Bir akıllı ve bir deli dünyaya bir şaheser kazandırmış.. Akıllı sonunda deliyi sahiplenmiş de…

51

“Türkçenin derli toplu ilk sözlüğü” diye bilinen ‘Kamus-u Türki’ye vücut veren Şemseddin Sami’nin (1850-1904), yaşadığı dönemde Balkanlar’da fırtına gibi esen Arnavut milliyetçiliğinin simge ismi olduğunu, yıllar önce Prizren/Kosova’ya yaptığım ziyarette onun adına tesis edilmiş bir kuruluşu gördüğümde öğrenmiştim.

Dilimizin ilk ve en kapsamlı sözlüğünü etnik kökeni farklı biri yazmış…

Bir film izledim…

OED banisi James Murray..

İngiliz dilinin en kapsamlı sözlüğü olan yüz binlerce maddelik ‘Oxford English Dictionary’ (OED) de üniversite eğitimi bile olmayan bir İskoç’un -bilmediği ve konuşmadığı dil neredeyse kalmamış dil meraklısı James Murray’in- inatçılığa varan ısrarlı çabaları sayesinde vücut bulmuş…

Bu gerçeği öğrenmem için de geçen yıl çevrilen bir filmi izlemem gerekti.

‘The Professor and the Madman’ filmini… [Türk izleyicileri için film ‘Deli ve Dahi’ adıyla gösterimde.]

Filmin yapımcısı da olan senaristi ve başrol oyuncusunun projeye sonradan paralarıyla katılanlar tarafından dışlanmasıyla başlayan hukuki süreç yüzünden, daha doğrusu dışlananların filmin tanıtım çalışmalarına katılmayı reddetmelerinin de etkisiyle, ‘Deli ve Dahi’nin yeterli ilgiyi görmediği anlaşılıyor…

Oysa bir çok bakımdan ilgiyi hak eden gerçeklerle içli-dışlı bir film bu.

Reklam
Dr. W. C. Minor..

Filmin adındaki ‘deli’, akıl hastası olan ve o hastalığının azdığı bir dönemde Londra’da masum birini öldürdüğü için akli muvazenesi yerinde olmadığı teşhisiyle idamdan kurtulup kendisi gibilerin kapatıldığı bir cezaevine tıkılan Amerikalı bir tıp doktorunun sözlük projesiyle ilgisini anlatıyor.

W. C. Minor isimli ‘deli’, kapatıldığı cezaevinde İngiliz dilinin en eski örneklerini teşkil eden kitapları okuyup karşısına çıkan özel kalıpları Oxford’ta sözlük çalışmaları amacıyla oluşturulmuş kuruluşa göndermeye başlamış. OED’deki onbinlerce madde onun okumaları sonucu gönderdiği katkılarla oluşmuş.

Başrollerini Mel Gibson (Murray) ve Sean Penn’in (Minor) paylaştığı filmin benim için en ilginç yönlerinden biri, sözlüğü hazırlama sorumluluğunu üstlenmiş kişi ile sözlüğe madde katılımcısı raporlu deli arasında oluşan yakınlık oldu.

Deli doktorlarının elinden deliyi kurtarmak…

Kapatıldığı cezaevinde doktorlar sonradan hastalığının ‘şizofreni’ olduğu ortaya çıkan Minor’u ‘kobay’ olarak kullanarak iyice çıldırtttılar. Yemeden içmeden kesildi adam, çevresine olan ilgisini yitirmeye ve kendisine zarar vermeye başladı. Hapiste ziyaret ettiğinde onun bu durumunu gören Murray dayanamadı ve Minor’u ‘kobay’ olarak kullanan doktorların elinden kurtarmak için elinden geleni yaptı.

Çaldığı kapılardan ters yüz edilmeye aldırmadı ve yanına etkili birilerini de alarak kafasına koyduğu kurtarma misyonu için yetkili kişiye kadar ulaştı. Sonunda, İngiliz dilinin en kapsamlı sözlüğünün oluşmasına en kıymetli desteği vermiş olan adamı, tek dertleri onun üzerinden tıbbi araştırma yapmak olanların elinden kurtarmayı başardı.

Konunun yetkili makamının sahibi olan Winston Churchill, cezaevindeki doktorun tedavisinin ve cezasının kendi ülkesi olan ABD’de devamını sağlayacak bir karar aldı ve Minor ülkesine gönderildi.

Sözlüğü bir an önce bitirmesi için sürekli baskı altında tutulan ve görevi elinden almak için çeşitli yollara başvuran rakipleriyle de baş etmesi gereken birinin, artık işine yaramaz hale geldiği halde durumundan üzüntü duyduğu değerli bir ‘deli’ için çırpınması, yapılan yanlışı ortadan kaldırmak amacıyla gece-gündüz çalmadığı kapı bırakmaması benim aklımı başımdan aldı.

Reklam

Filmi izledikten sonra göz attığım konuya ilişkin kaynaklar beyaz perdeye aktarılan hikayenin büyük çapta gerçekleri yansıttığını doğruladı.

Günümüzde bırakın raporlu delileri bir yana, haksızlığa uğramış akıllılar için bile herhangi bir çaba gösterilmeyen bir durum var. Haksızlıklar bir türlü olmuyor, ancak sonuçları neredeyse tek: İnsanlar zor durumlara düşürülüyorlar.

Aileler dağılıyor, insanlar tek lokmaya muhtaç hale gelebiliyor, çocuklar anne-babasız kalabiliyor…

Kimse kılını kıpırdatmıyor.  

Bir şeyler söyleyerek haksızlıklara işaret etmeye kalkışanları susturmak için sesini yükseltenlerin sayısı ise hayli fazla.

‘Deli ve Dahi’ filmi yalnızca günümüz ile 100 küsur yıl öncenin bu çelişkisini daha iyi anlayabilmek için bile izlenmeye değer.

[Filmi Digiturk aboneleri ‘beinconnect’ arşivinden izleyebilir.

ΩΩΩΩ

51 YORUMLAR

  1. Eski Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci, 15 Temmuz’dan sonra Denizli ve Uşak’ta ‘Demokrasi Nöbeti’ne katılanlara hitap ederken neler söylemiş? (1 Ağustos 2016, Habertürk)

    “Bunları öyle bir cezalandıracağız ki bırak idamı, gebersek de kurtulsak diye yalvaracaklar. Bunları öyle deliklere tıkacağız ki, öyle deliklerde cezasını çekecekler ki, bunlar bir daha o Allah’ın güneşini nefes aldıkça görmeyecekler. Güneş yüzü görmeyecekler. Bir daha insan sesi duymayacaklar. Gebertin bizi diye yalvaracaklar. Gebertin bizi diye”

    Başka söze veya yoruma gerek var mı?

    • F.K.T Bey, bu sözlerin AK Partili bir sayın bakana ait olduğundan emin misiniz, yoksa hafızanız falan mi sizi yanlıtıyor? Bilgi kaynağınızı gözden geçireceğinizi ümit ediyorum. Bunlar, ruh ve akıl hastalığının iması gibi görünen laflar bu yüzyılda yaşayan bir faniye ait olamaz. Olsa olsa, bilmem kaçıncı yüzyılın ruhu ve aklı kararmış bir Engizisyon ‘şeyine’ ait olabilir. (Buradaki ‘şey’ sözcüğünü dileyen gönlünden geçen bir sıfat isimle değiştirsin.)

      Nihat Zeybekçi Beyefeni’yi gıyaben tanırım, kendisi iyi bir dindardır 🙂

        • Sn.bernar, putperest değil ateyizdir mim; putperestlerin de dindar olduğunu ise senden duyuyorum, galiba dindarlara putperest demek istemişsin ama onu dahi becerememişsin..?

          • Mim bir isim. Bernar da bir isim. Biri üç harfli, diğeri altı harfli. Ortaklaşa paylaştıkları bir harf yok. Buradan anlıyorum ki H. Gayret Biladerim yine aslan sütüyle yerine getirmiş hafta sonu vecibesini 🙂

          • İnandığı dinin vecibelerini aksatmadan uygulayanlara dindar denir. Evet putperestlerin de çoğu dindardı ve Allah’a da inanıyorlardı. Tarihi bilgiler de bazı Kuran ayetleri de bu gerçeği doğruluyor. Putperestliği bilmediğiniz açık. Size ancak “okumak şart” diye bir tavsiyede bulunabilirim.

