‘Bir uzun soluktu yaşam’ veya siyasi hayatımızın onunla geçen 50 yılı…

11

Gençler tanımaz, nereden tanıyacak; ismini en son 1990’larda telâfuz ettiğimiz, yazılarımızda geçirdiğimiz, haberlere konu olan bir siyaset adamıydı İsmet Sezgin

Dün bir daha anıldı ismi; “Öldü” diye..Halbuki son gördüğümde, hâlâ görüntü ve zihin olarak diri biriydi genç-yaşlı her tanıyanın dilindeki sıfatıyla ‘İsmet abi’

Muhtemelen bir tek ben kendisine ‘abi’ diye hitap edemedim…

Babamın arkadaşıydı çünkü…

Babam ve o ve ben

Kendisinin siyaset arkadaşlarıyla birlikte olduğumuz her ortamda, daha önce tanımış olsalar bile, beni yıllarca onlara, “Bizim Muzaffer’in oğlu” diye tanıtmıştır İsmet Sezgin

Onun Ege bölgesinin en önemli figürü olarak siyaset sahnesine çıktığı 1960’larda, babam da, İzmir’de Adalet Partisi saflarında yerel siyaset yapmaktaydı. Seçimle gelinen İzmir İl Genel Meclisi’nde ve onun içerisinde az sayıda üyeden oluşan ‘Daimi Encümen’de üyeydi.

“Seçimle gelinen” sözcükleri bugünün siyaset nesli için bir anlam taşımayabilir. O yıllarda, siyasetin her basamağına, o basamakta kümelenmiş partililerin oyu alınarak –yani seçimle– gelinebilirdi. Babam için, bu, her yerel seçim öncesi zaten tanıyanlara kendisini yeniden tanıtmak ve neden yine seçilmesi gerektiğini onlara anlatmakla geçen bayağı uzunca bir süreydi.

Ve, kadro hareketiydi siyaset…

Birlikte siyasete girdiği kadro yıllar sonra geri çekilmek zorunda kaldığında, babam da, “Bana müsaade” deyivermişti.

Babamın siyasi hayat içerisinde yer almasının ailesine dönük yüzünde tek bir imtiyaz vardı: Daimi Encümen üyeliği sayesinde tanıdığı spor yetkilisinin önemli maçlarda gönderdiği davetiye… O davetiye sayesinde, annem de yanımızda, o haftalar Alsancak stadının protokol bölümündeydik…

O yıllarda taraftarlar daha mı bağnazdı, ağızlar daha mı bozuktu? Olabilir. Kadınlar maçlara ilgi göstermez, gelmeleri için teşvik etmek gerekirdi. Az sayıdaki futbola meraklı kadının, tribünlerde ön sıralarda oturması sağlanır, bu yolla erkeklerin ağızlarını bozmalarının önüne geçilmek istenirdi.

Nerede bugünkü gibi stadları hemen hemen yarı yarıya dolduran kadın futbol seyircisi…

‘Bizim Muzaffer’in oğlu’ olmam gazeteciliğimde de bana herhangi bir imtiyaz sağlamış değildir.

Muhtemelen çalıştığım gazetelerin kimliği yüzündendir.

Tek istisna muameleyi, en baştan itibaren, İsmet Sezgin’den gördüğümü itiraf ederim.

Her bakan oluşunda, siyasetçi-gazeteci olarak yeniden kurulan ilişkimiz, beni hiç ihmal etmediği gazeteci kitlesi arasına katmasına yol açmıştır.

Nereye gittiyse, iç veya dış, mutlaka yanında görmek istediği birkaç gazeteciden biriydim.

Öcalan’ı Şam’dan o istedi, Ecevit’e nasip oldu

Bir seferinde Şam’a Abdullah Öcalan’ı istemeye gitmiştik.

Küçük uçakta programı üzerine sohbet ederken, Hafız Esad (Beşşar Esad’ın babası) üzerinde etkili olabilecek bir cümle arayışı içine girmişti de, “Türkiye’nin dostluğunu mu, yoksa düşmanlığını mı tercih edersiniz?” sorusu hoşuna gitmişti.

