Biz mi Batı’dan kopacağız, Batı mı bize kapıyı gösterecek? Olmaz öyle şey…

12

 

Herkes “Batı Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşmasından rahatsız” görüşünü kabul etmiş görünüyor; ama nedense ben “Batı bizden umudunu kesti, Rusya ile ve onun müttefikleriyle buluşmamızı, kendileriyle arayı açmamızı istiyor” düşüncesindeyim…

Galiba böyle düşünen bir ben varım.

Dün gün boyu Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın St Petersburg ziyaretindeydi aklım. Geziyi onun yanında izleyen meslekdaşların ekranda ifade ettikleri yorumları dinledim; akşam da diğer kanaat önderlerini…

Hepsi, neredeyse tek bir ağızdan, aynı görüşü savundu.

Yabancı basın da öyle.

Alman Bild gazetesi “Bu ziyaret büyük kaygı yaratıyor” diye yazmış… Ziyaretten birkaç gün önce, İngiliz Financial Times (FT) gazetesi de, “Moskova ile Ankara yaklaşıyor diye Batı rahatsız” başlıklı bir değerlendirme yayımladı.

Bild’i bilmem, okusam da anlamam, ancak FT değerlendirmesi bir tuhaftı: Gazeteye konuşan Rus ve Türk kaynaklar söylemiş Batı’nın ziyaretten tedirgin olduğunu; aynı tespiti tekrarlayan tek bir Batılı kaynak yok yazıda…

Yetinmedim, bu sabah da gazetelere şöyle bir göz attım; yine “Batı tedirgin” teşhisi sayfalarda en mutena yeri işgal etmekteydi.

Türkiye’ye düşen çok-yönlü dış politika…

Haklı olabilirler elbette; NATO ittifakı içerisinde yer alan, Avrupa Birliği (AB) üyesi olma yolunda bir ülkenin, farklı bir ittifakın lideriyle yakınlaşması, AB yerine Şanghay Beşlisi ile birlikte olmak ister görünmesi, Batı için tedirginlik kaynağıdır.

Ancak, Batı medyasını izleyenlerimiz biliyor: Avrupa’da bazı ülkeler “Türkiye artık NATO içerisinde yer almamalı” noktasına gelmiş bulunuyor; AB’nin ülkemizle üyelik müzakerelerinin sona ermesini isteyenler ise daha da fazla.

Her iki arzuyu birden yerine getirmenin kapısını, Türkiye’nin Rusya ile ‘ittifak’ görüntüsü içerisine girmesi aralayabilir.

“Türkiye’nin AB’yle ilişkisi kesilsin ve NATO’dan da çıksın” diyenler Rusya ile yakınlaşmamıza sevinebilir bile…

Ülkemizin yalnızca Batılı ülkeler ile yakın olmasını, Batılı olmayan kurumlarla ilişkilerden uzak durmasını hiç istemem. Sadece Batı ile de değil. Bazı Batılı olmayan ülkelerle aramızda beliren ilk ihtilâfta ‘küs’ hale gelmemiz ve öyle durmamızın aleyhimize çalıştığını defalarca yazdım.

Artık ‘Soğuk Savaş’ dönemi bitti ve o dönemin keskin şartları dünyada geçerli değil. Varşova Paktı’nın pek çok ülkesi NATO içerisinde; buna karşılık aynı dönemde birbirlerine düşman olan Moskova ile Pekin ‘Şanghay Beşlisi’ üyeleri…

Böyle bir dünyada, Türkiye, coğrafi üstünlüğünü çok-yönlü dış politikayla değerlendirebilir.

Değerlendirebileceğini 15 yıllık AK Parti iktidarının ilk 10 yılında göstermedi mi?

İsrail’in aşırılığını Türkiye törpüleyebiliyordu

Politikalarını beğenmediği İsrail ile görüşebilir haldeyken, yalnız Filistinliler adına rahatlatıcı arabuluculuklara soyunmakla kalmamıştı Türkiye; ‘Esed’in henüz ‘Esad’ olduğu dönemde birbirleriyle doğrudan görüşemeyen İsrail ile Suriye’yi telefon diplomasisiyle konuşturabiliyordu da…

Jeti düşene kadar Rusya en ciddi ekonomik partnerlerinden biriydi ülkemizin; aradaki mesafenin kısalığı Ruslar için Türkiye’yi ilk tatil destinasyonu haline getiriyor, narenciye başta olmak üzere tarım ürünlerimiz Rus mutfaklarının vazgeçilmezi oluyordu.

Buna karşılık Rus doğalgazı ile ısınıyoruz, sanayimiz yine doğalgaz sayesinde tam gaz gidiyor…

Türkiye’nin İsrail ile görüşebilir olması Filistinliler dahil Arapları, Rusya ile kapsamlı ekonomik bağları AB ve ABD’yi pek rahatsız etmiyordu.

Neden etsin ki?

İslâm Dünyası’nda yaşayanlar açısından, eşit şartlarda Batı ile ilişki kurabilen, herkesle görüşebilen, çok yönlü politikası sayesinde ekonomisi her geçen gün daha güçlenen Türkiye, kendisine ‘gıpta ile bakılacak’ ve ‘örnek alınacak’ bir ülke statüsüne sahipti.

İzlenen çok yönlü dış politikadan Türkiye itibar kazanıyor, gelir sağlıyor, Türkiye’nin dostları da kendi ‘düşmanları’ ile görüşmeleri gerektiğinde nereye müracaat edeceklerini biliyorlardı.

Doğrular ve yanlışlar…

Hiç kuşkusuz, Türkiye’nin geçen yılın kasım ayından bu yana ilişkileri sıfır noktasına inen Rusya ile bağlarını tamir etmesi doğru bir adımdır. Bu ilişkileri ekonomik alanla sınırlı bırakmayıp kültürel ve sosyal alanlara da yayması, bağları bir daha asla kopmaz hale getirmesi akıllıca bir davranış olur.

Fakat hepsi bu kadar…

Rusya ile Türkiye’nin bundan öte bir yakınlığa sahip olmaları, ‘ittifak’ ilişkisine girmeleri, dıştan bakıldığında ‘mümkün’ görünse bile, tarihsel arka-plan ve pratik şartlar düşünüldüğünde pek makul değildir.

Tarihsel arka-planda, Rusya’nın İstanbul/Yeşilköy’e, Erzurum ve Trabzon’a kadar asker yığması, 2. Dünya Savaşı sonrası şartlarda Kars ve Ardahan’ı Türkiye’den talep etmesi, Montrö Antlaşması ile belirlenmiş Boğazlar’ın statüsünü kabulde hâlâ zorlanması gibi olumsuzluklar var.

Moskova’da yönetimde bulunanlar, Çarlık döneminde de Sovyetler Birliği zamanında da, Türkiye’yi ‘potansiyel ortak’ olarak değil bir ‘rakip’ olarak gördüler hep; şimdi de öyle görüyorlar.

Yakınlaşabilir iki ülke, birbirlerini tamamlayıcı özelliklerinden iki taraflı yararlanabilir, ama ilişkileri ‘ittifak’ çizgisine taşımak Türkiye’nin aleyhine çalışır.

Ankara her zaman bu bilinçle yaklaşmıştır Rusya ile ilişkilere…

Türkiye, Batı’nın en doğu ucudur

Batı ile ilişkiler ise Türkiye için farklıdır.

Türkiye coğrafi olarak Batı’nın en doğu ucu olduğu kadar, geçmişte de bugün de, zaman zaman biraraya gelemeyecek görüntüsü veren iki uygarlığın buluşma noktasıdır da. ‘Doğu Roma’nın mirasçıdır Türkiye. Türkiye’yi dışlamış veya Türkiye tarafından dışlanmış bir Batı’nın, hem bir bütün olarak İslâm Dünyası ile, hem de kendi ülkelerinde yaşayan Müslüman azınlıklar ile sorunları çok daha büyüyecektir.

Çatışmalar daha içinden çıkılmaz hal alabilir, dünyamızı daha yaşanmaz kılabilir.

Emperyalizmin şâiri İngiliz Rudyard Kipling bizde nedense ‘beyaz adamın lâneti’ diye çevrilmiş şiirinde, Batı’nın Batılı-olmayan toplumlara karşı sorumluluğundan aşağılayıcı ifadelerle söz eder.

Tam öyle değilse de, Türkiye’nin de, bugünün dünyasında, iki uygarlığı birbirinden kopmadan yan yana yaşamasını sağlamak gibi bir sorumluluğu var.

Bunu, en iyi, Batı ile ilişkilerini üst düzeyde tutarak sürdürebilir Türkiye.

Elbette Batı’nın vicdanının pîr-ü pâk olmadığını, ‘İslâm’ denildiğinde pek çok Batılı’nın tüylerinin diken diken olduğunu biliyorum.

‘İttifak’ ilişkisi içerisinde bulunduğumuz Batılı ülkelerin, ülkemizin geçirdiği 15 Temmuz’daki uğursuz darbe girişimine şaşı baktıkları da ortada; sanki darbe başarıya ulaşsaydı daha mutlu olacakları görüntüsünü verdiler…

Doğru bunlar.

Ancak yine de… İpleri koparan olmamak gerekiyor.

Zaten en başta söyledim: Sanki ipleri koparmak isteyen Batı da, bunu bize yaptırmak ister gibiler…

Hiç değilse bana öyle geliyor.

Fırsat vermemeli.

ΩΩΩΩ

12 YORUMLAR

  1. bu yazıda eksik bir husus var sayın koru. “haçlıların ülkenizi işgali aslında çok da kötü değildir. onlar hiçbir zaman sizin mallarınıza ve ırzlarınıza ilişmezler. batının hizmetindeyim. beni istedikleri gibi kullabilirler.” evet. öyle değil mi?

  2. söylediğiniz gibi batı bu ruslara fazla yaklaşma fırsatını kullanmaya çalışacaktır ben de öyle düşünüyorum. Kullanıyordu, devam ediyor ve edecek. Bunu batı basınını iyi takip eden rahatlıkla anlayabilir. önemli olan sonrası. rusya ve amerika nekadar rakip olsalarda avlarını iyi paylaşmayı, birbirleri ile diş dişe gelmemeyi iyi bilir. demek istediğim ilerde öyle birşey olurda türkiye nato dan çıkar, ab den tamamen koparsa amerika ve rusya türkiyeyi aralarında paylaşmak için pazarlık konusu yapacaklardır. bu yüzden türkiye kendi dişlerini gösterebilecek seviyeye gelene kadar ki bu çoook uzun zaman alabilir, DENGE denen bir politika izlemelidir. Yanı başımız Suriye de olanlara bile gücümüzün yetmediğini gördük, anladık. Gerçekci olalım. Dünya sadece rus ve amerikadan ibaret değil, çok farklı dengeleri de devreye sokabilmeliyiz fazla şamata çıkarmadan. Ayrıca Avrupa Birliği benim için kimlik yada medeniyet kavramlarını temsil etmiyor. AB de ısrarla ısrar etmeliyiz çünkü bu sadece alırlar yada almazlar meselesi değildir daha çok AB nin iyi niyetli olmayan bir hristiyan klübü olduğunun en büyük ıspatıdır Türkiye. Aynı zmanda Türkiye AB üyesi değildir fakat ab içinde birçok ülkeden daha etkilidir. Darbe denemesinden sonra bu toprakları açıkca işgal etmeyi bile deneyebileceklerini hissediyorum. AB ve abd toplumları piskolojik olarak yıllardır buna hazır tutuldu, şimdi iyiden tavan yaptı türkkiye karşıtlığı. Irak a olduğu gibi buralara da demokrasi getir bunlar ellerinden gelirse. Bir adım daha ileri gidecem ve idda edebilirim ki Türkiye ye bir operasyona kalkışsınlar batıda birçok sivil gönüllü savaşa yazılır. Batı da atmosfer bu. Darbe girişimi anlatılamamış falan hikaye bunlar, sen istediğin kadar anlat seni duymamazlıktan geliyor birçok konuda. PKK yı mı duyuyor, almışlar bir terör listesine kağıtta başka hiçbir fiili etkisi yok.

  3. Rusya ile ittifak kurulmasının makul olmadığını zamanında topraklarımızı işgal etme, toprak talep etme ve rakip olarak görmenin üzerine kurduktan sonra Batı ile yaptığınız kıyasa geçtiğinizde Batılı ülkelerin topraklarımızı işgal etmiş, bizden toprak talep etmiş ve en azından Doğu Avrupa ülkelerinin bizi rakip olarak görmelerinden bahsetmemiş olmanız iddianızı dayanaksız kılmış.

  4. Tanzimat dan beridir diye başlayan sözlerimiz vardı bizim. O sözümüzü kaybedeli sanırım 20 yıl oldu.
    Birde Büyük Doğumuz vardı hatırlayan kaldıysa…
    Günümüz Avrupa’sının bize katacağı ne olabilir ? Avrupa bize kucağında çocuğuyla koşan bir babaya nasıl çelme takılır onu mu öğretecek ?
    Allah bizim eksenimizi kaydırır inşallah.
    Saygılarımla.

  5. Türkiye’nin yönetiminde etkili olan sivil veya asker milli güçlerin, Atlantikçi mi olalım yoksa Avrasyacı mı olalım diye birbirlerine girmelerini anlayamıyorum. Mevcut dünya şartlarında Türkiye’nin esas itibariyle Atlantikçi olması ancak Avrasya ve hatta Afrika ile de iyi ilişkiler kurması en doğru çizgidir.
    Eğer bu politika siyasi veya dinci ideolojiler ile sulandırılmadan akılcı ve kararlı bir şekilde uygulansa Batı ile kayda değer bir problem muhtemelen yaşanmazdı. Ancak başka sebeplerle (BOP v.b. Batı projeleri) problem yaşanırsa da kararlı bu stratejik politika sayesinde çözüm üretmek daha kolay olurdu.
    Türk insanı iktidar savaşını erdemli bir şekilde yapamıyor. Farklı görüşlere sahip taraflar akla ve bilgiye dayalı olarak dünya gerçekleri ile uyumlu milli politikalar üzerinde uzlaşmak yerine, siyasi hasımlarını nasıl tepelerim diye düşünüyorlar. Bu tavır 1000 sene önce olsa başka bir çaresi olmadığı için normal karşılanabilir. Ancak günümüzde siyasi rakibi yok etmek üzere kurgulanan bu zihniyeti lanetliyorum. (Tarife uyan her kesim için geçerli)

  6. Yani!sayın koru;yapılan bunca aymazlığa rağmen,küstah açıklamalara rağmen hala Batı’nın bekçiliğini yapmaya devam edelim öylemi diyorsun.

  7. Geçenlerde Edward Said’i anmıştınız, “oryantalizm, entellektüel” konusundaki görüşlerinden ileri, burada ise batıyla ilişkileri üst düzeyde tutmanın öneminden bahsediyorsunuz. Yeniden Edward Said okumaları yapmanızın zamanı gelmiş gibi( hoşgörünüze sığınarak ) buna ilaveten Franz Fanon’u da yıllardır sizi takip eden bir okuyucunuz olarak eklemekte biz okuyucuların hakkıdır.
    “Sömürge halkı sömürgeciye tehdit oluşturmaya başlar başlamaz, “Kültür Kongreleri”nde ona Ba­tı değerlerinin özgüllügünü ve zenginliğini sergileyen temiz ruhlu insanların ellerine teslim edilir. Ama ne zaman Batı değerlerinden söz edilse, sömürge halkı gerginleşir, kaskatı ­ kesilir. Sömürgesizleştirme döneminde sömürge halkı akla da­vet edilir. Ona kesin değerler(!) sunulur, sömürgesizleştirmenin gerileme anlamına gelmemesi gerektiği, denenmiş, sağlam ve saygın olduğu kanıtlanmış değerlere güvenmek gerektiği en ince ayrıntısına kadar anlatılır.(çok tanıdık!!!) Ama sonunda öyle bir hal alır ki, sömürge halkı Batı kültürü üzerine her söylev işittiğinde maçetasını çeker ya da en azından elini attığında bulabilece­ğinden emin olur.Beyaz değerlerin üstünlüğü öyle bir şiddet­le dile getirilir ve bu değerlerin sömürge insanının yaşam ve düşünce biçimleriyle muzaffer karşılaşması öyle bir saldırganlıkla­ doludur ki, ne zaman bunlardan söz edilse, karşılığında sömürge halkı haklı olarak alay eder. Sömürgecilik ko­şullarında, sömürgeci sömürge halkını yerden yere vurmaya ancak bu halk beyaz değerlerinin üstünlüğünü açık seçik ka­bul ettiğinde son verir. Franz Fanon- Yeryüzünün lanetlileri

  8. sayın koru
    sizin de zaman zaman referans gösterdiğiniz rahmetli Mahir Kaynak’ın analizlerinden özet yapıyorum:
    “1970 lerin ortalarından itibaren dünyada küreselcilerle devletçiler (bölgeciler de denilebilir) arasında mücadele var. bu mücadele 1990 ların sonlarında zirveye çıktı. mücadeleyi devletçiler kazanacak gibi görünüyor (ABD ve eski müttefiki Rusya’ da ki devletçiler). Devletçiler (bölgeciler) kazanırlarsa Türkiye (Yunanistan’ın da dahil olacağı) “Büyük Ortadoğu” da gelişmiş, güvenli,nüfuzlu, lider ülke olacak. Küreselciler ((ABD içindeki küreselciler), İngiltere, Çin) kazanırlarsa “birlik olamayan” AB ye giremediğimiz gibi büyük iç çatışmalar,bölünmeler, yıkımlar (Suriye’ de olduğu gibi) yaşayacağız”…

    Sayın Koru
    Kabul ediniz ki siz küreselcisiniz. Küreselcilerin söylemi olan “yumuşak güç” kullanımını savunuyorsunuz. Türkiye’yi küresel sermayeye teslim eden Özal’ı överken devletçi Demirel’i yeriyorsunuz. Küreselci Gül’ü överken devletçi (bölgeselci) Erdoğan’ı yeriyorsunuz. Gül başta olmak üzere küreselcileri etkileyen, güçlü bir şahsiyetsiniz. Dilerseniz Mahir Kaynak’ın analizlerini tekrar süzüp öyle yazınız… selamlar

    • Yazınızı takdırle okudum.Kureselcılerın ortak ozellıgı kuresel sermayeye cazıp pıyasa olusturmak,Buyuk Ortadogu projesını kabul etmek Baskanlık sıstemıne gecmek.Kureselcıler ıcın adalet,hukuk,seffaflık,ozgur dusunce,tesarruf hakkı …tefarruattır.

  9. bugünün dünyasında, iki uygarlığı birbirinden kopmadan yan yana yaşamasını sağlamak gibi bir sorumluluğu var. DİYEN SAYIN KORU sizce bu kanıya nerden vardınız

  10. Sn Cumhurbaşkanının Rusya ziyaretine batının gözünde “İki OTOKRAT uzlaşmaya vardı” diye değerlendiriliyor. Seçilen kelime zaten istenen algıyı vermeye yetiyor.

  11. Sayın Koru, Batı bizi hiçbir zaman içerisine almayacak ve bunuda açıkça beyan ediyorlar. Ne yapalım o zaman kıyamete kadar kapılarında zillet içersinde bekleyelimmi ? Benim kanaatım teknoloji ve sanayimizi geliştirip birlik ve beraberlik içerisinde güçlü büyük Türkiye olmalıyız.

YORUM YAP