parçalanmasını engelledi.Yine 15 Temmuz’u kullanarak hem FETÖ’yü hem de siyaset sahnesindeki dindar aktörleri tasfiye etti.

          Gelinen noktada 2023’den önce vesayet odaklarının Tayyip Bey’i gözden çıkarıp tasfiye edecekleri görüşünüze katılamıyorum.Bu hususta serdettiğiniz görüşler daha çok temennilerden oluşuyor.Madem bu vesayet odakları Tayyip Bey’e her istediklerini yaptırabiliyorlar, niçin 3 yıl daha bu imkanı kullanmasınlar?Ortaya saçılacağını iddia ettiğiniz ‘kepazelikler’ çok müphem bir ifade.

          Kaldı ki Tayyip Bey’in oy tabanını tamamen dindar sosyoloji ile izah etmek yeterli değil.Dindar sosyolojiden bağımsız olarak Tayyip Bey’in çok ciddi bir ‘populist’ oy potansiyeli var.Yeni oluşumlar populist politikalardan uzak kalacağına göre bu kitlenin oyundan mahrum olacaklar.Türkiye’de bu anlamda oyu tapulu olmayan, eğitimli ve bilinçli dindar kitle toplam seçmenin % 10’unu geçmiyor.Başkanlık sistemini ve FETÖ tasfiyesini gerçekleştirebilen aynı vesayet odakları Tayyip Bey’in sağlığı elverdiği sürece onun iktidarını sürdürebileceği ortamı yine hazırlayabilirler.Örneğin İYİ Parti’yi Cumhur ittifakına eklemleyerek siyaset sahnesine çıkan yeni dindar aktörlerin etkisini pekala kırabilirler.

          Yine dünyanın içinden geçtiği mevcut kaos ortamı kaçınılmaz olarak güvenlikçi politikaları öne çıkaracak.Vesayet odakları güvenlik kaygısıyla özgürlükleri baskılayıp ülkenin demokratikleşmesini başkabir bahara erteleyebilirler.

          Elbette gelecekte bu vesayet odakları da değişen toplum sosyolojisinin etkisiyle dönüşecek.Ancak bu dönüşümün öznel şartlarının hangi yöne evrilebileceğini tahmin etmek kehanetten öteye geçmeyecek öngörüler dizisinden ibaret olur.

          • Selamlar Faysal Bey,

            Yeni yorumunuzu dün gece geç saatlerde okuyabildim. Dingin bir kafayla bir kez daha sindirerek okuduktan sonra yazmak istedim. Metninizde hemfikir olduğum değerlendirmeleriniz olduğu gibi bir kanaat belirtemeyeceğim hususlar da var.

            Gülen Cemaati, sıraladığınız ülkeler ve ülkeler topluluğu tarafından mu geliştirillip serpildi? Net bir ifade kurmaktan kaçınmayı yeğliyorum. Bize, bizim toplumumuza, bu topraklara ait Cemaat, bu topraklarda serpildi ve gelişti pek çok hükümetin ve devletin desteğini de alarak. Ama, sözünü ettiğiniz ülkeler veya başkaca uluslararası aktörler tarafından yönlendirilip kullanılabilir mi? Kuvvetle muhtemel. Gizli, şeffaflığın çok çok uzağında, karar alma süreçleri belirsiz, dahası güç oyunlarına dalmış her yapı gibi, Cemaat de kullanılmaya fazlasıyla açık. Hem dışarıda, hem de içeride. Uluslararası aktörlerin siyaset alanında böylesine güçlü bir oluşuma ilgisiz kalacaklarını düşünmek saflık olur. Kimler kullandı ya da kullanıyor? Nasıl ve hangi amaçla? Bunlar bilgim dışında, bilgisine ulaşamayacağım şeyler. Ama, içeride, 15 Temmuz kalkışmasında, şu ya da bu biçimde kullanılmış olması kuvvetle muhtemel.

