Bugün 9 Eylül: FETÖ ile bahtı karartılmak istenen İzmir’ime, bir güzelleme denemesi…

14
Süvariler Vilayet Konağı önünde

 

Ağustos’un son haftasından başlayarak Eylül ayının neredeyse her günü, Ege’deki il ve ilçelerin ‘kurtuluş günü’ olarak kutlanır.

Bazen bir gün birden fazla il veya ilçenin bayramıdır.

27 Ağustos Afyon, 30 Ağustos Kütahya, 1 Eylül Uşak, 3 Eylül Ödemiş…

Sonunda 9 Eylül gelir…

İzmir’in kurtuluş günü…

‘FETÖ darbesi’ olarak siyasi tarihimize geçeceğe benzeyen uğursuz girişimden sonra yapılan yayınlardan en fazla darbeyi alan ilimiz…

Benim de memleketim.

9 Eylül: Süvariler İzmir Kordonboyu'nda...
9 Eylül: Süvariler İzmir Kordonboyu’nda…
Çocukluğumun 9 Eylül’ü

İstiklal Savaşı’na son noktanın konulduğu bölgedir Ege. Ancak, burada düzenlenen ‘kurtuluş günü kutlamaları’ndan, çocuk belleğimde, –düşman bayrağını yakma, askerini bıçaklama veya kurşunla öldürme gibi– herhangi bir ‘şoven’ görüntü kalmamış…

Evet askeri görüntü günün doğası gereği biraz fazla kaçabilir; ancak sivillerin mücadeleye katkısı da mutlaka törenlere yansırdı.

Törende, iki koldan yola çıkan süvariler Vilayet Konağı önünde buluşur ve göndere bayrağımız çekilirdi. Sonra da süvari birliği Kemeraltı Caddesi’ne girer ve caddeyi sonuna kadar kat ederdi.

Arkalarından, belediye reisi ile birlikte yerel yönetimde yer alanlar, çeşitli kurumların, siyasi partilerin temsilcileri yürür, bazısı ilçe ve köylerden gelmiş kalabalık, resm-i geçitte yer alanlardan ilgi duyduklarını alkışlardı.

Kemeraltı’ndaydı ailemin dükkânı; biraz ilerisinde de, gündüzleri içinde çeşitli satış yerleri bulunduran, akşamları ise yaban ellerden ekmeğini kazanmak üzere gelmiş insanları barındıran hanlar…

Dedemin, bir işi için girdiği komşu handa, bir kenarda çamaşırlarını yıkayan genç birini görünce sinirlendiği, “Oğlum bugün 9 Eylül, bütün Ege buraya akın etti, senin işin sırtındaki tuluktan şerbet satmak; bugün çalışmayacaksın da ne gün çalışacaksın; bugün çalış, sonra bir ay yat” diye çıkıştığı yıllar boyu anlatılıp durulurdu.

Her, 9 Eylül, İzmir için, merkezinde Kemeraltı Caddesi’nin bulunduğu, kendini tazeleme günü olurdu.

Kestane Pazarı’nda her şey satılır, kestane bile…

Kestane Pazarı ana caddeye (Kemeraltı) paralel üzerinde aynı adı taşıyan bir caminin de bulunduğu yine uzun bir caddenin adıdır.

FETÖ’ye ‘dış destek’ bulmak için Kemeraltı’na, Kestane Pazarı ve çevresine lâf uzatanlar da oldu.

Doğrudur. 1950’lerin sonuna kadar, Kestane Pazarı Caddesi üzerinde yer alan toptancı dükkânları sahiplerinin bir bölümü Musevi vatandaşlarımızdı.

İbadet ihtiyaçlarını karşılamak üzere biraz ileride bir de ‘sinegog’ vardı; sinegogun bulunduğu sokağa ‘Havra Sokağı’ adının verilmesi boşuna değildi.

İzmirli, sebze-meyve ihtiyacını, Havra Sokağı’nda tezgâh açmış esnaftan karşılardı; hâlâ da öyledir sanıyorum…

İzmir: Asansör'ün altı ve üstü
İzmir: Asansörün altı ve üstü
Asansörün altı ve üstü

Museviler İzmir’de Karantina semtini mekân tutmuşlardı.

[Burada, Attila İlhan’in ‘Karantinalı Despina’ şiirini hatırlayabilir, hatta ezberinizdeyse okuyabilirsiniz de.]

Karantina İzmir’de asansörün de bulunduğu semtin adıdır. Musevi vatandaşlar asansörün bulunduğu aşağı semtte (şimdi adı Dario Moreno Sokağı’dır) oturur, ancak çocuklarını en yakın ilkokul olan, asansörün çıktığı Halil Rifat Paşa Caddesi üzerindeki Kemal Reis İlkokulu’na gönderirlerdi.

Benim de okuduğum Kemal Reis İlkokulu’nda, pek iyi geçindiğim sıra arkadaşım Moşe, üçüncü sınıftan itibaren aramızda olamadı.

1960’lar öncesinden başlayarak, Kestane Pazarı çevresini mekân tutmuş Musevi tüccar tayfası, ikili propagandaların etkisi altında İzmir’i terk edip İsrail’e doğru yelken açmıştı; Moşe’nin ailesi de…

İkili propagandaların bir ucunda, küçük yaş belleğimde kalmış Müslüman tüccar ve esnafın camlarına astığı “Vatandaş Türkçe konuş” ihtarı varsa, diğer ucunda da 1948’de kurulmuş İsrail’e ilk giden İzmirli Museviler’in oradan yönelttiği “Hadi gelin” baskısı bulunuyor.

Kestane Pazarı çevresinde dükkânı olup Karantina semtinde oturanların çoğu…

Gittiler…

Kestane Pazarı Camii
Kestane Pazarı Camii
Allah onlardan razı olsun

Onlar gitti, yerlerini alan yeni tüccar ve esnaf sayesinde Kestane Pazarı çevresi İslâmi hareketliliğe mekân teşkil etmeye başladı.

Fethullah Gülen’in de bir ara müdürlüğünü yaptığı ‘İmam Hatip ve İlahiyatta Öğrenci Yetiştirme Derneği’ (İHİÖYD), çevre ilçe ve köylerden başka türlü okuması mümkün olmayan çocukları topluyor, iki-üç yıllık bir programla onları ‘hafız’ yaptıktan sonra İzmir İmam Hatip Okulu’na öğrenci yazdırıyor, mezun olana kadar da o gençlere yuvalık görevini üstleniyordu.

Dindar İzmirliler ülkemizin ünlü vâizlerini Kestane Pazarı Camii’nde dinleyip hûşa geliyorlardı.

Kaç kez, çocuk Fehmi, önemli bir vâizi dinlerken, lebalep kalabalığın caminin sütunlarından ter olarak boşandığına o camide tanıklık etmiştir.

Benim gibi ‘kentli’ dindar ailelerin çocukları da Kur’an-ı Kerim’le yaz aylarında Kestane Pazarı Camii’nde açılan kurslarda tanışmıştır.

Neslimin anne-babası dindar bütün insanları, Kemeraltı çevresinde oturuyor veya işyeri varsa, çocukları Kur’an öğrensin diye, aynı bölgedeki diğer camiler yerine Kestane Pazarı’nı tercih etmişlerdir.

Muhtemelen Ertuğrul Özkök’ün anne-babası da…

Birkaç yıl önce, Rodos’ta bayramı birlikte geçirdiğim Ertuğrul Özkök, bayram namazını sanki hiç ara vermemiş bir edayla ifa etmişti de takdirimi iletmekten kendimi alamamıştım.

‘Gâvur İzmir’ mi, hadi sen de…

Nereden kalmışsa, ‘gâvur İzmir’ diye bir yakıştırma var ya, hani siyasilerin ağız alışkanlığıyla dillendirmesi sonucu aslında çoğu İzmir’de doğmamış yeni izmirliler’in tepkisine yol açmış yakıştırma…

Benim çocukluğum dönemi için onun tam tersi doğrudur ve bunu sağlayan da Kestane Pazarı Camii çevresinde oluşmuş sivil toplum kuruluşlarıdır.

‘Gâvur İzmir’ herhalde halkının yarıdan fazlası gayr-ı müslimlerden oluştuğu Osmanlı döneminde takılmış bir yakıştırmadır; ama Cumhuriyet döneminin yerlisi ile Balkanlar’dan gelerek burayı mesken tutmuş yeni İzmirli, o sıfatı, kendilerinin ‘farklı’ olduğunun kabulü olarak benimsemiştir.

O denli hoşgörülüdür İzmir…

Pek az kişinin ardından o kişiyi anlatan bir yazı yazmışımdır; nâdir istisnalardan biri, Kestane Pazarı’nda kurulu İHİÖYD’nin uzun yıllar başkanlığını yapmış, tüccardan, aslen Aksekili Ali Rıza Güven’dir… Binlerce genç onun ve yakın dostlarının ihtimamı altında, ‘dindarlığı’ ağır basan, vatanına hayırlı hizmetler görmüş birer genç olarak yetişmiştir.

O gençlerin büyük çoğunluğu, Ali Rıza Amca ve arkadaşları ellerini uzatmasalardı, asla eğitim imkânı bulamayacaklardı.

Aynı hizmeti bugünlerde işadamı Hasan Dayhan ve arkadaşları sürdürüyor.

Peki ya Fethullah Gülen?

Şimdinin uğursuz karmaşasında unutulması doğal: ‘FETÖ’ adını takmayı getiren devlette paralel yapılanma… O yapılanma içerisinde yer alan memurların birbirleriyle paslaşarak başkalarının zarar görmesiyle sonuçlanacak kumpaslar kurma… Canlar da alan ‘darbe’ girişiminde bulunmaya kadar varan bir sapkınlık…

Bunlar görünür hale gelene kadar herkesin beğenip pışpışladığı ‘Cemaat’in çıkış yeridir İzmir…

Kumpaslar… Sapkınlıklar… Paralel yapılanma…

‘FETÖ’ bunlarsa, bunlar, eğitimle ilgilenen bir grup İzmir’in mütevazı şartlarında palazlanırken, o gayrete omuz veren insanların akıllarından geçmesi mümkün olmayan şeylerdir ve İzmir-sonrasındaki dönemle ilişkilidir.

Yoksa İzmir’den bugünkü ‘FETÖ tablosu’ çıkamaz…

Ah o resm-i geçitler

Bu yazıyı yazarken gözümün önüne her 9 Eylül’de Kemeraltı’ndaki dükkânımızdan izlediğim resm-i geçitler geliyor.

20 Ağustos’ta açılan İzmir Enternasyonal Fuarı 20 Eylül’e kadar devam eder ve 9 Eylül İzmirli için bir ay süren o şenliğin artık bitmeye yüz tuttuğunun işareti sayılırdı.

Coşkuyla yaşardık 9 Eylül’ü…

Ne diyeyim, “Canım İzmir, bugün senin bayramın” demekten başka?

ΩΩΩΩ

14 YORUMLAR

  1. Cafer Cengiz, sokaktaki siradan vatandas olan bizler neyi nasil yanlis yorumluyor musuz acaba, sizin gibi ABD’deki siradisi bir vatandas aciklasa da aydinlansak. Birakin 15 Temmuz’u bir yana bu orgutun ilk ete kemige burundugu ergenekon, balyoz, askeri casusluk vs. dava sureclerinde dahi akli olan ve az bucuk o dosyalari okuyan her siradan vatandas bu dini cemaat gorunumlu orgutun ne halt oldugunu anlar(di). Akpnin anlamasi icin kendilerine dokunmasi gerekiyordu belki sizin anlamaniz icin de bu ulkede olanlara sizin dokunmaniz gerekiyor. Bu arada mensubuyum dediginiz o “cemaate” nihayet burada artik “teror orgutu” diyorlar.

    • Mustafa Bey! Ben satirlarimi yazarken kesinlikle kimse ile polemige girmeyi dusunmemistim, samimi olarak muhatabim sadece Fehmi Bey’di. Hissiyatimi, kirik dokuk cumlelerimle Fehmi Bey’e ifade edeyim istemistim.
      Yazdiginiz seyler karsisinda, mesela ergenekon, balyoz, askeri casusluk gibi meselelerde cemaate karsi deliliniz nedir desem, bu konuda son uc yildir hukuk sistemi tamamen cemaati cezalandirmak icin tanzim ediliyor olmasina ragmen, verilmis, -birakin Yargitay’i, AIHM’sini- birinci derece mahkeme karari bile var mi desem, cevabiniz sadece bir yigin soz olacaktir.
      Bu meselelerin tartismasina girmek icin ne bu yorum bolumu yeterli, ne de ben veya siz yeterli ehliyete sahibiz.
      Sozlerimi Ustad Said Nursi’nin sozleri ile bitirmek istiyorum. Bu ifedeler benim gibi birisini ifade etmiyor ama bu cemaatte tanidigim binlerce fedakar insani gayet guzel ifade ediyor:

      “Bana, “Sen şuna buna niçin sataştın?” diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!

      Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.

      Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve şehamet-i İslâmiye beni bu halde bulunmaktan şiddetle men eder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zalim bir cebbar, en hunhar bir düşman kumandanı olsa, tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım. Beni zindana atar, yahut idam sehpasına götürür; hiç ehemmiyeti yoktur. Nitekim öyle oldu. Bunların hepsini gördüm. Birkaç dakika daha o hunhar kumandanın kalbi, vicdanı zulümkârlığa dayanabilseydi, Said bugün asılmış ve mâsumlar zümresine iltihak etmiş olacaktı.”

      Saygilarimla…

  2. çok doğru bir yazı.o bahis ettiğiniz dernekler devletimizde önemli görev yapmış ola kişileride okutmuştur, herhalde. karşılığınıda almışlardır. yazık oldu ülkeme.
    o dernekler dindar adam yetiştireceğim diye, insanları iğdiş ettiler. acaba utanan varmıdır? memleketimde dinsiz adam mı vardıda! o “sentetik” din hocaları veya dernek kurucuları ortaya çıktı. kim onlara bu yetkiyi verdi. yazık oldu yazık, siz ne düşünüyorsunuz, şimdi.

  3. “tehlike” değil geçmek, henüz başlamadı bile. dünyada kaybedecek hiç bir şeyleri kalmamış onbinlerce “haşhaşi” bir diğer adıyla “mançurya kobayı” hapisten çıktıktan sonra ne olacak?

  4. Kabedeki karataş’ın mahiyeti bilinmez.
    Üstad Süleyman Karagülle “en azından hastalıklara karşı aşı marifeti vardır,” demişti.
    İzmir Türkiye’nin fikir limanı; bütün düşün ithalat ve ihracatlarını hala buradan yapıyor.
    Yaşanılan olumsuzluklar sebebiyle hatırlanan İzmir, en azından Kabe’nin siyah taşı hükmünde,
    insanlarımızın olası zaaf ve kapılmalarına karşı; uyanıklık, sorguculuk,
    akıl esaslı yaklaşımları esas alan sosyal ilişkiler oluşturmasını sağlıyordur umarım.

  5. Fehmi bey yıllarca KESTANEPAZARI nın ekmeğini yediniz. Bir cümle olsun şu yazınızda KESTANEPAZARI öğrenci yurtlarının F.gülen ile alakasının olmadığını tam tersine zararı olduğunu izah etmeniz çok mu zordu?

  6. Fehmi Bey,

    Ben Amerika’da bir okulda idarecilik yapan, vatanina candan bagli bir cemaat mensubuyum. Sizi 1990’larda Bogazici’ne devam ederken takdirle takip etmeye baslamistim, yillar icinde de sizinle cemaatin yollari ayrilmis olsa da takip etmeye devam ettim. Sokaktaki siradan bir vatandasimizin su anda Turkiye’de olanlari yanlis yorumlamasini anlayabiliyorum, zira onlarin ulasabildigi bilgi kaynaklari hep ayni seyleri tekrarliyor. Ama sizin gibi birisinin, su anda olanlar karsisinda meseleyi nasil olup da subjektif degerlendirdigini bir turlu anlayamiyorum. Zalimin karsisinda susan dilsiz seytansa eger, zalimi oyle veya boyle destekleyen nedir acaba? Bu dunyayi gecsek bile, ahirette bu kadar zulme ugrayan insanin hakki nasil odenir? Kusura bakmayin, eski gunlerin hatirina, haddimi de asarak, belki saygisizlik da ederek, bunlari yazmak gecti icimden. Bunlari yazdim sirf size saygi duydugum icin. Allah sizi de, bizi de, ulkemin insanini da affetsin… Gerceklerin bir bir ortaya dokulecegi o hesap gununde utandirmasin. Saygilarimla,

    • Iyide bu cemaatin hicmi sucu yok? Ornegin Sayin Bulent Arinc Amerikaya gidip uyardiginda neden u kadar havalara girip biz istedigimiz yapcagiz dedler? Sayin Abdulah Gul devreye girdiginden neden erdemlik gosterip geri adim atamidalar. Bende Avrupada yasiyorum; Idia etmiyorum kesin bir sey soyliyorum bu cemaati kibir yakti..

  7. Fehmi Bey, “Bu karmaşada Ertuğrul Özkök ‘iyi niyet âbidesi’ne dönüşüyor ya…” ve bugünkü göndermeniz ile Ertuğrul Özkök ile ateşkes ilan etmiş gibisiniz. Pop sosyolog lakabını da kullanmıyorsunuz. Huzura ihtiyaç duyduğumuz bu dönemde, bu tavrınız çok olumlu, takdir ediyoruz.

YORUM YAP