Yalnızca o cümleyle bırakmadığını, Baba Esad’a, “Türkiye’nin dostluğuna güvenin” ile başlayan uzun bir nutuk çektiğini görüşme sonrası heyecanla aktarmıştı..

O gezide, ilk programda olmadığı halde, Suriyeliler, biz gazetecileri, ikinci gün, PKK’nın Bekaa Vadisi’ndeki Mahsun Korkmaz Akademisi diye anılan kampına götürmüşler ve orayı örgütün başına yıktıklarını özellikle görmemizi istemişlerdi.

Gerçekten kampın daha önce fotoğraflarını gördüğümüz amblemli tabelası yerde sürünüyordu; taş taş üstünde bırakmamıştı Suriye Muhaberatı.. Yıkıntılar arasında dolaşırken, bir taşın örtemediği gazete kupürü dikkatimi çekmişti de, taşı kaldırınca, bir hafta önceki Zaman’ın benim yazımın çıktığı köşesiyle yüz yüze kalmıştım.

O gün bu gündür, ‘Esad-Sezgin görüşmesi’nde işittiklerinden etkilenen Suriye yönetiminin PKK ile ilgili politikalarını gözden geçirmeye karar verdiğini ve bu kararlılığı göstermek üzere kampın apar topar yok edildiğini düşünürüm…

İçişleri bakanı olarak gitmişti Şam’a İsmet Sezgin

Abdullah Öcalan’ın Bülent Ecevit’in başbakan olduğu Türkiye’ye teslimiyle sonuçlanan sürecin başlangıcı sayarım o geziyi…

Siyaset vefa mesleğiydi; hiç değilse bir oranda…

Eskiden siyasette vefa varmış gibi gelir bana, konu üzerinde biraz düşündüğümde…

Adnan Menderes.. Süleyman Demirel.. Necmettin Erbakan.. Turgut Özal.. siyasi hayat içinde bulundukları dönemlerde yeni yüzlerle sürekli takviye etseler bile, birlikte başladıkları arkadaşlarını hep yanlarında görmek istemişlerdir.

Demirel ne zaman aktif siyasi hayata dönse (unutmayın altı kere gidip yedi kere dönmüş bir siyasetçidir kendisi) İsmet Sezgin de mutlaka fotoğrafın bir yerlerinde görünmeye, hükümet kurduğunda da bakanlık koltuğunda oturmaya başlardı.

Hep aynı koltuğa da değil… Maliye bakanı da oldu İsmet Sezgin, savunma bakanı da, içişleri bakanı da… Hatta bir ara gençlik ve spor bakanı da…

Bir dönem de TBMM başkanlığı var…

Siyasetçiler de kamuoyu ile siyasi temasları başladığı gün nerede ikamet ediyorlarsa, 30 yıl sonra da, aynı evde-dairede oturmayı sürdürürlerdi.

Demirel cumhurbaşkanı olduktan sonra da Güniz Sokak’ı terk etmedi.

İsmet Sezgin de Tunalı Hilmi’de dört katlı bir binanın en üst katındaki dairesini…

Şairdi ve Öztürkçe meraklısıydı..

Yazı dilinde biraz daha titiz davranılan dönemlerde, ‘Öztürkçe’ denilen ve başka dillerden Türkçe’ye geçmiş sözcüklerin mümkün olduğunca ayıklandığı bir özel dil kullanıldığı bilinir; o dönemlerde bile günlük konuşma dilini fazla etkilememiştir Öztürkçe…

Siyasette bir Bülent Ecevit, bir de İsmet Sezgin dışında…

İkisinin de edebiyata merakı.. ikisinin de şair oluşu.. bunda etkili olmalı…

Öğrenciliği döneminde tutkunu olduğu şiiri siyasi hayatı boyunca da ihmal etmediğini, 2000’li yılların ortasında çıkardığı ‘Bir Uzun Soluktu Yaşam’ adlı kitabı çıktığında herkes öğrenmiş oldu.

Ne zaman kürsüde görünse, ya da ânında bir açıklama yapması gerekse, İsmet Bey, arı bir dille hitap etmeye olağanüstü özen gösterirdi.