        • Söylemek istediğim şey pek anlaşılmamış gibi -ama kabahat bende. Beyefendi’yi televizyon ekranlarında görmüşlüğüm vardır. “Ben dindarım” gibi bir şeyler söylediğini hatırlıyorum. Bu yüzden, “İşim gücüm yok bu Pazar akşamı, bir iş yapmış olayım, Beyefendi’ye kefil olayım” dedim.

          Demirel vakti zamanında “Bana ülkücüler suç işliyor detiremezsiniz” demişti. Ben de benzer şeyi söylüyorum: Bana bir AK Partili’nin evrensel hukuk ve adalet ilkelerine uymayan bir zihniyete sahip olduğunu söyletemezsiniz -boş buldukları arsaya AVM, olmadı cami diken insanların güzel ahlakını mı sorgulayacağız Allah aşkına?

        • Sn mim, olayı, “bizdeki laikçilik mezhebi önderliğinde ortaya çıkan müritler o kadar softa olmasaydı bütün bunlar olabilir miydi” şeklinde de sorgulamak mümkün:

          *******
          ….
          Bir yandan irfanı hür, vicdanı hür nesil dendi,
          Diğer yandan, akıllar “deizm”le şekillendi!
          Darbelerdi “hür”riyeti fasit daireye hapseden,
          Toplum işte böyle fitillenerek “şirk”lendi…
          …..
          *******

          • Bu arada Sn mim,
            Bazen değindiğim
            Konular epey derin
            Anlamanı dilerim:

            Değindiğim konular önemli ki rüyalarıma renk katmağa başladı… Aşağıda “gökten taş da yağar” dedim. Akabinde rüyamda gökten taş yağdığını tesbit ettim; çok net olarak uzun uzun seyrettim. Ard arda inen bomba gibi meteor taşıydı bunlar. Hadi bu neyse, sizi ilgilendirmez…

            M.K. Atatürk Paşamızın hatalarına değinip durdum. Sizi çok ilgilendiren bir konuydu… Onu da bir süre önce rüyamda gördüm… epey ilginçti. Bir yerlerden yanında bir kaç kişiyle yanıma geldi ve aramızda bir diyalog oluştu… Davet etmeme rağmen, çok ilgili partizanca siz, bir “Hayrolsun, anlat bakalım..” demediniz, ilgilenmediniz. Ya da altından bir çapanoğlu çıkar, neme lazım diye düşündünüz güvenemediniz, siyaseten siz!

            Anlayabildiği, etkilendiği ve kendisine öğretildiği kadar, hasbel kader katkıda bulunmağa çalıştı ülkeye. Üç beş gün yaşadı gitti. O’nu işinize geldiği gibi partizanca hep kullanıp durdunuz. Mehmetçiği zaman zaman müslüman halka karşı kullandınız. Kraldan fazla kralcı oldunuz. Ancak, üç beş günlük zaman diliminin ötesinde, sonsuzluğa adım attıktan sonra ona samimiyetle sahip çıkmadınız, Allah’ın kulu bir insan olarak. Oysaki dua kapısından hep birşeyler bekliyordu o. Bence, hala da öyle… Hatalarıyla bizim ülke olarak onu aşabilmemiz demek, onun için de aslında bir ümit kapısı. Hatalarının farkında, tekrarından rahatsız gibi geldi bana…

          • Siz önce dinci-dinbaz takımını layıkıyla bir eleştirin. Laikçilik mezhebi dediğiniz bunlara karşı duyulan tepkiyle hortlamıştır.

  2. “Ver mehteri” konusuyla yazacaktım araya işler girdi yarım kaldı…. Bir bu eksikti ne demek, fikir fikirdir paylaşmak gerek…

    *******
    Bizde çok şey şaibeli,
    Geri kaldık, tevekkeli!
    Üretkense baş üstüne,
    Aklı olsun, ya da deli!
    ….

    Onlara hırr, bunlara hor,
    Bölgemiz bir ateşten kor!
    Hırr-horlarla iş karışık,
    İş içinden çıkmak pek zor!

    Sözgelimi,.. dünya yalan,
    İblis kepçe, hayat kazan,
    Öyle bir şey yapalım ki…
    Hep birlikte kazan-kazan!

    Nefsi korla dağlayalım,
    Gelin dostlar, ağlayalım,
    İnsan olmuş param parça,
    Parçaları bağlayalım!
    …….

    Ortamı boş buldukları için, dış güçlerin kendi hesapları ve projeleri arasında sıkıştırılıp kalmışız. Bizi anlayan, anlamak isteyen yok (bu biraz da yol yordam bilmeyişimizden, iletişim eksikliğimizden). Kürt meselesini hep kullandılar, tamam. Kürt ayrılıkçılar da talep olduğu için ABD’yi İsrail’i kullanmağa çalıştı durdu. Herkes birbirini kullanmağa çalıştı. Eskiden beri bu sorun hep geleceğe itildi, kabak patlayacaksa gelecek nesillerin başında patlasın dendi adeta. Sorun diğer sorunlar arasında öncelikli bir konu olarak görülmedi. Sebep, terörün bitmemiş olması(ydı)… Türkiye kendi açısından haklı(ydı).

    Kronik bu sorun sadece bizim değil bölgedeki bütün ülkelerin sorunu olduğu için, eskiden beri ülkemizdeki bütün liderler, bugün hayatta ve hatta aktif siyasette olanlar dahil bölgemize has bu sorunu paylaşmak için bölge ülkeleriyle bir araya gelinmesinden yana(ydı). Bunun gayesi bu insanlara bölgede bir şekilde ilave bir yer açmaktı. Bu konuları gazetelerde çıkan analizlerden bizzat okuduğumu hatırlıyorum. Şimdi, bölgemize baktığımızda Suriye diye aklı başında bir ülke pek kalmadı. Harabeye dön(dürül)dü. Irak desen öyle. İranın durumu son olaylarla zaten meydanda. Bize inisiyatif alma konusunda elverişli bir fırsatı olamaz mı bu durumda? Herşeye rağmen bölgede sağlam ülke Türkiye, çok şükür. Bir taraftan sıcak temas halinde olsa da diğer taraftan önemli bir değişime önayak olabilir (mi?).

    Türk ve Kürtlerin önderliğinde bölgemizdeki ortak sınırların herbirinin içersinden biraz pay vererek dost ve özerk bir bölge tahsis etme işine girişilemez mi? Başka ülkelerin sponsorluğunda (misal; ABD-İsrail/Rusyanın siyasetiyle) potansiyel böyle bir oluşum bize düşman olacak şekilde kurulacağına, böylesi daha iyi bir seçenek değil mi? Çözüm sürecinde buna benzer planlar gündeme gelmişti sanırım. Daha sonra Suriye olayı patlak verince oportunist pkk bu süreci bozduğunu ilan ederek büyük hayallere kapıldı, Türkiye’nin dostu olmayan pyd/ypd grubu adına dış güçlere yanaştı. Yani, güvenilmez olduğunu bir sefer daha göstermiş oldu. Bunları bir kenara bırakarak-muhatap almayarak, Türkiyede Türk ve Kürtlerin önderliğinde, eli kanlı pkk eşdeğerlerini de işe karıştırmadan böyle tarihi bir gelişmeye imza atmak mümkün değil mi?

    Mümkünse, otonom bir oluşum bölgedeki Kürt-Türk-Acem-Arap-Zaza-Türkmen liderleri ve karma meclisi tarafından dönüşümlü olarak (misal: Başkan dönüşümlü-Başkan yardımcısı daima kürtlerden liyakatlı biri tarafından) yönetilsin (yönetilmeli). Bu fırsatta, Halifelik kurumu da tekrardan tesis edilerek burada konumlandırılsın (konumlandırılmalı). Halife İslam ve semavi dinler konusunda uzman ve aynı zamanda tabii bilimlerden birinde doktoralı olmuş olsun (olmalı). Bunun için her bir Müslüman ülke kendi adayını önersin durumları hassasiyetle ve hakkaniyetle incelensin, ancak en liyakatlı kişi seçimle Halife olsun (olmalı).

