Siyasiler barışır, onları destekleyen medyanın öyle bir şansı yok…

49

Ramazan başladığı gibi bitiyor; şunun şurasında bir haftadan az bir süre kaldı. Pazar gecesi Kadir Gecesi’ymiş; bayram da önümüzdeki Cuma günü…

Oysa başladığında sonu görünmeyen koskoca bir aydı Ramazan…

Aynı şekilde seçimin de eli kulağında. 24 Haziran tarihi, ilk telaffuz edildiğinde, bayağı uzakta gibi görünmüştü gözümüze; şimdi ise iki hafta sonra sandık başına gideceğiz.

Görünen köy kılavuz istemiyor.

Kim kazanır, kim kaybeder.. mühim değil…

Sürprizleri de içinde barındırmasına rağmen, sandıktan nasıl bir sonuç çıkacağı üç aşağı beş yukarı bugünden belli.

Belli olan, ikiz seçimde cumhurbaşkanının kim olacağı veya iktidara kimin geleceği değil, cumhurbaşkanı kim olursa veya iktidar hangi parti/lere uygun görülürse, bunun ülkemiz açısından fazla büyük bir anlam taşımayacağıdır.

Nedeni şu: Her parti toplumdan en iyi ilgiyi göreceğini düşündüğü birer ismi cumhurbaşkanı adayı çıkardı. Oy pusulasında isimleri yazılı olan adaylardan hangisine oyumuzu kullanacak olursak olalım, onun, ülkemizi, kendisi ve partisi açısından ‘daha iyi olacağı’ belirlenmiş bir istikamete doğru götüreceğini biliyoruz.

Öyle olduğunu ben biliyorum.

“Tayyip Erdoğan artık gitmeli, AK Parti iktidarı sona ermeli” diye yeri göğü inletenler de, sandığın verdiği sonuç bekledikleri gibi olmadığı takdirde ülke gemisinin karaya oturmayacağını, kayaya çarpmayacağını aslında biliyorlar.

Aynı durum diğer cumhurbaşkanı adayları ve partiler için de söz konusu. Herbirimiz için ‘en kötü senaryo’ hangisiyse, o yönde bir toplumsal mutabakat sandığa yansıdığında, fazla uzun olmayan bir sürede -en fazla 4 yılda- yaptığımız hatadan dönmemiz mümkün olabilecek.

Uzun bir süre gibi görünebilir 4 yıl; ancak işte 16 yıldır aynı parti ve benzer kişiler tarafından yönetiliyoruz, bir 4 yılın sözü mü olur?

Adaylar ve oylarımıza talip olan partiler bizleri kendilerini tercih etme yolunda ikna etmek için yalnızca kendi programlarını ve vaatlerini önümüze sürmekle yetinmiyor, rakiplerini gözden düşürmek için de sivri bir dil kullanıyorlar.

Kiminin dili biraz daha sivri olabiliyor.

En sivri dilli rakipleriyle el sıkıştı

Olsun, geçmiş seçimlerden o sivri dillerin devrede olduğu günler sandıkta sona erdiğinde, ortaya hangi tablo çıkarsa çıkmış olsun, diğerlerinin kazanana tebrikte gecikmediğini biliyoruz.

Bu defa da mutlaka öyle olacaktır.

Meydanlarda, ya da ekranlara çıktıklarında birbirleri hakkında ileri geri konuşan siyasileri anlamakta bu yüzden hiç zorlanmıyorum; bizde siyaset pek çok başka demokratik ülkeden farklı olarak, daha yıpratıcı bir dille yapılıyor çünkü.

Anlamakta zorlandığım, galiba önümüzdeki seçime mahsus ileri derecede yıpratıcı bir dilin neden medyaya hakim olduğudur. Destekledikleri aday ve partinin sözcülerinden çok daha ileri bir dil yazar ve yorumcular tarafından kullanılıyor bugün.

Yazılar genellikle “Böyle bir adama insanlar ülkeyi nasıl teslim etsin” veya “Ülkeyi bu hale getirenlere nasıl oy verilir” türü cümlelerle sona eriyor.

Tabii o sona gelirken, karşı çıkılan şahsı veya partiyi en acı eleştirilere muhatap ediyor yazar veya yorumcu.

Geçmişte yaşananlardan biliyoruz: Meydanlarda birbiri aleyhine en aşırı sözleri söyleyenler, Meclis’e geldiklerinde yeniden medenileşiyor; AK Partililer CHP’lilerle MHP’liler HDP’lilerle ancak eski dostlarda görülebilecek bir özleyişle birbirlerine sarılıyor veya en azından el sıkışabiliyorlar.

Yukarıdaki paragrafı yazdıktan sonra örnek vermek için haber arşivine bakayım dedim. Karşıma çıkan haber başlıkları şunlar: “Bahçeli HDP’li Celal Doğan’la tokalaştı” (15 Temmuz 2017). “Bahçeli’den HDP sıralarına selam” (15 Ocak 2017). “Bahçeli’den HDP’li Önder’e selam” (16 Aralık 2016). “Devlet Bahçeli BDP’liler ve Selahattin Demirtaş ile el sıkıştı” (10 Aralık 2010). [2010’da HDP yoktu, BDP vardı.]

Liderler ve diğer siyasiler, işte gördük, aynı çatı altında yek diğerlerine medenice yaklaşabiliyorlar; ne kadar çılgınca bir seçim kampanyası yürütmüş olurlarsa olsunlar.

Hatta, Devlet Bahçeli ile Tayyip Erdoğan ve MHP sözcüleriyle AK Parti sözcüleri arasında yaşandığı gibi, birbirleri hakkında kullandıkları olağanüstü zehirli dilden vazgeçip aynı ittifak çizgisinde buluşabiliyor, biri vaktiyle en kaba dille aleyhinde konuştuğu diğerinin cumhurbaşkanı adayı için “O bizim de adayımız” diyerek kendi tabanını ona oy vermeye çağırabiliyor da…

Peki de, onlardan daha ileri, daha aşırı, daha zehirli bir dille desteklediği parti ve lider adına öteki adaylar ve partiler hakkında yazıp konuşan medya mensuplarının durumu ne olacak?

Söz uçuyor, ama yazı kalıyor.

İtibarlar da böyle böyle yitiriliyor işte.

Dün yazdım, gazetecilik en çok da bu yüzden itibarlı meslekler arasında kendisine yer bulamıyor.

Yazık değil mi?

Ramazan bitmeye yüz tutup bayram yaklaşırken, bu gerçeği hatırlatayım dedim.

ΩΩΩΩ

49 YORUMLAR

  1. Youmçulara bakıyomda millet nerdese ben peygamberim herkezi seviyom diyo lafta
    ama iş tatbikata gelince karşıdakine beyinsiz akılsız yuzeysiz demekle başlıyo da bilmem nereden çıkıyor.
    Bide ben böğle önemli biri olaraktan neden ben insanları ikna edemiyom acaba diye soruyo.

  2. Sayın Koru, yeni sistemde seçimler artık 4 yılda değil 5 yılda bir yapılacak. bu ve bundan önceki bir iki yazınızda seçimlerin 4 yıl için yapılacağını yazmışsınız. Tabii erken seçim olmazsa!

  3. Bernar beyin pasaport la ilgili yorumunu okuyunca bende midiyatör olarak yaşadığım bir olayı paylaşmak istedim.
    Biz súlalece birbirlerine hitap şekli ile yazayım Kominstliğe veya Faşistliğe pek yabancı değiliz çünkü ikisi de bizde mevcut idi.O zamanlar önce kardeşim Hacettepe tıp 2.sinif öğrencisi 20 yaşında solcular tarafından, bir hafta sonra15 yaşında lise öğrencisi olan yiyenimi hemde abimin başkan olduğu ilçenin milliyetçileri tarafından öldüresiye dövülmüştüler.Eğer ablamın komşuları sopalarla dövenleri kovup kardeşimi içeri almasaideler kardeşim mümkün değil oradan sağ kurtulmazdi.
    Milliyetcılerde yiyenime güya ders vermek için dövmüşler,sonrada abim dövneleri bulup sorgulayınca bize emiri sizin verdiğiniz söylediler demişler, abim o zaman şok olmuş.ve onlara “hayatım boyunca bir sineği dahi öldürecek kadar gaddar olmayan birisi nasıl olurda kendi yiyeni veya başka birisi için bu gaddarca emri verir” diye tepki göstermış ve “birdah buna benzer herhangi bir olay duyarsam sizi ellerimle polise teslim ederim” demiş.
    çünkü kardeşim dövüldükten sonra eniştem tarafında solculara kardeşim hakkında bilgiler verildiğine dair kesin bilgiler olduğu tesbit edilmişti.
    Abim hemen eniştemi arıyor ve ilçeye çağırıyor o zaman ailemize kurulan tuzağı deşifre ediyorlar, çünkü bizde her görüşten insanlar var eniştem solcu ablamda sağcı idiler şimdi çocuklar ve torunları hariç ikiside fanatik Erdoğancılar.
    Esas konum yukarıdaki yazdıklarım değil, Kanadada geçen bir olay.
    Ben Kanada ya geldikten iki yıl sonra o zaman 35 senedir orda yaşiyan M amca bana Türkiye’den çok fakir bir ailenin Elektrik mühendisi olan bir çocuk lisan için gelmiş onun muhakak bir işe girmesi lazım çünkü hıç parası yokmuş, bunu ancak sen becerirsin biz N ablanla düşndük onu sana havale etmeye karar verdik.Bende elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışırım dedim ve çocukla tanışıp hemen daha önce tanıştığım PKK’lı bir cocuğ aradım oda sağ olsun hemen geldi.
    Onları şöyle tanıştırdığı.Lo… Me…. dın acil bir işe ihtiyacı var kendisi hem dil bilmiyor hemde çalışma izni yok açıkçası kaçak çalışması lazım. Bu işi senden başka beceren olmaz diye emir vaki yaptığım izlenimi verip son sözüm şu oldu biriniz PKK lı terörist biriniz MHPli faşist bakın birbirinizi boğazlamniz için size bu fırsati altın tepside sunuyorum, hadi kolay gelsin deyip yanlarından ayrıldım. PKk lı olan çocuk İranlıların ve İran’ın desteklediği PKK derneğinin başkanlığını birkaç yıl yapmış ve daha sonra bırakmış bir çocuk ailesinden uzun süre uzak kalması önce dağlarda sonra yürtdışına kaçış serüveni onu pisikolojikmen çökertmış.
    O çocuğun PKKya sempati duymayan bir arkadaşı bana onun ne şekilde birisi olduğunu anlatııp sonrada eski Pkk’lı terörist birisi senden yardım istiyor ona yardım eder misiniz diye sorunca hiç düşünmeden kabul etmiştim.
    İstediği yardım Anne hasretini gidermek ve annesi yaşında birisine yaşadıkları felaketleri anlatıp Içini dökecekmiş.
    O buluşma çocuğun evinde olmuştu ve bunlar ailece çok dindar bir aile olmalarına rağmen dinden uzaklaşmışlar o çocukta inançta olmayınca tamamen hayata ve TC devletine küsmüş.
    O gün tam üç saat bana annesinin hacılarının başörtülü resimlerini gösterip ağliyarak anasına Içini döker gibi bana çektiklerini anlatmıştı ve benim o ziyaretimden çok memnun olmuştu, durmadan”Allah Razı olsun Nurdan teyze” duyuyordu hatta ben birde yarı şaka yarı ciddi Lok….sen kendini ne kadar dinsiz olarak görsen bile senin dilin iyi bir Müslüman çünkü Allah lafızını súrekli aniyor demiştim.
    Türkiye’den gelen çocukla koyu Milliyetçi bir çocuktu.Me….İsimlerinin sadece baş harflerini yazıyorum çünkü onları tanıyan çıkarsa kendilerinden habersiz yazdığım için onlara karşi saygısızlık olmasın diye.
    PKK’lı Le… Bizim Me…ye iş buldu ev kiraladı ve iki kardeşten daha çok birbirini seviyorlar ve yakınlar.
    Ben ikisi ilede görüşmüyorum fakat haberlerini alıyorum.
    Me… Kanada da iki yıl kalıp geri döndü iki
    sene içerisinde hem kendini geçindirdi hemde ailesine para gönderi,
    Yalnız çok zeki birisi ve şu an hem Türkiye’de hemde dışarda kendi şirketleri varılmış.
    Birilerinin her terörist dedikleri sayın Karamollaoğlünün dediği gibi terörist olmaz.Fakat o söylemler Politikacı lara oy olarak haberlerine yazıldığı Için sürekli birilerini terörist ilan ederler ki zafer kazansınlar.
    Şu an S Demirtaş’ın başına gelenler gibi 50 kişinin öldüğü o olayı en iyi bilen Efkan Ala olduğunu yazan yazıarın yazısını iki gün önce Ocak medyada hergün başka gazetelerde yazan yazarların yazılarında birinde okudum.

    • Evet 90li yillarda irandan turkiyeye girip ohal bolgesinden gecerek suriyedeki pkk ya silsh goturen tirlar mhp kayseri il baskanina ait cikmisti! Sasirdik mi, hayir:) kufur tek millettir deyince de herkes kiziyor!

  4. Evet, siyaset ” yipratıcı bir dille yapılıyor”. Çünkü hirs ve hased duyguları, İslami terbiyeyi özümsüyememiş nefis bunu yaptırıyor. Hakiki İslamı kavramış müslüman, nezaket kurallarına sadık kalır, karıncayı bile incitmekten sakınır. Böylesi, nice “İstanbul efendileri gördük”. İslami değerlerden uzuklaştıkça insanlar, insani vasıflarını da yitiriyor. Bernar’ın bu konnuda da bazı güzel tesbitleri oluyor. Batılılar güzel denebilecek şeyleri hep kendileri için tutuyorlar. Diğer insanlara ise, bu imkanları çok görüyorlar. Bazılarına bir parça kemik, diğerlerine kan ve gözyaşı birakıyorlar. Merhum Aliya İzzet Begoviç, “düşmanına benzediğin zaman savaşın anlamı kalmaz”. ” insanların aşırı yüceltdilmesi (masum derecesinde) bir çeşit putculuktur”. buyurmuş. Keşki, politikaya bu kadar kafa yoran Şu insanlar, Ülkemizin güzel insanları sadece Mezhep İmamlarımızın hayatını bir okusalar, bunun yanında ilimle üğraşıyı benimseseler, İslamın bir jimnastik ve musibetten korunma ! dini olmadığını kavrasak; cemiyet, sıkıntılarından daha çabuk kurtulur. Görünen olayların arka yüzünü daha kolay anlarız, diye düşünüyorum. Demokrasi, hak., hükük, adalet… neticede gelip, insan unsuruna dayanıyor. O, bencil değil, sencil, efendi insan tipini bulup, ortaya çıkarmadıkça, birbirimizi ve cemiyeti yemeğe devam ederiz .
    Boşanmalar, kadın cinayetleri başını almış gidiyor. 2002’de, bir şehirde, AİLE Davalarına bakan 1 Mahkeme varken, bugün, sayısı 10’a çıkmış. Öğretmen öğrencisinden korkar hale gelmiş. Neden ? Neden ?
    Politikacılar laf salatası ve küfür üretmiye devam etsin.Tüm hatalarına ve kusurlarına rağmen Milletin takriben yarısı, neden, hala, TAYYİP ? diyor….. Bu konuları aydınlığa kavuşturmadan ne yapsan boş..

    • Elli yıla yakın bir zamandır „Batılı“ dediğiniz insanlarla yaşıyorum. Dr. Ali Şeriati’nin sözlerini size haırlatmak isterim.
      ‘’Doğuya gittim, Müslümanları gördüm ama İslam yoktu; batıya gittim İslamı gördüm ama Müslüman yoktu…’’

      • Hüseyin bey aynen öğle.Benim burada Müslüman ahlağında olan o kadar çok Müslüman olmayan arkadaşım varkı sayısını bilemiyorum.
        Fakat bir tane dahi Müslüman olup ta Müslüman ahlağında bir arkadaşım yok,fakat Elhamdülillah Müslümani’m diyen dille Müslüman olanların sayısı öbürleri den fazlası var noksanlık yok.

  5. Bizdeki demokrasi bilgi değil algı demokırasi olduğu için esas demokrasi bizim gibi bir topluma şimdiye kadar uymadığı gibi şimdiden sonra da uyacağı bana pek inandırıcı gelmiyor, Çünkü biz başkalarında kendi yaşam tarzımıza uygun yaşamalarıni zorliyiruz.
    Örneğin gecenın saat ikisi veya üçünde düğün saloından konvoylar eşliğinde kornalar çalarak geliini damadın evine götürenlere, gecenin bu saatinde milleti niye rahatsız ettiklerini hatırlattığıniz zaman onlar ” Bu ülkede demikrası var” diyerek sizi suçlarlar.
    Peki biz neden bu kadar cahil kalmışım?
    Ye kürkum ye misali insana değil zenğinliğe ve kariyere saygı duyduğumuz için.

  6. Doların küfrü
    Türk siyasi hayatımıza 1969’da Aydın’dan bağımsız adaylığımı koyarak başladık. Kimseyi hedef almadık, kimseyi kötülemedik. Suçlu olan kişiler değil, sistemdir zihniyetinde bulunduk. Bağımsız adayımız büyük bir başarı ile ortaya çıktı. Biz kişilerin değil düzenin kötülüğünü anlattık. Adil Düzen’i ortaya koyduk. Dünyayı yeni düzen arayışına koyduk. Bu kampanyalar sert çıkışla geçer çünkü seçimleri Sermaye finanse eder. Birbirine küfür etmeleri için finanse eder. Halk Sermaye’nin Doları’nın alınması için sokakta küfreder ama hayatta kavga etmez. Biz bu pisliklerin merkezi olan Sermaye’yi bile suçlamıyoruz. Biz olsak başka ne yapabilirdik ki? Düzen değişmedikçe böyle olacak.
    Sermaye mekr ediyor. Allah da mekr ediyor. Sonunda Allah’ın yaptığı hayr oluyor.