            Kimi zaman “Avrasyacı” terimini ben de kullanıyor olsam da, genel olarak seküler vesayetçi terimiyle göndermede bulunduğum güç odaklarının Batı bağlamında “bağımsızlıkçı” bir tutumun temsilcisi oldukları değerlendirmenize katılamıyorum. Bunların, Avrasyacı tavrı ideolojik değil. Ya da Batı’dan uzaklaşmanın stratejik olarak ülkenin yararına oldukları inancıyla vb. şeylerle de ilgisi yok. Batı bloğundan koparak içe kapanmış bir Türkiye’de ancak soluk alabilir, perde arkasında iktidar olabilirler. Hukukun (bugün olduğu gibi) önemsenmediği, otoriterliğe el veren, bürokratik devlet aygıtına sahip olmanın verdiği güçle toplumu kontrol etmeyi mümkün bir siyasi rejim ve toplumsal iklim, bunların varoluşsal ve en temel ihtiyacı.

            Yorum metninizin ortalarından itibaren ifade etmiş olduğunuz kannatleriniz, ufuk açıcı bir tartışmanın konusu olmaya aday. Söz konusu güç odakları, Erdoğan iktidarının sürmesini mümkün kılacak ortamı yine hazırlayabilirler mi?

            Bu mümkün. Böyle olmakla birlikte, bana artık bir hayli güç görünüyor. Egemenler (her türlü sermaye gurubu), Türkiye’de iktidarda olan partilerin mutlaka “rıza”ya dayanması konusunda hemfikirler. Daha önceki darbelerin her birinden sonra, yeni siyaset sahnesini dizayn ettikten sonra, darbecilerin ‘demokratik parlamenter rejim’e (!) olur vermiş olmasının nedeni de bu. Çünkü, kendilerine güç ve zenginlik getiren kapitalist düzen meşruiyete dayanmak zorunda. Toplumsal rıza üreten de siyasal partiler ve seçimler.

            Erdoğan’ın iktidarmış gibi göründüğü bugünkü rejimin perde arkasındakiler, toplumda azınlıklar. Demokratik, meşru siyasal süreçlerin parçası değiller. Güçlerini bürokrasi içindeki varlıklarından devşiriyorlar. Erdoğan, seçim kazanarak onlara gereksindikleri meşruiyeti sağlamış oluyor. Bugünkü sıkıntı da burada. Erdoğan hızla desteğini kaybediyor. Bu, verili düzenin toplumsal rıza üretme kapasitesinin aşınması anlamına geliyor sermaye sınıfı açısından.

            Dindar muhazakarların inisiyatifinde kurulacak iki partiden birisi (Babacan), bir kitle partisi olarak yükselme, başat parti haline gelme potansiyeline sahip. Söz konusu yapılar, seçmen desteği bağlamında, Erdoğan’ın yeniden güç kazanacağı bir iklim yaratabilirler mi? Ben, böyle bir niyet taşıdıklarını sanmıyorum. Yanılıyorsam eğer (ki pekala mümkün bu), PKK terörünün dramatik bir biçimde devreye girmesi, bölgesel bir savaş ancak böyle bir imkanı yaratabilir. Fakat, bu tür girişimlerle nereye kadar? Bir yıl daha mı? İki yıl daha mı? 15 Temmuz bile bu açıdan iki-üç yıl sonra işlevini yitirdi.

            Kitlesel yosullaşma ile patlayan PKK terörü ya da bir bölgesel savaşa taraf olmak, bu kez umulanın tam tersi bir süreci de tetikleyebilir. Ya yükselen hoşnutsuzluk, giderek, yeni kurulacaklar da dahil, mevcut siyasal partilerin mas edemediği yaygın ve kitlesel bir öfkeye dönüşürse? Itak ve Lünban’da şimdilerde yaşanan bu. Kendiliğinden patlak veren protesto eylemlerinde tüm siyasal partiler protestonun hedefi.

            Hem ulusal sermaye guruplarının, hem de uluslararası aktörlerin, rıza üretme kapasitesini yitirmiş Erdoğan’ı gözden çıkardıklarını, vesayetçi odakların buna diren(e)meyeceklerini gözlüyorum. Mevcut sistemin yeni partiler ve koalisyonlarla yenilenmesini, toplumun ekseri çoğunluğunun rızasını almış koalisyon kombinasyonlarının en uygun seçenek olacağı fikrinde uzlaştılar. Bu nedenle Erdoğan’ın iktidardan mutlaka ve kısa süre içinde düşeceği iddiamı güçlü bir şekilde dile getirme cesareti gösterebiliyorum.