    Bu şekilde, ayrı etnik kökenden oluşan, aynı dinin mensupları Allah rızasına uygun hakiki birer kardeş gibi, bir arada yaşayarak özlenen bir huzur ortamı örneği versinler (vermeli). Petro-dolarlar burayı ihya etsin (etmeli). Katılımcılar arasında her anadilde en iyi okullar ve Üniversiteler-Teknoloji Enstitüleri burada kurulsun (kurulmalı). Komşu ülkelerin parlak öğrencilerine burslar verilsin (verilmeli). Yemyeşil en güzel çiçekli bahçeler burada tanzim edilsin (edilmeli). Nostaljik Babil Kuleleri bir değil iki olsun (biri İslam öncesi dönemin sembolü-turistik! Diğeri daha modern İslamın Allah rızasına uygun yüzünü ve yükselişini sembolize edecek bir yapı olmalı ve aynı zamanda finansal bir merkezi barındırmalı). Halife Ordusu-Savunma/Barış Gücü kurulmalı, her müslüman ülke en seçkin askerlerinin bir kısmını buraya göndermeli. Bu oluşum İsrail dahil, bölgedeki bütün komşularıyla iyi ilişkiler içersine girmeli. Kendi başına buyruk, dini veya etnik cemaat, klüp dernek faaliyetine izin verilmemeli (hele hele eline silah alıp ortalığı kana bulayan DAEŞ marka olanlar). Cemaatleşmede ısrar edenlere şeffaflık ve periyodik denetlenme şartları koşulsun…..

    …..
    Sayın baylar ve bayanlar,
    Çalışırsak olur bunlar!
    Didişmekten çok yıprandı,
    Huzur bulsun müslümanlar!

    Bu da ne lo, diyen varsa,
    “Allah Bir”ken şirk koşarsa,
    Gökten birgün taş da yağar!
    Aidiyet bu kadarsa….

    Başımız dik, alnımız ak,
    Sorumluyuz, müslümansak,
    Neyse dinden nasibimiz,
    Kur’an bize eşsiz kaynak!…
    ….

    Ne bir filim, ne dizidir,
    Ne de hayal fantezidir,
    En erdemli rehber bize,
    “Akıl*İman Sentezi”dir!
    ….
    *******

  3. Doğuda bir laf var! Nalınada vuruyor mihinda! Bu laf kendisini “NALBANT” olarak tanıtıp dah sonra cekici mih yerune! Nala vurup nali yerinde kaydirp mıhide tırnak yerine ayaklarındaki
    yumuşak etelerine çakip Atları ve öküzleri sakat edip köylünün ekinini tarlada çürümesine ve hayvanların kış boyunca yiyeceğini de dağda çüruten nalbant. popilerliğını korumak için efendim ben MIHI (çivi) çakarken öküz ağağını çekti at’da beni çifteledi. Diyerek kendisinin suçunu atlara ve öküzlere atip kõyluleri açlığa mahkum eden Nalbantlardan ve onların savunucularından bu sitede ve Türkiyemizde miliyonlar olduğu müdetçe biz adam olamayız!
    Nasıl olsa suçu atacak Cemaat var.
    Nalınada vurun Mıhınada. Zaten sizlerde bu yakışır.

  4. Merhaba,Ahmet bey! Sizi hiç bir zaman kırmadım, ve istediğiniz belgeleri size ulaştırdım.
    Bu sefer benden isdediklerinizi kendiniz yayınlayın.
    Benim vaktim yok.
    Ha yayınlarken benim ismimi kullanabilirsiniz, merak etmeyin bu aramizda kalır.
    Ahmet bey! Bilmem hatırlarmısınız, ingilizce bir sitede gerçek Ahmet bey olarak iki 3 kelimelik bir yazi yazmıştınız, gene o zaman burada sizden sormuştum.
    Yani sizin bana ilk sorduğunuz sorudan bu tarafa bildiklerinizi bana yazdırmak için biraz cambazca hareket ettiğinizi anlamıştım! Fakat, korkunun acele faydası olmadığını anlamanız içın, sizin maksadınızı açiklamak zorunda kaldım. Ben mertlikden yanayım.

    Bakınız Zekeriya Özü benim haricimde buradaki çok bilmiş yorumcular Gülenci olduğu idia ediyorlardı!
    Ben ise Erdoğancı olduğunu yaziyordum! Şimdi Kılıçtaroğlu konuyu eşelemeye başlayınca! Busefer günah keçisi olarak gerçek suçluların uşaklığını yapanları seçtiler.
    Õrnekmi istiyorsunuz?Burhan Kuzu! Şimdiye kadar Sarayın #1 Adamıydı…..
    Kusurumu bağışlayın istediğiniz beleleri danıskası sizde var ken beni kullanmanıza babamın oğluda olsanız daha fazla musade edemem.

  5. Ben bugün Bernar Beyin geçen günkü yazdıklarıyla ilgili yazacaktım ya neyse biraz da konuyla ilişkili oldu, yazalım artık. Önce şu “kimse kılını kıpırdatmıyor” serzenişini cevaplıyayım. Fehmi Bey böyle diyor ama galiba bir yanlışlık var. Ben geçen adalet camiası için yazmıştım, Bernar Bey konuyu başka yere taşıdı, keşke daha çok kişi bu sorulara cevap verseydi, kendisine “konuşma kırıcılığı yapmayın” derken bırakın başkaları da fikrini söylesin anlamında demiştim. Çünkü sorular herkeseydi, sadece Bernar Beye değil ya neyse.
    Bence mesele şu: Muhalefet (CHP ve bütün diğer partiler, kapatılmayan sendika vs ler) bütün mağdurları mağdur kabul ediyor mu? Büyük oranda hayır, hatta çok defa zulmü teşvik bile ediyorlar. Hatta burada muhalis sıfatıyla yazan bazı arkadaşlar bile seçmece adaletten yana olabiliyor. Mesela Kılıçdaroğlu 17 Aralık operasyonunu haklı buluyor ama o operasyonu yapanları terörist olarak niteliyor. Bir kişi Cemaat’ten sayılıyorsa onun hiç bir hukukunu savunmak mümkün mü? Söylem olarak bile bunu dillendirmiyor ve kendilerince iktidarla kim “Fetöcü” yarışına girip buradan ülkeyi kurtaracaklar. Yani zaten bu hukuksuzlukları baştan onaylamışlar, arada “Cemaat’ten olmayanları niye cezalandırıyorsunuz” yada “niye falancalar da Cemaat’e yakınken cezalandırılmıyor” serzenişindeler.
    Aslında Bernar Bey 13 Şubat’taki sorularıma cevap verirken önemli bir şey söylemiş, sanırım bize yol gösterir. İfadesi şöyle “Eğer mesele Cemaat’in yönetici çetesi ve onun bürokrasi içindeki operasyonel vurucu timinin sivil ve meşru hükümete (AK Parti hükümeti) karşı bir hamlesi ise, yolsuzluk dahil her şey teferruattır, ilke ve görev, hükümetin yanında saf tutmayı gerektirir.” Şimdi dünyanın her yerinde demokrasi ve hukuk; hükümetleri ve onların icraatlarını sınırlama ve kurallara bağlama esasıyla gelişti. Çünkü güç hükümettedir ve sınırlandırılmalıdır, hesap sorulabilmelidir ve Sayın Bernar Beyin fetvasıyla bir hükümet herşeyi kendine karşı bir hamle sayar ve olan olur.
    O operasyonları yapanların niyetini okuma işini kim yapıyor? Niyet okumaya göre hırsız yakalayalım döneminden buraya geldik. Nitekim 17/25 Aralık operasyonlarını yapan yargı ve emniyet güçleri legal ve normal yollarla oraya gelmiş insanlardı. Yani legal hükümetin legal olmayan yolsuzluklarını başka türlü zaten soruşturamazsınız. Bu konuyu bence Bernar Bey açıklamalı, nasıl bir yolsuzluk operasyonu olursa meşru olur, nasıl olursa bir kliğin hamlesi olur? Buna kim karar verir? Böyle bir yol açınca sonu buraya çıkması normal değil midir?
    Türkiye’de mesele hukuk, ülke vs. değil de grup ve parti çıkarları olduğu için bu konuda siyasetçiler tarafından böyle pişkin bir ikiyüzlülük sergileniyor. Bernar Beyin fetvasını da alan bir hükümet her türlü muhalefeti elbette hainlik ve düşmanlık olarak yorumlayabilir ve bunu da yapıyor. Bu Cemaat’e yapılınca hoş görüp (Bernar Bey “ben hoş görmedim diyecektir, sözüm O’na değil hoş görenlere) Cemaat devreden çıkınca vaveyla etmek samimi değil.
    Ama Bernar Beye sormaya devam etmek zorundayım. Benim anladığım (bu fetva mucibince) Erdoğan ve ortakları hiç bir hukuksuzluk yapmamışlar, zaten onlara karşı bir kısım klikler hamle yapmış, onlar da bunu savuşturuyorlar. Bernar Bey bu konuda sanırım epeyce açıklama yapar. En çok hükümeti eleştiren de o.
    Belirtmeliyim ki burada ve bütün medya organlarında Hizmet Hareketine yönelik hemen hiç eleştiri göremedim. Çok sayıda yanlış bilgi, karalama, suçlama, iftira, çarpıtma, yalan haber abartma vs. var ama adam gibi eleştiri yok neredeyse. Keşke eleştiri kültürümüz olsa ve insanları yok etmeden önce incelesek ve eleştirsek. Söz, eleştiri olursa ciddi cevaplar vereceğim, daha önce olduğu gibi. Umarım o da olur.
    Bernar Bey’e yaklaşımlarıyla ilgili daha uzun yazmak isterim, inşallah vakit olur. Kişileri asla eleştirmiyorum, fikirlerini, yaklaşımlarını eleştiriyorum. Kişileri zaten tanımam, bilmem. Eleştirilerim burada ifade edilen fikirleredir. Bir de kendisinden istirhamım potböri yapmayalım, yani falan ve filan da şunu yazdı deyip toptan eleştirmeyelim. Ben kendi yazdıklarımı bilirim, onlara cevap veririm. Başkası ne yazmış, Cemaat’te miymiş değil miymiş bilmem. Bana hitaben yazarken lütfen benim sorularıma cevap verin veya benim yazdıklarım üzerinden konuşalım. Ama burada kim olduğunu bilmediğim bir yorumcunun yazdıklarını tartışmak istemem doğrusu.