Kızmadık mı bakanlık yaptığı dönemlerde İsmet Sezgin’e; elbette kızdık. Kızdığımızı yazılarımızda da belli ettik.

Siyasiler övgülerimizi ciddiye alır ve teşekkürü ihmal etmezlerdi o dönemlerde; eleştirilerime bile yazıyla teşekkür aldığım tek siyasetçi odur: İsmet Sezgin

Anılarını bekleyelim

En son Çankaya Köşkü’nde verilen kalabalık bir davette yan yana gelmiştik. Üzerinde herhalde 30 yıl önce de giydiği smokini vardı; vücudunda bir gram bile fazlalığı yoktu, öylesine… Yine derli-toplu, yine yakışıklı… Sağlığı yerinde görünüyordu. Hiç şikâyet etmedi. “Anılar ne durumda?” soruma, “Bitti, kızımla üzerinde çalışıyoruz” cevabını verdiğini hatırlıyorum.

İsmet Sezgin’in anılarının çıktığını duyarsanız.. tabii bir de ülkemizin siyasi hayatının 1950’lerden 2000’lere uzanan yıllarını bir yakın gözlemcinin kaleminden okuma merakındaysanız.. hiç tereddüt etmeden alın, okuyun derim…

Çok renkli bir siyaset adamıydı, hep ülkeye hizmet etme gayretindeydi İsmet Sezgin

Allah rahmet eylesin…

ΩΩΩΩ

11 YORUMLAR

  1. Türkiye’de 1961-1980 yıları arasından aday belirleme işi ön seçimle yapılırdı (veya benzer şekilde). Adayları kim seçiyorsa, partinin sahibi de o oluyor. Bunun en güzel ispatı da bugün Türkiye’deki partilerin liderlerinin durumları. Seçmen kendi iradesiyle oluşmayan listeler arasında tercih yapmak zorunda bırakılıyor. Çıkan seçim sonuçlarına da milli irade diyoruz!

  2. Şu memleketin yakın tarihi ile ilgili yazanlara, konuşanlara ne oluyor ki kendi duygu, hisleri inançlarının tesiri altında olayları anlatıyorlar. Bu şekilde anlatımdan ders çıkmaz tarafsız ve akıl ön planda günün şartları dikkate alınarak anlatılan tarih den ders çıkar. Adalat Partisinin çıkışında halkın sahip çıktığı gibi eğitimli kişilerde sahip çıksalar dı yolu silahlarla kesilmeseydi ülke bu gün çok farklı yerlerde olurdu. Uzun bir konu ne yazık ki bu konuda iyimser olanda yok. FEHMİ BEY DENGELİ YAZILARINIZDAN DOLAYI TEK TAKİP ETTİĞİM YAZARSINIZ.

  3. 22.02.2005 Tarihli,5302 sayılı yasanın il genel meclisi ile ilgili maddesi şöyle:

    ” İl genel meclisi
    MADDE 9. — İl genel meclisi, il özel idaresinin karar organıdır ve ilgili kanunda gösterilen esas ve usullere göre ildeki seçmenler tarafından seçilmiş üyelerden oluşur.”

    Bu maddeden anladığımıza göre il genel meclisi üyeleri ildeki seçmenler tarafından
    seçiliyor.

    İl daimi encümeni üyeleri ise,seçimle gelen
    il genel meclisi üyelerinin kendi aralarından
    gizli oyla seçtikleri 5 üyeden oluşuyor.

    Fehmi beyin ( “Seçimle gelinen” sözcükleri bugünün siyaset nesli için bir anlam taşımayabilir.)şeklindeki ifadesinden il daimi
    encümenine bugün seçimle değil de atamayla geliniyormuş gibi bir anlam çıkabilir.

    Halbuki yukarıya aldığımız yasa maddesinden de anlaşılacağı üzere il daimi
    encümenine bugün de seçimle gelinmektedir.

    • İnsaf. Fehmi beyin yazdığını bu şekilde yorumluyorsanız size başka bir söz söylenemez. Ben de hatırlarım o yılları. İl Genel Meclisine de, TBMM’ne de seçilmek için adaylar partili delegelerin desteğine ihtiyaç duyarlardı. Bekir bey sanırım farklı bir dünyada yaşıyor; Türkiye’de bu tür yerlere adaylık Parti yönetiminin kararıyla merkezi olarak yapılıyor. Delegelere kimse bir şey sormuyor. CHP’nin bu sistemi değiştirmek amacıyla birkaç seçimdir sürdürmeye çalıştığı sistem de maalesef tam demokratik çalışmıyor. Biz Fehmi beyi iyi anladık Bekir bey; sizin ayrı bir izahatta bulunmanıza gerek yoktu.

      • “Seçimle gelmenin” zıddı “atamayla gelmek”tir.

        Halbuki bugün,il genel meclisi üyelerini
        tüm seçmenler seçiyor.Bu şekilde seçilen il genel meclisi üyeleri de
        aralarından 5 kişiyi il daimi encümenine
        seçiyor.

        Bu seçimle gelmek değil midir?

        ABD halkı başkanı seçecek olan delegeleri seçti.Delegeler de şimdi
        başkanı seçecekler.

        Bu durumda ABD başkanı seçimle gelmemiş mi olacak?

        Partiler il genel meclisi adaylarını tıpkı
        milletvekili adaylarını belirledikleri gibi
        belirliyorlar.Milletvekilleri seçimle gelmiş
        oluyorken diğerleri niçin seçimle gelmemiş olsun?

  4. Başlangıcından bugüne memleketi düze çıkaracağı vaadiyle koltuğa oturmuş ne kadar adam varsa hala üçüncü dünya ülkesi kalmamızdan sorumludur. İstisnasız hepsi şu an bu necip milletin açlığından ve ıstırabından birinci derece mes’uldür.
    Kadınların şiddet görmesinden, çocukların tecavüze uğramasından, annelerin tencerelerinin boş olmasından… Belki Fırat kenarındaki koyundan değil ama bunlardan sorumlular. Allah rahmet eylesin.

  5. Ne güzel bir yazıydı böyle; bir solukta okudum. Beni en çok eski siyasetçilerdeki ”VEFA” etkiledi. Allah rahmet etsin İsmet Sezgin Abi’ye.

  6. Ölene rahmet..
    Bizim üniversite yıllarımıza, Türkiye’nin ve Müslümanların sorunları ile düşünce bağlamında çokça meşgul olduğumuz dönemde bakanlık(lar) yaptığı için konuşmalarımızda adının geçtiğini hatırlıyorum.
    Süleyman Demirel ile birlikte bir dönemin, bir anlayışın, bir kafa yapısının temsilcileri idi.
    Doğrusu bizim pek hoşlanmadığımız, doğru bulmadığımız bir kafa yapısı;
    Altı kere gidip yedi kere geldikleri halde herhangi bir davanın, bir sevdanın talip ve takipçileri olmadıkları için giderken kızmayan gelirken hesap sormayan bir yapıları vardı. Hatta devlet işlerinden bunalıp ara verdikleri için, vaatlerini niçin gerçekleştirmedikleri sorusuna muhatap olmayacakları için (Tam yapacakken iktidardan uzaklaştırıldık) hoşlarına bile gidiyordu, kim bilir..
    Keşke her şey yukarıdaki gibi tozpembe geçmiş olsa. Bu dönemde malum Bosna savaşı -soykırımı- gerçekleşti. Millet olarak bir şeyler yapmaya çabaladığımız fakat devletten aynı duyarlılığı görmediğimiz bir dönem.
    O dönemi rahmetli Adnan Kahvecinin şu anısı ile hatırlarım. O yıllarda Saray Bosna temsilcisinin Türkiye’ye geldiğini. Günlerce Süleyman Demirel ile görüştürmeye çalıştığını fakat başarılı olamadığını, Sayın Demirel’in Akbank resim sergisi açılışına vakit bulduğunu fakat görüşmeye vakit bulamadığını yana yakıla anlatmıştı.
    Ne diyelim hepsi yazıldı..

YORUM YAP