            Dindarların yakın gelecekteki koalisyon kombinasyonlarına olabildiğince güç yitirmiş, itibarsızlaştırılmış bir biçimde girmesi için çabalayıp, Türkiye siyasetinin yeni yüzlerle ve aktörlerle, sisteme yönelik kitlesel rıza devşirme kapasitesine sahip yeni koalisyonlarla yola devam etmesine yeşil ışık yakacaklar. Erdoğan’a gönderilmeden önce biçilen son misyon, yeni partilere karşı çok dramatik bir saldırıya girişmek olacak -bana öyle görünüyor.

            Yorum sayfalarına kalite getiren yazılarınız için teşekkür ederek bitirmek isterim.

          • Bernar Bey,

            Populist siyasal akımın,
            hem ulusal sermaye guruplarının, hem de uluslararası aktörlerin toplumsal meşruiyetini örselediği bir konjonktürde her iki kesimin de geleneksel iktidar belirleme güçleri giderek zayıflıyor.İlaveten bu odaklar Trump’ın yeniden seçilme olasılığını, bu bağlamda Erdoğan’ın ABD ile yaşanan krizin aşılmasına katkı kapasitesini de gözardı etmeyecek, bekleyip göreceklerdir.

            Rica ederim, siz daha fazla emek verdiğiniz için teşekkürü ziyadesiyle hakediyorsunuz.

            Şahsen yorumlarınızdan çok istifade ediyorum.H.Gayret biladeriniz dahil bu portalın tüm yorumcularının da yorumlarınızdan istifade ettiklerini düşünüyorum.Fehmi Koru’nun köşesini zenginleştiren de bu yorumlar.

            Okul mesainizden fırsat buldukça yazın lütfen.Sade vatandaş olarak bizlerin elinden gelebilen bu tür ortamlarda olabildiğince önyargılarımızı baskılayarak, saygı ve empatiyi ihmal etmeden, yeteneğimiz ölçüsünde mizahi çeşniler katarak; aklımızın erdiğince öznel doğrularımızı ifade edebilmek.

            Sizin de vurguladığınız gibi toplum olarak elan ihtiyacımız bu.

    • Bernarı da kaybettik… bi aklı başında bernar var diyordum. yiğidi öldür hakkını yeme diyordum bernar’a da Allah selamet versin…Fetöcü taktiğine bernar da katıldı…Karşı algı taktiği yaparak etkisiz hale getirme. Çamur at izi kalsın taktiği dönür dolaşır yüzünüze bulaşır…Fetöcülerin bu takdiğini daha önce bizatihi yaşadım bernar işlemez….

  14. Bu da siyasette yapılan bir yanlış örnek midir?

    “Hemen hemen hiçbir konuda anlaşamayan pek muhterem mebuslarımız, mesele kendilerine kıyak olunca hemen birleşiverdi, gecenin 03’ünde “Çakarlı araba” kullanma yasasını Meclis’ten geçirdi.

    Bundan sonra olacaklar şudur!

    Cumhurbaşkanı yarın “Bu ne rezalet, bunu nasıl yaparsınız” dediği an, yasayı gece yarısı Meclis’ten geçiren AK Partili Milletvekilleri, “Cumhurbaşkanımız çok güzel bir karar verdi. Biz zaten bu olaya başından beri razı değildik” diyecek.”

    Süleyman Özışık
    NETHABER

    Merak ediyorum; AK Parti milletvekilleri Genel Başkandan habersiz bunu yaparlar mı?

    Ve diğer parti milletvekillerinin bu yasa ile ilgili tutumu ne oldu?

    Dün de yazmıştım: Cumhurbaşkanı bu “Çakarlı araba” yasasını Termik Santrallere Filtre Tak(ma)ma Yasası gibi veto ederse, vekillere bir gol daha atmış olur; halkta tezahüratı basar!

    Birileri de oradan “şike var” diye bağırdı.

    Cumhurbaşkanı bu yasayı da veto ederse AK Partili vekillerin halet-i ruhuyesini merak ederim: “Ne yani biz şamar oğlanı mıyız” derler mi?…

    Yasa veto yemezse vekillerin de keyfine diyecek olmaz yani değil mi?

  15. Bu aralar Sn. Koru ABD’de olduğunu yazılarında sık vurguluyor ve son yazılarında iç siyasete eleştirel yaklaşımının dozunu artırarak yazıyor izlenimine kapıldım.

    Doğrusu ‘Koru’nun bu ABD misafirliği uzun süreli mi olacak acaba?’ diye de içimden geçirmedim değil.

    Sorunun iki cevabı var; biri “evet” diğeri ise “hayır”..ortası yok.

    Çok fazla uzatmadan devam sadedinde, sorunun cevabı “evet” ise Koru’yu da ülke dışına kaçırtan sebepler bizi -içeridekileri- endişelendirmeli; değilse, Koru’nun eleştirel yaklaşımını sertleştirmesi iç siyasette rekabetin artacağını ve bunun ise bize, endişelerimizin yersiz olduğunu tınılaması gerekir.

    Doğrusu cevabın “evet” mi “hayır” mı olduğunu ben de bilmiyorum.

    Bununla ben de yanlış yapıyor olabilirim; yönetici-elitler de her daim yanlış yaptıklarına göre benim yaptığım devede kulak…

    Değil mi, “doğruyu yanlış, yanlışı doğru gibi sunmak” veya -benim gibi- “kafa karışıklığı çıkarmak” sadece yönetici- elitlere has değil, bunun toplumun zeminine indiğini söylersek abartmış olmayız?

    Yanlışın büyüğü küçüğü olmaz aslında. Yanlış yanlıştır, neticesi de zarardır.

    Çoğunlukla herkes bir diğerini araklamak, elindekini almak, hayatını çalmak(!) üzere konuşlanmış ve bunu kendine “hak” görüyor.

    Kimyasal silah yalanıyla ülkeler yakılıp yıkıldı; insanlar katledildi, yerinden yurdundan edildi; “falanca halkına zulmediyor” diye ateşe benzinle gidildi ki, bunlar hep yanlış yapılan işlerin-söylemlerin neticesi oldu.

    Peki bu ‘yanlış yapıcılar’ yaptıklarının yanlış olduğunun farkında değiller miydi?

    Farkındaydılar ve hala farkındalar ama.. dedim ya ‘Herkes bir diğerini araklamak, elindekini almak, hayatını çalmak(!) üzere konuşlanmış ve bunu kendine “hak” görüyor.’

    İşte yanlışların karşımıza çıkardığı tablo budur.

    • hasan bey merhaba!
      Fehmi beyin son yazılarına ilişkin gözleminiz gayet yerinde.
      – son birkaç yazısı çok net. Ben de de aynı düşünceleri uyandırdı.
      – ancak ben, bundan sonraki yaşamını yurtdışında sürdürmekten ziyade, babacan ekibinin siyaset sahnesine çıkışına daha çok ihtimal verdim.
      – Umarım benim daha çok ihtimal verdiğim durum

      • Söyledikleriniz akla gelse de ben daha çok Amerikada Türkiye’yi yakından ilgilendiren kararların alınacağı bir sürecin işlediğini ve üstad Fehmi Koru’nun da bu süreci yerinde izlemek için orada bulunduğunu düşünüyorum. Başka bir neden aklıma getirmek istemiyorum. (Twitter hesabına düşen yorumlara itibar etmek istemiyorum)

  16. Erdoğan zaman zaman,şu konuda yanılmışız dedi,şurada hata yapmışız dedi,
    şu alanda başarılı olamadık dedi.Yeri
    geldi milletten özür diledi.Hiç bir zaman
    her yaptığımız doğru demedi.Hatadan dönmesini bildi.

    Durum böyle iken,Erdoğan’ı her yaptığımız
    isabetli,biz hiç yanlış yapmayız diyen bir insan gibi takdim etmek hakkaniyete uymamaktadır

    Erdoğan açısından durum bu iken,trenden
    atlayanların,kendilerine en yüksek makamları altın tepsi içinde sunan,halen de iktidarda olan partilerini iktidardan indirmek için bir de değil 2 tane parti
    kurmalarında hiç mi yanlışlık yok?

    Eğer Ak Parti’yi iktidardan indirecek her
    hareketi olumlu görmeye,hatta teşvik etmeye şartlanmışsanız elbette bunda bir yanlışlık yok.Ak Parti’yi kim ne kadar tırtıklarsa bunu faydalı bile görürsünüz. İkiye değil,beşe bölünse tadından yenmez dersiniz.Bir insanın buna hakkı var mıdır?Elbette vardır.Ama bir şartla,Ak Parti’nin iyiliğini ister gibi görünmemek şartıyla,bir tarafın adamı olduğunu gizlememek şartıyla.

    Gelelim Şehir Üniversitesi meselesine.
    Erdoğan bu konuya en son giren kişidir.
    Ondan önce üniversite hep Erdoğan’ı suçladı.Bunu yazılı ve görsel medyaya çıkarak yaptılar.Onların ifadelerine bakarak bu konuda iktidarı suçlayan
    onlarca,belki yüzlerce yazı yazıldı.Bu
    işlerden Erdoğan’ın da haberinin olduğu,
    hatta imzasının olduğu söylendi. Erdoğan,Üniversiteye tahsisi ilk olarak kendisinin yaptığını açıkça ifade etti. Açılışında bulunduğu biliniyor. Ama tapu devrinden,370 milyonluk krediden haberi olmayabilir.Çünkü kendisi ülkenin iç ve dış devasa sorunları ile uğraşıyor. Başbakan ya da bakanların yaptığı işlerin ayrıntısı ile ilgilenmeye zamanı olmadığı gibi,gerek de duymayabilir.

    Haydi,Üniversitenin kredi almasında bir sakınca yok diyelim.Aldığı krediyi tıkır tıkır
    ödemesi gerekmiyor mu?Böyle yapsalardı
    Halkbank harekete geçer miydi?Halbank’ı
    haksız bulanlar Banka 417 milyonu almayıversin canım mı demek istiyorlar?

    Öte yandan Üniversitenin Kayyuma devredilmesinin öğrencilere bir zararı olmayacaktır.Aksine onlar için bir güvence olacaktır.

    ****

    Bir de iktidar gitti,gidiyor türküsü çağıranlar var.Kendi kendilerini
    aldatmalarında,böylece teselli olmalarında
    bence bir sakınca yok.Bunu gayet insani bir durum olarak görürüm.Ama şunu da unutmamalarını beklerim:2020,2021,
    2022 ve 2023’ün bir kısmını Allah emanetini almazsa Erdoğan’ın riyasetindeki bir Türkiye’de geçireceksiniz.
    Sonraki 5 yılın da öyle olma ihtimali çok yüksektir.

    Daha sonrası mı?Allah Kerim.Gün doğmadan neler doğar.

    • Bekir Bey, ismimi anmamışsınız, ama, benim itiriazsız kabul ettiğim üzere, “İktidar gitti gidiyor!” türküsünü çığıranların önde gideniyim. Bırakın o 2021, 2022’leri, şu sıralar her cenahta seslendirilen “2020 Kasım’da ülke erken seçimlere gider” gözlemine katılmayı, bu öngörüye bile dudak bükerek bakan, “Bence Erdoğan iktidarının ipi Kasım’dan önce çekilir” diyen biriyim.