    • Cemaat eleştirisi görmedim deyince siz, şöyle bir soru aklıma geldi. Darbe üzerinden 4 yıl geçti neredeyse. Hala devam eden operasyonlar, davalar, açıklığa kavuşturulamayan (siyasi ayak) konular. Şunu merak ediyorum bu örgütü tarafsızca inceleyen belgesel, kitap, web sitesi gibi temel kaynaklar nelerdir? Örneğin iki saatte durumu özetleyen bir belgesel video var mi? İçerde ve dışarda. Örgüt şeması nerede? Tepedekini biliyoruz. Yerini de. Ama 2. seviyedeki ve alttaki örgüt yöneticileri kimler ve neredeler? Kaçının üzerine ne kadar ödül var devletçe verilen? Örgütün mal varlıklarının 20 ile 50 milyar dolar arasında olduğu tahmin ediliyor. Yurt içi varlıkları epeyce devlete geçti. Ama hala yurt dışında ciddi bir varlıkları var. Dolayısıyla kesinlikle incelenmeyi ve eleştiriyi hak ediyor. Ama hem cemaat kapalı kutu her zamanki gibi hem de karşısındakiler değerlendirme konusunda beceriksizler. Bunun bir sebebi de hepsinin bir şekilde dirsek teması olması (siyasi ayak), bu sebeple Pandora’nın kutusunu açmak istemiyorlar. Meclis araştırma komisyonu raporunu dahi yayınlayamadılar (zaten fasa fisoydu) ve kapattılar. Sözcü ve Cumhuriyet gibi gazetelerin bile fetöcülükten ceza aldıkları düşünülürse herkesin konuşmamayı tercih etmesi normal. Ama sonuçta problem duruyor ortada. Cemaat ve şimdi FETÖ denen dev bir örgüt var. Taraftarlarından ciddi bir dönüş de yok gibi. Üstelik yapılan haksız uygulamalar daha da keskinleştirmiş gibi örgüt elemanlarını. Bu yapıyla ve benzerleri ile mücadele bilgilendirme ve açıklıkla eleştiri ile olabilir. Örgütün gerçek anlamda çözülmesi ancak böyle olur. Şimdi karalama, iftira, haksız uygulamalarla sadece vakit ve irtifa kaybediliyor. Ayrıca buradan edinilen derslerle diğer denetimsiz cemaatlerin de kontrol altına alınması düşünülmeli. Bizde iktidar bunu amacına uygun kullanma olarak anlıyor, sonra ipin ucu kaçınca Allah affetsin diye geçiştiriyor. Halbuki bu tür yapıların vakıflar gibi açık ve çok sıkı denetlenebilir olması gerekiyor. Yoksa vahim sonuçlarla tekrar tekrar karşılaşacağız gibi görünüyor.

    • Hakan bey bir soru… .Adil öksüz Hocanın en yakın mollalarından biri miydi.? Değilmiydi?..Hoca bir röportajında bu adamı hiç tanımam dediğinde.. diğer mollaların nasıl bir kırılma yaşadığından haberiniz varmı yokmu…? Sadece buna cevap vermeniz yeterli…

      • Hakan beye ikinci bir soru…Hizmet kurumlarında mı çalıştınız mı…
        Art niyetli olarak algılamayın…Verdiğiniz cevaba göre size bir kaç soru daha sormak isterim..

  6. Kim Milyoner Olmak İster yarışma programında (Murat Yıldırım zamanında) bir soru soruluyor. “Cumhuriyet ilan edildiğinde Atatürk kaç yaşındaydı?”. Cevap şıkları 32, 42, 52, 62 şeklinde. Yarışmacı 20 yaşında bir gazetecilik yüksek okulu öğrencisi. Bilemiyor ve %50-%50 joker hakkını kullanıyor. Geriye 42 ve 62 şıkları kalıyor. Yarışmacı yine bilemiyor ve telefon joker hakkını kullanıyor. Telefon jokeri önce 62 diyor ancak son saniyelerde 42 diyor. Yarışmacı da arkadaşıma güveniyorum diyor ve 42 diyerek soruyu doğru cevaplamış oluyor.

    Murat Yıldırım şaşkınlıkla yarışmacıya soruyor. Cumhuriyet ne zaman ilan edilmişti? Yarışmacı 1923 diyor. Atatürk ne zaman doğmuştu? Yarışmacı 1881 diyor. O zaman bu iki rakamı çıkartacaktınız, soru aslında basitti diyor. Yarışmacı da tamam ama emin olamadım diyor.

    Benim yorumum şu. Yarışmacı aklından (1923 – 1881 = ?) işlemini yapmaya çalışıyor fakat başaramıyor. Bence bu normal sayılır, anormal olan şu. A – B = (A – C) + (C – B) özdeşliği ya öğretilmemiş yada yarışmacı öğrenememiş. Böyle çıkartma işlemleri 1923 – 1881 = (1923 – 1900) + (1900 – 1881) = 23 + 19 = 42 şeklinde pratik olarak yapılır.

    Bu kadar basit fakat bir o kadar da yararlı özellikleri öğretmeden ortaokul, lise mezunları veriyoruz. Sonra da seçmen neden bu kadar cahil siyasetçilere prim veriyor diye şaşırıyoruz. Ben Ali Babacan dışında bu basit özelliği bilen siyasi bir lider olduğunu sanmıyorum.

    Not : İnternette ABD’deki lise öğrencilerinin blog’larına bir göz atın. Onlar da anlamadıkları şeyleri arkadaşlarına soruyorlar. Fakat cevaplar öğretici ve dürüst oluyor. E-ödev şeklinde hazıra konucu bloglara ben rastlamadım.

    • Adı üstünde E-ödev şeklinde olmasa da benzer siteler var. Dışardakilerin çoğu yahudi marka kapitalist soyu. Zor durumda kalmış öğrencinin sorununu/problemini çözen sitelere rastlamak mümkün. Meraklıysan, abone oluyorsun veya kredi kartınla trink ödüyorsun. Problemini çözüyorlar. Bu vesileyle yahudiyi anmamın sebebi var. İnternet üzerinden dünya kamuoyuna şırınga edilen oldukçe ilginç başlıklar altında, dikkati çeken önemli konularda (sağlık, sosyal, finansal, teknoloji vs) elektronik sunumlar oluyor. Merak edip bilgilenmek için girebiliyor insan. 3-5 dakika biter sanıyorsunuz, bitmek bilmiyor… Bir bakıyorsunuz 40-45 dakika geçmiş. Hala baklayı ağzından çıkaran yok! tabi arada reklam üstüne reklam, bunlardan vurgunu vuruyorlar. İnternette bir seferinde bunlarla ilgili genel şikayetlerin peşine düştüm. Bu tür şeylerin pek çoğunun İsrail’den kaynaklanıdığını okudum.”Ah şu, sinekten yağ çıkarmağa çalışan yahudi zihniyeti” dedim kendi kendime.. Bu şekilde yüzbinlerce dolar para (belki de milyonlarca) para vurgunları var, dünya internet arenasında…

  7. ”’2002-2006 yılları arasında Genelkurmay Başkanlığı yapan Hilmi Özkök, FETÖ üzerinden kendisi hakkında yapılan yorumlara tepki gösterdi. Özkök, “Önceleri ‘Varsın desinler, gönülleri hoş olsun’ dedimse de bunların yoğunluğu o kadar arttı ki eşim, çocuklarım, torunlarım ve sevenlerim acı çeker oldu” ifadesini kullandı.””
    Ordumuzu teslim ettiğimiz Komutanın hali vah Vatan için Şehid olan Memed im .

    • Hilmi paşa ne yaşamış ki, MGK nın 2004 kararlarından ötürü ailesine ve kendisine birşey diyen mi olmuş. Kendisinin MGK nın askeri kanadının başındaki biri olarak aldıkları kararlar nedeniyle bugün ülke nüfusunun %70-80 i muhtemel terörist olarak itham ediliyor. Buna siz de dahil siniz Ahmet bey!

      Hilmi Özkök paşanın sözcüye anlattıklarından dolayı acıma duygusu oluşmadı bende, ama genelkurmay başkanı olarak evinden karargaha sefer tasıyla yemek taşıması gerçekten acınası bir hal idi.

  8. ”’ Mansur Yavaş, sinema oyuncusu Fatma Girik’in Ankara’da tedavi olduğu sırada Şehir Hastanesi’ne gitmeye çalışırken yanlış yerden döndüğünü ve hastaneye ulaşmak için iki kez tur attığını anlattı. Yavaş, ‘Vallahi kavşağı haritayla çalışmak gerekiyor. Ancak bu kadar kötü ve karmaşık planlanabilir’ diye yakındı.

    Şehir merkezini Bilkent Üniversitesi Kampusu, Bilkent Yerleşkesi ve şehir hastanesini bağlayan bu kavşaktaki sorun, şimdilik uyarı tabelalarıyla çözülmeye çalışılıyor.”
    Çok doğru söylemiş .Bu sorun Türkiyenin her şehri için geçerli.Maalessf istanbulda bir yerden bir yere gitmek için müneccim olmak gerekiyor.
    istanbul a hizmet için geldiğini iddia edenler öncelikle yapacak birşey bulamıyorlarsa bu işe el atıp şehrin her köşesini tabelalarla donatabilirler , Avrupa şehirlerinde olduğu gibi .Yoksa kayak tatillerinde gezmekle sorunlar çözülmeyecek.

  9. Öncelikle Nurdan hn a merhaba demek istiyorum .Sorularınıza cevap vermediğinizi düşünüyorsunuz.Lakin kim ne malı götürmüş yazmamışsınız. Bu kadar götürüldü deniyor ancak sokak dedikodusundan başka birşey değil.Bugün de bir yorumcu boğazda yalının verildiğini iddia ediyor serbest bırakılma karşılığında.
    Öncelikle şu konuyu açıklayalım birileri verdiyse hakikaten şerefsiz ve haysiyetsizdir allah a havale ederiz .peki ya Verildiğine şahit olan , duyan gören eğer bunu açığa çıkartıp suç duyurusunda bulunmuyorsa O verenden daha şerefsiz ve aşağılıktır.
    okadar çok safsata dolaşıyor ki yok 20 milyar dolar uçakla yurt dışına çıktı yok şu alındı bu alındı. mahalle kadınlarının dedikodularını geçiyor.
    peki bizi idare edenler diyelim ki her naneyi yedi malı götürdü . Nerde savcılar nerede hakimler neden araştırmazlar? Diyeceksiniz ki sürülüyor tehdit ediliyor peki hiç mi aralarında bu sürgünü göğüsleyecek namuslu hakim savcılar neerde bunlar.
    Herkes görevini mesleki icab ve kurallarına göre yapmalı.Korkmadan beka kaygısı düşünmeden .İnsanlar vatan için canlarını verirken korkarak görevlerini yapmayanların Bu memleket için tek bir kelime etmeye hakkı yokdur.

    • Yolsuzlukları anlamanın en kolay ve güvenilir yolu şudur. 1) Bir kişi ödediği verginin çok üstünde bir servete sahipse ve çok para harcıyorsa yolsuzluk yapıyor demektir. 2) Bir kişi veya şirkete devletten veya belediyelerden art arda işler veriliyorsa kayırmacılık/yolsuzluk yapılıyor demektir.
      Sizce bu iki tanıma uyan kişiler ve şirketler çok sayıda değil mi? Bu yolsuzluklar kağıt üzerinde yasal olarak yapılabiliyor, bunu da unutmayın. Geri ödemeler de bazı derneklere bağışlar, havuz medyasına reklam vermek ve başka benzeri yollarla yapılıyor. Ortalık çoğu yasal fakat ahlaksız ilişkilerle dolu.

      • açık ve net bilgi olmadan kimsenin servetini bilemem. en büyük ihtam sahibi CBnı ve ailesinin çok para harcadığı görülmüş müdür? şikayet edeceğine o zaman ahlaksız yasalar yapma kardeşim senin tuttuğun parti zamanında aynı yasalar yokmuydu?

  10. “…Aileler dağılıyor, insanlar tek lokmaya muhtaç hale gelebiliyor, çocuklar anne-babasız kalabiliyor…

    Kimse kılını kıpırdatmıyor.”

    Yükselen ırkçılığa rağmen herkesin üç maymunu oynadığı uygar dünya karşımızda kabak gibi dururken inşallah bu sözleri; yaklaşık 4milyon mülteciye bakan, kendi kursağından kısıp garip gurebayı yedirip içiren ve bana mısın demeyen asil türk milletine ve onun seçtiklerine söylemiyorsunuzdur..! Allah korkun emi…

  11. Adelet mülkün temeli derlerdi de neyin temeli derdim. Anlamını yeni anladım daha şimdi. Cumhuriyet gazetesinin iki gündür yaptığı haberi Yıldıray Oğur’dan okuyunca kesin öyleymiş diyor insan. 15 Temmuz kahramanı polis İstanbul Emniyeti istihbarat Başkanı yapılıyor. Kendisinin ve eşinin üzerindeki mal varlığı boğazda yalıdan yurt dışı hesaplara kadar hesapsız. Fetö borsasının bir ucuna ulaşılmış nihayet ama üç senedir soruşturması bitmiyormuş. FETÖ soruşturmasından kurtardıkları arasında hükümete yakın Çalık holdingin prensi de varmış. Boğaza nazır yalı karşılığında elbette. Adalet ah adalet (Sistemi) sen nelere kadirsin. Vezir de yaparsın rezil de.

    • Yıldıray Oğur’un “FETÖ Borsası” ile ilgili Karar Gazetesi’ndeki yazısında geçen şu ifadeleri de ben eklemiş olayım (https://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/hukukla-iltisak-ve-irtibati-koparinca-12812):

      “Muhtemelen muhafazakar çevreler haber Cumhuriyet’te çıktığı için iddialara şüpheyle yaklaşmıştır. Halbuki haberdeki vahim iddiaların kaynağı İçişleri Bakanlığı mülkiye müfettişinin raporu.”

      Yıldıray Oğur’un herifin akıllara ziyan mal varlığının dökümünü verdikten sonraki inceden alaycı aşağılaması da pek yerinde olmuş:

      “Arnavutköy’de bir taşınmaz, Bahçeşehir Koleji’nde eşi ve kendi adına yüzde 7.5’şer hisse, muhtelif tarihlerde 3 adet Mercedes marka otomobil ve Land Rover marka arazi aracı, 2017-2018 yılları arasında hesabında 3 milyon 287 bin 770 TL, eşinin hesabında ise 259 bin 339 TL’lik bir artış, yurtdışı hesapları ve bunlara yapılan iki para transferi, 2018’de Belçika’dan hesabına gönderilen 130 bin Avro, kendisi ve eşine ait 2 ayrı banka kasası.

      Heyecan olsun diye polislik yapan çok zengin bir ailenin mensubu değilse, bir emniyet müdürünün bu kadar mal varlığı olmaz.”

      FETÖ ve 15 Temmuz adeta ye ye bitmez bir ganimet sofrası. İlişen malı götürüyor.

      Bir de gençleri kınamıyorlar mı “Gençlerin bazıları emek sarf etmeden kısa yoldan köşeyi dönme derdinde” türü laflarla.

      Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Anayasa Profesörü, eski AK Parti milletvekili Kuzu Burhan ile Gülen Cemaati’nin ‘Kahraman’ Başsavcısı Öz Zekeriya uyuşturucu baronu katillerin kucağına oturmuş.

      Damat kutulardan taşan yeşillerle Kanal İstanbul güzergahındaki arsaları kapatmış (pisilik ortaya çıkınca mahkemeye koşturumuş ve sadece bir gün içinde bununla ilgili tüm haberlere mahkeme kararı eliyle erişim yasağı çıkarmış!).

      Bir yüzüğü ile gelenin mal varlığının eriştiği boyutları muhtemelen kendisi de bilmiyordur listenin kabarıklığı dolayısıyla.

      Sadece İstanbul değil Türkiye Emniyet Teşkilatı’nın başındaki İstihbarat Müdürü FETÖ’yü fırsata çevrimiş yat yalı sahibi olmuş.

      Bir de utanmadan gençlere ahlak dersi vermeye kalkışıyorlar.

      Sevdiğim ve sıkça dinlediğim bir ezgide, “Haramilerin saltanatını yıkacağız. Bekle bizi İstanbul” sözleri geçer.

      Korkarım ahali derin uykulardan uyanıp yağma altındaki İstanbul’a yetişinceye kadar, haramilerin atı çoktan Üsküdar’ı geçmiş olacak, ve bunların yağmaladığı şehirden de geriye tıkındıkları domuzların (pardon, besili ve lezzetli Arjantin inekleriyle süt kuzularının) kemikleri kalmış olacak.

      • 15 Temmuz’dan sonra kimlerin anormal bir şekilde zenginleştiği mutlaka araştırılmalı. Tabi ki bu Hükümet dönemi için söylemiyorum bunu, bunlar yolsuzluğun her alanında zirve yaptılar. Bunların seçmenleri de suçludur.

  12. “Kimse kılını kıpırdatmıyor” cümlesinin muhatabı siyasiler elbette.

    Çünkü haksızlıkların ortadan kaldırılması ve yaşamın normalleşmesini sağlamaya çalışma vadiyle siyaset sahnesinde yer alıyorlar.

    “Kılını kıpırdatmayan” siyasiler yaptıklarından olduğu kadar yapmadıklarından da sorumludurlar.

  13. Fehmi bey! Ben çok lezetli yemek yaparım ve kendi pişişirdiğimin haricinde yemek yemem.
    Çevrem ve arkadaşlarım da benim yemeklerimi
    severler.
    Benden tarifini isterler, ışte onu beceremem. Sebebine gelince, yaptığım yemekleri o an evde ne varsa onu kullanırım ve ne kattığım bilmem. Diğer bir özeliğide ne kadar yersen ye kilo aldırmiyor.
    Yemeklerime şimdiye kadar tek bir rakip çıktı.
    O rakip sizin yazılarınız.
    Sizin yazılarınızdan sadece bir paragraph dahi okuduğum zaman 500 sayfalık bir kıtap okumuş kadra bilgi sahibi oluyorum, buna rağmen okumaya hiç doymiyorum.
    Hani bazi insanlar makama paraya saltanata doymazlar, ve hazine ararlar ya.

    Sizin yazılarınız sayesinde ben ve benim gibi düşünenler aradıklarımizı buliyoruz! Çünkü bizlere aci ve tatli bilinmiyenlri anlatan yazılarınızın, her biri ayri,ayri birer hazine.

    Bugünkü yazınızın son paragraph’laride İnsanlımızın insanı özeliklerinin sifirin altında eksi derecelere düştüğünüde güzel õzetlemiş.
    Yapılan zülümlere atılan iftiralara, karşi bir kelime yazsan, hemen atağa geçerler.

    Neyise yorumumu burada noktalayıp! Çok değerli kardeşim H Gayretin dedeiği gibi gidip biraz gazete küpürlerini kesip buraya yapıştırayım

    • Nurdan abla haklı gerçekten, sayın yazarın yazılarına doyum olmaz, hazır konu ev yemeklerinden açılmışken nurdan abla; öyle rastgele malzemelerle ben yaptım oldu falan diye yemek olmaz, olsa da işte bu yazı gibi olur, kabak tadı yani… hayır bi çerkez kadınının yemek konusundaki maharetini tartışacak değilim, deneysel mutfağa da karşı değilim ama güzel yemek; kurallara ve malzemesine uygun yapılan yemektir ve mutlaka sevgiyle pişirilmiş olmalıdır. Nurdan ablacım, ayrıca size parisi gezdirebilmeyi çok isterdim ama inanın bu sıralar fransanın pek tadı yok ama bi fırsat çıktığında sizi taşralık yerlerdeki gizli kalmış lezzetlerle, butik üretilen köy peynirleri ve şarap çeşitleriyle tanıştırmayı gerçekten çok isterim, tadımlık tabii..:) bizim tulum peyniri ve karsın gravyeri, çeçili gibisi de yok ama neyse… hele şu sarı yelekliler bi evlerine dönsün bakarız, en kısa zamanda görüşmek ümidiyle öpüyorum…

      • Akp daha neyi ödesin ahmet bey; geçmişin imf borçlarını ödeyip tahsildarlarını da geldikleri yere postalamadı mı? Ödenen borçları yiyenlerle ödeyenleri aynı kefeye koymak sizce doğru mu?

  14. El oğlunun suçu-sabit şizofrenik hastası bile hapishanede başına gelen herşeye rağmen zihnen odaklanmış eser vermiş. Sonradan film de yapanlar olmuş. Bizde “the cemaat” üyeleri hep okumuş, eğitimi yüksekçe bir kesim deniyordu. İnsanlar haksız bir şekilde içeri alınıyorsa ki bu durum sisteme karşı derin bir içerleme ve birikim yaratır. Bir anket yapılsa bir çoğunun günün şartlarında suçsuz oldukların inanan çok çıkar. Acaba bizdeki istatislikler nasıl? Geleceğin potansiyel liderleri bizde önce, bir bahanesini/fırsatını bulup “içeri” buyur ediliyor. Demirtaş kitap yazmış epey de satmış deniyordu. Kazandığı parayı nereye bağışlamış bilemem ama Erdoğan da çıraklık öncesi döneminde içeri buyur edilenler arasındaydı (galiba kitap falan değil, duygudaşlarına epeyce mektup yazmış deniyordu).

    “Ergenekon”culardan suçlu suçsuz içeri alınanlar oldu. En fazla kaç yıl yatan oldu? İçerdeki üretkenlikleri kitap yazan, resim yapan, mektup yazan ne düzeyde idi? Benimki de merak işte…. Neticede stresli bir ortam bile olsa bu da milli ve yerli üretkenlikte/entelektüellikte bir göstergedir.


    Bizde çok şey şaibeli,
    Geri kaldık tevekkeli!
    Üretkense baş üstüne,
    Akıllı olsun ya deli!
    ….

    15 Temmuz olayından sonra bizde içeri alınanlar n’olucak? Bence şu yapılmalı(ydı). Bizzat karışanları suç üstünde yakalananlar suçlarının cezalarını ergenekoncuların en militanı olan suçluları kadar, hata fazlasıyla cezalarını çeksinler. Ancak, diğerleri, özellikle suçluluk durumlarınla kesin delil olmayanları, bir psikologlar-sosyologlar-din alimi heyeti oluşturup hapishanelerde 2-3 aylık özel bir eğitim-özeleştiri programdan geçirilmeli. Şahsi hasımlaşma sebebiyle de olsa ülke/devlet aleyhine bir daha herhangi bir teşekkülde kesinlikle yer almamaya and içirilmeli ve Kur’ana el bastırılmalı. Devlete/ülkeye sadakat yemini ettirilerek serbest bırakılmalı. Ve hatta Pensylvanya sakini o kadar istenmesine rağmen verilmediği için “maden iade etmiyorsunuz, alın bunları da başınıza çalın” diyerek ABD’ye AB’ye postalanmalı. Bu yöntem hem kısa vadede ve hem de uzun vadede iyi seçeneklerden biridir. Darbe başarılı olmuş olsaydı Sn Erdoğan ve kalburüstü partidaşları kesin içeri alınacaktı. Belki de askeri hapishanelerde kimbilir başlarına neler gelecekti. Ne olursa olsun onlar için de aynı temennilerde bulunabilinirdi, tabi hayatta sağ bırakılmış olmaları halinde. Etme bulma dünyası, ya burada ya da öbür tarafta! Haksızlık yapan da, alet olan da yandı (2*2 = 4 = 2 + 2)!

    • Önce ömrü tımarhanelerde geçmiş neyzen tevfikin şiirlerini bi oku da ondan sonra konuş..! Sürgün acısına dayanamayıp aklını yitiren ve yabanellerde türlü acılar içersinde hayatını kaybeden büyük müzisyenimiz rahip gomidasın bestelerini dinleseydin bu yazdıklarından utanır mıydın acaba..? El oğluymuş..! Yaptıkları pislikleri hem de marifetmiş gibi üçüncü dünyaya satmayı gerçekten iyi bilirler… Bizimkilere de hep; abi adamlar yapmış ama… demek düşer!

      • Neyzen Tevfik’in ismini duymuşluğum var. Bir ara şiirlerine de göz atarım. İnternet kaynaklarına bakarsak Neyzen için “Gelmiş geçmiş en büyük sarhoşlarımızdan biri” bilgisi var.

        Uzun uzun alıntı yapmayı uygun bulmam ama söyle bir şeye rastladım. Hafta sonu olduğu için iyi gider…

        “Atatürk, Neyzen’in ününü duymuş olacak ki, çağırtmış köşküne sohbet etmişler, uzun uzun aşkla üflemiş Neyzen.. ardından sormuş Atatürk..

        – Senin çok fazla içki içtiğini söylüyorlar, benim kadar içer misin ?

        Neyzen şöyle bir düşünüyor ve soruyor?
        – Ne kadar içersiniz ?

        – İki tane kiloluk rakı içerim.

        – Peki nasıl içersiniz ?

        – Canım nasıl isterse; susuz, mezesiz.

        Neyzen:
        – Ben de iki kiloluk içerim ama, öyle içmem.

        Neyzen’in arzusu ile ortaya kocaman bir emaye kase geliyor, iki kiloluk rakıyı Neyzen kaseye boşaltıyor. başını sokup lıkır lıkır içecek zannediyorlar. Fakat Neyzen’in isteği daha bitmemiştir, bir somun ekmek ve irice bir kaşık geliyor. Neyzen ekmeği lokma lokma koparıp kasedeki rakının içine bastırıyor. Lokmalar rakıyı iyice çektikten sonra çalakaşık yanaşıyor.

        Anlatılanlara göre, Atatürk:

        – Pes, pes, diye bağırarak ayağa fırlamış ve elleriyle yüzünü kapamış, ayrılırken de saygılarını sunmuştur ”

        İşte böyle H. Gayret. Neyzen, Atatürk’ten akıllı bir adam değil mi? Ondan önce doğmuş, ama ondan 15 yıl daha fazla yaşamış! Rakıyı nasıl içtiğinden de bu belli zaten…

        Rahip Gomidas’a da bir ara kimmiş bakarım. O dönemde yurtdışı sürgün yeri. Mehmet Akif Ersoy da pek dayanamamış, herhalde…

          • Sn mim daha önce kaç sefer dedim. Benim o dahil herhangi bir şahsa takıntım falan yok, sadece hatalara eleştirim olabilir. O hatalar olmasaydı bugünlere mahkum olmayacaktık. O kadar yazdım, izah ettim. Demek bir kulağınızdan girip öbüründen çıkmış. Ya da okumamış, gözlerinizi kuma gömmeği tercih etmişsiniz, ne bileyim. Yahu, siz de partizan takıntılarınızı aşıp karşı izahat verme becerisini gösterebilseydiniz ya! Ekleme falan yapmadım. Hikayenin bildiğiniz versiyonu neyse siz de yazın. Kaynaklarıyla karşılaştıralım, doğru neyse ortaya çıksın…

        • Sayın hk, anladığım kadarıyla neyzen sürekli yoksulluk ve açlık sınırında yaşadığı için olacak rakıyı maksimum faydayı sağlayacak şekilde tüketmeye çalışmış galiba; aynı miktarda spiritusu içine ekmek doğramadan içecek olursanız anlarsınız ne demek istediğimi! İcatlar ihtiyaçlardan doğarmış…

          • Tadını bilirim! bir sefer içtim meraktan,…
            Hayatta öyle şey görmedim, o kadar b.ktan!
            İçen içer, aklını zurna eyler isterse..
            Bana yeten sudur, azizdir Cenab-ı Haktan!

  15. İşin insani yönü…
    Her birimizin değişik vesilelerle başımıza gelebilecek haksızlıklara karşı hukuku, insan haklarını çiğneyerek -manidardır; bunu yapan da insandır!- bunu hemcinslerine reva gören zevata, yasa ve uygulamalara karşı bir duruş, dayanışma maalesef gösterilemiyor.

    Kimileri bunu ahlaksızlık, inanç ve değerler üzerinden açıklayacaktır, lakin her kesimin de kendine özgü inanç, ahlak ve değerler anlayışı çeşitlilik arzediyor.

    Ülkemizdeki sorun ise içinden çıkılmaz bir hal aldı.

    “İbadet tabakası” diye nitelendirilen ve mel’un darbenin bütün cezai müeyyideleri onlar üzerine boca edilen kitleye reva görülen hukuksuzluk, maalesef aynı inanç kökünden gelen zevat ve destekçileri eliyle vücut buldu. Şimdiyse güçlendiği varsayımı yapılan “askeri vesayet” eliyle yeniden muhtemel görülen yeni bir mel’un darbe korkusu o cenahta paçayı sardı. “Aynı akıbetle karşılaşır bizi de kodese tıkarlarsa” diye…

    Gelinen hengamda yine bir şeylerin; yeni darbe planlarının konuşulduğu bu hengamda herkes kendi derdine, kendi iktidarının peşine düşeceğine, hazır iktidardayken toplumun menfaatine yasal düzenlemeler yapılması, yeni sivil bir anayasa yapılması herkesin hayrına olmaz mı?

    Vesayetin askeri olanı da sivil olanı da hayırsız, faydasızdır.

    Baskı ve sindirmelerle içeriden, uluslararası olarak ta hem komşularımız hem de uza k diyarların devletlerince izole edilen; ekonomik sıkıntılarla boğuşan ülkemiz insanlarını bu cendereden kurtarmak akıl işidir.

    Her fedakarlığı yapan, her zorluğa göğüs geren; canıyla malıyla bedel ödeyen bu millet ne askeri ne de sivil vasilerin idaresini hak etmiyor.

    Yoksa; insan hak ve hürriyetlerini, girişim ve düşünce özgürlüğünü, adil gelir dağılımı ile müreffeh olacak ve anayasal haklarını bihakkın kullanacak bu milletin çok şeyler başaracağından mı korkuluyor?
    Evet!..

  16. “ADALET” mottosu altında yollarda yürümenin günü asıl bugün. Böylesine pısırık, mıy mıy bir muhalefete sahip oluşumuz beni delirtiyor. Sınırlı sayıda insanın sınırlı sayıda sivil toplum örgütü etrafında adalet talebiyle bir araya gelişini zor yoluyla bastırmak, katılımcıları karga tulumba götürmek kolay. Ama, muhalefetteki partilerin (CHP, İyi Parti, Saadet, HDP) bir kaç hafta sonrasına bir gün belirleyip “Büyük Adalet Yürüyüşü” gibi bir başlık altındaki çağrısıyla en az bir milyona yakın insanın bir araya geleceğinden hiç kuşkum yok benim. Hiçbir siyasal partinin, sivil toplum örgütünün, sendikanın vs. dövizlerinin taşınmayacağı, marjinal sol örgütlerin dışlanacağı ve korteje alınmayacağı böyle bir yürüyüş, Türkiye’nin gündemini değiştirir, adaletsiz uyugulama ve kararların altına imza atan vicdansızları tereddüte sürükler.

    Oturmuşlar, oturdukları yerden iktidarla ‘FETÖ’ mevzuunda körebe oynuyor alayı.

    Filistin, Kudüs. . .

    Güzel, hiç kimsrnin itirazı olmaz buna. Peki sayısı yüzbinleri aşan kendi insanlarımızın muhattap kılındığı zulüm için söyleyeceğiniz, yapacağınız hiç mi bir şey yok?

    • Yorumunuza aynen katılıyorum, ilave olarak Emekli Hakim Kerem Yılmaz’ın bugün yazdığı twitini ekliyorum. O da sizin yazdıklarınızı farklı şekilde ifade etmiş…

      “Mesleki ve yaşam tecrübem;
      Bu ülkede genel olarak halkın adalet talebinin yetersiz olduğudur..
      Eğer tersi olsaydı bu kadar adaletsizlik olmazdı..
      Herkes başına gelince isyan ediyor. Ama öteki ya da başkasının başına geldiğinde duymuyor bile..
      Unutmayın ki;
      Hayat, hak etmektir.”

      • Cemil bey, hakim beyin halkımızın adalet talebinin yetersizliğinden yakınması ilginç. olmuş; eminim aynı şahıs, görevli olduğu yıllarda sürekli iş yükünün fazlalığından ve ağırlığından yakınıp duruyormuştur! Bu durumları da en iyi o körolmayasıcanın bernarı bilir, bugün elde bayrak gene yollara dökmüş ahaliyi..!

        • Her türlü darbeye, darbeciye, teröre ve teröriste lanet olsun. Varsa yoksa demokrasi, seçimle gelene halkın seçtiğine saygıyı savunuyorum. İrademi kimseye teslim etmem. Oy kullanır, sonuçlara saygı gösteririm. Ama hak ve adalet taleplerini de farklı yorumlayanlara yanlış yoldasınız derim. Hak ve adalet kişiye göre olmaz. Ölçüleri bellidir, birçoğu evrenseldir vesselam…

    • Hanefi, sünni içtihadı ulülemre itaat konusunda ümeyye hanedanının doktriner dayatmasına teslim olmuştur. Nurcu Ahmet Akgündüz haddini aşarak birileri için katli caizdir dillendirmesi ile Rotterdam’dan mahkeme yolu ile tard edilmesi dahil pek çok muhataralı yolu bu şekilde açmıştır. Halbuki Bediüzzaman mutedil bir yol olan dahilde mübareze ve mücahede masumların hakkına tecavüz niteliğinde olan sonuçları nedeni ile siyasetin bu noktada zalim olunmadan hakkıyla yapılamayacağını 80 yıl önce tespit etmiştir. Çünkü ehli siyaset muarızına galebe çalmak için her yolu hak bilir ve dener, ehli insafın ise çizgileri, prensipleri vardır. Bu prensipleri takip eden insaflı siyasetçi siyaseten mağlup olmaya mahkumdur çünkü yanlış hamleler ile zulme girme tehlikesi vardır. Machievel’i kendine ulema ve müderris kabul eden siyasiyyun ise zulümden, zulüme at koşturarak ziyan olan hak bizimkilerin hakkı değilse yansın Suriye, yıkılsın İdlib deyip iç dünyasında yaşayan Neron’u faş eder. Haliyle insaflı siyasetçilerin fazlaca proaktif işlere girememeleri bundandır.
      28 Şubat esnasında “Başörtüsü için Elele” eylemi bile çok fazla paydaşın bıçak kemiği geçip, artık böğrümüze girdikten sonra cesaret edip mahcubane korkarak ve bunun sonunda başımıza ne gelir? kaygılarını yüreklerinde hissederek giriştiği bir eylemdir. Bugün benzer bir eylemi yapacak yürekli kitlenin olmadığını ve idare-i maslahatçı bir güruh ile gözümüzün önünde cereyan eden ahmaklıkları a-haber tadında temaşaya mecbur olduğumuz acı bir gerçekliktir. Ancak bu fasitin kırılması başını sertçe bir kayaya vurup hafızasını kaybeden bir adamın şoku atlatıp bir süre sonrasında yavaş yavaş flash back olarak hatıralarını kazanması kadar uzun ve meşakkatli bir süreçtir. Çünkü 17 yılı geçkin dünyevilik ile efsunlanmış ve paralize edilmiş bir toplum sadmelenmeden kendine gelemeyecektir.

      • Hadi hayırlısı bakalım, anlaşılan beklenilen salih zat yine haki cübbesini sırtına geçirmiş, 1dolarlık mankurtlarının postallarıyla halkımızı tekmelemeye hazırlanıyor, evlerimizi folyoya sarıp içine de yine ateşler salacak gibi, buyrun ilk adımı atan önce düşer… Bir de a.akgündüz hoca nurcu değil süleymancıdır(uydurmayın; yoksa hasan bey gibi pardon deyip geçiştirebilirim mi sanıyorsunuz?) ama al birini vur ötekine!!! Bu başörtüsü etkinliği filan deyip duruyorsunuz da; böyle bir sorun kaldı mı ki? Eğer lazımsa bernar arkadaş bikaç haftaya çok büyük altüst oluşlara da gebe bi eylem çağrısını yapmış bile bugün; devsolcu günlerinden kalma postalları çekip hep birlikte milli iradenin karnına karnına basarsınız tekmeyi, üzerine de şöyle bi tükürüp geçersiniz! Bediüzzaman hazretlerinin adını da buralarda kullanarak kirletmeye çalışmayı bırakın artık; yoksa şefkat tokadı ne yandan gelir belli olmaz, benden söylemesi…

        • Ahmet Akgündüz’ü en az 3 dekattır Halil Cin hoca ile yolunun kesiştiği günden beri tanırım, bana yazdıklarımdan dolayı kızamaz ama Süleymancı demene fena halde bozulur gayretli echel-i zaman.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız