Sultan Abdülhamid ‘cahil’ miydi? Soruya cevap verebilecek Amerika’dan tanığım var

15
Sultan II. Abdülhamid: Ulu Hakan ve Kızıl Sultan arasında...

Osmanlı Devleti’nin yönetiminde ikinci en uzun süreyle bulunmuş (33 yıl) sultanı II. Abdülhamid için herkesin belli bir kanaati vardır.

O kanaati yansıtan olumlu-olumsuz sıfatları çok işitmişizdir de, yeniden tartışma gündemine girdiği şu günlerde, bunlara bir yenisi daha eklendi: ‘Cahil’

Aslında bu yeni sıfatı padişaha yakıştıranlar, temel bilgilerden yoksun, doğru-dürüst eğitim almamış ve doğal olarak dünyanın gittiği yönden habersiz olmakla yalnızca Sultan Abdülhamid’i suçlamıyorlar; onlara göre bütün Osmanlı sultanları öyle…

Saray içerisinde özel eğitimle yetiştirilmelerine bakıp bu iddiada bulunuyorlar…

Bu genellemenin geçerliliğini gerçek tarihçilere bırakıyorum.

Tabii bildiğimi de özetleyerek: Bu iddia Sultan II. Abdülhamid için geçerli değil. Kendisine en fazla hiddetle –hatta nefretle– yaklaşanlar bile, onun dünya gerçeklerine açık, iyi yetişmiş, kültürlü bir devlet adamı olduğunda ittifak halindedir.

ABD'nin İstanbul Sefiri Samuel Cox
ABD’nin İstanbul Sefiri Samuel Cox
Tanığım ABD’den

Ülkesinde Kongre üyeliği de yapmış olan ABD’li politikacı Samuel Sullivan Cox en sıkıntılı dönemlerden biri sayılabilecek 1885-1887 yılları arasında İstanbul’da büyükelçilik yaptı. Ardından kaleme aldığı ayrıntılı anılarından, Abdülhamid’le ilk kez, Sultan Abdülmecid’in hükümdarlığı sırasında (1851 yılında) ABD’nin ‘milli günü’ olan 4 Temmuz günü karşılaştığını öğreniyoruz.

Mekke Şerifi’ni kabul ediyormuş Sultan Abdülmecid; 11 yaşındaki oğlu Abdülhamid de kabulde hazır bulunuyormuş…

Daha sonra bir kez daha, bu defa Gen. Wallace’ın maiyetinde İstanbul’a gelmiş olan Cox yine bir kabul töreni sırasında görmüş artık tahta çıkmış olan Sultan II. Abdülhamid’i…

Anılarında Sultan’dan şu ifadelerle söz ediyor: “Kendisi dünyanın en çalışkan, titiz, dürüst, vicdanlı ve tedbirli hükümdarlarından biri. Dost canlısı, üstelik âdil. Herbir sözü iyi bir kalbin ve ferasetli bir zihnin alâmeti. (…) Dingin bir vakar ve üstün bir zekâ adamı… (..) Abdülhamid hakkında sıkça yapılan bir yorum, onun ürkek olduğu… Gözlemlerim doğrultusunda, padişahta ve eylemlerinde böyle bir korkudan eser görmediğimi söyleyebilirim.” (‘Bir Amerikan Diplomatı’nın İstanbul Anıları’, İş Bankası Yayınları, 2010),

‘Kızıl Sultan’ ve ‘korkak’ yaftalarını geçersiz bırakan bir tanıklık bu…

ABD Başkanı'nın gönderdiği nüfus sayımı kitapları Saray'a taşınıyor
ABD Başkanı’nın gönderdiği nüfus sayımı kitapları Saray’a taşınıyor

Okurken, zihni açık bir Sultan olduğunu, ABD’nin dünya sistemine girmeye hazırlandığını o yıllarda fark ettiğini ve çok uzaktaki o ülkenin giderek göze çarpmaya başlayan başarısının sebebini öğrenme iştiyakında bulunduğunu, Büyükelçi Cox aracılığıyla ABD’deki son nüfus sayımının ayrıntılarına dair bir tren katarı dolusu kitap getirterek incelediğini ve bulgularını onunla tartıştığını da öğreniyoruz.

“Bu istatistiklerin” diyor Cox, “Değerlerimizin ve büyümemizin bir ilânı olarak kabul edilen zenginliği padişahın hayretini mucip oldu. Özellikle orman ve mimarlık ciltlerini inceledi ve kendisi için bazı notlar aldı.”

Her şey bir yana, demokrasiye yürekten bağlı olduğunu anılardan da anladığımız Somuel S. Cox, Şark’ın tantanalı âdetlerini sürdüren, şaşaalı bir hayat yaşayan Osmanlı Sultanı’na hayranlık duygularını, Türkçesi 750 sayfaya ulaşan (‘Diversions of a Diplomat in Turkey’ adını taşıyan İngilizcesi 685 sayfadır) kitabın her sayfasına sindirmiştir.

Gelecek de gelecek

Anıların Amerikalı okur kitlesi için yazıldığını unutmadan son sözlere bir göz atalım (s. 738): “Şark’ın yıldız falı, en dingin yıldızlara bakarak, hatta astroloji uzmanları tarafından okunamıyor olabilir. Aslına bakılırsa –özçıkar anlayışı ve ihtiras anlayışıyla hızlandırılan– Garp’ın en akılcı öngörüsünü bile şaşırtıyor. Fakat dünya, aydınlık ve özgürlük hatlarında, kendisini Rusya gibi –içeride borç yükü ve çaresizlikle dolu ve gerek içeride gerek dışarıda, her yerde hareketlerine ve devamına karşı sürekli karşı çıkılan– bir devletin denetimine teslim edemeyecek kadar ilerlemiş durumda.”

Rusya o gün ve bugün… Osmanlı o gün ve Türkiye bugün…

Sultan Abdülmecid, II. Abdülhamid’in babası, şunu söylemiş, Cox anılarında yazıyor: “İmparatorluğun dört bir köşesindeki her inançtan Müslüman ve Hıristiyanların arasındaki siyasi, medeni ve dini koşulları, padişahın yasaları altında, farklı ırk ve dinlerden tek ve aynı halktan başka bir şey kalmayacak şekilde eşit kılacak… Kısacası, Türkiye toprağını kaplayan tüm millet parçalarını, bu halkların her birinin kendi onurunu, vicdanını, güvenliğini, padişahın himayesi altında monarşik bir milletler konfederasyonu halinde imparatorluğun devamını sağlamakta göstereceği bir tarafsızlık, refah eşitlik ve hoşgörüyle birleştirmek…”

Bunları öngören Sultan Abdülmecid de, genellemecilere göre, ‘cahil’ padişahlardan biri…

Cox'un 750 sayfalık İstanbul anıları kitabı
Cox’un 750 sayfalık İstanbul anıları kitabı

Abdülhamid için, “Babasının bu idealini gerçekleştirme girişiminde hayranlık uyandırıyor ve insanlığın çıkarlarına hizmet ediyor” diyor Cox.

Neden bu kadar uzun bir alıntı?

Şundan: Dünyada kartların yeniden karıştığı bir dönemde İstanbul’da ülkesini temsil etmiş, o sırada görevi diplomatlık olsa da aslında politikacı kimliği bulunan bir Amerikalının ilk elden gözlemleri bunlar…

Çoğu yabancıların ikinci elden değerlendirmelerine bakarak bir padişah hakkında ileri geri lâflar sarf edenlerin gözünü açabilir diye düşündüm.

Neden hâlâ tartışılıyor?

Sultan Abdülhamid bugün neden gündem konusu? Önce bir askeri hastane sivilleştirilirken ismi de değiştirildi ve ilk tıbbiye mektebini açan, birden fazla hastaneyi hizmete sokan o olduğu için Abdülhamid’in ismi değişime uygun bulundu.

Ardından, TBMM Başkanı İsmail Kahraman, Sultan Abdülhamid’i anma toplantısına katıldı.

Tartışma böyle başladı.

İyi de oldu. TV ekranlarına çıkacak kadar kendine güvenen ulemamızın ne kadar tek yanlı ve aslında dönemin gerçeklerini anlamaktan ne kadar uzak olduğunu görmemizi sağladı bu yeni ilgi.

Her insan gibi devleti yönetenler de çok yönlüdür. Başında bulunduğu devletin o andaki çıkarlarıyla uzun vadeli planlarının bileşkesi olan bir siyasi çizgi izler hepsi. Birikimli olanları bunda başarılı olur, yetersizler ise devletin başına iş açarlar.

Her şey mümkündür, ama bugün bile hayırla yâd edenleri bulunuyorsa, karmaşık bir dönemin devlet adamı için ileri geri konuşmak, iddialı cümlelerle kendisini mahkum etme gayretine girmek yanlıştır.

Elbette eleştirilebilir, yanlışları dile getirilebilir, ama insafı elden bırakmamak şartıyla.

Nitekim, döneminin her eğiliminden –İslâmcılar dahil– aydını tarafından eleştirilmiştir de…

Demek ki, Sultan Abdülhamid, bunca yıldan sonra bizden rahmet bekliyormuş…

ΩΩΩΩ

15 YORUMLAR

  1. bu yazı ile ilgili hiçbir yorum yazılmamış yada gazeteoku da çok okunan yazılarda üst sırada yer almamış bence son birkaç haftadır yazdığınız en iyi yazılardan, ortalığı bulandırmıyor, acaba ne demek istiyor diye düşündürmüyor. insaflı ve vicdanlı bir şekilde söylemek istediğinizi net bir şekilde söylemişsiniz. bence hep böyle yazılar yazmalısınız. ucunda az beğenilip az okunmak olsada. çünkü bence iyi bir gazeteci böyle olmalı.

  2. Masonik mihraklar,siyonistler,ayrılıkçı azınlıklar (Rum,Taşnak v.s) ve bunların menfaatperest yerli işbirlikçileri Abdulhamid Han’ı sevmezler.sevmeyecekler,sevemeyeceklerdir.Gözlerimiz de daima üzerlerinde olacaktır.Yazınız ve yorumunuz için teşekkürler.

  3. Economist dergisi 26 temmuzda noktayı koymuş. Başlığı “Avrupa İslam’ının şimdiki problemlerinin 100 yıllık bir hatanın yansıması olmasının sebepleri” diye çevirilebilecek yazıda Osmanlı halifeliğinin altının batı devletleri tarafından nasıl boşaltıldığı ve bunun getirdiği yıkım uzun uzun anlatılmış. Abdülhamit’in resmini de koymuşlar başa. Uzun uzun yorumlar da var ve genel konsensüs İslam dünyasının ve ortadoğunun mevcut problemlerinin, halifeliğin ortadan kalkması sonucu oluşan boşluğun DAEŞ’ten Saudi monarşisine kadar kaotik ve ekstrem bir çok grup taraftan doldurulduğu ve karmaşanın bitmediği ve bitmeyeceği olarak vurgulanmış. Bu gibi konulara bizde hiç değinilmiyor tabii. Abdülhamit ya büyük hakan ya kızıl sultan, derinlikli tartışma asla ama asla yok. Sadece kutuplar savaşı var. http://www.economist.com/blogs/erasmus/2016/07/ottoman-caliphs

  4. Daha bitmedi sayın Koru! Bu tür etkinliklerin devamı yıl içerisinde devam edecek. Örneğin Filinta dizisi bu sezon II. Abdülhamid’i, keskin zekasını ve devlet idaresini işleyerek halkımıza onu sevdirmeye devam ederken asıl bomba “3. Havalimanı”na ismini vererek patlatılacak. Yavuz Sultan Selime karşı çıkanlar daha dinlenemeden Ulu Hakan Son İmparatorun adıyla yorulmaya devam edecekler.. Yani siz usta kalemlere bol malzeme çıkmaya devam edecek😃

  5. Attila İlhan’ın unutulmayan özdeyişlerinden birisi : “ Türk aydını Batı’nın manevi ajanıdır ”. Bu doğru tespiti şöyle tamamlayabiliriz. “Solcu (ilerici-çağdaş) Türk aydını Batı’nın manevi ajanıdır. Sağcı (milliyetçi-muhafazakar) Türk aydını ise bu yanlışa tepki göstermekten başka bir şey yapmaz”. Bunu tam olarak anlayabilmek için ‘aydın’ kavramını açmak gerekir. Batı aydın kavramını kendi dillerine çevirirken zorlanır, zira onlarda malumatfuruş bir şey olan ‘aydın’ önemsenmez. Gelişmiş ülkelerde akılcı düşünen ve bilgiyi doğru kullanan ‘entelektüel’ insana saygı duyulur. Türkiye’de ise entelektüel kavramı ya bilinmez ya da alay konusudur. Az sayıda entelektüel insanımız vardır fakat bol miktarda sahte entelektüelimiz vardır, bunların erkeklerine ‘entel’ dişilerine ‘dantel’ denir.
    Konumuza gelirsek II. Abdülhamit, sağcı bir entel-dantel iseniz ‘Ulu Hakan’dır, solcu entel-dantel iseniz ‘Kızıl Sultan’dır. Yahu gerçekler neyse öyle kabul edelim demek bize uymaz, zira bir büyüğümüzün dediği gibi bitaraf olan bertaraf olur. Eğer Türk isen, tartışılan bir konuda tarafların birisine katılıp diğerleri ile dalaşman gerekir.

    Not : Kanaatimce II. Abdülhamit değerli bir Padişah idi. Ancak ülkenin gidişatını bir kişi belirleyemez, biz hala öyle sanıyoruz. (Ayrıca Fehmi Koru’nun güzel yazısı bir dalaşma değil ancak birazcık yanlı buldum).

  6. Abdulhamit istibdat ile suçlanıyor. Bu dönemin hukuk kurallarına göre onu yargiliyoruz. Yani o dönemin kurallarina göre zaten adamın yaptıkları normal ya da avrupa ile paralel çizgide. Ama kendisi bir Müslüman olduğu için islamin kurallari evrensel olduğu için Islam kurallarina göre abdulhamit suçlu bulunuyor. Çünkü bu dönemin insan hakları kurallarina islam zaten ulaşmış ve abdulhamit bunları uygulamamistir. Tabi iddia edilen bu ne kadari abdulhamitin ne kadari ittihat ve terakinin istibdati bakmak lazim. Ikinci olarak abdulhamit zorunluydu diyorlar, islamda böyle bir şey var mi ona bakmak lazım izlediği politikalar sonucunda zaten tahtan indirildi zaten osmanliyi kurtaramadi, belki o dönem demokrasi oturtmaya çalışsa bize faydası olurdu çünkü osmanli zaten yikilip gitti hertürlü.

  7. Duygularını değil,aklını ve vicdanını rehber edinen tarihçiler Abdulhamit Han hakkında şunları söylüyorlar:
    *”Kızıl sultan” sözü,çok kan döken anlamında ilk defa ermeniler tarafından kullanılmıştı.(Bu çirkin yakıştırma gerçeğin tam tersidir.O.E.)
    *Ciddi bir sanat ve musiki yönü vardır.
    *Döneminde İmparatorluğun bütünlüğünü korumak için siyasi islamcılık yapılmıştır.
    *Abdülhamit devrinde yenileşme filtre edilerek devam etti.Kendi kültürümüzden kopmadan Avrupadan faydalı görülen yenilikler alındı.
    *Devrinde Roma Hukuku okutulmağa başlanmıştır.
    *Okullar açarak kızların okumasını teşvik etmiş,okullaşma ve modern eğitime ivme kazandırmıştır.
    *Abdulhaamit,kahtı rical( yetişmiş adam)kıtlığı sebebiyle bu bağlamda düşündklerinin hepsini gerçekleştirememiştir.
    *Abdülhamit,septik(şüpheci) bir insandı.
    *Çok zekiydi bu özelliği,kusurlarından birisi olan vehmini arttırmıştır.Yakın çevresi bu durumunu istismar etmiştir.
    *Vehmi sebebiyle mecelle heyetini dağıtmıştı.
    *Vehminin tabiatleşmesinde,atlattığı on kadar suikastın da önemli rolü olmuştur.Keza dış tehditlerin varlığı da…yani bazı durumlarda vehmini haklı çıkaracak bir ortam vardı.
    *Devletin başındaki dış sıkıntıların coğrafi konum bakımından Donanmaya ihtiyaç hissedilmeyişi,donanmanın haliçte ihmal edilmesine zemin hazırladı.Mali durumun bozukluğu da bu olumsuzluğu etkilemiştir.
    *Abdülhamit,kendi yağıyle kavrularak,beş kuruş borç almadan Devleti borçlarının %90″ını ödemişti
    Allah”ın (cc) rahmet vemağfiretiyle makamı aali olsun.(amin)

  8. Rejimlerin tarihsel bir döngüye sahip olduğunu az çok biliyoruz…

    Monarşi, sonrasında meşruti monarşi, kapitalistleşme çabası, uluslararası egemenlik yarışı, sanayi devrimi, icatlar, sınıflar, halk egemenliği, cumhuriyet ve demokrasi derken, aslında insanlığın batı merkezli hale geldiği görülüyor…

    Osmanlı, Müslüman olmasına rağmen Viyana kapılarına kadar geniş bir batı coğrafyasının yüzyıllara varan egemeni olarak neredeyse tamamen Batılı bir devlet haline geldi… Üstelik bu egemenlik köken olarak Batılı olan devşirme askerler ve yönetici köle elit eliyle zirveye taşındı…

    Sultan Fatih’in -daha 21 yaşında- İstanbul’u alınca kendisini Roma İmparatoru ilan etmesinden başlayarak Osmanlının Batıyı oluşturmaya ya da etkilemeye başladığını görüyoruz… Haliyle bu etkileşim -daha çok güce ve savaşa dayansa da- karşılıklı sosyal aktarım olmadan gerçekleşemez… Üzüm üzüme bakarak kararıyorsa, Osmanlı’nın Batılılaşması da kaçınılmaz hale gelir zaten… Osmanlı coğrafyasını alıp Burma’nın olduğu coğrafyaya koysanız, doğası gereği bu sonucu elde edemezsiniz…

    Batı’da aklın dünyevi ilişkileri belirlemesi ve yönlendirmesi üzerinden ortaya çıkan sosyal mücadele bütün sorunlarına rağmen sonuçta Batı Medeniyetini ortaya çıkardı… Buna hazır olan sosyal coğrafyalar -yine tüm sorunlarına rağmen- hızla dönüşmeye Dünya ölçeğinde de gelişmeye, biçim değiştirmeye başladı… Batı Medeniyetinin verilerine kayıtsız kalmak olanaksız hale geldi… Nasıl gelmesin, verem hastalığının trajik bir kadere dönüştüğü bir coğrafyada Batı icadı verem aşısını almamak sanırım akılla izah edilemezdi…

    İşin ilginç yanı bu gelişim, iktidar alanından veya devlet iktidarının kibir alanından değil, siyasal iktidara-devlete rağmen, devleti toplumsal çıkara tabi kılan maddi ve düşünsel aktarımlarla var oldu… Dünyevileşme (sekülerlik de denir) devleti-iktidar alanını geri plana iterek, kurgusal olarak uluslaştırılan faal bir cemiyeti ve onun en küçük birimi olarak istenç taşıyan bireyi ortaya çıkararak sahneye sürdü…

    Osmanlı için bu süreci izlememek, bu süreçten etkilenmemek, zamanla da bu sürecin mağduru, kaybedeni olmak kaçınılmazdı… O da doğası gereği ayakta kalmak, varlığını korumak için bu süreçten yararlanmaya kalktı… Ancak memleketin sosyal bünyesinin buna dair uyumsuzluğu halen devam ediyor…

    Aslında Osmanlının bu konudaki farkındalığı özellikle bazı sultanlar düzeyinde biz köylülerden çok daha ileriydi… Sultan II. Abdülhamit’in babası sultan Abdülmecit bu durumu görerek Batılılaşmanın gereğine ikna olmuş durumdaydı… Ancak imparatorluğun sosyal bünyesi ile Batılılaşma her türüyle kan uyuşmazlığına yol açıyordu… Bunu da oğlu II. Abdülhamit gördü…

    Ancak her türlü egemenlik ilişkilerinin devletten topluma geçme süreci-evrimi Osmanlı’da da işlemeye devam ediyordu… Sonuçta, çok kültürlü, inançlı ve parçalı bir imparatorlukta sosyal disiplini sağlama işlevi Osmanlının baş edemeyeceği bir evreye geldi… Bu da iktidar alanının kendine içkin çıkarlarının her türüyle başkalaşan bir topluma zorla benimsetilmesine yol açtı… Kızıl Sultan tribi…

    II. Abdülhamit’in bu zamandaki benden bile daha Batılı hayat yaşadığını görüyorum… Öyle ya koca Sultan ile benim gibi fakir bir Batum muhacirinin kıt gelirli torunu arasında devasa bir fark olsa gerek… Osmanlı Hanedanının mirasçılarına bakınca Batılı çehre ve anlayış adamların her yanından akıyor… Şimdiki Osmanlı veliahdı sanırım posta memurluğundan emekli… Yani az çok eşitlenmiş durumdayız…

    İşin düğüm noktası da bu “eşitlenme durumunda” zaten…
    Eşitler birbirlerinden yana olurlar ve birbirlerini anlarlar…
    Eşitler arasında da sulta değil hukuk gelişir…
    Bilmem anlatabildim mi?

    Yoksa bu kısıtlı açıklama denemesinden daha da uzun mevzu…

  9. Bana göre denge politikası, belki imparotorluğun ömrünü uzatmıştır, politik bir karşılığı vardır ama tebaya ve dahi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının karakterlerine çok olumsuz etkileri olmuştur.
    Bugün şikayet ettiğimiz, milletimizin güç sahibi şahıs,kurum, olgular önünde fütursuz menfaat manevraları çekmesi,değişen iktidarla saf değiştirmeleri, ve bunun doğru olan olarak gösterilmesi denge politikalarının uygulandığı dönemde devletin manevraları ile tamamen örtüşmektedir. Açıkcası devlet imam sırıtmış,millet cemaat hala kırıtmaktadır.
    Halbuki yok olmayı, dibi görmeyi göze aldığı, kurtuluş savaşı döneminde ancak kazanımları olmuştur.
    Bugün biçok devletin sağlam müttefiklerinin olması ve bizim safımızın belli olmayışı bile denge politikaları kıvırmalarının sonucudur.Bu politikayı sadece Abdülhamit e izafe ettiğim düşünülmesin,cumhuriyet hükümetlerinin politikalarınıda bundan sayıyorum ben.

  10. ilk inkılaplar cumhuriyetin kuruluşunun ilk dönemlerinde milletin tam zıddına ordu destekli yapılmış,bunlara millet 25 yıl sabır etmiş ellide kısman karşılığını vermiş.60 darbesinin karşılığı 63 de 80 darbesinin karşılığı 83 en azla zayiatla millet tarafından verilmiştir. Bir takım insanların o zamanın insanlarını pasiflik veya cahillikle suçlamaları cahillikleri ve tarafgirliklerinden olsa gerek. Abdulhamit dönemine bakıp günümüzde biz nasıl bir devlet yöneteceğimizin deresini alamazsak Abdulhamiti tanısak ne tanımasak ne. Gazeticeler dahil hangi ilim ve siyaset adamı 6 yaşında okula verdiği çocuğundan tutun fakültede okuyan çocuğunun kitabına bakıp ne okutulduğunu sorguluyor. en az on sene içinde yalan ve yanlış yönlendirilmiş tarih okutulan bir ülkede kime ne anlatacaksın

  11. Abdülhamid’i Devlet Yönetiminde yaptığı işler yönünden eleştiremeyenler onun kişisel zaafları olduğunu ileri sürerek karalamaya çalışıyorlar. Peki kişisel zaafları o kadar çok olan bir Devlet Adamının kendi döneminde bu kadar iş yapabilmesi nasıl mümkün olabilmiş? Kimse bizi aptal yerine koymaya çalışmasın.

  12. Osmanlı İmparatorluğu Padişahlarını kötülemek jön Türk’lerin ekmiş olduğu bir haset fesat kin ve nefret tohumlarının meyvesidir. Halbuki o mübareklerin döneminde yaşayan azınlıklar “Papazın kavuğunu görmektense Osmanlının sarığını görmeyi yeğlerim” sözleriyle Osmanlı Padişahlarının Adalet ve Hoşgörüsüne atıf yapmışlardır. Mübarek Ejdadına küfreden bir nesli yetiştiren kripto dönme ve devşirmelerin eserleri hep Türk İslam düşmanlığı olmuştur. Şimdiki kriptolar düşmanlığını Türk İslam değerlerine sahip çıkıyor görüntüsü vererek yapıyor. Saygı ve sevgi duyulan bütün değerlerimiz namert ayaklar altında çiğneniyor.

YORUM YAP