      Sizinle, yaşını başını almış iki vatandaş olarak, bir sinema salonunun ön koltuklarına ilişmiş iki insan gibiyiz. Yok, hayır, “Birimizden birimiz yanlış salona gelmiş” falan demeyeceğim. İkimizin biletinde de “Tek Yüzüklü Malkoçoğlu Yedi Düvele Karşı” filminin adı yazıyor, ikimiz de doğru yerdeyiz. Aynı filme bakıp birbirine ker alaka yorumlarda ve öngörülerde bulunmamızın nedeni başka: Siz, her nasılsa, izlediğimiz filmin metrajının 3,5 saat olduğuna inanmış ya da inandırılmışsınız. “Allah! Tek Yüzük Malkoçoğlu darmaduman! Heybesinden çıkaracağı turp da kalmadı. Derinceli Doğu ile yaveri Devlet beyler yılı dolmadan satar artık Malkoçoğlu’nu. Zaten filmin de sonlarına geliyoruz. . .” diyorum, siz, ters ters bana bakıp, “Heyecan yok. Daha filmin yarısına bile gelmedik. . ” diye fısıldıyorsunuz. “Ya Bekir Bey, etmeyin eylemeyin. Nereden çıkardınız bunun 3,5 saatlik film olduğunu? Finale gidiyor, bitmek üzere, ekrandakiler de mi anlatmıyor durumu?” diyorum. Söylediğime kulak vermeye zerrece niyetiniz yok. “Zaten ne olduğu ne dediği belli değil. Ne idüğü belirsiz takımından. Tanrı inancım yok diyor, ama dili söyledikleri ateyistlerinki gibi değil. . . Kripto FETÖcü desen, herif bundan 20 yıl evvel bi tom marksist kitap çevirmiş, Gülencilere değilse de Gülen’e yekten giydiriyor arada bir. Galiba kriptı Gülenci de değil. Geçmişte sıkı Erdoğancı olduğunu, bu yüzden dayak bile yediğini söylüyor, ama Reis’e zerre kadar saygısı yok. Solcuyum diyor, ama aşağılamadığı solcu yok neredeyse. . . Böyle tuhaf bir adamın dediğine mi kulak vereceğim Allah aşkına?” iç sesiyle, “Işıklar yansa 10 dakikalık ara başlasa da gidip filmin geride kalan diğer devreleri için kuruyemiş stokumu yedeklesem. . .” diye oturmuş film arasını bekliyorsunuz film bitmek üzereyken.

      Önümüzdeki üç dört hafta boyunca dananın kuyruğu fena kopacak. Şehir Üniversitesi etrafında dönen atışma solda sıfır kalacak. Belki o zaman “Ule bu herifin dediği doğru mu yoksa?” kuşkusuna kapılmaya başlarsınız artık. . .

  17. Dershanelerin kapatılma sürecinde yaşananları hatırlarsınız. Birçok insan başta “Dershaneler hemen kapatılmasa iyi olur, bunun yerine hangi sistem gelecek?” gibi sorular soruyordu. Dönemin Fetullah tayfası soruların cevabını insanlara anlatmak yerine “yaygarayı” tercih etti. “Dershanelere dokunulamaz, eğitim hakkı engellenemez” gibi sayısız sloganlar üretildi. Hal böyle olunca insanlar “Meğer mesele Dershane kapatılmasının çok ötesindeymiş” diyerek Dershanelere sempati ile bakmaktan vazgeçti.
    Yanlış anlaşılmasın; tartışmanın bir tarafını FETÖ’cü ilan ediyor değiliz. Sadece tartışmanın başlangıcı ve geldiği nokta birbirine benziyor.

    • Hayatın benzer yanları çoktur sayın Türkeş! Dershanelerin kapatılması sürecinde yapılan tartışmaları ben de hatırlıyorum ama oraya gelmeden önce Gülen cemaati ile ilgili daha başka hatırladıklarım da var.
      Mesela çocukluğumda MHP li bir abinin Gülen cemaatinden hiç hazzetmedigini onları kötülemek için söylediği cümleleri hatırlıyorum. Sol görüşleriyle bilinen kesimin de hazzetmedigini çocukluğumda şahit olduğum tartışmalardan biliyorum. Mahalleden imam hatip lisesi öğrencisi yaşça benden büyük olan birinin okulda cemaatleri tartisirlarken meslek dersleri öğretmeninin Gülen cemaatini kötülerken o cemaatten bir öğrenciyle yaptığı ağız dalaşını bize anlattığını da hatırlıyorum. Yaşım büyüdükçe cemaat aleyhindeki görüşler de çoğalıyordu. 2000 lere doğru gelinirken askerden gelen abilerimiz askerde terör eğitimi derslerinde terör örgütleri anlatılırken Gülen cemaatinin PKK dan daha tehlikeli bir örgüt olduğunun anlatıldığından bahsetiklerini iyi hatırlıyorum. Benim makbule yemeği yememiş olmam bunların etkisiyle herhalde. Çoğunluk kesimin genel kanaati böyle olduğundan cemaatin de haberi olmaması akla yatkın değil. Dershane tartışmalarında cemaatin topyekun muhalefete geçmelerinde bu tartışmaların hiç mi payı yok Allah aşkına.