  7. Bu hiç bitmeyecek saltanata bir gün bitecek her güzel şeyin olduğu gibi hesapsız örtülü ödenek uçaklar saraylar istediğini göreve al istediğin gönder ballı ihaleler ak plakali Pahalı araçlar ucu bucağı gözükmeyen eskort araçlar ak ilçe başkanının vali gibi olduğu günler tamam akp beton konusunda uzman ancak insan yetiştirmede sınıfta kaldı saygı değer Ketenciler

  8. Evet nezaket gösterip Sayın yazar gazeteciler demiş ama aslında ben farklı anlamamız gerektiğini düşündüm. Mübarek Ramazan günü siyasetle asgari iştigal etmemiz gerekirken ve zihnimizi bu semli dilin sahibi siyasetçilerle nadiren meşgul etmemiz elzem iken, günümüz gazetecileri gibi tarafgirlik ettikleri kaptan ekmek yiyenlerin, fanatik, holigan, kavgacı yazdıkları evde maişet bekleyen evladuiyal, ödenecek ev, araba taksiti veya estetik yaptıracakların estetik masrafı gayesi ile anlaşılabilecek iken, sokakta dolaşan vatandaş kabilinden sayılan sosyal medya kabadayılarının, yazı altı yorumcularının kıvrak manevra erbabı siyasi oligarşinin zehirli ağzı ile farklı düşünen ancak sosyal katmanda birbirleri gibi olanlara hain, şuursuz ve dahi hatırlayamadığım kul hakkı içeren ifadeleri belki de namazda beraber saf tuttuğu veya kahvede selam verip sohbet ettiği veya markette sırasını verdiği gündelik hayattan insanlara bu kadar fütursuzca savurmuş olmasını kirli bir siyaset galibiyeti veya mağlubiyeti vesilesi için sarf edebildiklerini anlamakta zorlanıyorum. Toplumun yegane sorunu sevgisizlik ve hürmetsizlik olduğunu ve arkadan gelen yeni bir neslin bu konuda örnek aldığı toplumsal temsilciler nedeni ile çok daha duyarsız olabileceğini anlamak için sosyolog olmaya gerek olmadığını da üzülerek ifade etmek gerekiyor.
    İnsanoğlunun yegane sermayesi olan hayat, Ramazan gibi geldi geçiyor ve maalesef bu yazılanlar ve söylenenler hesap maksadı ile kayda alınıyor. Sosyal medya sebebi ile asgarisinden yapılan en hafif ifade ile hain kelimesinin gök kubbede bir ağırlığı olduğunu anlamak için geçmişe değil hale bakmak yetecektir.
    ”Hani o iftirayı dilden dile dolaştırıyor; hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyleri ağzınıza alıp söylüyor ve bunu önemsiz bir iş sanıyordunuz. Halbuki bu, Allah katında büyük bir günahtır.” Nur-15

    • Eski turkiyede oldugu gibi yine siyaset yerine vesayet olsaydi ne guzel market kuyruklarinda yine birbirimize siralarimizi vererek koyun gibi yasar giderdik. Millet tanklarin altinda canini verdi yurdu yasatmak icin; sen de burda kuyruk acisindan bahsediyorsun. Dunyanin 2. en hayirsever ve insani yardim organizatoru civanmert turk milletiden sevgisiz ve hurmetsiz diye bahsemezsin, allahtan kork! Mutlu ramazanlar:)

      • “Suskunluğum asaletimdendir

        Her lafa verilecek bir cevabım var.

        Lakin bir lafa bakarım laf mı diye.

        Bir de söyleyene bakarım adam mı diye?”

  9. Endiseye gerek yok:) tarih bilincinin en fazla son bikac haftayi kapsadigi bir ortamda sadece politikacilarin degil gazetecilerin yapip ettikleri de unutulur gider ya da hava boslugunda biyerlerde asili kalir, hepsi bu. Biz boylesine hassas bi donemde elimizden geldigince yangina korukle, atese odunla gidelim de gerisi allahin takdirine kalmis artik… Yazarin da belirttigi gibi fitneye malzeme olan muhalefet temsilcileri icin bile oyle aman aman bir risk yok secim sonrasi icin. Nihayet yine akparti secimi kazanir ve makro ekonomi sarsilmadan turkiye yoluna devam eder:) devlet baskanimizin kiymetini bilelim.

  10. Aslında söz de yazı da uçmuyor.
    Ama biz balık hafızalı bir toplumuz.
    Siyasiler de bu özelliğimize güveniyor olmalılar.
    Ama hatırlamak isteyenler için Youtube var artık
    Açın Youtub a bakın.
    Arama satırına Bahçeli-Erdoğan yazmanız yeterli.
    Birbirlerine ne kadar ağır sözler ve hakaretlerle sataştıklarını gösteren videolarla dolu Youtube.
    Ama biz toplum olarak balık hafızalı olmanın yanında bir özelliğe daha sahibiz.
    Aşırı yandaşlık, candaşlık ve tarafgirlik ruhumuza işlemiş.
    Spor kulübü tutar gibi siyasi parti ya da lider tutuyoruz.
    Bu da tuttuğumuz parti ya da liderin hatalarını görmezden gelmemize sebeb oluyor.
    Toplumsal değerlerimiz ahlaki yönden oldukça zayıf.
    Başkasının yaptığı hatayı affedemiyoruz ama kendi hatalarımızı görmezden gelebiliyoruz.
    Yani nefsine müslüman bir toplumuz kısacası.

    • Sence gelecek kusaklar ve demokrasimiz icin kendini bir anda darbeci tanklarin onune atan insanlar yeterince fedakar ve ahlakli degil mi? Yoksa ibb binasinin onunde 15 temmuz darbecilerinin karsisina dikilmeden once havuz suyuyla abdest alip sonra da sehadete yuruyen kardeslerimiz mi balik hafizali olan ya da takim tutar gibi lider tutanlar? Iskembeden atmak serbest nasilsa…

  11. Demokrasi ile yazılı-sözlü medya arasında yakın bir bağ olduğunu düşünüyorum. Buradaki okur kitlesini bilemiyorum. Bildiğim, muhafazakar kitleler arasında”demokrasi” sözcüğünden haz etmeyen insanların olması (herhalde, bu sisteme duydukları soğukluk, söz konusu sistem hem Batı’da üretilmiş olduğu için, hem de Batı’nın kendi içine demokrat, ama dış dünyaya karşı sömürgeci olması, insan hakları ve daha pek çok konuda iki yüzlü olması dolayısıyla). Bildiğim bir başka şey, seküler dünyada güdük bir demokrasi kavrayışı olduğu. Sanırım Batılılar karşısında hissettikleri aşağılık duygusu, bunlarda demokrasiyi retorik olarak kutsallaştırmayı kışkırtıyor. En göze çarpan yanılgıları ise, demokrasiyi siyasal partiler, parlamento gibi yapıların varlığından ibaret saymaları. Bunların da sık sık kendilerine demokrat, “öteki” saydıklarına karşı ceberrut ve baskıcı olabildiklerini siyasal tarihimiz işaret ediyor. Ne var ki, bu iki gerçek, demokrasi dediğimiz şeyin, günümüz dünyasında, yaratılmış en akla yakın sistem olduğu. Kuşkusuz burada geleceğe yönelik bir mutlaklık yok. Kuramsal olarak, İslam dünyası, kendi içinden demokrasiyi de aşan bir sistem geliştirebilir. Bu ayrı bir tartışma konusu.

    Demokrasinin, siyasal partilerin, parlamentonun varlığından, dört yılda bir oy kullanmaktan ibaret bir şey olmadığını biliyoruz. Nitekim bunlara sahip bir çok totaliter rejim var günümüz dünyasında. Demokrasiye biricikliğini kazandıran şey, halkın örgütlü olmasına, hem yerel düzeyde hem de ulusal düzeyde karar-alma süreçlerini doğrudan etkileyebilmesine olanak tanıması. Ülkemizdeki en büyük eksiklik bu işte. Bunun medyadaki sığlık ve partizan tutumla çok yakın ilişkisi var. Sivil toplum örgütlerimiz ya etliye sütlüye bulaşmayan türden, ya da belli bir toplumsal kesime göre hizalanarak onun sözcülüğüne soyunmuş örgütler. Adalet, emek, şiddet, rüşvet, kent planlaması, çocuklar ve herkes için daha yaşanılır bir çevre vb. meselelerde farklı toplumsal kesimlerden çıkıp gelerek birlikte örgütlenme ve birlikte iş yapma kültürü bizde hiç yok yazık ki. Böyle olunca, farklı toplumsal kesimler birbirleriyle tanışıklı kuramıyorlar. Bu ise, hem karar-alma süreçlerini etkileme olanağının doğmasını engelliyor, hem de siyasal iktidarı ellerinde tutanların kendi parti çıkarları için o farklı toplumsal kesimlerin birbirlerine düşmanlaştırmasını kolaylaştırıyor.

    Bizde adına “parlamenter demokrasi” ya da “cumhurbaşkanlığı sistemi” denlen şeyin gerçek katılımcı demokrasi ile ilgisi yok. Ülkemizde, siyasal sistem, her biri kendi temsilini bir partide bulan farklı toplum kesimlerinin acımasız rekabet arenası. Hal böyle olunca, iktidarı ele geçiren kesim ve onun siyasal partisi, iktidarını sürdürebilmek, muhalif partilerin kendisine yönelik yıpratıcı eleştirilerinin önünü alabilmek için, hem medyayı, hem o medyada yazan veya program yapan insanları ama yüklü paralarla cezbederek, ama sindirerek, kendi kontrolü altına alıyor. Toplumsal ahlak duygusunun gerilediği, kutuplaşmanın derinleştiği, para ve şöhretin vicdanı satın aldığı bir zamanda, medyadan iktidara eleştirel bir tutum takınabilmesini, çok sesliliği, entelektüel kalite ve kalemin/sözün ahlakına sadık kalmayı ummak, gerçekçi değil. Bu, dün de böyleydi, bugün de böyle. Gerçekte bizim ayak bağımız olan bu çarkı kırmaya çalışan gerçek gazeteciler ise, her zaman olduğu gibi, ya yine cezaevlerindeler, ya da kamuoyu ile buluşmalarının yolu kesiliyor. 5 yıl kadar süren kısa bir AK Parti dönemi bir yana bırakılırsa, Cumhriyet’ten bugüne medya tarihimizin kısa öyküsü bu.

    Tanışıklıklar kurmak, “öteki”ne kulak vermek, birlikte yapmak ve birlikte öğrenmek. . . Bu çok zenginleştirici ve çok öğretici bir deneyim. Bunu yaptığımızda, örneğin, sadece Ahmet Altan için değil, onurun, kalemin ahlakına sahip çıkmanın, satın alınmamış bağımsız akıl ve vicdanın umut verici simgeleri olarak, Ahmet Turan Alkan, Nazlı Ilıcak, Mümtazer Türköne, Ali Bulaç, Fehmi Koru gibi gazeteci ve yazarların değerini daha iyi kavrıyor, hepsi için özgürlük talep edebilr hale geliyoruz. Bu insanların bizlere gösterdikleri bir diğer yaşamsal gerçek de şu: Adalet ve akıl, vicdan ve hakkaniyet, hiçbir toplumsal kesimin tekelinde değil.

    Gençler, benim kuşağımın coşkusal ve düşünsel partizanlığını, ideolojik körleşmesini yaşamıyorlar. Bu beni çok sevindiriyor ve geleceğe umutla bakmamı mümkün kılıyor. Bilge bir entelektüel, sıradışı bir kamuoyu araştırma uzmanı olan Bekir Ağırdır gibi bir kaç gerçekçi isim dışında, muhalefet cephesinde herkes, önümüzdeki seçimlerden umutlu olabilmek için, “muhalifin muhalife propagandası” tadında, bir dip dalganın geldiğini söylüyör. Birbirlerine bunu daha çok söyledikçe umutlarının gerçek olacağı yanılsaması içindeler her halde. Bence öyle dipten gelen bir dalga falan yok. Pek aldırmıyorum buna. Ama, çok aldırıp önemsediğim bir gerçek var: Genç kuşaklar arasında beni gülümseten bir kıpır-kıpırlık var -ve bu çok değerli.

    • Akparti hukumetleri turkiyenin demokratik standartlarini alabildigine yukseltmistir. Secimlere katilim oranlarindaki cosku bunun en iyi gostergesidir. Sandik bizim icin pandoranin kutusu degil her seydir. Darbe sevici batili demokrasilerin ne mal oldugunu da az bucuk biliyoruz. General sisiyi kirmizi hali sererek karsilayan siskolar bizim devlet adamlarimizin ustune polis kopeklerini salmislardir. Demokrasi bir amac degil aractir. Barbarlik ya da sosyalizm: bu ikisinin ortasinda demokrasi diye bir istasyon olamaz! Orgutlu toplum suclu toplumdur. Orgutsuz toplum saglikli toplumdur. Orgutlenme cabasi organize suclara hazirliktir. Nitekim her zaman stk=tsk olmustur. Anarsiden ahlak dogar; baskidan suc! Gercek gazeteciler dedigin bu isimler gladio aparatcikleridir. Onlar gazeteciyse sayin koru nedir? Evet bi dip dalgasi muhabbetidir gidiyor, bi zamanlar cevik bir pasamizi yagli kaziga oturtmakla namdar beyaz toros bayisi kadin simdi de bi dip dalgasi ustunde sorf yaptigini soyluyor. Artik secim sonrasi da birbirlerine gunes yagi surerler karsilikli:) eger bahsettigin kipirti gezi gencligininkine benzer mizahla harmanlanmis bir xyz nesli kipirtisiysa onu bi gec. Okmeydaninin itlerinden bahsediyorsan eger akm artik yikildi, baska kapiya… Eski turkiyenin hastaliklarini geride birakmis milli yazilim ureticisi bir genclik ise coktan yola koyuldu bile!

      • Kendi ülkesinin gençlerinden söz ederken “it” diye bahseden, hayatında hiç görüp karşılaşmadığı bir insana (belki hiç karşılaşmayacak oluşunun rahatlığıyla) “başka kapıya” diye hitap eden siz talihsiz ve mutsuz insan. Size önerilebilecek yegane şey, bugün buradaki yorum sayfasında yayımlanmış bir yazıyı gözden kaçırmaması olur her halde. Bence siz, hava koşulları el veriyorsa, ceketinizi alın dışarı çıkın. . . İnsana huzur veren bir parkın tahta banklarından birine ilişin. Ya da, ne bileyim, cemaatin kapısından ikişerli üçerli çıkarak mahallenin farklı noktalarına doğru adımlayarak gündelik yaşama karıştıkları saatten sonra dinginleşen ve sessizleşen bir cami avlusunda, siyaseti seçimi bir kenara bırakıp hiç bir şey düşünmeden başınızı kaldırın ve göğe bakın. “Bâki kalan bu kubbede hoş bir sadâ bırakma”nın deruni anlamı üzerine düşünün. . . Hayata ve insana gülümsemeye çalışın. Korktuğunuz kadar güç değil bu. İnanın iyi gelecek size -ben kendimden biliyorum. . .

        Hayat, şu ya da bu sıklıkta, gelir kapımızın önüne beklenmedik bir deneyim bırakır. Beklenmedik oluşu dışında, o deneyimi yaşadığımız sıralar pek bir sıradışılık bulmadığımız o deneyimler, belki aylar, belki de yıllar sonra hatırlanır ve o deneyimlerde o zamanlar görülememiş sıradışılığın farkına varılır. Öğrenmek, yüzümüzü iyi’ye dönmek üzere hayatın ve Yaradan’ın önümüze çıkardığı deneyimlerdir onlar. Herkes gibi benim de var böyle deneyimlerim.

        Yıllar önceydi. 30’larımın başlarındaydım, ama tıpkı ilk gençlik yıllarımda olduğu gibi sıkı ve coşku dolu bir devrimciydim. Çalışma hayatımdan kalan bütün bir serbest zamanı, aylıktan arta kalan bütün bir parayı, o sıralar yazıişleri müdürlüğünü yaptığım, ancak 40-60 kişilik dar bir okur kitlesine ulşabilen adı sanı bilinmez sol bir derginin ayakta kalabilmesi için harcıyordum. Yayın hayatının henüz 1 yıl 3. ayı olmasına rağmen, benden önceki iki yazıişleri müdüründen biri hapsi boylamış, diğeri ülkeden kaçmış, dışarıda mülteci hayatı yaşıyordu. Onların başına gelen muhtemelen benim başıma da gelecekti, geldi de zaten. Dergide yayımlanan bir makalede Atatürk’e hakaret davası atı basın savcısı. Üstünden iki ay geçmedi bir ikinci dava daha açıldı Daha önce iki ayrı dönemde askeri cezaevlerinde kalmışlığım vardı. bir üçüncüsünü göze alamadım. Pasaport almak çok kolay değildi o yıllarda. İlk baş vurumda vermedi emniyet. Ama, daha önceki yıllarda, askeri diktatörlük yıllarında almış olduğum cezaların mahkeme dosyalarını bulup getirirsem, bir avukat aracılığıyla bunların kaydımdan silinmesi için başvurabilir, belki o zaman pasaport sahibi olabilirdim. O yılların sıkıyönetim mahkemelerinin tüm dosyaları, Ankara’da şimdi ismini çıkaramadığım semtte gri, büyük bir devlet binasında toplanmıştı. Üzerim arandı, demir kapı arkamdan kilitlendi, “Dosyanı bulduğunda demir kapıya vur, gelip açacağız dendi. Kocaman bir salonda onlarca yüksek raflarda istiflenmiş dosyalar arasında kendi dosyamı aramaya girişitim. bir kütüphane gibi, koridor koridordu raflar. Ben içeride tek başıma olduğumu düşünüyordum. Bir koridorun başına geldiğimde, ileride benden daha yaşlı görünen genç bir adamı yere çömelmiş dosyaları karıştırırken buldum. Beni fark ettiğinde bana döndü, doğruldu. O zaman fak ettim, çok uzun boylu, atletik yapılı bir adam olduğunu. Belli belirsiz gülümsedi ben yakınlaşınca. Bende ilk anda uyanan izlenimin aksine, adam devrimci çıkmadı! Ülkücüydü! O da dosyasnı aranmaya gelmişti Sivas’tan. İlk beş on dakika keyfim kaçtı. Ne işim vardı benim Sivaslı bir faşistle burada! Ama, tuhaf biçimde, sanki konuşmadan anlaşmışız gibi, karşılıklı laflar dosyalarımızı birlikte ararken, ölçülü bir saygı mesafesini koruyorduk. İsmi Muzaffer olan bu arkadaş benden daha çok kalmıştı askeri cezaevinde -7 yıl. Önce benim dosyalarımı bulduk birbirinden biraz uzakta. Sonra, bir saat kadar sonra, onun dosyasını da bulduk. Demir kapıya vurduk, açtılar, binadan birlikte çıktık. O otobüsle Sivas’a, ben İstanbul’a yollanacaktım. Brilikte otobüs garına gitmeden önce, yakınlardaki bir aile çay bahçesine gidip çay içmeye karar verdik. Çok tuhaf bir ruh ve duygu haliydi yaşadığım. Bu genç adam yapmacıksız bir dostanelik gösteriyordu, hoş bir nüktedanlığa da sahipti. Ne ona gerçek bir yakınlık duyabiliyor, ne de, pekala ihtiyacım olduğu halde, ona düşmansı duygular duyabiliyordum. Gara birlikte gittik. İlk ben otobüse bindim. El sıkışırken beni kucakladı, iyi dileklerde bulundu. . . Ben ülkücüleri sevmeyi o gün öğrendim diyemem, doğru olmaz bu. Ama, “öteki”lerin hayli bol olduğu o yıllarda, bu yaşadığım, “öteki”lerden biriyle ilk karşılaşmamdı. Zihnim ve duygu dünyam ilk bulanıklığı yaşamıştı, hepsi bu. Ben hala ülkücü faşistlerden nefret eden devrimciydim -sadece ruhum ve kalbim bir şaşkınlık yaşamıştı! Sonraki on yılda, “öteki” ile bir çok tanışıklık nasip etti Yaradan bana. Zihnen çok değiştim, bambaşka bir insan oldum çıktım. Ülkücü dostlar edindim, en çok dindarların huzurlu ve kibar dünyasını. “Öteki”mizin olmadığı bir hayat çok güzel. Allah herkese isterse kendisinden çok şey öğrenebileceği böylesi tanışıklıklar bahşetsin, ruhundaki öfke ve kini törpülesin. . .

        • Gec donem devrimci humanizmine erisiniz ugurlu kademli olsun. Bir sokak hayvanini sahiplenmis olmanin verdigi ic huzuruyla benzer bir sekilde ulkucu bir insana da normal bir canliymis muamelesi yapabiliyor olmaniz gercekten takdire deger. Dunyaya efendilik etmis, efendilik ogretmis bir irkin evlatlarina habire sovup say ondan sonra da bize insanlik ogret. Ertugrul baserin 15 temmuzla ilgili ilk yazisini okursan belki faydasi olur.

          • H Gayret 15 Temmuz un nasıl çöktüğünü Tuğ general Nedim Bitlisli oğlunun raporunu okursan aralarında yazıldığıni eğer işine gelirse anlarsın.

        • insan kendini otekinde tanir Bernar hocam. Oteki ile temas terbiye edicidir. Oteki ile temas bireyi insan yapar. Evlendigi kisi otekidir, evlendiginde insan bazen kendini ve ailesini evlendigi kiside tanir. Oteki milletler ile temas, kendi milletinizi tanimaniza vesile olur.

          O yuzden Allah oteki ile iliskiyi tesvik eder aslinda. O yuzden ayri milletler olarak yaratti insanlari.

          Hem islami hem de insani acidan hal boyle iken, bugun dindar gecinen bazi insanlarin nobranligi ve kufurbazligi ic karartici. Empatiden ve vicdandan yoksun tavir ve eylemleri kendileri icin huzun verici. Allah-merkezli hayata bakanlar acisindan; gucu ele gecirmek ya da gucu korumak ana gaye degil halbuki. Hakperestliktir esas gaye…

          O eski ve huzur veren dindarlari ozluyorum. Temel dede galiba nesli tukenen o eski dindarlardan…

          Insanlara kufredenler hakki nasil teblig edecekler?

          Kufurbaz olanlar Halid Bin Velid’ e 20 yil sonra bile kapiyi acik tutan anlayisin temsilcileri olabilir mi?

          • Kendisine ve partisine duyduğum sempati ve desteğimi saklamadım buradaki yorumlarda. Saadet Partisi propagandası kaygısıyla burada değilim. Ama görmek isteyen gözler için Sn. Karamollaoğlu’nun o özlemini duyduğunuz hoşgörülü, insanı iyiye teşvik eden dindarlarımızdan biri olduğuna kuşku duymuyorum. Saadet Partisi’nin Youtube videoloarının altındaki yorumlara göz atıyorum fırsat buldukça. Pek çoğu genç insalar olmalı uzun kısa yorum yazanlar. “Bilge Başkan” diye çok hoş bir isim bulmuşlar, çok sık rast geliyorum. Bana da hüzün veriyor bu yaşlı kuşaktan insanlarımızın sayısının giderek azalması. Ama, Saadetli gençler kendi kuşaklarına uydurmuşlar bu insanlardan aldıkları hoşgörü geleneğini: nükdedanlık! İstanbul’da yaşadığım sıra, İngilizce ders verdiğim, sonradan en yakın dostum olup çıkan dindar öğrencim vasıtasıyla, Fatih Camii arkasında düşen Duvar Dibi adlı büyük ve geniş kıraathanede 6-7 kişilik bir gurupla tanıştım. Otuzlarına yaklaşan genç insanlardı. Farklı ekollerden geliyorlardı ve hepsi lise yıllarından arkadaşdı. Her Perşembe buluşuyorlardı, ben de onların geniş gönlü ve sevecenliğiyle Perşembe müdavimi olup çıktım. Neredeyse her bir farklı bir ekoldendi tabiri caiz ise. İkisi Cemaat mensubuydu, Mardinli olan diğer bir arkadaş ‘Felsefe olarakdan İŞİD’li idi’ 🙂 Çok başarılı ve reklam dünyasında adı bilinen bir diğeri bir tarikat üyesi idi ve ilk buluşmalarda (seküler dünyada geçen, onyıllar süren peşinhüküm tortularından hala kurtulamamış olmalıyım ki) onun modern, spor giyisiler içindeki görünütüsü, sürdüğü pahalı araba zihnimi karıştırır, hala kafamda yerleşmemiş zikir ayinlerine sık sık gidiyor oluşuna şaşkınlık duyardım. Kimi Perşembeler ilk varan ber olur, beklerdim kıraathanede gelişlerini. Hepsi neşeli insanlardı, “Vaay! Ateist aibimiz gelmiş kurulmuş yerine!” şeklindeki geleneksel ve dostça takılışları şimdi kulağımda sanki. Haftalarca yarenlik ettik, saatlerce oturduk hep birlikte her buluşmada. Ne bir kırgınlık, ne ufacık bir kırıcılık. İnanın zerresi bile yoktu en ufak bir gücenikliğin bile. Neden sonra vardım bu işin sırrına: nüktedanlık ve yapmacıksız, gerçek bir hoşgörü. Benim inanmamı çok istiyorlardı -ben de istiyordum. “Bu hafta da olmadı galiba. . .” der, hem şakadan hem de anlaşılır, insani bir merakla inanmaya başlamış olup olmadığım sorulurdu. Sonra hep birlikte gülüşür, ortalığı espriye boğarlardı ben mahçup gülümseyince: “Bu hafta da olmamış!” derlerdi. Ülkeden ayrılmadan son Perşembe’de, “O hafta da olmamış” halde, kucaklaşarak ayrıldık. Bütün o bir yıl boyunca, benim fikrimi değiştirmeye yönelik zerre bir hesap kaygısına düşmedi hiç birisi. Onlar beni “Ateist Abi”, ben onları “Nüktedan genç dostlar” olarak sevdim. Dediğiniz çok çok doğru: İnsan kendini “öteki”nde tanıyor gerçekten. Ben tanıdım. . FETÖ sözcüğünü hem burada hem de gündelik yaşantımda kullanmayı reddedişimin nedeni de bu. Hiçbir örgütlü yapı istismardan arı değildir. İstismarcı çekirdeğin ve liderin günahını yüzlerce, binlerce insanın omuzlarına yüklemek, sizin sözünüzü ödün alarak yazmak istiyorum, “hem İslami hem insani açıdan doğru değil.” Yaşlısıyla genciyle, el verdiğince hayata ve insana iyi ve sevgi katalım. Hepimiz kazanırız, hayat güzelleşir.

  12. “Aynı durum diğer cumhurbaşkanı adayları ve partiler için de söz konusu. Herbirimiz için ‘en kötü senaryo’ hangisiyse, o yönde bir toplumsal mutabakat sandığa yansıdığında, fazla uzun olmayan bir sürede -en fazla 4 yılda- yaptığımız hatadan dönmemiz mümkün olabilecek.

    Uzun bir süre gibi görünebilir 4 yıl; ancak işte 16 yıldır aynı parti ve benzer kişiler tarafından yönetiliyoruz, bir 4 yılın sözü mü olur?”

    Fehmi Bey’in alıntıladığım yukarıdaki ifadelerinde maddi bir hata var.Şöyle
    ki,Cumhurbaşkanı ve vekillerin görev süresi yeni sistemde 4 yıl değil,5 yıl
    olacak.

    Gazetecilerin dili sadece bu dönem değil
    her zaman biraz sivri olmuştur.

    Seçimden sonra siyasilerin birbirleri
    hakkında söylediklerini unuttukları tespiti
    doğrudur.Daha doğru olan ise yarın utanılacak olan bir sözü bugün söylememektir.

    Bu seçimden sonra unutulmayacak hususlardan birisi de A.Gül ile partisinin
    yollarının ayrılmış olmasıdır.Buna bağlı
    olarak Fehmi Bey’in Gül’ün adaylığı için
    çaba göstermesi de sanırım hatırda kalacaktır.

  13. 25 haziranda Başkanlık sistemi tam manasıyla uygulamaya geçince ülkenin siyasi hayatında büyük bir değişim olacak. Siyasilerle ilgili söylediklerinize katılıyorum bu değişim önce siyasilerde somutlaşacak ve yönü normalleşme ve yumuşamaya doğru gidecek.
    Esasında başkanlık sistemine geçiş muhalefete cansuyu verdi ve ben bunu olumlu buluyorum, çünkü parlamenter sistemde Akp üstünlüğü hiç bitmeyecek gibi bir görüntü vardı ve sistemin yapısı gereği bu doğruydu. Ama başkanlık sistemiyle birlikte ortaya çıkan %50+1 durumu tüm muhalefette bir umut doğurdu ve canlanmalarına sebep oldu. Ancak ben bu seçimde bu fırsatı acemilikleri sebebiyle doğru kullanamadıklarını düşünüyorum. Fakat bu seçim herkes için iyi bir tecrübe ve referans olacak ve bir dahaki seçime kadar daha doğru kişi, politika ve stratejiler geliştirmeye vakitleri olacak.
    Yazıda gazetecilerin işinin zor olduğu belirtiliyor ki bence de bu doğru. Esasında başkanlık sisteminin uygulanmasıyla birlikte basında da bir değişim olacak ve bence bugün her tarafın sivri dilli, aşırı yandaş tipleri bir elemeye uğrayıp tasviye olacak, ya da normalleşecekler.
    Çünkü başkanlık sisteminin gereği olarak artık hem yürütme hem de yasama açısından karşıtlık değil işbirliği gereği ortaya çıkmış durumda.
    Evet belki yürütme başkanın şahsında icraat açısından oldukça yetki almış gözüküyor ama, yürütmenin her adımı aslında yasama tarafından kanunla kısıtlanabilir bir duruma da geldi.
    Yasama kanun yapma yetkisini tamamen elinde topladığı için meclis içinde parti ve milletvekilleri arasında işbirliği zaten kaçınılmaz duruma geldi.
    Bu karşılıklı işbirliği zarureti siyasal hayata mutlaka yansıyacak ve buradan toplumun her kesimine sirayet edecektir.
    Bu yüzden ben seçimden sonra ummadığımız kadar hızlı bir normalleşme bekliyorum. Sistemin ilk defa kullanımı açısından kurucularının belli bir söz hakkını alacak olması da bunu kolaylaştıracaktır.
    Ülkeye dışarıdan gelen etkiler de, sistemin geri dönülmez biçimde çalışmaya başlamasıyla şiddetini azaltıp bitecektir çünkü bu etkiler asıl olarak engelleme amaçlıdır ve başarısızlık durumunda hızla kabullenerek normalleşme ve işbirliğine onlar da dönecektir.
    Kısaca bizi çok farklı bir ülke bekliyor, herkes gerekli esnekliği görmeye ve göstermeye şimdiden hazırlanmalı.

  14. Bahse konu gazetecilerin cümlelerini çağrıştırıyormu acaba; ” HDP için bu aralar sıkça yazıyorum. Seçmeni değilim ama mecliste yerlerini almaları için canımı veririm.
    Bu ülkede %10 barajı sadece onlar için var. Üstelik onların baraja yenilip hak ettikleri vekilleri onlardan kapmak için bekleyen iktidar partisinin durumu ise adeta kötü yürekli masal devlerini anımsatıyor…” :)) Sayın yazarımız neden canını vericek:)) Muhalifi olduğu partinin vekil sayısında dişe dokunabilir bir eksilmeyle sonuçlanabilecek desteklemediği bir partinin % 10 luk barajı aşıp meclise girmesiyle. Yani bu kadar uç bir duruma nasıl gelebilir bir yazar:) yani muhalif olduğu partinin vekili azalsında hangi parti olur olsun, üstüne bir de canını versin. İnsan gerçekten korkuyor, Ak parti seçimden beklenmeyen bir yüksek oranla galip gelse bu yazarımızın hali nice olur? % 15-20 vekili azalsın diye canını ortaya koyabilen sayın yazar, Sayın Erdoğan hem başkan seçilip hemde mecliste yeterli vekil çoğunluğuna erişirse Allah muhafaza kendine zarar falan vermesin, bana sorarsanız tedaviye başlasa iyi olur şimdiden, bellimi olur seçim bu, çok ihtimal vermiyorum ama ya dediğim şartlar gelişirse, Allah korusun, sayın yazarı da seviyor ve her gün okuyorum. Son bir cümle %10 barajı kaldırmadı diye kötü yürekli masal devi benzetmesi biraz haksızlık değilmi? Kendi aleyhine olabilecek bir değişikliği niye yapsın? Ha yapsaydı kötü olmazdı o başka, böylelikle bir sonraki seçimde HDP nin oylarını yükselticekler, bir sürü done vericekler ellerine kullanmaları için. Tıpkı Sayın Erdoğanın şiir yüzünden hapis yatması gibi…Burda bile bir sürü hata var, mevcut hükümet uzun pozisyon alamıyor….Ama ben şahsen kendimi öldürmem:)) yani diğer günlerimden hiç bir farkı olmaz, çay sigara yaparım evde:)

  15. Gazetecilerdeki değişiklik son yıllarda meydana gelmeye başladı,2010 larda çok hafifti 2012lerde tırmanşa geçti, bilmem neden? Memleket için hangisi hayırlıysa o olsun dediğiniz gibi. Rüşvei, rantçı, yalancılar gelemsin. Ülkesinin menfaatlerini kendi menfaatlerinin üstüne koyabilen erdemli insanlar gelsin.

  16. besleme basın kraldan çok kralcı olur.Bu tipler eski kral gidince eskiye söver yeni överler.
    Beslenen besliyene hizmet eden bu omurgasizların kaç çöplük değiştidiğini 45 yıldır izliyorum ben şahsen.ömrümüz olduğunca ne yazikki görmeye devam edeceğiz.şimdiki besleyenı bir zaman cüzzamli ilan edip en acimasiz gaddarca saldiranlarin bugüngü durumunu görüyoruz.onlara ne bu durum deseniz ‘bükemediğin eli öpeceksin derler’veya dün dündür bugün bugündür derler.
    Ne yazikki dünün mağduru bunlarla işbirliği yapmanın işi ehline vermek görür.bu gün işine gelen bu durum mağdur etmek için yeni rolunu severek kabul eder.eski mağdur edenlerle ittifak yapıp yeni mağdurlarin oluşmasina ‘at binenin kiliç kuşananindir’diye cevap verir.bu günün şartları böyle derler.
    Halk neyi benimsiyorsa onu bağrina basar.mağdurlarda hep bir kurtarıcı bekler oysa halkın ekseriyeti değişmedikçe dürüst idareciler asla gelmeyecektir.

    • Dört adaydan biri olan Demirtaş in sinsice (ben ona öğren (t)ilmiş ingiluz aklı diyorum) Erdoğan’la onun gelmesi acisindan yıkım olmayacagini soyleyerek eşitlenmesi ve yazarin temennisinin nereye vardığını gosteriyor

  17. “16 yılın yanında bir 4 yılın sözü mü olur?Seçmen olarak hata dahi yapacak olsak 4 yıl sonra hatamızı düzeltiriz” demiş Fehmi Bey. Sanki olağanüstü bir süreçten geçen bir ülkede değil Didem Hanım’ın daha önceleri yazmış olduğu gibi İzlanda’da yapılıyor seçimler. 4 yıllık yanlış karar bizim kaç yılımıza mâl olur kestirmek güç. Büyük resmi görebilenler için kesin olan, hata yapma lüksüne sahip olmadığımızdır.

    Hükümete en çok yüklenilen konuların başında adalet geliyor. İki gün önce Hamza Akyol’a adalet bütçesi rakamlarını incelemesini tavsiye etmiştim, bilmiyorum baktı mı. Rakamlara ve kelimelere pek hakim görünen Bernar Bey’in de meydan okumasıyla bu sabah farklı açılardan bir küçük analiz yapayım dedim. Adalet sistemini iyileştirmek için gösterilen gayreti göremeyenlerin görebilmesi duasıyla…

    Adalet Bakanlığı bütçesi – genel bütçe içindeki payı (%):
    2002 yılı için 808.141.000 TL – % 0,83
    2018 yılı için 13.714.405.000 TL – %1,62

    Dolar kurundaki artışı diline dolayanlar için, 2002 yılı ortalama dolar kurunu 1,5 TL, bu yıl için de 4,5 TL kabul edersek dolar bazlı değerler şöyle oluşuyor:
    2002 yılı için 538.760.667 $ – % 0,83
    2018 yılı için 3.047.645.556 $ – % 1,62

    Rakamlarla arası iyi olmayanlar için özet: AkParti’nin başa geldiği yıldan günümüze kadar adalet bakanlığı bütçesi TL olarak yaklaşık yüzde 1700, dolar bazında yaklaşık yüzde 560 büyümüş; genel bütçeden aldığı pay ise yaklaşık yüzde 100 artmış.

    • daha önce yazdığımı tekrar yazacağım. “Bilgisi sahibi olmadan fikir sahibi olmak” diye bir kavram var. Bilginin ne kadar önemli olduğunu anlatmak için kullanılır.
      Oysa ben bilgiye değil, insan beynine, düşünceye daha çok önem veririm. Çünkü bilgi değişkendir, görecelidir. Bilgilerin doğruluğu sorunu vardır: Hangi bilginin doğru olduğunu, hangi bilginin durumu izah etmekten uzak olduğuna karar veren yine beyindir. Ayrıca biryığın bilgi vardır ancak insanlar bir analiz yaparken, değerlendirme yaparken bütün bilgileri değil bilgilerin bir kısmını alırlar (çünkü herşeyi bilmek mümkün değildir). Değerlendirme yaparken hangi bilgileri nasıl kullanacağını belirleyen yine beyindir. . ayrıca bütün bilgiler doğru olsa ve bütün bilgileri de gözönünde bulundurarak değerlendirme yapılsa bile onu değerlendirecek olan yine beyindir. İnternette de bütün dünyadaki insanların sayısından fazla bilgi vardır ama çok bir işe yaramaz (“hiçbir işe yaramaz” demiyorum. “çok bir işe yaramaz” diyorum).
      Zaten bu nedenle de aynı ülkede yaşayıp, farklı sonuçlara varılıyor. Mesela sen “adalet berkemal” diyorsun ama 100 bini aşkın aile (kundakdaki bebekler ile birlikte) mahkeme kararı olmadan hapse atılabiliyor. adalet bakanlığı bütçesi de bir rakam, bu da bir rakam. ama sen adalet bakanlığı bütçesini almayı tercih ediyorsun.
      Oysa yandaşlar hariç, dünyadan sıradan herhangi bir insanı getir, ülkedeki uygulamaları göster, senin gibi adalet olduğunu söylemez. genellikle burda zulüm var derler.
      Demekki öncelikle bir niyet olması lazım. Doğruyu bulma niyeti. Sonra doğruyu bulmak için bazı değerler ve düşünce mekanizmasına sahip olmak gerekiyor. bunların yanında da düşünebilmeyi bilmek gerekiyor.
      Ben dindar bir insan değilim. ancak şunu duymuştum, en azından benzerlerini sen çok daha iyi biliyorsundur.
      Hz. Hasan ile Hüseyinin katline katılan bazı araplar, daha sonraki bir zamanda, karıncanın yuvasını bozmanın günah olup olmadığı konusunda anlaşamamışlar sahabeden birisine sormuşlar. “karıncanın yuvasını bozmak günah mıdır değil midir?” diye. Bil bakalım sahabe onlara ne cevap vermiş.

      • Kerbelaya kadar gitmeye gerek yok azizim, al 15 temmuzu, yok yerden 250 kardesimizi kara yere verdik, 2000den fazlasi gazi oldu. Simdiyse yok magdurlar varmis, yok fetocu evlendirme kataloglarindan neset etmis haramzadeler mapus damlarinda yatiyormus diye ortalikta dolasanlar var. Neler yapmadik su vatan icin / kimimiz olduk kimimiz magdur olduk:)

        • H.Gayret! bu zamana kadar binlerce tartışma ortamında bulundum. çok farklı konularda tartıştım. siyasi tartışmalar yaptığım gibi, başka konularda da, ahlak, edebiyat, sanayileşme, din, kürt meselesi vb. vb. pek çok farklı konuda farklı insanlarla tartışmalarım oldu. eğitimli insanlarla da oldu, eğitim düzeyi düşük insanlarla da oldu. hatta çobanla da oldu. Şaka söylemiyorum. gerçekten çobanla da tartışmam oldu. bu bulunduğum ortamlardan birçoğunda da sadece ben ve karşımdakiler değil, farklı düşüncelerdeki insanlar da oldu. bu tartışmalarda (özellikle siyasi olanlarda) insanların açıkca yalan söylediklerine defalarca şahit oldum. Bu tartışmalarda “işin puştluğu” diye tabir ettiğimiz yöntemler kullananlar çok oldu. Bugüne kadarki tartışmalarımda (eğer yeterli süre tartışmış isek), karşımdaki bütün insanların kafalarında en azından bazı soru işaretleri oluşturdum. Bunun 2 nedeni var: 1: tartışırken karşımdakini ikna etmekten ziyade doğruları hedeflemem. (yani işin puştluğu denilen yöntemleri kullanmamam).2: süreç içinde, insanlara neyi, nasıl anlatmam gerektiğine ilişkin birikim.
          bu arada şunu da açıklamam gerekiyor: ilk başlarda hep çok farklı değerlendirmeler, yanlış anlamalar oluyor. çünkü hep standart dışı düşünüp, standard dışı şeyler söyledim. ezber düşüncelerle konuşmadım. insanlar ise söylediklerimi hep kafalarındaki normal içinde anladılar. ancak tartıştıkça durum netleşince sonuç alıcı oldu.
          Fakat ilk defa, bir insanın kafasında, en azından soru işareti oluşturma noktasında kendimi çaresiz hissediyorum.
          hani bir heykeltıraşa “üstadım müthiş heykeller yapıyorsun” demişler de o da “tanrı o kadar müthiş mermerler yaratıyor ki, bana sadece onları şekillendirmek kalıyor” mealinde birşeyler söylemiş ya. ordaki mermerler senin nüvenden olsaydı bırak şahaser heykeller yapmayı, dünyada heykeltraşlık diye bir meslek bile olmazdı. etkilenemez oluşun o derece yani.
          Daha önceden de sana bu mealde birşey yazdığımı hatırlıyorum. Sana nasıl birşey anlatırım diye düşündüğüm her seferinde çaresizlik duygusunu yoğun olarak yaşıyorum.
          *** Onun için bu yorumda bundan sonraki yazacaklarımı senin için yazmıyorum.
          – Hafızam zayıf. onun için de şu ayette buna benzer konular için şu yazıyor ya da şu hadiste şöyle birşey var diyemiyeceğim. Zaten tartışmalarda bu tür kanıtlar kullanmak benim yöntemim de değil.
          Fakat islamda, bir insana yöneltilen suçlamalarda emin olunması gerektiğine ilişkin, adil olunması gerektiğine ilişkin, gerçekte kişinin ne olup olmadığını bilmenin öyle kolay olmadığına ilişkin, görünen ile gerçeğin farklı olabildiğine ilişkin pekçok hikaye, ayet, hadis, uygulama olduğunu biliyorum.
          Ayrıca “keçi keçi bacağından, koyun koyun bacağından asılır” diye bir deyimin yine suçun ve cezanın bireyselliğine ilişkin bir çıkarım olduğu, bu anlamı içeren islamda yine pekçok şey olduğunu biliyorum.
          Durum buyken, yani islam bunları emrediyor iken, bilmediğiniz, tanımadığınız insanları peşinen suçlu ilan etmek ve bunlara verilecek cezayı da toptancı bir mantıkla ele almak ile din anlayışınızı nasıl bağdaştırıyorsunuz? Yani meclisi bombalayan ile, o gece evinde oturup televizyon izleyen, belki o dakikada namazını kılan herhangi bir insanı nasıl eşitliyorsunuz?
          İnsanların mallarına el konulmasına, işten atılan insanların başka yerlerde iş bulmasını da engelleyerek, çoluk çocuğu ile açlığa mahkum etmeyi nasıl içinize sindiriyorsunuz?
          Bu soruları herhangi bir insan sorar. siz ise bu soruları sormadığınız gibi, bu soruları soranları fetöcü ilan ediyorsunuz. Fetöcü ilan etmeniz insanları korkutur. ama kimseyi ikna etmez. sadece size karşı olan nefreti artırır.
          Çünkü açık olan zulüm var.
          Daha önceden de yazdım. Sizin reisiniz fetöcülerin kurduğu mahkemelerde savcı iken fetöcülerin türkiye tarihindeki en karanlık örgütlenmelerinden bir tanesi olduğunu söyledim. yine o yıllarda eğitimi bile olmayan bir imamın dünyanın pekçok ülkesinde örgütlenmesinin mümkün olmadığını arkasında cia olmadan bunu yapmasının mümkün olmadığını söylediğimde cianın fetöcüleri değil, fetönün cia’yi ele geçirmeye çalıştığını söyleyenler bile oldu. Nasada çalışan birkaç kişi ile övgüyle söz edildi.
          Fakat herhangi bir kişinin, fetöcü ya da akplli ya da chpli ya da mhpli, suçlu olup olmadığı, suçlu ise hangi cezayı alacağına bağımsız mahkemeler, hukuka uygun soruşturma ve yargılamalar sonucunda karar verir, vermelidir.
          Zulmü engelleyecek yöntem budur. Bunun haricindeki herşey zulme neden olur. istediğiniz sizden olmayanlara zulmenin hazzı ise devam edin. yok eğer adalet istiyorsanız (tavsiyem adalet istemeniz. çünkü fetöcüler de geçmişte aynen sizin şu anda olduğunuz gibiydi. yapılan her türlü zulme itina ile destek verdiler. şimdi onlar adalete muhtaçlar) insanları, kim olduklarını bile bilmediğin insanlara yapılanları alkışlamayın.

          • Kendin soyleyip kendin cevapliyorsun. Turk yargisina dil uzatiyorsun, on parmaginda on kara tum devlet erkanina caliyorsun. Kimse kimseyi suclu ilan edip yargilatmiyor. Otoriteye saygili olunsun. Guneydeki sevdigimiz ulkeninki otorite de bizimki bostan korkulugu mu?

      • Oruc oruc bu beyin muhabbeti iyice aciktiriyor insani. Iftara bi kellepaca mi yapsam diyorum, ya da gidip uykuluk mu yesek halicte? Kokoreci ankaraya sakliyorum. Simdi bu sakatat muhabbetinin icine dusunce yontemlerini ogrenmeye neresinden baslasak acaba diye bi fasil acsam sonu kimbilir nereye dayanacak. Iyisi mi sen beyninin on lopunu kullan:) tut bizi ey oruc!

      • Hamza Bey, adaletin berkemal yani mükemmel olduğunu değil yazmak, ima dahi etmedim. Keza ekonomi için de öyle demedim, diyebilecek birisinin olduğunu da zannetmiyorum. Siz ve sizin gibi muhalif görüşte olanlar hükümeti beğenmediğinizi ve değişmesi gerektiğini vurgulamak için hep olumsuzluklardan bahsederken, biraz samimiyetle görebileceğinize inandığım daha geniş resmi dikkatinize sunmaya çalışıyorum.

        Ülkede hiç bir şeyin mükemmel olmadığında sizinle hemfikiriz. Sizin bahsettiğiniz bütün olumsuzlukları da peşinen kabul etsek, bunların Tayyip Erdoğan’la başlamadığında da sanırım uzlaşırız. Geriye kalan Tayyip Erdoğan’lı dönemlerin doğru analizi…Burada türlü komplo teorilerine başvurmadan sadece kanlı canlı yaşadıklarımızı alt alta yazarak olağanüstü bir dönem yaşadığımızda da uzlaşabilirsek, ispat etmeye çalıştığım hep daha iyiye yönelim ve gayreti siz de görebilirsiniz. Yazdığım rakamlar buna delildir. Dileğim ve duam, yorumunuzda çokça vurguladığınız beyin kapasitenizin bunu idrak edebilmesi yönündedir.

        Sizin bahsettiğiniz mağdurlarla ilgili yapılanlar be yapılabilecekler ayrıca irdelenebilir. Selametle…

        • adaletin berkemal olduğunu söylemiyorsanız adalet bakanlığı bütçesini futboldaki başarımızı ispatlamak için yazmış olmalısınız. ama keşke yorumunuzun içinde bu durumu belirtseydiniz. adalet bakanlığı bütçesini ülkede adaletin geliştiğinin ispatı olarak yazdığınızı zannetmiştim.
          Bakın ülkede kuşkusuz sorunlar vardı. adalette de, gelir dağılımında da gelişme de de. bunlar farklı birşey.
          ve yine bakın, ak partinin ilk yıllarında herkes ak partiye destek verdi. çünkü avrupa birliği, demokrasi, insan hakları söylemleri vardı. Kemal derviş tarafından oluşturulan reformlar sürdürüldü bu sayede de ülkede büyük bir ekonomik büyüme yaşandı. %7’ler civarı büyümeler yaşandı.
          Kimse bunları inkar etmiyor. zaten bu nedenle pekçok sol görüşlü insan dahi akpye ya oy verdi ya da sözlü olarak destekledi.
          2007 yılına kadar bu gitti. 2007 yılından sonra işler terse dönmeye başladı.
          Öncelikle ekonomi için yazayım: ekonomide yeni bir ekonomik proğramın devreye girmesi gerekiyordu. ancak akp yeni bir ekonomik proğram düşünmedi. Oysa ta o yıllarda artık yeni bir ekonomik proğramın gerektiği bazı ekonomistler tarafından pekçok kez dile getirildi. Çünkü var olan ekonomik proğram artık ülkeye zarar vermeye başlamıştı.
          Var olan ekonomik proğram şu şekilde zarar veriyordu: öncelikle TL’nin değeri yükseliyor, dövizin değeri düşüyordu. ülkeye bol döviz geliyordu. bol olarak ülkeye gelen döviz üreticiler aleyhine durum oluşturmaya başladı. çünkü çok ucuza ürünler yurtdışından alınabilmeye başladı. ayrıca bol döviz nedeniyle borç almak çok kolaylaştı. bu nedenle hem şirketler hem de özel şahıslar gittikçe daha çok borç almaya, ülkenin borcu artmaya başladı. 2008 yılındaki kriz ve amerikanın dolar basması ise bu süreci daha da hızlandırdı. akp
          ise sorunlara çözüm aramanın yerine, sorunları gizleme, durumu örtbas etme yoluna gitmeye başladı. Danıştay denetimini zorlaştırdı, başka şeyler yaptı. sonuçta ülkenin gerçek durumu gizlendi. bu durum ülkedeki kötüye gidişi daha da hızlandırdı. şu an ülkenin döviz borcu 453 milyar dolar. (şimşek tarafından son açıklanan veri). bunun yanında senelik dış ticaret açığı için gerekli dolarla birlikte ülkenin döviz ihtiyacı müthiş boyutlara ulaştı. Ülkenin milli gelir hesap yöntemi 2 kez değiştirildi. şimdi artık eski verilerle yeni verilerin karşılaştırılması bile yapılamıyor. tüikin bu hesaplama yöntemi ile ekonomimiz 260 milyar dolar fazla büyümüş gösteriliyor.
          bir de daha önceki “vesayetçi yönetim” tarafından kurulan kuruluşların satışından da 75 milyar dolar gibi bir para da alınıp yenildi, yedirildi. Ayrıca da ülkedeki övünülen yatırımlar da toplanan vergiler ile değil ya da satılan kuruluşlardan sağlanan paralarla değil, ancak borçla yaptırıldı. oysa 16 yılda akp iktidarının topladığı paranın miktarı 2 trilyon doları geçkin. avrasya tünelinin maliyeti ise 1.2 milyar dolar. yani 2 bin adet avrasya tüneli gibi büyük yatırım olması gerekiyordu ülkede. oysa sıfıra sıfır elde var sıfır.
          Yanlış oldu sıfıra sıfır elde var korkunç bir borç.
          siz 500 milyar dolar borcu çocuk oyuncağı zannediyorsunuz. büyük ihtimal ücretli çalışansınız. ülkenin 1 yıllık gsyisinin değeri 750 milyar dolar olarak hesaplanıyor. (ibrahim kahvecinin hesabı 500 milyar dolar civarında). Kriz anında ise, (şu an olduğu gibi), bizim varlıklarımız değeri normal zamanın çok altına iner. yani 500 milyar dolarlık mal 250 milyar dolara veya daha aşağı düşebilir. şu anda böyle bir ülkeyiz.böyle bir ülkede “akpnin hataları da tabii ki var” denilebilir mi? akp ülkeyi batırmış. ve ülke batarken pekçok da suç işlemiş. sahi fetöye ne istediklerini nasıl verdiler.
          Yasal bir yöntemi var mı yoksa çalıp çırpma ile, suç ile mi mümkün birilerine devletin malını vermek?
          hiç bütçeye falan bakmayın. reisin “ne istedilerse vermedik mi” sözü bile ülkenin yağmalandığını ve bu yağmaya rağmen “ne istedilerse…” verenlerin henüz mahkemeye çıkmaması zaten hukukun durumunu ortaya koyuyor. istersen diyanet işleri başkanlığı bütçesinin yarısı kadar adalet bakanlığı bütçesi oluşturun çok birşey değişmez. Sahi bir de diyanet işleri başkanlığı bütçesine baksaydınız ve diyanet işleri başkanlığının bu bütçe ile ne yaptığını da merak etseydiniz.
          Diyanet işleri başkanının “çerez parası” mercedesinin ülkeye katkısını da bir düşünün. acaba insanlar daha mı ahlaklı yoksa daha mı ahlaksız oldu.
          Yandaşlar durumu nasıl değerlendirir bilemiyorum. ancak insanların daha ahlaksız olduğu net bir gerçek diye düşünüyorum.

          • Hamza Bey, adım adım gidelim önerinize karşılık vermeye çalıştım ama görünüşe göre kendi önerinizin gereğini dahi yapmayıp bildiğiniz ezberi savunmak, gerçekleri anlamaya çalışmaktan daha cazip geliyor size. Laf kalabalığı ile konuyu dallandırmanızın nedenini ezberinizi değiştirmeye hazır olmamanıza yoruyorum. Biliniz ki tuttuğunuz yol zihinsel mastürbasyon ve patinaj yolu; sizi tatmin eder ama bir yere ulaştırmaz. Selamun aleykum.

        • özer bey! herhalde benim yorumumu okumadınız. ben adım adım ülkenin buraya nasıl geldiğini, öncelikle ekonomik boyutunu ele alıp, diğer alanlara yansımalarına da az biraz değinerek anlattım. olağanüstü dönem, akpnin yaptıklarının ve yapmadıklarının sonucundan başka birşey değil. onun için başka nasıl adım adım gitmeyi düşünüyorsunuz anlamadım. zaten adım adım anlattım. iktidara geldiklerindeki söylem ve tavırlarını ve 2007’den sonra değişen söylem ve tavırları, ayrıca değişmesi gereken ekonomik proğramla ilgili yapmadıklarını ve bunların bizi nereye getirdiğini adım adım anlattım.
          herhalde sizin adım tanımınız ile benim ki arasında epey fark var.
          yoksa ülkenin bu duruma nasıl geldiğini ayrıntılı olarak anlatmıştım.

          • Hamza Bey, anlamadığınız şeyler için daha samimi gayretiniz gerek. Okuduğunuzu nasıl savarım hazırlığı içinde değil, anlamak için okuyun lütfen. Sizinle ilgili “müzmin muhalif” tanımı yapmıştım. Şu ana kadar hep doğruladınız beni. Didem Hanım’ın bir tespitiydi sanırım: Gerçek, bütün söylenenlerin toplamıyla oluşur anlamında bir şeydi. Siz Türkiye gerçeğinin hep olumsuz tarafıyla meşgulsünüz, bu yüzden de gerçeğe bir türlü yaklaşamıyorsunuz bile.

  18. Siyasette de gazetecilikte de her alanda değerler yerle bir. İnsanlar artık karşısındakine nasıl bir göz ile bakıyor anlamak zor. Bu nasıl müslümanlık böyle. Ne Ramazan ne de başka mübarek gün farketmiyor. Demek ki iman noktasında sıkıntı var vesselam…

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here