  18. Baran ilerliyor Bir çalım, bir çalım daha Sağ kanada kaydı Orta yapacak mı Vargeçti bir çalım daha önü boş Sağa fırladı Ortasını yaptı Bernar soldan içeri daldı Yükseldi GooOOOLLLLLL!
    Muhalif Spor 1 – Kasımpaşa 0!

    • Bence asıl golü Davutoğlu attı.Gole giden rakip futbolcudan kaptığı topla ileri çıkan defans futbolcularını ve kaleciyi de çalımlayıp,bilahare topu rakip takım kalesinin gol çizgisinde durdurarak iki düz üstünde eğilip,arkasından şöyle geriye doğru bir bakıp, en yakınında olan 10 metre uzağındaki rakibine de bir gülücük attıktan sonra dizüstü eğildiği pozisyonda kafasıyla attığı gol sahalarda görmeye alışkın olmadığımız nitelikteydi.

      • Uğur bey merhaba!
        – Reis dik durup da davutoğlunun çağrısına cevap verebildi mi acaba. bilginiz var mı?
        – Yani dedi mi ” ha di gel. hepimizin yakınları da dahil mal varlığımızı araştıralım. benim yüzüğümden başka birşeyim yok” diye diklendi mi acaba.
        – Hani reis geri adım atmaz diye biliyorum. fakat ben bugün sesinin çıktığını duymadım.
        – Acaba, davutoğlunun çıkışı, reiste perinçek ve trumpın tweetleri gibi mi etki yaptı.

        • Hamza bey merhaba

          Yukarıda yazdığım gibi benim tercihim Master Şefi izlemek oldu.Bugünkü haberlerde de Davutoğlu’nun teklifine karşı bir cevaba rastlamadım.Bu hafta bir de Amerikan Senatosunda yaptırımlara dair bir karar oturumu yapılacağı yazılıyor.Gelişmeleri bekleyip göreceğiz.Selamlar.

      • Canım ben neden bahsediyorum, sen neden… Ben Fehmi Koru mahallesindeki mütevazi maçtan ve gollerden dem vuruyorum (sen de konuyu hemen siyasete çekiyorsun!).

        Siteye sık sık giremiyorum (çoğu zaman kapıda uzaktan kumandalı birileri “yasak hemşerim” çekiyor). Bu defa kapıdan değil yan pencereden girince bir de ne göreyim Trump “superman”! Bana da aniden bir enerji geldi-adrenalin yükselmesi midir nedir! O an mahallede iki kişi vardı. Baktım, erkenden gelmişler top çeviriyorlar… Posterin verdiği enerjiyle bir yorum yapayım dedim.. Bütün durum bundan ibaret. “Ben suçsuzum Hakim bey!” (Tuh anasını, şu son ifade daha önce yazdığım 1 Kafiyeli-Yorum’u hatırlattı – siyasal yanı hiç olmayan toplumsal önemli bir konuda)…

  19. Mehmet Barlas’ın Mehmet Akif’in tarihle ilgili meşhur iki mısrasını başlık yaptığı yazısından bir alıntı:

    “Kraldan fazla kralcılık
    Birincisi asla kraldan fazla kralcı olmamalıyız… Çünkü dün sizin canınız pahasına savunduğunuz ve onun için mücadele ettiğiniz kişiler, ileride bir gün sizi şaşırtacak ölçüdeki bir muhabbetle, geçmişte sizin mücadele ettiğiniz kişileri kucaklayabilirler. Çünkü “Başarı” kavramı görecelidir. Bazı başarıların arkasında haksızlıklar, hukuksuzluklar ve demokrasi düşmanlıkları bulunsa bile, gün gelince bunlar unutulur ve elde kalan birikimlere bakılır.
    Gereksiz kavgacılık
    İkincisi, asla tam olarak bilmediğiniz ve uzmanlık gerektiren konularda, “Dava adamı” rolünü benimseyip, sizi aşan tartışmalarda taraf olmayın… Daha düne kadar aynı davanın neferleri olarak kavgalara giren insanların, bugün farklı cephelerde birbirlerinin düşmanları olabildiklerini görmezden gelmeyin. Bırakın gereksiz kavgaları onlar yapsın.
    Siyaset de bir meslektir
    Üçüncü olarak da, “Siyaset”in de bir meslek olduğunu asla unutmayın. Bütün mesleklerin olduğu gibi siyasetin de kuralları ve kendi içindeki dayanışma mekanizmaları vardır. Siz siyasetçi olmadığınız halde bir cepheyi desteklemek için karşı bir cepheyle kavgalara girerken, bir bakarsınız ki karşıt siyasetçiler uzlaşır ve siz karaya vurmuş balık gibi açıkta kalabilirsiniz. Sonuçta hiç gereksiz yere arkadaşlarınızla, meslektaşlarınızla düşman olabilirsiniz.”

  20. Komedi 1
    Deniyorki; üniversite için bankadan kredi çekilirken üniversitenin arazisi ipotek gösterildi. Sonra danışay arazinin satışını iptal etti ve ipotek geçersiz hale geldi.
    (Ben de düşünüyorum); boş araziyi ipotek olarak kabul eden banka, inşaatı tamamlanmış ve faliyete geçmiş ve halihazırda da kullanılan binayı ipotek olarak niye kabul etmiyor?

    Komedi 2
    Eğitim anayasal bir hak olduğu gibi eğitimin kimden alınacağı tercih hakkı da güvenceye alınmış bir haktır. Halihazırda tercih hakkını kullanmış 7000 yedi bin öğrenci olduğu söyleniyor.
    (Ben de düşünüyorum) bu hakları niçin gözetmiyorlar?

    Komedi 3
    Bana en çok komik geleni de bu; mal varlığı tartışmaları!
    Koskoca reis nasıl oluyor da eski dost yeni rakiplerini dolandırıcılıkla suçlarken kendi mal varlıklarının tartışmaya açılacağını düşünemedi? (Geçmişte yapılan mal varlığı tartışmalarının dünyada nasıl sonuçlandığını Google’dan bile öğrenebilecek herkes bunun ne kadar komik bir durum olduğunu anlar)

    Komedi sayısı uzayip gidiyor en az 10 madde yazabilirim de benim komedi yapacak halim yok.

    Son olarak;
    Bunarı sokaktan bir ilkokullu olarak ben düşünebiliyorum da üniversite mezunu koskoca adamlar düşünemiyor mu?

    Bir de kraldan çok kralcilara amiral kaptanın dün bir uyarısı vardı çok beğenmiştim.

  21. Bence, parti olma vasfını yitirip Erdoğan’ın kendisinden başka barutu kalmamış bu çakma AK Parti, “yanlışların farkına varma-varamama”, “gerçekleri söyleme cesareti gösterme-gösterememe” türü ikili karşıtlıkların bir kıymet-i harbiyesinin olduğu son istasyon duraklarını geride bırakalı çok oldu. Öyle de yapsalar, böyle de yapsalar gidiyorlar.

    Dümenindeki kaptanın Erdoğan olarak göründüğü yara bere içindeki gemi, üzerine üzerine gittiği Seçim Dağı’na bodoslama giydirecek -görmek isteyen görüyor. Gemiden atlamak da mümkün değil -salmış Derinceli Doğu Paşa geminin çevresine yarım düzine derin okyanus köpek balığını, seneryosunu birlikte yazdıkları Devlet Bahçeli ile ibibiklerin ötüp sütlerin kaymak tutmasını bekliyor.

    İsteyen arşive girsin baksın: “Klavuzu Derinceli Doğu Perinçek olanın burnu beladan kurtulmaz. . .” diye yazalı nerederyse üç yıl oldu. . .

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız