Dört yıldır durmadan yazıyorum; galiba biraz dinlensem iyi olacak

190

Geçmişte ben neyi savunuyor idiysem, şu yakınlarda neyin olmasını nelerin olmamasını istemişsem, Türkiye’de şu sıralarda hemen hepsinin tersi işler gündemi belirliyor.

Suriye ve Libya’da Türkiye’nin müdahil olduğu gelişmeler her geçen günü ülke ve insanı için çok daha tehlikeli hale getiriyor.

Gazeteciler tutuklanmasın, yayınlara müdahale edilmesin, insanların haber alma hakları hiçbir gerekçeyle sınırlanmasın diye yırtınıp duruyorum; son günlerde olanlar, olanlara hükümet çevrelerinden ve iktidar partisinin itibar ettiği yazarlar ve yorumcular tarafından verilen destekler aklı zorlayan boyutlara erişti.

Yeniden aynı şeyleri kim bilir kaçıncı kez tekrar etmenin kimseye bir yararı var mı? Varsa ben bilmiyorum.

Şairin dediği gibi “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.”

En iyisi gönlün sesini duymazlıktan gelmek.

Galiba yazı faaliyetine hiç değilse bir süreliğine ara verip güncellikten biraz uzak kalmak en iyisi.

Okurlarımın da beni anlayışla karşılayacaklarına inanıyorum.

Reklam

Merak edilmesin, bu yorgunluk hali geçer geçmez yine sizinle olurum.

ΩΩΩΩ

190 YORUMLAR

  1. Bu CeHaPe var ya bu CeHaPe … İzmir’de camilerin minarelerinden komünist şarkılar çalmış. Vay alçaklar, görürsünüz siz. 10 yıldır Erdoğan’a oy vermiyordum şimdi ilk seçimde oyum Erdoğan’a!

  2. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, korona salgını döneminde devletin 240 milyar TL nakdi yardım yaptığını iddia ediyor (takriben 20 ile çarpılmış bir rakamdır). Görünen o ki “biz ne söylesek seçmenimiz inanır” zihniyetleri devam ediyor. Fakat korona virüsü tüm dünyada olduğu gibi bildiğini okuyor, propagandadan ve algı yönetiminden etkilenmiyor.

  3. 19 Mayıs 1919 milli mücadele başladı. Samimi milli duygulara sahip herkesin bayramı kutlu olsun.

    “M.Kemal’e zerre muhabbeti olan cenazeme gelmesin, vasiyetimdir” veya “Yunan kazansaydı daha iyiydi” diyen Kadir Mısıroğlu’na muhabbeti olanların ise 19 Mayıs diye bir bayramı yoktur. Fakat varmış gibi davranacaklardır.
    Mekke’nin fethinden sonra “eh biz de Müslüman olduk” diyen Ebu Süfyan taifesi gibi 15 Temmuz’dan sonra “eh biz de Atatürkçü olduk” diyenler aynıdırlar. Mamafih Hz.Muhammed bir resul idi ve bizlerin onun kadar hoşgörülü olamayacağımız tabiidir.

  4. Çok ilginç gelişmeler oluyor. Şu aralar büyük bir kuyu kazdıkları çok belli, bu anlaşılıyor da bayraklı yeşil mesajla kendilerini niye işaretliyorlar anlamadım.

  5. Ençok ölümler en gelişmiş ve ifade özgürlüğünün sınırsız olduğu ülkelerde görülüyor. ABD, İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya, Almanya v.b. Demek ki Türkiye gelişmiş ülke değil diyeceğim fakat onlara sağlık malzemesi yardımı yapıyoruz. 44 ülkeye yardım yapmışız, sadece İtalya ve İspanya’ya 450 bin maske göndermişiz. O halde içlerinde en gelişmişi biziz diyeceğim fakat bana daha maske ulaşmadı.

    Türkiye’nin koronadan daha büyük sorunu var. Onun da adı ‘sorona’. Tekona familyasından eski bir virüsün mutasyona uğramış hali diyorlar. Aklını kullanma sorona, tekona ne derse onana. Paralar bitti, foyamız ortaya çıkmasın açona.

  6. Korona virüs şunu diyor: “ Nerede çokluk orada b.luk ”

    İhanet edilen kalabalık-sıkışık büyük şehirlerde virüs dar alanda paslaşmalar ile gol (ölüm) rekorları kırıyor. Bence İstanbul ve büyük şehirlerde yaşayanlar yasaklara olabildiğince uyuyor. Fakat nüfus yoğunluğu çok olunca çaresiz kalınıyor. Hala daha İstanbul’un nüfusunu artıracak projeleri konuşan rantiye-şantiye erbabı var.

    Çok eskiden bir laf vardı, opel korsa toyota korona denirdi.

    Şimdi şöyle oldu: Rantiyeci korsa virüs korona.

  7. Eğer insanlık ve Dünya, “baskıcı anlayış ve yönetimlere”, virüs üzerinden ve virüse rağmen “prim” verir ise, ya virüsün faturası katlanarak artar, ya da çok daha büyük bir felaket kapımızı çalar.

  8. 21. yüzyıl ve yapay zeka
    Yapay zeka çağında ekonomi?
    Yapay zeka dijital çağda devlet kredi dağıtmanın haricinde esnafa tüccara gençlere nasıl bir yol gösterecek?

  9. Zaten 2 yıldır ekonomik sıkıntı vardı, balon ne zaman patlayacak diye bekleniyordu. Corona ile balon patladı. Siftahsız mekanını kapatan esnaf, yada zorunlu giderlerini çok zor şartlarda karşılayan esnaf ve tüccar insanlarımız çok zor duruma düştü. Krediler verildi bu insanlarımıza 6 ay sonra ödemesi başlayacak şekilde 6 ay sonra her şey daha mi iyi olacak bu ödemeler tam kış ortasına denk geliyor. Tamam dijital bir döneme hızla giriyoruz bir çok şey internetten alış veriş yapılıyor, bunun alt yapısını gerek maddi eksikliği ve bilgi eksikliğinden hazır yapamayan milyonlarca orta dereceli esnafımız mağazalarımız var. Bunlar bu döneme nasıl hazırlanacaklar ticaret odaları sanayi odaları ve sanayi bakanlığı bu kişilere bir yol gösterecekmi.

  10. Beynimize çip takılacakmış: Elimize “cep” i alınca gerek var mı?
    Yine Mehdi ve kehanet iddiaları başladı.
    Mehdi :Mevcut yöneticilerden ümidi kesmek demek.
    Kehanet :Mevcut koşullar ile hiçbir öngörüde bulunamamak demek.

  11. M.E.B. Ziya Selçuk virüs salgını konusundaki kontrol çalışmaları bugünkü gibi giderse okulların 1 Haziranda açılabileceğini söylemiş. O tarihe daha bir ay var. İnsanlar / çocuklar sıkıldı ümit vermek gerekir. Ancak, plana göre okullar 1 Haziranda açılıp 19 gün sonra da normal tatile girecekmiş. Aslında, planımız hazır diyor. 3 gün sonra CB’lığından bir talimat gelse okulları açmağa hazrız. “Herkes ne yapacağını biliyor. Çocukların sınıflarda sosyal mesafeli olarak oturacakları yerler falan her şey düşünülmüş durumda” demiş. İyi güzel, planlı ve hazırlıklı olmak iyi bir şey. Ancak bu fikri çok riskli ve hatta korkutucu buldum. Okulları açmağa hazırız diyerek ümit verme yerine herşeyin iyi gitmesine rağmen açılmasındaki riski göz önüne alıp açılmayabileceğini bildirse çok daha isabetli olur. Risk büyük! Çocukları 19 gün bIr araya getirip sonra da tatile yollamanın anlamı ne? Risk hesaplarını doğru düzgün yapabildiler mi? Hazırız diyorlarsa uzaktan eğitim konusunda hazır olduklarını göstersinler ve bu uygulamalara ciddi ciddi başlasınlar.

    En risksiz ve garantili yöntem okulları bu yaz tamamen iptal etmek eğitim zafiyetini takviyeli olarak gerekirse iki hafta daha uzatarak internet üzerinden sonuçlandırmaktır. İnsan hayatına itina gösterilen Yurtdışında birçok ülkede uygulama aynen bu yönde. Bırakın bu yaz tatilinden önce okulların açılıp öğrencilerin bir araya getirilmesini, güz döneminde dahi bir araya getirilmemesi için eğitimi tamamen internet üzerinden yapılmasına çalışıyorlar. Yurtdışında eğitimin bundan sonra uzun vadede internet üzerinde hazır paket programlarla olacağına dair yazılar okumak mümkün. Bu iş yakında başlayacak. Bu şekilde olması aslında daha verimli. Öğrenciler yetersiz birçok öğretmenin kaprisli tavırlarıyla oyuncak olacağına, en kaliteli öğretmenlerce adamakıllı hazırlanmış dersleri elektronik olarak çoğaltmakla çok daha iyi öğrenirler. Öğrenci için ders konularının elinin altında olması gibi bir avantaj olabilir mi? Ufak tefek eksiklikler olabilir. Ancak bunlar zaman varken giderilir.

    Bizde virus salgınının kontrolünün en iyi eşdeğeri insanları kontrol edebilmek. İnsanların bir araya gelip çoğalması demek, virüsün çağalması ve yayılmasının hızlanması demek. Yine daha dün gördük. Halk ihtiyacı için çarşı Pazar dolaşıyor ve sosyal mesafeye dikkat eden yok. Bizim toplumumuz bilgiyi esas alan disiplinli bir toplum değşl malesef. O bakımdan sorumlulk devletin ve yöneticilerin.

    Daha önce birkaç sefer değindim. Israr ediyorum. Vatandaşın Çarşı-Pazar bir araya gelmesini önlemenin en garantili yolu, TSK’den özel bir birim oluşturarak vatandaşın ihtiyaçlarını evlere teslimdir. Bu ayrıca disiplini en iyi şekilde kontrol etmenin yoludur.

  12. Korona virüs istatistiklerinde verilen rakamların ülkeler arasında kıyaslanması kolay değildir. Zira nüfusa göre sayılar değişeceğinden kıyaslamanın milyon kişiye göre normalize edilmesi gerekir. Diğer yandan test sayıları da rastgele veya şüpheli kişilere test yapılmasına göre farklı anlamlar kazanır. İyileşen sayıları da belirsizlik içeriyor, hastanede yatıp iyileşenler var testi pozitif çıkıp evinde dinlenip iyileşenler var, virüs bulaşan fakat farkında olmayıp iyileşenler var. Bu hengamede en kesin ve güvenilir istatistik ölüm sayıları diyebiliriz fakat o da şaibeli. Zira korona virüsten ölenlerin pek çoğu kronik ve önemli bir rahatsızlığı olanlar. Bazı ülkelerde ölüm nedeni olarak önceki kronik rahatsızlığın kayda geçirildiği söyleniyor. Bir de hasta üzerinde test yapılamadan gerçekleşen ölümler var. Bunlar kayda doğal ölüm olarak geçiyor. ABD bu durumdaki ölümlerde korona belirtileri vardıysa kayıtlara korona olarak geçirmeye başlayınca rakamlar ikiye katlanmıştı.

    • Fehmi bey merhaba;
      Nasılsıniz. Sizden haber alamıyoruz iyimisiniz, sağlığınız sıhhati iz yerindedir insaalah.
      Sizin gibi değerli insanların görüşlerine çok ihtiyacımız var, bugünlerde.

      Bir an önce yazılarınız a başlamanızi bekliyoruz.

      Tarihin size yüklediği bir misyon var kabul etsenizde etmesenizde.

      Lütfen bunu düşünün ve vazifenizi yerine getirin.

      Kısa sürede görüşmek dileğiyle.

  13. Pek çoğumuza hala maske ulaşmadı. Ulaşanlar da 50’lik paketler içinden elle seçilen 5 adet maskeyi almak zorunda kaldı. Fakat Türkiye İtalya, İspanya, ABD gibi ülkelere “tıbbi malzeme (maske, önlük, deterjan v.b.)” yardımı yapıyor. Uçağın inişi falan canlı yayında gösteriliyor. Allah bizleri hem biyolojik hem de ruhsal korona virüslerinden korusun.

  14. Koronavirüse en hazırlıklı ülkelerin başında Türkiye geliyor!
    Koronavirüs demek “korku” demek ise, “kaygı” demek ise, “endişe” demek ise.
    Şüphesiz ilk harekete geçen bu duygular.
    Yine şüphesiz bu duygular “en yanlış” düşünmemize, hareket etmemize ve karar vermemize neden olurlar.
    Bizim varlığımızı korumamız için verilen, ancak suiistimal sonucu varlığımıza en büyük tehdit bu duygular.
    Ülkemizi yönetenler uzun süredir bu duygular üzerinde siyasi sörf yapıyorlardı.
    Koronavirüs sadece dalga boyunu yükseltti ve akrobatlarımızın yelkenlerini şişirdi, pek tabii ki egolarını da.
    Mevcut “korku” ortamına bir de koronaviürüs eklendi.Kasvet katmerlendi.
    “Doğru” düşünme, hareket etme ve karar verebilme ihtimalimiz de sıfırlandı.

  15. Ankara Barosu’nun açıklamasına katılmıyorum. Hem üslupları itici hem de eşcinselliğe bu denli sahip çıkmanın modernlikle bir alakası yok. Fakat bir noktada haklılar. Bazı tarikat yurtlarında yaşanan tecavüz olaylarında sesini çıkartmayanların eşcinsellik konularında eleştiride bulunması samimi olmuyor … Memlekette samimiyet yerlerde geziniyor zaten. Bu arada gözlemlerime göre gayri-samimi olmakta dinciler laikçileri geçti.

    Gecikmiş kutlamalar:
    – TBMM kuruluşunun 100. yılı kutlu olsun, 23 Nisan 1920 çok önemli bir gün.
    – Ramazan ayı kutlu olsun, orucunu tutanlara da tutmayanlara da.

  16. Cumhuriyet yazarı Zülal Kalkandelen’in
    21 Nisan 2020 tarihli
    “Sorunun temeli hayvansal tüketimdir!” başlıklı yazısıyla ilgili…

    Şu sıralar ortalık “mekanın sahipleri geri geldi” yazılarından geçilmiyor, ama aynı yaban hayvanları, kışın aç kaldıkları için yerleşim birimlerinin civarında dolaşırken; “Aa! Ayı gelmiş!” diyoruz.

    Virüs salgını nedeniyle insanoğlu eve kapandığı için, meydanı boş bulan bazı yaban hayvanları da cadde ve sokaklarda cirit atıyormuş.
    Mekanları insanlar tarafından tarumar edildiği için mekanlarını şaşırmış yaban hayvanlarını, ansızın asfaltın ortasında veya ters dönmüş vaziyette kumsalda yatarken görmeye alışmıştık zaten.
    Şimdi de açlıktan dolayı veya el mahkum evden çıkamayan kimi akrabaları ziyaret maksadıyla şehrin göbeğinde boy gösteren vahşi hayvanlar çıktı başımıza!

    «Sorunun temeli hayvansal tüketimdir!» diyerek söze başlayan Cumhuriyet yazarı Kalkandelen şöyle diyor:

    “Ancak sorunun temeli, hayvanlara işkence/ölüm, insanlara hastalık/ölüm ve çevreye felaket olarak dönen hayvansal tüketimdir.

    Aylardır COVID-19 ortaya çıktığından bu yana birçok dürüst bilim insanı ve uzman, hayvan yemenin, hayvanlara zalimce davranmanın salgın hastalıklara yol açtığını anlatıyor, yazıyor.

    Bu süreçte insanlığın kendisini dünyanın merkezine koyan yıkıcı egosunu sorgulayabileceğini ummak istiyorum ama görünen o ki bu öldürücü hastalık da yeterli olmayacak…

    İnsanlık, hayvanları katlederek, onları mal gibi alıp satarak, hayvan yemeyi sürdürerek yeni virüsler yaratmaya devam edecek. Yeryüzündeki kendi varlığını tehlikeye atma pahasına sürdürdüğü hayvan katliamına en azından yakın dönemde son vermeyecek.”

    Sayın yazara hak vermemek mümkün değil, ama insanoğlu köpekdişleri evrimleşip uç kısımlarındaki sivrilikler körelene kadar veya yapay et üretilene kadar et yemeye devam edecektir.

    Yalnız, öyle “insanlığın kendisini dünyanın merkezine koyduğunu” söyleyecek kadar da bir durum yok ortada.
    Çünkü ilkel devirlerde olduğu gibi, bugün bile insan eti yiyenler çıkabildiği halde, ne hikmetse hayvan hakları savunucularının insanların birbirlerini yemesine karşı çıktıklarını hiç duymadık.
    Latinler her ne kadar “insan insanın kurdudur” demişse de “herkes kendi türünden olanı yesin” diye bir tabiat yasası da yok yani.

    Gel gör ki; akvaryumlarda yan gelip yatan yunuslardan tutun da, sirklerde eğitim alıp çalışan veya ulaşım sektöründe faaliyet gösteren emekçi hayvanların her türlü özlük haklarıyla ilgili bir farkındalık, bir farkındalık!

    Kendi çocuklarınızı yemeyip içmeyip üniversitelere gönderirken iyi de;
    bir hayvan yavrusunun eğitilip üretime veya hizmet sektörüne kazandırılmasında ne gibi bir kötülük var acaba?
    Ama onlar hayvanmış; peki ya insan neymiş?
    Her canlı bir diğerini yesin, ama insanoğlu yemesinmiş?
    Yerse de birbirini yesinmiş!
    Hayvanlar da insanlar tarafından eğitilip, yetiştirilip hiçbir işe yaramasınlarmış!

    Bu hayvan–tanrıcı putperestlerin insafına kalsaymışız, Asena anamız bile bizi alıp büyütmek yerine afiyetle midesine indirirmiş herhalde…

    Şimdi veganizm savunucusu tüm hayvanseverlere bir çağrıda bulunmak istiyorum:
    İnsanlığa karşı kinle dolu olabilirsiniz ama zerre kadar hayvan sevginiz varsa; yabani veya evcil farketmez tüm hayvanların insanlar tarafından alıkonulmasına da karşı mısınız?
    Yani şehirlerimizde ya da evlerinizde tuttuğunuz hayvanların da özgürlüğünü savunmadıkça iki yüzlüsünüz, sahtekarsınız!

    Neden insanların yaşam alanı olan yerleşim birimlerinde, bazılarımız evcil hayvanlarıyla dolaşıyor ki?
    Yürüdüğümüz kaldırımlarda, geçtiğimiz sokaklarda, oturduğumuz sitelerde neden sürekli çevreye, ağaç diplerine çişini yapan dört ayaklılar görmek zorundayız ki?
    Maalesef bu manzara, ne çok önemsediğiniz hayvan haklarıyla bağdaşıyor ne de toplum sağlığıyla…

    Madem ki bütün kötülüklerin anası et yemekmiş; biz de yapay et üretilene kadar, kirlenmemiş baraj göllerinde doğal yemle yetişmiş alabalık veya sazanla idare ederiz.

    Peki, et yemezlerin çenesini kapatmak ve şehirlerimizde sürekli çevreyi kirleterek sağlığımızı tehdit eden evcil ya da vahşi hayvanların kendi habitatlarına defolup gitmesi için ne yapmamız gerekiyor?

    Yoksa hepsini yiyelim mi?

  17. Ramazan’ın huzur veren manevi havasını kendi adıma “Direklerarası’nda ne kantocular vardı,nerede o eski Ramazan’lar!” nostaljisini yaşayan oruçsuz Ramazanseverlerin hayıflanmalarını sıklıkla dile getirdikleri eski asırlarda bırakmıştım.Belki biriken önemsemediğimiz günahlarımızın kısır döngüsü zaman içinde,benim gibilerin evvelce nispeten var olan manevi atmosferini de alıp götürdü.Ancak şimdilerde idrak ediyorum ki,bu atmosfer bozukluğu hiçbir zaman şu içinde bulunduğumuz dönemdeki seviyeye de düşmemişti.

    Herkesin bildiği üzere Müslümanlıkta cemaatle kılınan namazların faziletini,bunların
    gerçekleştirilmesine yönelik yapılan dini teşvikleri,Ramazan’ların teravihleriyle,mukabeleleriyle,iftar davetleriyle,diğer yapılan toplu ibadetleriyle topluluk birlikteliğini sağlamaktaki önemini anlatmak yersiz kaçacak.Dinin bu konulardaki emirleri hepimizce bilinmekteyken,düşünmeliyiz ki,acaba neler yaptık ta,en azından Allah’ın sevdiği ve istediği toplu ibadet sevabından hep beraber uzak tutulma belasına düçar olduk?Öyle kendilerini görmekten kaçtığımız günahlarımız olmalı ki,şu günlerde İlahi İradece tarihte benzerine rastlanmamış bir müeyyideye topluca maruz bırakıldık.

    “İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıktı.Dönmeleri için Allah, yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır.”Rum Suresi 41

    Gafletiyle müptela olduğumuz günahlarımız müslüman sosyal hayatını,camileri,toplu kılınan namazları,ziyareti müslümana borç olan Allah’ın evi Kabe’yi bile tarihte bir benzeri olmayan şekilde bizlere yasaklattı.Misafir edilmeyi arzuladığımız ancak ev sahibinin misafirlerine kapılarını kapattığı bir hale düşmüş durumdayız.

    Her belanın kendisini çevreleyen ondan daha büyük olanı,belanın gerçek mahiyetini idrak edememe ve asıl sebebinden gafil kalmaktır.

    Müslümansak yaşadıklarımızı Pozitivistlerin bakış açılarıyla yorumlayamayız.Müslüman bakış açısıyla bakarak,maruz kalınan belaların,aynı zamanda muhataplarına yönelik bir kendilerine gelme uyarısı olduğunu da hatırlamalıyız.Umumileşmiş günahlarımız sonunda umumi uyarı sistemini çok etkili bir tonda harekete geçirdi.Teşhisi doğru yapıp,tedaviye yönelirsek,gelmesi muhtemel daha büyüklerinin de önüne geçmiş oluruz.

    Evrensel Kitabımız maruz bırakıldığımız imtihanın çözümünün de tövbe ibadetine yönelmemizde olduğunu bizlere söylüyor.Hiçbirimizin azade olmadığımız ve çokluklukla da unuttuğumuz,farkında dahi olmadığımız bireysel ve toplumsal günahlarımızın idrakine vararak düzelme isteğiyle,tövbe ederek herşeyi yaratan ve her şeyimizin sahibine yönelmemiz gerekiyor.

    Unutmayalım tövbe başlı başına bir ibadettir ve belki yaptığımız,yapacağımız bütün ibadetlerimizin,
    dualarımızın kabulünün de birinci şartıdır.”Hiç değilse, onlara şiddetimiz geldiği zaman yalvarıp yakarmalı değil miydiler?Fakat kalpleri katılaştı, şeytan da bütün yaptıklarını kendilerine güzel gösterdi.”Enam Suresi 43

    Tövbe müslüman bakış açısında belaların def’i,yeni belaların gelmemesi için de yerine getirilmesi gereken bir vecibedir.Uzmanlarının deyişine göre bu korona belası,aşısı bulunana kadar en az bir sene daha insanlığı sarsmaya devam edecek.Ya ardından yeni belaların gelmeyeceğinin garantisini kim verebilir?Şu hale de düşmeyelim sakın: “Sonra bu sıkıntının yerine iyilik (selâmet, bolluk) verdik. Nihayet çoğaldılar, «Atalarımıza da (gah böyle) fakirlik, şiddet, hastalık, (gâh) iyilik, genişlik dokunmuştur» dediler. Bunun üzerine biz de kendileri farkına varmadan, onları ansızın tutup yakalayıverdik.”Araf Suresi 95

    Burada haksızlığa uğrayıp,zulme maruz kaldığından dolayı sadece bu hale kilitlenen kişilerin de hatalı bakış açısı altında olduğu düşüncesindeyim.Bana göre maruz kaldıkları haksızlıklar dolayısıyla yaşadıklarının günahlara kefaret olma durumu nedeniyle bu konumdaki kişiler toplumumuzun en masumları sayılabilirler.Yine de bu hal onların da bir geçmiş muhasebesi yapmalarının önüne geçmemeli.

    Maruz kalınan haksızlıklara sebep olan bireysel günahlarımıza olduğu kadar,belki daha da fazla tıpkı Hüsn-ü Aşk’taki doğurduğu çocuklarını yiyen,yedikçe de yeniden gebe kalan cadıya benzeyen içinde bulunduğumuz sistemin,gelenekleşmiş olumsuzluklarını ortadan kaldırmaya çalışmaktansa,sistemin işleyen bir parçası haline gelerek onun olumsuz geleneklerini zamanla benimseyip -düştüğümüz halin farkına bile varmadan-kendi ellerimizle işletmekten,devam ettirmekten kaynaklı sosyal günahlarımızı idrakle istiğfara yönelmemiz,maruz kaldığımız haksızlıkların ortadan kaldırılması yönündeki dualarımızın kabulüne vesile olacaktır kanaatindeyim.

    Burada anlattığım konuya uyması dolayısıyla yaşadığım bir olayı anlatacağım.15 Temmuz’dan yaklaşık iki-üç hafta kadar sonra bulunduğum cezaevinde bir rüya gördüm.Kaldığım koğuşun üst katında yüzünün en belirgin kısmı etkileyici güzellikteki iri siyah gözleri olan birisi,hüzünlü bir tebessümle odadaki üçüncü kişiye arkasını dönmüş giderken,ben tanımadığım O üçüncü kişiye diyordum ki;”Bu gördüğün Allah Resulüdür.İstiğfar edersen çok sevinecek!”

    Pozitivistleri kendi hallerine bıraktığımı söylemiştim.Ancak İnananların iyi bildiği üzere Hz.Peygamberin göründüğü rüyaların sahih olması ve Kuran derslerine de uyması münasebetiyle,
    sadece haksızlığa uğradığına odaklanmış ve sürekli bu durumu dile getirenlerin de kendi geçmiş muhasebelerini yaparak tövbe ibadetine yönelmesinin zorunluluğunu anlatmak için bu anekdotu belirtmek gerektiğini duydum.

    Bu konuya ilişkin Bediuzzaman’ın 28. Lemada geçen yaklaşımı da şöyle: O talebeleriyle birlikte hapise atılmalarını geçmiş zamanların helak edilen isyankarları hakkında gelen Enam suresi 44 ayetinin “Onlara ihtar ettiğimiz ders ve nasihatı unuttukları ve amel etmedikleri vakit,onları tutup musibet altına aldık.” manasının kendilerine de baktığını ve neticeten bu halin “nefis terbiyesi ve günahlara kefaret ve derece yükselmesi için şefkat tokadı” olduğunu söylemektedir.

    Kurandaki en temel vurgulardan biri kulun günahlarına tövbe edip,istiğfara yönelmesidir.

    Çok dikkat çeken bir örnek olarak;İnsanlığın bir numarası olan Hz.Peygambere (Onun şahsında bütün inananlara) Fetih gerçekleşip din topluluklarca kabul edildiğinde şükrün yanısıra istiğfar etmesi Nasr suresinde emredilmektedir.

    Acaba Fetih zamanı istiğfar gerekiyorsa güçsüzlük zamanlarındaki istiğfar nasıl olmalı?Mağdur sadece mağdur olduğunun isyanını mı yaşamalı?Mağduriyetin yaratılmasına sebep olan hatalarını görmekten ve haliyle tövbe ile istiğfardan kaçmak halinin mağduriyetin devam sebebi olduğunun düşünülmemesi yanlış bir bakış açısı değil mi?

    Şu yaşadığımız dönemde tüm insanlık olarak kendimizi mağduriyetlere saldık.

    Ve yapılacak istiğfarların,mağduriyetlerin ortadan kaldırılmasında en büyük sebep olduğunun müslümanlarca idrak edilmesi gerekiyor.

    Bazıları diyorlar ki “Mübarek Ramazan sıkıntılarımıza derman olur!”Ramazan durduğu yerde kimsenin derdine nasıl derman olsun?Çaremiz hatalarımızı idrakle tövbeden geçiyor.Ramazanda pişmanlıklarımızın hakkını verirsek ancak o zaman çıkışa ulaşabiliriz.Önümüzde karanlığımızı aydınlatacak Bişr- i Hafi gibi tevbe ibadetinin kılavuzları da istikametimizi gösteren bir yol işareti olarak duruyorken;

    “Ey kavmim! Haydi artık günahlarınız için, Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra da tevbe ve pişmanlık içinde O’na yönelin ki, size gökten bolca rahmet ve bereket yağdırsın, gücünüze güç katsın…”(Hud Suresi 52)

    “Ve Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra O’na tevbe edin ki, sizi belirli bir süreye kadar güzel nimetlerden yararlandırsın…”(Hud Suresi 3)

    “Onlara dedim ki: Rabbinizden af dileyin; çünkü O çok bağışlayıcıdır.Öyle yapın ki,Üzerinize gökten bol miktarda yağmur yağdırsın. Sizi mallar ve oğullarla güçlendirsin. Size (ürün yüklü) bağlar, bahçeler, ırmaklar versin.”(Nuh Suresi10-12)

  18. Geçenlerde Yusuf suresini okurken şöyle bir nükte dikkatimi çekti.

    “Yusuf dedi ki: Yedi sene âdetiniz üzere ekin ekersiniz. Sonra da yiyeceklerinizden az bir miktar hariç, biçtiklerinizi başağında (stok edip) bırakınız.Sonra, bunun peşinden yedi kurak yıl gelecek, tohumluk olarak saklayacağınız az bir miktar dışında, önce biriktirdiklerinizi yiyip tüketirsiniz. Sonra onun arkasından bir yıl gelecek ki halk bol yağmura kavuşacak, sıkıntıdan kurtulacak, bol meyve sıkıp hayvanları sağacaklar. ” (Yusuf suresi 47-49)

    Buradan anlaşılıyor ki Hz.Yusuf Mısır’da kralın veziri olduktan sonra 7 yıl süren bir bolluk dönemi müddetince,kıtlık dönemi oluşana dek elinde bütün imkanlar olmasına ve istediğinde çok rahatlıkla babasına,ailesine ulaşma imkanı olmasına rağmen Mısır’da (en az yedibuçuk,sekiz sene ) sabırla beklemeyi tercih etmiştir.
    Burada aksini yaparak imkan sahibi olduğunda hemen “babasına ulaşıp,başına gelenleri anlatsaydı ne olurdu?”sorusu akla ister istemez gelmektedir.

    Öyle anlaşılıyor ki bu halde kardeşlerinin hatalarını layıkıyla anlamaları dersi ve bu yaşananların sonraki nesillere vereceği ders layıkıyla yerine gelmiş olmazdı.Yani bu yaşananla Cenab-ı Hakk’ın Hakiym isminin baskın olduğu hikmet dünyasında vaz edilen Tedricilik Kanununa göre Kader Sayfasında ancak tedricen gerçekleşmesi gereken hadiselerin olgunlaşarak manalarını göstermesi çizgisindeki İlahi Hikmetin sonuçlarının görülmesi ve aynı zamanda diğer insanlara olan örnek halin de herkesçe idrak edilmesi için musibetzedenin herşeye rağmen geçirmesi gereken ayrı bir sabır dönemine dikkat çekildiği sonucu ortaya çıkmaktadır.

    Ayrıca dünyanın işleyişindeki “Sebepler Kanunu”na ait sebepler zincirinin şu halkalarına dikkat edildiğinde;

    1.Zindana düşen Yusuf’un zindandan çıkmasını sağlayan ilk sebep nedir?diye baktığımızda,
    anlatımdan bu sebebin Hükümdarın gördüğü rüya olduğunu anlamaktayız.
    Soru:Olayların gelişim seyrini başlatan sebep olan bu rüyayı hükümdara gösteren kimdir?
    Burada görülen bir rüya yeni bir olay oluşumuna başlangıç sebep olmuştur.

    2.Hükümdarın rüyasını Hz.Yusufla buluşturan sebep yıllar önce kendisiyle zindanda tanışan saray çalışanıdır.(Aslında her ikisinin ayrı ayrı zindana düşmeleri de zincirin halkalarındandır.)Zindanda Onunla tanışmamış olsaydı Hz.Yusuf kendisini zindandan vezirliğe taşıyan rüya sebebiyle hükümdarla buluşamayacaktı.

    3.Görülen rüyanın yorumlanan anlamına göre (ki günümüzün bilgi ve teknolojisi dahi gelecek kuraklık ve bolluk senelerini tespit edemeyecek seviyedeyken,böyle bir tespiti bir kişinin gördüğü rüya ve onun yorumlanması yapmıştır) 7 yıllık bolluk zamanlarında biriktirilen mahsulat kıtlık zamanında çevredeki ahaliyi Mısır memleketine muhtaç bırakmıştır;bu sebeple de kardeşleri erzak için Mısır idaresine geldiler.Kardeşlerle buluşma ve hesaplaşma da bu gelişmeye binaen oldu.Burada ayrıca sahih rüyanın olayları şekillendirme sebep özelliği de taşıyan bir bilgi kaynağı olduğu sonucu da çıkmaktadır.

    4.Kardeşleri gelişen olayları öğrendiklerinde uzun yıllara yayılı -kimsece de önceden kestirilemeyecek- olaylar örgüsü gelişiminde kendilerince olmayacak şeylerin gerçekleştiğini ve yaptıkları işin de yanlışlığını anlamış olarak pişmanlıkla tövbe ettiler.Bununla da Onların soylarından gelen Hz.Musa ve diğer Peygamberler ile birlikte İsrailoğullarının tarih içindeki serencamına giden yol açılmış oldu.

  19. Koronavirüs ve Ramazan münasebetiyle bazı düşüncelerimi üç bölüm halinde sunmak istiyorum.

    Bilgileri,tabiatta var edilmiş kanunlara ait yeni bilgileri öğrendikçe genişleyen insanın ne olursa olsun varlığa ait bütün bileceklerinin,ancak öğrenerek bildikleriyle sınırlı kalacağından ve bütün bunların da Uzayın derinlikleri içinde denize kıyasla bir damla kadar bile olamayacağı bilgisinden hareketle,bilimin ve sınırlı aklın dogmatizmi artık Batı dünyasında da eleştiri konusu oluyor.

    Comte’un ve takipçilerinin yaşadıkları dönemin (doğru-yanlış) bilgileri,günümüzde teraküm etmiş fikir ve bilgilerin yanında devenin yanında pire mesabesinde bile değil.Çağımızın bilgi ve fikir genişlemesinden yararlanan Feyerabend gibi önemli batılı düşünürler -Doğu Medeniyetlerinde zaten düşünüldüğü gibi – bilginin kaynağının sadece bilimle,akılla sınırlandırılmasını kabul etmiyor,bilimin de ancak din,sanat gibi bilgi kaynaklarından biri olabileceğini söylüyorlar.

    Sınırlı aklını,bilimi,tabiatın işleyişini kendilerine birincil ölçü edinmiş olanları kendi hallerine bırakıyoruz.Ancak Müslümanlık davası güdenlerin içinde yetiştikleri çevreden edindikleri alışkanlıkların etkisiyle zihin dünyalarına yerleşmiş pozitivist bakış açısının yönlendirdiği “İlahi İradenin hesaplarda gözardı edilişi” Müslüman dünyasında ciddi bir inanç problemi olarak karşımıza çıkıyor.Acaba herşeyin ve bizzat bizim varlığımızın sebebi olduğuna inandığımızı söylediğimiz Yaratıcımıza tüm sebeplerden sıyrılarak hakkıyla inanabiliyor muyuz?Bu durum üzerinde düşünmemiz gereken ve iman tazelememiz gereken bir problem gibi görünüyor.

    Hesaplamalarına varlığı var edenin hesaplarını dahil etmeyenlerin hesaplamalarının fiyaskoya uğramaması imkansızdır.Dünyanın işleyişindeki “Sebepler Kanunu”nu her hadisenin önüne koyanların,o sebepler zincirini kesen önceden öngörülemeyen yeni sebepler karşısındaki tutumlarının da bir izahı yoktur.

    İşte bütün dünyadaki bütün hesap sahiplerinin hesaplarını,geleceğini önceden kimsenin kestiremediği gözle görülemeyen bir virüs alt üst etmiştir.Allah yerin göğün bütün ordularının yaratıcısı ve sahibidir.

    Bir soru:Tabiatı hak aşımlarıyla kullananarak tahrip eden insanın eldeki bilgilerine göre yeni hesapları küresel ısınmayı sonuç olarak gösterirken,her an patlamaya hazır vaziyette yerlerinde kaynayan Süper Volkanlardan birinin patlamasıyla oluşacak gaz ve duman bulutlarının güneş ışıklarına perde olarak bitkisel döngünün kesilmesine ve dolayısıyla tüm yaşam döngüsünün kesilmesine yol açacak şekilde dünyayı yeni bir buz devrine sokmayacağına kim garanti verebilir?Allah korusun,böyle bir ihtimalin gerçekleşmesinin önüne hangi güç geçebilir?

    “Yoksa kendilerini bize karşı savunacak birtakım tanrıları mı var? O tanrılar, kendilerine bile yardım edecek güçte değildirler…”Enbiya 43

  20. 23 Nisan’a yüzüncü yıl hediyesi:Kabile pardon Türk Tipi Başkanlık Sistemi.
    Meclisin dekor haline geldiği, sistemsizlik sistemi.
    Atatürk bir insan.Amenna.
    Atatürk’ün yaptıklarını sata sata bitiremeyip kıyasıya ve fütursuzca eleştirenler insan ise Atatürk ne?
    Atatürk insan ise bu mahluklar ne?
    Atatürk ve silah arkadaşlarımna özlem, minnet, hürmet ile sonsuz rahmet diliyorum.

  21. “Akın var güneşe akın” demiş bir de Nazım,
    Şaka olabilir mi, bu iş acep, cancağzım,
    Koronası yüzünden de sıcak, ne hikmetse,
    Yani, o kadar da olmaz, yapmamak lazım!..

    • İşgal altındayız, virüsten akın var akın!
      Her yerde araştırma, virüsün zaptı yakın,
      Koronası da var üstelik, ne hikmet ise,
      Güneşin katrilyonda biri, şu işe bakın!…

  22. Cumhuriyet yazarı Orhan Bursalı’nın
    20 Nisan 2020 tarihli
    “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak mı? 2. Gerçek iktidar kim?” başlıklı yazısı ile
    Star yazarı Ardan Zentürk’ün
    23 Mart 2020 tarihli
    “Daha da “bencil” dünya düzeni planlanıyor, umutlanmayın…”
    başlıklı yazısıyla ilgili…

    «Tartışma açık

    Evet, çok yönlü bu konuyu tartışalım. “Her şey artık eskisi gibi olmayacak” nasıl gerçekleşebilir, bu virüsten sonra? Korona ailesinden daha azgın bir virüs mü bunu halledecek? Mali sermayeyi ellerini havaya kaldırmış ve teslim olmuş görüntüsünü hayal bile edemiyorum!

    Ama bir yol var, ülkelerin önünde. Aklı başında bilge insanların siyasette ortaya çıkması ve bugünkü kepaze vahşi düzene, mesela Türkiye’de adım adım son vererek, gerçekten yeni ve uygarca bir yaşamın temellerini atarak ilerlemesi.

    Toplumu da yanına alarak…»

    Sayın yazar her ne kadar tartışmaya açık dese de “Mali sermayeyi ellerini havaya kaldırmış ve teslim olmuş görüntüsünü hayal bile edemiyorum!” diyerek “dünyayı esas yöneten “finans kapital”in (mali sermaye), egemenlik hakları” konusunda hassasiyetini belirtmiş ve kırmızı çizgisini de baştan vurgulamış.

    Özellikle Türkiye bağlamında ise meseleyi çoktan karara bağlamış görünüyor.
    Siyasette ortaya çıkmasını beklediği
    “Aklı başında bilge insanlar” kimlerdir şimdilik bilemiyoruz ama geçen yazısında işaret ettiği “pek çok kanaat liderini” tahmin etmek de güç değil.

    Ortaya çıkacak kurtarıcıların ya da beklenen akil zatların “bugünkü kepaze vahşi düzene” nasıl adım adım son vereceğini ise zamanla öğrenebileceğiz anlaşılan.

    Umalım ki Bursalı’nın sözünü ettiği yol haritası yine “adım adım Büyükada” güzergahından geçmez, ya da Ahmet Altan’ın her fırsatta dile getirdiği gibi
    “çok büyük kanlı altüst oluşlara” sebebiyet vermez.

    Son anda hatırlayıp eylem planına “Toplumu da yanına alarak…” diye şerh düşmesine de bakılırsa, yazarımızın halkın rızasını da gözettiğini söyleyebiliriz bu uygarlık savaşında.

    Ama yine de (ülkelerde tek tek sosyalist vb. devrimlerinden bahsetmeyin!) diye uyarmayı da ihmal etmemiş sağolsun.

    Halbuki Star yazarı Ardan Zentürk ise
    23 Mart 2020 tarihli köşeyazısında Bursalı’nın tartışmaya açık dediği

    “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak mı?” sorusuna net bir cevap vermişe benziyor.

    “Daha da “bencil” dünya düzeni planlanıyor, umutlanmayın…” başlıklı yazısında şöyle diyor Zentürk:

    “Dünyada artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözü havada bir önermedir, çünkü, “eskinin tüm güçleri yerli yerinde durmakta”, hatta bu virüs belası atlatıldıktan sonra yeni ataklarını nasıl geliştireceklerinin planlarını yapmaktadırlar.

    Karşımızdaki gerçek şudur: Devlet güçleniyor ve güçlü devletlerin paranın sahibi dev şirketler ile pazarlıkları yeni bir dünya sisteminin başlangıcını oluşturacak.

    Karşımıza yüksek ihtimal “hibrid” (melez) bir sistem çıkacak. Yarım yüz yıldır yapılandırılan “küreselci” sistemin bir bölümüyle “milliyetçi akımın” taleplerinin bir yerde buluştuğu yere doğru ilerleyeceğiz. Bu iyimser tahmindir.

    Bu iki akım arasında öngörülen uzlaşma olmazsa yaygın bir savaş kaçınılmazdır.»

    Star yazarı, yukarıda Bursalı’nın hayal bile edemediği “dünyayı esas yöneten “finans kapital”in (mali sermaye), egemenlik haklarından” taviz vermek zorunda kalacağını, aksi takdirde milliyetçi ulus devletler ile küreselci sermaye arasında çıkacak çetin bir savaşın bizleri beklediğini söylüyor.

    Koronavirüs salgını nedeniyle sıkça dillendirilen “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” iddiası hangi alanlarda neleri kapsar ya da kapsamaz inşallah görme fırsatımız olacaktır.

    Kanımızca “insanlığın yeryüzü macerası”nın eskisinden ya da bugünkünden çok daha “yaşanılası” bir hal alacağını söylemek için biraz saf ya da budala olmak gerekiyor. Hatta şu kadarını gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz ki; her şey eskisinden çok daha beter olacaktır!

    Yalnız son günlerde daha bir baş gösteren “akıl ve bilim” fetişizmine inat mı desem, yoksa aklın yolu birdir de ondan mı desem; insanlık için bazı olumlu öngörü ya da beklentilerimiz de yok değil tabii.

    Öncelikle, her türlü hijyen esastır!

    Teorik olarak değilse bile pratik olarak herkes Müslüman ve Türk olmak zorundadır! Yani dünya halkları temizlik alışkanlıklarını; el ve vücut hijyeni, helal besin ve gıda hijyeni gibi konuları islami standartlara göre düzenleyecektir.

    Birkaç yüzyıldır özellikle kadın hakları tüccarları tarafından “akıl ve bilim” tamtamları eşliğinde sürekli aşağılanan tesettür ve peçe, kadın erkek herkes için mecburi hâle gelmiştir.

    Ayrıca, sivri zekalı kimi köşeyazarlarının bir diğerini aşağılama vesilesi olarak da gördüğü kolonya şişesinin bundan böyle 7, 24 ceplerimizde bulundurulması vacip olmuştur.

    Tüm insanlık Türkler gibi, evine işyerine, gelen gidenine 80 derecelik limon kolonyası tutmakla mükelleftir!

    Helal ve koşer tabir edilen et kesimi ve tüketimi, Türklerin yaptığı gibi normal standart hâline getirilecek, bunların dışındaki et tüketimi de yasaklanacaktır.

    Veganizm ve hayvanhakları soytarıları, şehirlerde hiçbir evcil hayvanın bakılmaması ve tutulmamasını da savunmadıkları müddetçe üçkâğıtçı ve yalancıdırlar.

    Bunun da istisnası; güvenlik güçlerimiz ve körler için “asistan köpek” barındırılabilir.

    Türk medeniyeti sadece bu konularda değil, insani yardım ve dayanışma gibi daha başka alanlarda da insanlığı eğitmeye, aydınlatmaya devam edecektir.

  23. “Korona, diktaya hevesli yönetimlerin istediği, bireylerin yanlış düşünme, yanlış karar verme ve yanlış hareket etmelerine neden olan KORKU ORTAMINI, altın tepsi içerisinde sundu.”

  24. Sayın Y.K sayın F.K.T. ve saygıyı hak eden dığer değerli dostlar. Notlarınızı bugün okudum. İçten sevgı ve selamlarımı gönderiyorum. Ben iyiyim. İnanınız ki, Fehmi Bey dinlenme ve geri çekilmede yerden göğe haklı. Her birinizden ısrarla rica ediyorum: İnsan yerine konmaması gerekenleri muhttap almakla yanlış yapıyoruz. Rezalet ve ahlaksızlık diz boyu. Allah aşkına kime ne anlatıyoruz? Muhattap alınarak meşruluk kazanıyor, ınsan gibi muamele görüyorlar. Sözün bittiği yeri çoktan aştı Türkiye.Mutlak yoksama! Mutlak Yoksama! Mutlak Yoksama! Tek söz etmeme! Çünkü mafya bunlar. Çünkü çete bunlar. Ne itiraz, ne alay, ne ahlaksız yalanlarını yanlışlama! MUTLAK YOKSAMA! Herkese çağrım bu olur. Sevgi ve sıhatte kalın, dostlar.

  25. KARANTİNA NOTLARI–1

    Sabancıların Emirgan’daki “Atlı Köşk” adlı boğaz manzaralı müze–yalısının bahçesinde zayıflama bisikletiyle ter atmaya çalışırken instagramdan paylaştığı fotoğraflarla da hava atmayı ihmal etmeyen junior Hacı’yı takipçi hayranları madara etti.

    “Zengin fakir ayırmıyormuş” denilen koronavirüs salgını nedeniyle her yerden “Evde kal” çağrılarının yükseldiği bir dönemde Hacı beyin böyle açık havada Makedon milli takımını andıran retro eşofmanlarıyla fotoğraf çektirmesine içerleyen takipçileri sert tepki gösterdi.

    “İnanamıyorum size. Devlet dışarı çıkmayın diyor, siz dışarıdasınız spor bahanesiyle. Pes yani” diye atarlanan takipçisine cevaben “Sakin ol şampiyon, evdeyim” dediyse de fondaki boğaz manzarası kendisini eleveriyordu.

    Emirgan sahilindeki Çınaraltı durağının hemen yanında belediyenin fakirler için koyduğu jimnastik aletlerini kullandığı anlaşılmasın diye ne kadar ter döktüğü yüzünden okunan Hacı Sabancı’ya “Evin manzarası şahaneymiş” ve “Ben de istiyorum” diye karşılık veren takipçisi ise aldığı yanıttan pek de tatmin olmuşa benzemiyordu.

    Nihayet çocukluk yılları “Atlı Köşk”ün bahçesindeki at heykelinin sırtında geçmiş bir şehzadenin şimdi böylesi bir mahalle parkındaki zayıflama aletlerine kadar düşmüş olması çok üzücü ama bu durum kendisinin yeteri kadar “burjuva ahlakına” sahip olmadığını da göstermez.

    Vaktiyle memlekette istedikleri gibi at oynatmaya alışmış çevrelerin bugün evlerinin önünden başka yerde hava atamıyor olması da ayrı bir konu.

    Eskiden olsaydı en azından tekneyle bir dünya turuna falan çıkarlardı; şimdilerde ise küme düşmeye yüz tutmuş kimi futbol kulüplerine başkanlık etmekten öte bir numaraları görünmüyor.

    Bir de işte böyle, sosyal medya denilen foseptik çukurunda sergilenen soytarılıklar var tabii…

    Aynı günlerde biz de boğaz manzarası yerine, karantina altında tutulduğumuz Bohemya’daki bir öğrenci yurdunun dördüncü kat penceresinden dışarıyı seyrediyorduk.

    Virüs salgını, hemen karşımızdaki çöplükte yaşayan ve gün boyu çöp torbalarını karıştırıp duran evsizin pek umurunda değil gibiydi.

    Ben de dayanamayıp pencereyi açtım ve “Virüs var virüüüs! Senin dışarda ne işin var be adam?” diye bağırdım.

    Kış boyu hiç yıkanmadığı anlaşılan sarı montunun iç cebinden çıkardığı büyükçe votka şişesinden bir yudum aldıktan sonra bana şöyle karşılık verdi:
    “Sakin ol şampiyon, burası benim evim!”

    Ağzımın payını aldıktan sonraki günlerde de karantina odasının küçük penceresinden dışarıyı, yani çöplüğü seyretmeye devam ettim.

    Odamız küçük olduğu için, özellikle hapşurmak istediğimde pencereyi açıp bu eylemi dışarı doğru gerçekleştirmek zorunda kalıyordum.

    Bir keresinde, tam aşağıda aynı evsiz kaldırımda dikilmiş, çöp atmaya giden bir komşuyu lafa tutmuştu.

    Birden başını yukarı doğru kaldırınca farkettim yüzündeki sağlıkçı maskesini, yine montunun iç cebinden küfürler ederek bir şişe çıkardı ve yüzündeki maskeyi indirip votkayı başına dikti. Sonra da “Virüs var virüüüs! Niye camdan aşağı hapşuruyorsun be adam?” diye haykırdı.

    Bu sefer kendimi çabuk toparladım ve şöyle bağırdım:
    “Sakin ol şampiyon, burası benim evim!”

    İşin garip yanı çöp atmaya giden komşunun maskesi yoktu ve elinde tuttuğu küçük bir poşeti de evsiz adama uzatıyordu, büyük ihtimalle içerisinde atık ekmekler filan vardı.
    Ayyaş herif biraz tereddütle de olsa kendisine uzatılan ekmek torbasını almak durumundaydı.

    Neden sonra bu yardımsever komşu arkasına dönüp şöyle seslendi:
    “Burada çöpleri karıştıracağına, sen de kilisenin aşevine gitsene!”

    Evsiz adam her zamanki gibi göğüs cebine davrandı, yüz kızartıcı bir yığın küfürü de savurduktan sonra maskesini indirerek şişeyi başına dikti.
    Çenesini sarı montunun koluna silip;
    “Sakin ol şampiyon, burası benim evim!” diye ekledi.

    Yardımsever komşu çoktan uzaklaşıp gitmişken ansızın başını yukarı doğru kaldıran ayyaşla bir an göz göze geldik; pencereyi de hemen kapattım…

  26. “Dünyada”Siyasetçileri taparcasına sevip, okumayi sevmeyen topluluklar’ veya Milletleri İFTIRA VE PALAVRA konusunda “ÇENESI’NI” iyi çalıştıran “SİYASETÇILER” tarafından uyuşturularak yönetilmesi kadar kolay bir meslek yok:

    Ben, FehmiKorunun günlüğü sayfası’nı hemen hemen hergün konturol ediyorum ve bazı okuyucuları’n yorum yazdıklarını göriyorum. Ne yalan söyleyeyim yorumları pek okumiyorum.

    Bu günhariç,bugünde şöyle bir gõz attım, ve sayin F.K.T beyin yurt dışında yaşayan yorumcu arkadaşları merak ettiğini okuyunca Benim ismimi’de görünce, hem beni rahatsız eden bizdeki (azınsanmayacak) bir kesimde adete unutulmuş insanlığın ne kadar Ülkeye zarar verdığını ve Sayın Koru gibi yazarlardan tutun da Bilim, Sağlık, dallarında kaliteli yetişmiş meslekler ve kaliteli Yöneticilerin; değil 1.2.3.4.5. Sırlarada dahi yer bulamayışları ve tamen sıfırlanış olmaları, hatta bir çoğunu’da resmen ölüme terk edildiğini görünce, doğup büyüdüğum memleketimin hemen hemen, nufusun yarısını oluşturan bireylerin nasılda VIJDANLARI KARARMIŞ BEYINLERI DONMUŞ İnsanlıktan uzak hale geldiklerine şahitlik etme’nin verdiği üzüntümü hem burada paylaşip hemde sayın, F.K.T bey’e ilgisinden dolayi Teşekür etmek için, bu yorumu yazdım.

    Not: FKT bey! Ben Ocak Medya yazarlarını okuyoru.ve bazene yorum yaziyorum.
    Genelde Sinan Eskicioğluna yaziyorum.
    Sizede Ocak Medya’da son yazısı ve YouTube kanalıni izlemenizi tavsiye ederim.
    Tekrar Teşekür ederim.
    Esenlikle kalın
    https://youtu.be/CgP3XeDa9Ag

  27. HaberTürk yazarı
    Sevilay Yılman’ın 16 Nisan 2020 tarihli
    “Zenginlerin ihtiyacı mı var o ikrâmiyeye”
    başlıklı yazısı ve aynı tarihli,
    Cumhuriyet yazarı Nilgün Cerrahoğlu’nun
    “Yaşlılara yapılan barbarlık” başlıklı yazısıyla ilgili…

    “Zenginlerin ihtiyacı mı var o ikrâmiyeye”
    diye sorduktan sonra, yazısına şöyle devam ediyor Sevilay Yılman:

    «Şu 2 yıldan beri her bayram verilen emekli ikramiyeleri işinde acayip bir terslik var.

    Onu da dün tâbiri câizse ensesi kalın bir işadamı ağabeyimle koronavirüs ve yaratacağı ekonomik sorunları falan konuşurken fark ettim…

    O ensesi kalın ağabeyim dünyayı büyük bir ekonomik kriz beklediğini ve Türkiye’nin de bundan fazlasıyla nasibini alacağını söylerken sırf espri olsun diye; “Neyse ya Sevilay kardeş! Çok şükür devlet ilk bayram için 1000 TL’lik ikrâmiyemi yatırmış hesabıma!” deyince işin farkına vardım…

    Meğer bayramlarda ödenen 1000 TL’lik ikramiye zengindi, fakirdi, ihtiyacı var veya yok her SGK’lı, Bağkurlu falan ayrımı yapılmadan tüm emeklilerinin hesabına otomatik yatırılıyormuş.»

    “Şok oldum tabii…” diyerek,
    yazısının geri kalan kısmında;
    zengin fakir ayrımı yapılmadan yararlandırılan belki de tek hizmeti karalamakla uğraşmış sağolsun.

    Ama aynı ikramiyelerin bir benzerini “13. maaş” diye ödeyen Yunanistan veya zengin fakir demeden tüm vatandaşlarına “sosyal yardım parası” dağıtan Almanya’dan bahsediyor olsaydık, eminiz ki kendisi çok daha takdir dolu ifadeler kullanıyor olurdu bu yazıda.

    Ama söz konusu vatansa; emeklisine üç kuruş bayram harçlığı verdi diye devleti eleştirmek de bir görev oluyor işte!
    Tabii ikramiyenin azlığından şikayetle değil, neden veriliyormuş diye!

    Neyse, keşke çok bilmiş gazeteci yazarlarımızın tek kusuru bu olsaydı!

    Yine şoktan şoka giren bir başka yazar da Cumhuriyet’ten
    Nilgün Cerrahoğlu olmuş.
    Ama biraz daha farklı, alıştığımızın tersine bir durum söz konusu sanki.

    16 Nisan tarihli “Yaşlılara yapılan barbarlık” başlıklı yazısında bakın kendisini şoka sokan olayları nasıl paylaşıyor:

    «Bir İtalyan büyükelçi arkadaşım, birkaç yıl önce, bir AB toplantısında Çek meslektaşının “Sigarayı bırakma kampanyalarını desteklemekle hata ettik!” dediğini anlatmıştı…

    Çek diplomat lafı orada da bırakmamış, toplantıya katılan herkesin buz kesmesine yol açan tespitlerle söze şöyle devam etmiş: “İnsanların yaşam süreleri böylelikle çok uzadı. Emeklilik, sağlık masrafları derken devletlerin sırtına taşınması zor bir yük bindi!

    Covid krizi patlak verdiğinden bu yana büyükelçi ahbabımın aktardığı bu şokşok-şok beyanları düşünüyorum. Bundan sadece bir iki yıl önce “şok-şok-şok” etkisi yaratan bu değerlendirmeler, korona salgını hayatımıza gireli beri ne var ki şaşırtıcı olmaktan çıktı.

    Salgının yol açtığı ölümlerin büyük çoğunluğunun yaşlılar olması nedeniyle açıkça “yaşlıları kurtarmanın ekonomik getirisigötürüsü hesapları” yapılıyor.»

    Ondan sonra da yazarımız Cerrahoğlu
    “Hafta başında İsveç’te ise daha kaba ve yalın bir tartışma ortaya çıktı.”
    diyerek birçoklarımızın ballandıra ballandıra örnekler vermelere doyamadığı “kuzeyin steril ülkesi İsveç”e getirmiş sözü:

    «“İnsan hakları” konusunda mangalda kül bırakmayan, çevre ve doğayı korumak bahsinde her dem hassas İskandinav ülkesinde, doktorlara açıkça “80”in üstündeki yaşlıları yoğun bakıma almayın” talimatı verildiği anlaşıldı.

    Yoğun bakımda sıkışıklık yaşanması durumunda, doktorların 80 yaş üstü yaşlıları bu ünitelere sokmayacağı, 60-70 yaş grubundaki talihsizlerin de birden fazla hastalığı olması durumda keza yoğun bakımdan içeri alınmayacağı İsveç sağlık kurumlarının bir iç yazışması ile ifşa oldu. Skandal yazışma, İsveç’in tanınmış yayın organlarından Aftonbladet’te yer aldı.

    60 yaş üstü vatandaşların da herkes gibi vergi verdiği “medeniyet timsali” İsveç’in bu tercihi, korona fırtınası geçtikten sonra da muhtemelen yıllarca hatırlanacak ve leke gibi üstüne yapışacak.»

    Eğer sayın Cerrahoğlu da, yarına kadar bir baskı dizgi hatası falan olmuş deyip düzeltme yazısı yayınlatmaya kalkmazsa; İskandinavya’da durum böyleymiş…

    Eskilerin dediği gibi; başımıza taş mı yağacak ne?

  28. Isınmağa başlamıştı, minnettardı ağaç..
    Kış uykusundan çıkmış, canlılar hep yarı aç,
    Zaptı yakın demişti nazım ne hikmet ise!
    Oysaki, toprak ana ve su! güneşe muhtaç….

    • Arz-ı endam eylerken, zaman içinde döngü,
      Güneş diklenmeğe başladı, mevsime özgü,
      Zaptı yakın demişti nazım ne hikmet ise!
      Oysaki, her şiir minnettir! güneşe övgü….

      • Tapılası bulur hatta, insanlar güneşi,
        Hayatın devamı için yoktur ki bir eşi,
        Zaptı yakın demişti Nazım ne hikmet ise,
        Oysaki, yüz vermez! pek yaklaştırmaz ateşi!

        • Kutsaldır yerküre, aldırmadı hükümranlık,
          Dersini haketmiştir azgınlaşan insanlık,
          Zaptı yakın demişti Nazım ne hikmet ise!
          Oysaki, güneşsiz dünyada hayat karanlık….

          • Bazen öyledir insan; deli-dolu, cüretkar,
            Kaptırır kendini, nereden eserse rüzgar!
            Zaptı yakın demişti Nazım ne hikmet ise,
            Demekki öyle hissetmiş kendini bahtiyar…

          • Toprak, su, hava, güneş! herbiri kutsal nimet,
            Birisi olmazsa olmaz, hele de şu rahmet!
            Zaptı yakın demişti Nazım ne hikmet ise,
            Fethedecek başka yer bulamadı bir zahmet!

          • Her ne zaman toplansa, katmer katmer bulutlar,
            Bir rahmettir beklenen, yeşerirken umutlar…
            Zaptı yakın demişti Nazım ne hikmet ise,
            Güneştir hayat veren! zuhur eder vücutlar…

          • Güneşten gelen o nurla ağaç ayaklanır,
            Ana şevkati bir busedir bu, hemen tanır,
            Zaptı yakın demişti Nazım ne hikmet ise,
            Kutsal bir görevlidir güneş, sistem canlanır..

          • Güneşten almıştır enerjiyi, su tırmanır…
            Can suyudur bu ağaca, dallar yapraklanır,
            Zaptı yakın demişti Nazım, ne hikmet ise,
            Kıpır kıpır yapraklarla, güneş selamlanır..

          • Her yaprak oksijen pınarı, tabiatında..
            Tertemiz nefestir her cana, Allah katında,
            Zaptı yakın demişti Nazım, ne hikmet ise,
            Şükredilmeliydi güneşe, hattı zatında…

          • Şahinler konaklar dalların zirve ucunda!…
            Her ağaç yapraklarıyla hür, ana yurdunda,
            Zaptı yakın demişti Nazım, ne hikmet ise,
            Güneştir hasretle beklenen, hergün ormanda..

          • Vatandır binbir mahlukata orman toprağı,
            Humusla akrabadır kalıplaşmış yaprağı!
            Zaptı yakın demişti Nazım, ne hikmet ise,
            Oysaki güneştir herbirinin, hayati bağı…

          • Göklerde bir eşi yok, harikulade ahengin,
            Güneşin göz nurunun, o bir demet rengin…
            Zaptı yakın demişti Nazım, ne hikmet ise,
            Ancak, çocuklar kızgın! gökkuşağı tedirgin..

          • İlahi bir tezahür, ne muhteşem bir endam!
            Prizmadır o görseli, göz önüne seren cam!
            Zaptı yakın demişti Nazım, ne hikmet ise,
            Oysaki güneştendir, o rengarenk serencam!
            …..

  29. HaberTürk yazarı Oray Eğin’in
    14 Nisan 2020 tarihli
    “Konu yine halk ve mangal”
    başlıklı yazısıyla ilgili…

    Geçtiğimiz günlerde Sabah yazarı Engin Ardıç’ın
    “Çok solcu oldukları için Amerika’da yaşayan bazı Türk mazlum mütefekkirleri, Amerika’ya sosyalizmi getirdiler”
    diyerek sarakaya aldığı HaberTürk yazarlarından “tombul civelek” namdar Oray Eğin “Şimdi alıntılayacağım satırları önceki gün Sabah gazetesinde okudum” diyerek girmiş konuya:

    “Lumpen proletaryaya ben de çok acıyorum. Kumarsız ve mangalsız kaldılar! Kumar oynamadan yaşayamazlar. Her cahile imlayı yanlış öğreten ‘iddaa’ iki seksen yattı, iddiası kalmadı. Eh, evde okey oynayıp hanımı ve çocukları ‘ütecek’ halin de yok… Futbol da yok tabii. Mangal da yok. Garibana da ya yasaklı park, ya da düpedüz ‘asfalt kenarı’ kalıyor. Ama orası da şimdi yasak. Zamparalık da ‘fiilen’ yasak, gerçi yol kenarında araba durdurup pazarlığa girişen fahişe görülmüş ama, sektörde işler kesik. Ne yapacak bu insanlar? Tolstoy mu okuyacaklar? Ya hanımı ya çocuğu dövecekler. Ya da, hakkında karantina kararı alınmış virüslü hastaya ‘geçmiş olsuna’ ve helalleşmeye gidecekler, sırayla sarılıp öpecekler.”

    Yazının tamamı bu değil, ama aşağı yukarı böyle. Bir yazarın yaşadığı toplumdan nefret etme hakkı var kuşkusuz. Bunu dile getirebilir de. Kendi ülkesi ve halkını aşağılayarak ünlenip Nobel alan yazar bile var sonuçta. (Hayır Orhan Pamuk’u kastetmiyorum.)

    Anlaşılan HaberTürk yazarı Oray Eğin Amerika’ya sosyalizmi getirmiş olmanın da verdiği bir özgüvenle Türkiyeli ‘lümpen proleterya’ ile de dayanışma sergilemek istiyor galiba diyorduk ki hemen sonraki paragrafta bizi hayal kırıklığına uğratıyor:

    “Okuyunca rencide olmadım; belki dövecek çocuğum ya da hanımım olmadığından. Ama aklıma zamanında ortalığı birbirine kadar Mine G. Kırıkkanat’ın o meşhur mangal yazısı geldi. Ne hakaretler yemiş, ne linçe uğramıştı Kırıkkanat o zaman.

    Peki bu yukarıdaki yazının ondan farkı var mı? Mine G. en azından halkın eğitilebilir olacağını düşünüyordu, yukarıda alıntıladığım yazarsa halkın düpedüz yok olmasını istiyor, nefretini gizleme gereği dahi duymuyor. Ama aradaki fark sadece bu değil.”

    Meğer sayın yazarımız, kara halkın değil yine halkı aşağılayıcı ifadeleriyle tanınmış Mine G. Kırıkkanat adlı bir başka cumhuriyet yazarının itibarını kurtarma peşindeymiş. Öyle ki adı geçen yazarın vaktiyle Türk halkına yönelik kullandığı hakaretamiz ifadelerinden dolayı “linç” edildiğini söylüyor ve bugün neden aynı linç kültürü örneklerine rastlanmadığını da şöyle sorguluyor:

    “Şimdi ne değişti peki, neden hiç ses çıkmıyor?

    Çünkü Türkiye’de infial kişiden kişiye göre değişir. Yazıyı yazan kişiye, yazdığı yere, yazarın cinsiyetine göre bile şekillenir. Demek ki bazılarının halka hakaret etme ayrıcalığı varmış.”

    Nihayet bu serzenişlerine bakılacak olursa “tombul civelek” namdar HaberTürk yazarı özellikle “cinsiyetine göre” derken belki haklıdır ama bu kendisinin de “ayrıcalıklı” bir köşeyazarı olduğu gerçeğini değiştirmiyor tabii.

    Şöyle ki kendisi daha geçenlerde virüs salgını münasebetiyle yeniden güncellediği, “kolonya kokulu” diyerek şahsını ve oturduğu mahalleyi aşağılamaya çalıştığını söylediği sabık OcakMedya yazarı Fehmi Koru hakkında bakın neler söylüyordu:

    “Genel kanı benim bu ifadeyi muhafazakarları tanımlamak / küçümsemek için kullandığım yönünde. İnkar etmeyeceğim, takılan bütün lakapların küçültücü bir tarafı var. Bir başkasına lakapla hitap etmek de meslek etik ölçütleri bakımından tartışmalı bir durum, bu da ortada. Ama işte, bizim yazı geleneğimizin bir parçası. İyi köşe yazarlarını diğerinden ayıran da ortaya tartışılacak kavram atmaları ve cuk oturacak lakap bulmaları.”

    Sayın yazar “kolonya kokulu adam” tabiriyle sınıfsal ayrımcılıkta bulunduğunu ve bunu da şimdilerde “medeni ölü” olarak anılan duayen gazetecimiz Fehmi Koru’yu “aşağılama maksadıyla” türettiğini övünerek itiraf ettiği halde bugüne kadar kendisine muhafazakar kesimlerden bir “linç” girişiminde bulunulduğunu biz hiç hatırlamıyoruz…

    Ama kendisi utanmadan, bazı yazarların ayrıcalıklı olduğunu ve hakaret içeren kimi yazılarından dolayı da “linçe uğrama”dıklarından yakınabiliyor ne hikmetse?

    Sonuç olarak, bu tür bir çifte standart örneği karşısında ne söylesek boş! Atalarımızın da dediği gibi:
    Eşşeğimin alnı sakar, kendi adını başkasına takar!

    • Böylesi tatlı su balığı solcu! yazarlara ben de gıcık oluyorum. Fakat mangal, iddiaa, kolonya kokusu, bidon kafalı, göbeğini kaşıyan adam falan yakıştırmaları ne ki. Milletin yarısına illet-zillet diyenlerin yanında bunlar hafif kalıyor. Terazin adaleti sağlamıyor.

  30. Bugünkü (14 Nisan 2020 tarihli) Milliyet gazetesinde Sayın Melih Aşık köşesinde aşağıda yolladığım yazıyı yazmış. İlave bir şey yazıp yorum yapmıyorum.
    A. Aydın

    YAZARIN GÖREVİ
    Bir internet sitesinde güzel yazılarını okuduğumuz hanım yazar kalemi bırakmış.
    Yakınlarına “Bu ülkede yazmakla hiçbir şey değişmiyor, boşuna yazmak istemiyorum” demiş.
    Kendisine yazarın sorumluluğuna ilişkin Aziz Nesin’in şu satırlarını gönderiyoruz: “Çağımızda yalnız kendi ülkemizde değil, dünyanın her yerindeki kötülüklerden sorumluyuz. Ne demek sorumluyuz?
    Kötü giden şeyleri değiştirmek zorundayız. Evet, yazar değiştiremez. Yani yazın yoluyla hiçbir şey değişmez. Ama insanlara değiştirme isteği ve özlemi verir. Ve yazarın sorumluluğu budur. Çağındaki bütün kötü şeyleri tarihin ileri doğru gidişine göre düzeltmeye çalışan insandır yazar. Bunun için sorumludur.”

  31. Yurt dışında yaşayan yorumcu arkadaşlar vardı (Bernar Kutluğ ve Faysal İnci gibi). İki satır yazsalar da sağlıklarının yerinde olduğunu öğrensek.

  32. Hafta sonu sokağa çıkma yasağını beceriksizce planlayan kim? Belli ki Süleyman Soylu değilmiş. Kabahatli Kemal Kılıçdaroğlu olmasın!

  33. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun istifasını C.Başkanı Erdoğan kabul etmemiş. Bunu şu şekilde anlıyorum. “Bu istifa sürpriz oldu, biz yenisini atayıncaya kadar göreve devam et”. Böyle olmaz da Soylu görevine hiçbirşey olmamış gibi devam ederse yaptığı istifa anlamsız olur. Herşeye rağmen bir Bakan ilk defa kendi kararıyla istifa etti, bunu önemsiyorum.

  34. HaberTürk yazarı Fatih Altaylı’nın
    9 Nisan 2020 tarihli
    “Karşı mısın?” başlıklı yazısıyla ilgili…

    «Karşı mısın?

    Dün eski binaların dönüştürülmeyeceğini, yeni iki hastane inşaatına başlandığını yazınca bazı okurlar ya da troller “Ne yani hastane yapılmasına karşı mısın?” diye sordular.
    Hayır ama elde hazır bina varken yenisine masraf edilmesine, hele hele bu yoklukta buralara milyarlar ödenmesine karşıyım.
    Orada koca bina boş.
    Sadece pandemi için ekstra yatak gerektiren bir dönem yaşanıyorsa, boş binalar kullanılabilir dedim.
    “Tasarruf” yapılmasını istemek suçsa evet suçluyum.

    Ben boşa para harcamayalım diyorum.
    Bazıları ise “Karşı mısın?” diyor.
    Karşıyım ulan, karşıyım.
    Kısıtlı kaynağın, gereksiz tüketilmesini karşıyım.»

    Sayın yazar, atıfta bulunduğu “İlle de yeni bina” başlıklı yazısının en sonunda da şöyle yakınıyordu:

    “Anlayacağınız eski, hazıra, masrafsıza rağbet yoktu.»

    Olmaz olur mu sayın Altaylı,
    keşke sizin dediğiniz gibi “hazıra rağbet” olmasaydı,
    ama hazırcılık bizim genlerimize işlemiştir, öyle değil mi?

    Sizinkisi biraz da
    “Merdi kıpti şecaat arzederken sırkatini söylermiş” durumu:

    Hazıra konmak yani!

    Bize “tasarruf” edebiyatı yapmayın;
    nasıl mesele ağaç değildiyse, burda da “kaynak kıtlığı” değildir;
    bütün mesele karşı olmaktan ibarettir!

    Türkçemizde daha başka deyimlerimiz de vardır bu hazır düşmanlarıyla ilgili.
    Mesela;
    Yontulmuş kazığa oturan çok olurmuş!

    Daha düne kadar yapılmasın diye yeri göğü inlettiğiniz yeni İstanbul havalimanına kafanıza göre isim vermeye kalkmadınız mı?
    Köşenizde İga–İstanbul havalimanından söz ederken sürekli “yeni Atatürk havalimanı” diye yazıyorsunuz.
    Şimdi de eski havaalanına yapılacak olan hastaneye karşısınız, yarın tamamlanıp hizmete açıldığında arsızca; “buranın adı da eski Atatürk havalimanı hastanesi olsun” diye yeri göğü inletmeyeceğinizin bir garantisi var mı?

    Ama yok öyle; “Taksim meydanında eşek gibi anırırım” falan numaraları sökmez…

    Yani yapılırken havaalanına, köprüye, hastaneye karşı çıkıp sonra da utanmadan oralardan faydalanmak, hatta bir de isim babası olmaya kalkmak sizce de biraz ayıp değil mi?

    Şöyle düşünsek nasıl olur acaba; çapulcuların aklına uyup yeni havaalanı yapmaktan vazgeçseydik, hâlâ eskisini kullanıyor olacağımızdan bu yeni hastaneyi de ister istemez şimdiki yöntemle halletmek zorunda olacaktık, öyle değil mi?

    Büyük ihtimal o zaman da, havaalanı arazisinde hastane mi olurmuş, uçak gürültüsü falan diyerek yine ortalığı velveleye verirdiniz zaten ama neyse!

    Ayrıca terminal binasını hastaneye dönüştürmektense yenisini yapmak daha ekonomik değil midir? Çünkü böylece havaalanı da elimizde kalmış olur.
    Kaldı ki ‘boş duruyor’ dediğiniz eski havaalanı hâlâ aktif bir şekilde kullanılıyor ve galiba virüs salgını sebebiyle de artık –en azından uluslararası– kargo taşımacılığı tamamen havayoluyla yapılacak gibi görünüyor.

    Yani öyle kimsenin boşa para harcadığı filan yokmuş!

    Eski Türkiye’de her kurumun bir ana binası, biraz da “ek binası” olurdu; biri hanyada öbürü konyada, merdiven altı devlet daireleri…

    İşte o “ek bina” kültürüne göre düşünmeye alışmış eski kafaların bugünün tam teşekküllü şehir hastanelerini, çağdaş adliyelerini, devasa havaalanı ve köprülerini, devletimizin şanına yakışır bir başkanlık sarayı ve hizmet binasını takdir etmelerini bekleyemeyiz.

    Ekleyip köklemeden, iki yılda bir başka binaya taşınmadan edemeyen; bir binadan öbürüne ancak aktarmalı dolmuş yolculuklarıyla ulaşılabilen kamu kurumları artık eski Türkiye’de kaldı, ama o günlerin yadigarı gazeteci eskileri de bizim başımıza kaldı!

    Sayın yazar, köşesinden devamlı sorduğu “ne zaman adam oluruz” sorusuna ne hikmetse her seferinde farklı bir cevap veriyor ama artık bizleri oyalamayı bırakıp tutarlı bir cevap bulması lazım.
    Yıllardır bir türlü tam cevap veremediğine göre kendisine bir ipucu verelim bari:

    Ne zaman adam oluruz?

    Yapılmasın diye kıyameti kopardığımız mega projeler tamamlandıktan sonra arsızca onlara isim vermeye kalkmadığımız zaman.

  35. Zararlı

    Aflatoksin zararlı.
    Alkol zararlı.
    Asbest zararlı.
    Avcılık zararlı.
    Az okumak zararlı.
    Az spor zararlı.
    Az uyku zararlı.
    Bahis zararlı.
    Beton zararlı.
    Boks zararlı.
    BPA zararlı.
    Burjuva zararlı.
    CIA zararlı.
    Çok dar giyinmek zararlı.
    Çok giysi zararlı.
    Çok güneş zararlı.
    Çok oturmak zararlı.
    Çok su içmek zararlı.
    Çok tatil zararlı.
    Çok uyumak zararlı.
    Çok yemek zararlı.
    Deterjanlar zararlı.
    Diziler zararlı.
    Erken emeklilik zararlı.
    FETÖ zararlı.
    Futbol zararlı.
    GDO zararlı.
    Halter zararlı.
    Her şey dahil tatil zararlı.
    Hormon zararlı.
    Irkıyla övünmek zararlı.
    Kablosuz cihazlar zararlı.
    Kimyasal dezenfektanlar zararlı.
    Köşe yazarlarının yüzde 99’u zararlı.
    Kumar zararlı.
    Kutu süt zararlı.
    Lüks hayat zararlı.
    Mankenler zararlı.
    Manyetik alanlar zararlı.
    Margarin zararlı.
    Marka bağımlısı olmak zararlı.
    Medyumlar zararlı.
    Moda dergileri zararlı.
    MOSSAD zararlı.
    MSG zararlı.
    NBŞ zararlı.
    Nepotizm zararlı.
    Obezlik zararlı.
    Ot çöp simsarlarını dinlemek zararlı.
    Para ile din satanlar zararlı.
    PC oyunları zararlı.
    Pet ambalajlar zararlı.
    Petrol zararlı.
    Pizza zararlı.
    Plastik zararlı.
    Radyasyon zararlı.
    Sahte şeker zararlı.
    Sahte şeyhler zararlı.
    Sıfır beden zararlı.
    Sık yemek zararlı.
    Sigara zararlı.
    Sosyal medya (?) zararlı.
    Suudi Arabistan zararlı.
    Süslümanlık zararlı.
    Tarım ilaçları zararlı.
    TV zararlı.
    Uyuşturucu zararlı.
    Üç beyaz zararlı.
    Yapay tatlandırıcılar zararlı.
    Barlas, Donat, Koru, Uluç, Özkök, Eğin, Kütahyalı, Alçı, Cıvaoğlu, Semercioğlu, … zararlı
    42 günde yetişen kanatlı eti zararlı.

    Ali Özdemir
    http://www.aliozdemir.net

  36. Habertürk yazarı Sevilay Yılman’ın 3 Nisan 2020 tarihli
    “Millet canının, trollerse iftira ile linçin derdinde!” başlıklı yazısı hakkında…

    “HaberTürk kanalında Didem Arslan Yılmaz hazırlayıp sunduğu Türkiye’nin Nabzı programında konu yine Koronavirüs (Covid 19) salgını ve maske kullanımıydı” dedikten sonra yazarımız programda hazır bulunan bir kısım katılımcı zevatın adını sanını da sıralıyor ve “Bir de California Üniversitesi öğretim üyesi olan Prof. Dr. Mehmet Çilingiroğlu…” diye ekliyor.

    “Uzatmayayım…

    Başlarda gayet güzel giden programın ilerleyen dakikalarında tansiyon yükseldi.

    Çünkü herkesten daha çok konuşan ve konuştuğu zamanlarda da nedense hep bir acayip agresyon sergileyen Prof. Çilingiroğlu sözünün kesildiğini, müdahale edildiğini falan söyleyip hem Didem’i hem de programdaki diğer bilim insanlarını rencide edecek kaba ve nahoş ifadeler kullanmaya başladı.

    Sanki konuya bir tek o vâkıfmış gibi o biliyormuş her şeyi gibi son derece kibirli hal ve hareketler sergileyip programı sadece kendisinin konuşacağı bir yayına dönüştürmeye çalıştı.

    Tabii Didem de bir moderatör sorumluluğunda davranarak yayındaki diğer bilim insanlarını yok sayan Çilingiroğlu’nun bu garip tarzı üzerine müdahale etmek zorunda kaldı.

    Ve bu müdahale üzerine sanki daha önce hiç konuşmamış ya da konuşması sürekli kesilmiş gibi bir manzara çizen Çilingiroğlu garip şekilde afra tafra sergileyerek yayından ayrıldı.”
    diyerek özetlemiş konuyu.

    Star yazarı Yakup Köse ise 3 Nisan Cuma günkü “Toz dumandan dağılınca göreceğiz!” başlıklı yazısında aynı olayı şöyle anlatıyor:

    «Habertürk televizyon kanalında “Türkiye’nin Nabzı” programını sunan Didem Arslan, programa ABD’den katılan Prof. Mehmet Çilingiroğlu’nun Türkiye’nin Çin virüsüne karşı aldığı tedbirleri övmesine tahammül edememesi, histeriye kapılıp Prof. Çilingiroğlu’na had bildirmeye kalkışmasını canlı canlı izledik. Peki Prof. Çilingiroğlu, Didem Arslan gibilerinin histeri geçirmelerine sebep olan neler söylemişti, hemen aktarıyorum:

    “33 milyona yakın Amerikalı işini kaybetti. Bunların depresyonu var, bunların ilaçlarını nasıl alacağı var. Siz Türkiye’desiniz, çok şanslısınız. Gene ülkemizde 50 lira veriyorsun SGK oluyorsun hiç çalışmasan. Devletimizden Allah bin kere razı olsun, yönetimimizden bin kere razı olsun. Amerika’da bir ilaç almak ne kadar pahalı? Bir hastaneye gidiyorsunuz göğüs ağrısı için 20 bin dolar. Zaten adam evinin kirasını ödeyemiyor, hasta gidip ilacını alamıyor. Dolayısıyla çok büyük kaos bizi bekliyor.”

    ABD’yi büyük bir kaosun beklediğini söyleyen Mehmet Çilingiroğlu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun yolunu yapmamakta direndiği Başakşehir İkitelli Şehir Hastanesi’ni de övünce Didem Arslangiller sinir nöbetleri geçirmesin de ben mi geçireyim!»

    Şimdi sayın Yakup Köse’nin anlatımlarına bakılacak olursa söz konusu programda Sevilay hanımın ifadesiyle “nedense hep bir acayip agresyon sergileyen Prof. Çilingiroğlu” değil, aksine “bir moderatör sorumluluğunda davrandı” dediği Didem Arslan’mış. Meğer Didem hanım kendi programında sinir krizi geçirmiş ve konuğuna karşı da histerik bir tutum sergilemiş.

    Doğrusu bu duruma şaşırmadık, çünkü hem yurtdışında hem de alanında başarılı olmuş bilimadamları genellikle anavatandaki meslektaşları tarafından çekilmez bulunurlar.
    Özellikle de yurtdışında çalışan, yabancı dil bilgisi ve donanımlarıyla göz dolduran kimi akademisyen vatandaşlarımızın yaz tatillerinde ülkemize gelmekten çekinmelerinin bir sebebi de budur!

    Nitekim daha bugün HaberTürk’ün “araba yazarı” da dünyaca ünlü ekonomistimiz, nobel adayı Daron Acemoğlu’nu kendi köşesinde evire çevire, sille tokat benzetiyordu.

    Öyle ki yine HaberTürk ekranlarında yayınlanan bir programda izlediğini söylediği Acemoğlu hakkında ileri geri eleştirilerde bulunuyordu:
    Nobel adayı iktisatçımızın ekonomiden çaktığını, yani sınıfta kaldığını filan iddia ediyordu…

    Sabah yazarı Engin Ardıç ise 6 Nisan tarihli köşe yazısının “İstanbul sermayesinin üniversitesi” kısmında Prof. Çilingiroğlu’yla ilgili şu bilgileri de paylaşmış sağolsun:

    “Esas olarak Amerika’da yaşayan ve çalışan, ama burada Koç Üniversitesi’nde de “misafir öğretim üyesi” olarak bulunan Profesör Mehmet Çilingiroğlu, Koç Üniversitesi’nden kovuldu.
    Kendisi, bir televizyon programında “Allah devletimizden ve hükümetimizden razı olsun, ülkemle gurur duyuyorum” demişti…

    Duymayacaksın.

    Ne yapacaksın? Ayaklanan gençlerin dinlenebilmeleri için otelinin kapılarını açacak, onlara oda tahsis edeceksin. Banyo da yaparlar, ter atarlar.

    İstersen, mağazalarına, asilere yardım için tentürdiyot ve sargı bezi bulundurmaları ve hatta internet bağlantısı sağlamaları için emir de verebilirsin.

    Yok, bu Koç değildi, onun sol bacağıydı.”

    Hatırlanacağı üzre, geçtiğimiz günlerde pazarlamasını HaberTürk’ün “tenis yazarı” Serdar Turgut’un yaptığı ama patenti yine aynı gazetenin “araba yazarına” ait olan “eski Atatürk havalimanı hastane yapılsın” önerisini tartışırken biz de alternatif bir teklifte bulunmuştuk:

    Oynadığı tüm maçları kaybeden güzide bir futbol kulübümüzün başkanı da olan zengin işadamına ait Taksim’deki Divan Oteli hastane yapılsın diye…

    Nihayet gezi olayları sırasında aynı otel “çiçek çocuklarımıza” karargah olarak tahsis edilmiş; aynı zamanda revir, yakıt ikmal deposu, levazım ve muhabere merkezi olarak da vazife görmüştür.

    Çağrımızın üzerinden çok geçmedi güzel haber yine Sevilay hanımın köşesinden geldi:

    “Birçok otel sağlık çalışanlarının hizmetinde

    Koranavirüs salgınında bulaş olacak en riskli insanların sağlık çalışanları olduğunu ve bu insanlara bebekler gibi bakılması gerektiğini anlattığım yazım…

    Ve; “Sağlık çalışanlarını virüsten korumak için bir önerim var!“ başlıklı yazımdaki çağrım karşılık buldu çok şükür…

    İstanbul’da hizmet veren birçok otel sağlık çalışanlarına her şey dâhil hizmet vermek için kapılarını açtı…

    Birçok otelden bu konuyla ilgili açıklama geliyor tarafıma…”
    dedikten sonra “reklama girer” falan demeyip birkaç otelin de adını köşesinden paylaşmış:

    “Başta Taksim’deki The Marmara Otel olmak üzere…

    Sonra Çeçen Holding bünyesinde faaliyet gösteren Avrupa’nın en büyük Hilton Otel’i unvanına sahip Şişli Bomonti Hilton…

    Ve Anadolu yakasının yıldız otellerinden Cevahir Hotel Asia gibi İstanbul turizminin gözdesi olan tüm otellere ve bilmediğim için ya da bana ulaşmadıkları için adını yazamadığım var ise diğer tüm otellere, hepsine çok çok teşekkür ediyorum…

    Sağolsunlar, varolsunlar…

    İşte biz…

    Ancak böyle el ele verir isek bu musibeti, belayı başımızdan def edebiliriz ülke olarak!

    Birarada ve beraber…”

    Sayın yazarın teşekkür ettiği ve “bilmediğim için ya da bana ulaşmadıkları için adını yazamadığım” dediği otellerin arasında “gezici çiçek çocukların karargahı” da var mıdır bilemiyoruz ama burada zikredilenlerin içerisinde olmadığı kesin…

    Ayrıca araba yazarımız Altaylı’nın rüyası da hayırlısıyla gerçek oluyormuş;
    “eski Atatürk havalimanı”nın bekleme salonları transit yolcular için “karantina salonu” olarak tahsis edilmiş.

    Kendisinin ortaya attığı bu önerinin havada kapılacağını bilseydi, ısrarla “yeni Atatürk havalimanı” diye yazıp durduğu “İga–İstanbul havaalanı” için de bir şeyler düşünürdü eminim…

    Bakalım HaberTürk yazarları
    Prof. Çilingiroğlu’nu işten atan Koç üniversitesinin sahibi işadamımıza da benzeri bir sosyal sorumluluk çağrısında bulunup şu Taksim’deki otelini sağlık çalışanlarımızın hizmetine açmasını sağlayabilecekler mi?

    Sonuçta, reklamın kötüsü olmaz…

    • Gayret bey hep gördüğümüz bildiğimiz şeyleri anlatıyorsun, bilmediklerimizi anlatsan biraz da olmaz mı? Mesela o gol neydi öyle. Nerede hazırlandı, kim hazırladı pek göremedik yani. Ben hayatımda ilk defa kaleciyi yücelterek atılan gol görüyorum. Aman efendim tensip buyurursanız bu topu size pas atmak istiyorum deyipte kalecinin uzanamayacağı yere göndermek topu, ilginç hakikaten. Rizedeki intihar girişimi de başka bir seyirlikti doğrusu. Bize bunları anlatsana abicim.

  37. Korona günlerinde boş vakti çok olan bütün muvazzaf trollere halen tedrisi fikir fırsatı veren sayın admine şükranlarımızı iletmek isterim. Halbuki birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulan bu günlerde bile, halen eski yaraların kabuklarını kaşıyan, gayretli trollerin de istirahate ihtiyacı olduğu tebarüz etmiş bir gerçek değil midir? Biraz Don Kaşalot, biraz tommiks tadında echellere ücretli izin imkanı yok mudur? Boğaza doğru N95 maskeleri arkasından yılan tıslaması gibi gülüşleri ile bu yıl baharın geç geldiğini, espresso eşliğinde tartışacak milli trollerimizin bir müddet ruhi tekamül için fikri nadasa çekilmesini beklemek, Huzur romanını tekrar okurken acaba çok büyük bir temenni midir? diye kendi kendime duyulmayacak şekilde mırıldandım.
    Son söz: Hiç bir virüs kendi başına başıboş hareket etmez. Elbette bir maksat ve gayesi olup, bu gayesini yerine getirmeden de gitmeyecektir. Musibet ve hastalık zamanı umumen külli dua ve geçmiş hatalara keffaret olacak bir zamandır. Külli ve umumi musibetler, belalar büyük faydalara gebe olup bu virüs musibeti mütehammillerine ehemmiyetli neticeler getirecektir. Siyasi, fikri kısır ayrışmaların mihrakı, menşe ve melce olan bütün akımlar bugünden sonra merduttur.
    ”Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde kargaşalık, fitne ve büyük bozgun çıkar.” Enfal-73

  38. Ingiltere Başbakanı Boris Johnson da virüsten yoğun bakıma girince, o iyileşeye kadar Başbakan yardımcıları işe koyuldu. Radyo haberlerinde denk gelmiştim. Üç gün kadar önce dünyanın bu işten bu derece gafil avlanmasının sorumluluğunu Çin Komunist Partisine (ÇKP) attı. Dün de Uluslararası Şeffaflık Örgütü-Türkiye şubesi başkanı Oya Özarslan bizde aynı beyanatı verdi. Çin’deki olayın bu kadar az zahiyatla bittiğine pek inanan yok. Ölen insan küllerinin depolanması ve sahiplerine dağıtımı (krematoryum merkezlerinin) verileri saklandı dendi. Rakamlar olduğundan az gösterilince dünyanın geri kalan kısmı işin çiddiyetini vaktinde anlamayıp yeterince önlem almakta geçikti.

    Bu iş kontrol altına alınsın ortalık yatışsın bir süre sonra ÇKP’nin bu konuda şeffaf olmayıp dünyayı yanıltma hareketi mutlaka gündeme gelecektir. Şeffalık gibisi yok. ÇKP devlet delegesi Birleşmiş Milletlerde bütün insanlığın birlik beraberlik içersinde olması gerektiğini bahsederek bunun dünyanın ortak bir sorunu olduğunu ve herkesin aynı tecelliyle karşı karşıya kalmış olduğunu ifade etti ve nerede olursa olsun insanlığın birbirine ihtiyacı olduğunu anımsattı adeta. İnsanlar arasında eşitliğin kırılganlık ve kırılma noktasına gelindiğinde hatırlanması ilginç. Ondan önce hemen herkes son gaz kendi çıkarları peşinde yarışırken birbirlerine kafa tutuyordu.

    Virüs geldi dünyayı bir ölçüde muma çevirdi. Bize gelişiyle ayrı bir siyasi polemik/kavgayı da körüklemiş oldu adeta. Kavga biteceğine bitmedi ayrı bir kulvarda devam ediyor. Herhalde, virüsün gelmiş olmasıyla bizdeki kadar iç siyasi çekişmenin devam ettiği bir başka ülke yoktur. İki gün sonra Dünyanın sonu ilahi müdahele ile gelecek olsa, bu kafayla bizimkiler tınmaz! Son ana kadar kavgaya devam!!

    Neyse, bu virüs salgınının o kadar az zahiyatla Çin’de adeta bıçak gibi kesilmiş olması gerçekten hiç inanılır değil. Zamana göre yayılma ve zahiyatlarının grafikleri incelendiğinde durum oldukça aşikar. Şeffaflığa önem veren Batı dünyası istatistiki olasılık dağılımında komple çevrim olarak hala tırmanıyorlar (bizde de durum öyle). Saklı kıpıklı bir şey yok! Gerçekler neyse korkmadan bütün ayrıntılarıyla bilmek istiyorlar ki durum neyi gerektiriyorsa önlem olarak hazırlıklarını ona göre ve daha büyük bir hızla tamamlasınlar. Bu iş bir süre sonra yavaşlayıp inişe geçtiğinde (inşallah), bütün veriler toplanacak. Bütün ülkelerin verileri üst üste aşağı yukarı aynı trendi gösterecek. Büyük bir ihtimalle Çin’deki olayların gelişen eğrisindeki anormallik işte o zaman daha bir sırıtacak ve sorgulanacak. Trend anlizlerinden yola çıkarak geri hesaplamayla, ÇKP’nin yalanını bariz bir şekilde ortaya çıkarmak mümkün olacak. Ve birleşmiş milletlerdeki delegesine soracaklar “Madem bütün insanlık birdi, insanlık birbirine muhtaçtı. Niçin gerçekleri sakladın ve bütün dünyayı niçin aldattın?” şeklinde suçlanacaklar.

  39. Elif hanım!
    Nefsimiz ölüm olayını kabul etmek istemediğinden ölümü anormal, yaşamayı ise normal kabul ediyoruz.
    Hâlbuki Dünyanın en sağlıklı insanının bile bir saniye, bir salise,bir lahza yaşaması çok büyük bir olay.
    Vücudumuzda 60 ile100 trilyon hücre var.
    Yine vücudumuzda çoğunluğu kılcal 100.0000 km damar var.
    Kalbimiz günde 100.000 kez atıyor.
    Bırakalım trilyonları, vücudumuz sadece 10 parçadan oluşsun.
    Yaşamamız için parçaların çalışma -calışmama ihtimalinden tamamının “çalışma” ihtimalinin gerçekleşmesi gerekir.
    Elimizde bu sayı ve ihtimale mukabil(karşılık) ve eşdeğer 10 adet madeni para olsun.
    Bu 10 adet madeni paranın “tamamının yazı (çalışma)” gelme ihtimali kaçtır?
    Paraların birinin bile”tura (çalışmama)” gelmesi demek “ölüm” demek. Tamamı da tura gelebilir.Yani tüm parçaların çalışmaması.
    10 adat paramızı devamlı atıyoruz, devamlı “yazı” geliyor.Bu durumda ne deriz.Burada bir tesadüf yok, bu paralara dışarıdan elektromanyetik vs.bir müdahale var deriz.
    Bizim vücudumuzda inanılmaz olayların vuku bulması sonucu yaşıyoruz.
    Bir sela bir ölüm haberi duyunca “ölmüş” tepkisi yerine, birbirimizi her gördümüzde “yaşıyorsun” dememiz gerekir .
    Tabii ki, tedbir bizden, taktir Allah’tan.
    Ancak sayın KORU ile ilgili talebinize aynen katılıyorum.

  40. size en çok ihtiyaç duyduğumuz bu zamanda neden yoksunuz. Bu zamanı hakikaten yorumlayamiyoruz. Nasıl bir çağı yaşıyor ve nasil bir çağa uyanacagiz bilmiyorum.

    • Elif su hanım, sayın yazarın son yazısına bakarsanız kendisi dört yıldır her gün yazmış olmaktan söz ediyor ve mola istiyordu, şimdi bu salgında bütün tabiat içine kapanmışken sayın yazarı dansa kaldırmak biraz yersiz gibi duruyor; iyisi mi bir süre istirahat edip kendi başını dinlesin. Evde kalın, sağlıcakla:)

  41. HaberTürk yazarı Muhsin Kızılkaya’nın
    8 Nisan 2020 tarihli
    “Kapının önündeki ayakkabılar!
    başlıklı yazısıyla ilgili

    “Kapının önündeki ayakkabılar!

    “Apartmanın kapısından suyumu aldım, kapının önünde ayakkabılarımı çıkardım, girdim içeri. Aklımda doktorların, “dışarıdan eve geldiğinizde mutlaka ayakkabılarınızı kapının önünde bırakın” uyarısı vardı zaten.

    Durmuş Yılmaz’ın kapısının önündeki üç çift çamurlu erkek ayakkabısı, aradan geçen on dört sene içinde ne bir “garibanizm ihtilaline” ne de “Beyaz Türklerin tasfiyesine” yol açtı. Ertuğrul Özkök, yıllar sonra Durmuş Yılmaz ve eşi Düriye Hanım’dan özür diledi. Korona illeti geldi, ne Beyaz, ne siyah, ne de siyah beyaz Türk bıraktı; topumuzu eşitledi.

    Hâlâ kendilerine “Beyaz Türk” diyenler varsa müsterih olsunlar, garibanlar “ihtilal” yapmayacak!

    Şimdi dışarıdan gelen hepimizin ayakkabıları kapının önünde duruyor!

    Yine aylardan Nisan, yine havalar yağmurlu ve üstelik o ayakkabıların çoğu çamurlu…”

    Sayın yazar ayakta uyuyor olmalı;
    adı geçen emekli merkez bankası başkanımız halen “madam”ın partisinde milletvekilidir, üzerine kırık dökük sosyo–politik çıkarsamalarda bulunduğu çamurlu ayakkabıların sahibi olan üniversiteli gençler ise doktoralarını bitirip çoktan TC merkez bankasındaki kadrolara yerleştiler, hatta şimdilerde İmf bünyesinde görevli olanlar bile var!
    Nitekim dönemin merkez bankası başkanı, o kapı önünde bırakılmış çamurlu ayakkabıların sahibi olan gençlere yüksek öğrenim bursu vermekte olduğunu da kendisi açıklamıştı neden sonra…

    Şimdilerde çoğu gaybubet evlerinde konaklayan ama vaktiyle ışıkevlerinden yetişmiş birçok mutemet nasıl ayakkabılarını dışarıda çıkarıp evde beyaz çorap ve takım elbise kravatla dolaşıyorduysa bu bursiyerler de aynısını yapmıştı.

    Sonuçta evin içinde ayakkabıyla dolaşmaktan daha hijyeniktir ama asla bir ev ayakkabısı kullanmak akıllarına gelmez; en fazla ponponlu bir panduf ya da mutlaka abdest alırken içindeki tüylü tabakası ıslanıp kurumaktan iyice çürümüş önü kapalı siyah terliklerden giyilir, o kendilerine hep bol gelen takımların altına!

    Apartman dairelerinin kapı önlerine ayakkabı çıkarmak ve orada bırakmak bir köylü alışkanlığıdır, hijyenle de doğrudan bir ilgisi yoktur.
    Şimdi salgına karşı tedbir diye ayakkabıları merdivende bırakmanın da hijyenle bir ilgisi yoktur! Ya ordan gelip geçenlerin sağlığı ne olacak? Kapıcının, temizlikçinin, sucunun, komşunun suçu ne?
    Bu davranışın temel güdüsü bencilliktir; nasıl olsa ben içerdeyim, ter kokan ya da virüslü ayakkabılarımı da dışarıdan geçenler düşünsün!

    Ama sakın ola, galoş takıp ya da ucuz bir naylon poşete koyarak ağzını güzelce bağlayıp kapaklı bir ayakkabılığa filan zinhar koymayın, çevreye taşmayan egoyu kim ne yapsın, öyle değil mi?
    Görüleceği gibi ahmaklığın sınırı da yok sınıfı da…

    “Korona illeti geldi, ne Beyaz, ne siyah, ne de siyah beyaz Türk bıraktı; topumuzu eşitledi.”
    diyor sayın yazarımız içindeki sevinci gizlemeye de gerek duymadan ve övünçle ekliyor:
    “Şimdi dışarıdan gelen hepimizin ayakkabıları kapının önünde duruyor!

    Her şerde bir hayır vardır lafzının karşılığı da buysa eğer aman kalsın, böyle eşitliği kim ne yapsın ki?
    Şahsen sınıf çatışmasından bile çekilirim yani, yeter ki “korona illeti” de geldiği yere geri gitsin!

    HaberTürk yazarı Kızılkaya bir yandan da aklınca özkökgillere rövanşist bir karşı devrim tehlikesi bulunmadığına dair güvence vermeyi de ihmal etmemiş sağolsun:

    “Hâlâ kendilerine “Beyaz Türk” diyenler varsa müsterih olsunlar, garibanlar “ihtilal” yapmayacak!

    Anlaşılan yazarın kültürel kodlarımız ve insan davranışlarıyla ilgili sığlığından çok daha derin bir başka zafiyeti de, politik öngörüş yoksunu olması galiba.

    Çünkü ‘bu garibanlar mı ihtilal yapacak canım?’ dercesine kamufle etmeye çalıştığı kavruk çemişler, 15 Temmuz’da “beyaz mı esmer mi” demeden milletimizi kahpece arkasından vurdular.

    Pek öyle “gariban” bir halleri de yoktu zaten ama şimdilerde biraz “mağduruz” edebiyatı yapılıyor hepsi o.

    Sayın yazar madem ki eski köfteleri yeniden ısıtıp okurlarına servis etmeyi bu kadar seviyor, kendi yediği içtiğine de daha bir dikkat etmelidir.

    Yakın geçmişe dair hafızalarımızı tazelemeye çok hevesli olabilirsiniz ama günceli de ıskalamayın lütfen ve bize şu soruların cevaplarıyla gelin:

    Emekli TC merkez bankası başkanı Durmuş Yılmaz eskiden olduğu gibi bugün de üniversite öğrencisi gençlerimize burs veriyor mudur?

    Bir milletvekili olarak virüs salgınına karşı dayanışma ve bağış kampanyasına katılmış mıdır?

    Malum şimdiki merkez bankası da bu kampanyaya belli bir bağışta bulunduğu için eleştiriliyor; acaba kendisini de vaktiyle burs verdiği ve merkez bankası yönetimine doldurdukları okul birincisi gençler sebebiyle eleştirenler olmuş muydu?
    Eğer olduysa bugün onlarla aynı partide ne işi vardır?

    Dönemin cumhurbaşkanı emekli olunca başörtülü first lady ikamet ettiği ama kirasını ödemek istemediği köşk yüzünden “intifada” başlatmıştı hatırlanacak olursa;

    eşi Düriye hanımın kariyerini sorgulamak gibi bir niyetimiz yok ama kendisi parti çalışmalarına da katılıyor mu acaba?

    Hürriyet yazarı Özkök’ün sonradan Düriye hanımdan özür dilediğini de belirtmişsiniz; acaba HaberTürk yazarları tarafından aynı sınıfsal kaygılarla “kolonya kokulu adam” diye aşağılanan duayen gazeteci Fehmi Koru’dan da bir gün özür dilenecek mi?

    Yoksa kendisi işkencecilerini affedene kadar bekleyelim mi?

  42. Boyner sağolsun Kovid-19la yaşadığı tecrübeyi paylaşmış. Serin kanlı bir şekilde virüs problemini kendi kendine defetmeyi başarmış. Yaşadığı tecrübede en önemli nokta şu. Boynerde bu virüs olayı ateş falan yapmamış. Çiğerleri zorlanmış. İshal de yaşamış. Belirtiler her kişide farklı olabiliyor. Bizimkilerin toplumda, pazaryerlerinde ateş ölçümü yapıyor. Bunda kurulan iki bilim kurulunun bir tavsiyesi bir rolu olmalı. Kovid-19 hakkında bilgi eksikliği çok. Dünyayı gafil avlamış bir virüs bu. Herşeyi bilmeleri mümkün değil. Bir de medyayı takip konusunda bir kurul kursunlar. Herkesin bu konudaki tecrübeleri bir web sitesinde toplansın. İnteraktif bir şekilde bilgi paylaşımı virüs ile mücadelede ayrıca faydalı olacaktır.

    Çarşı-pazar yerlerinde yetkililerin ateş ölçümünün yeterli olup olmayacağını aşağıda net olarak sorgulamıştım. En iyi tedbir, halkın evden çıkmaması. Daha önce çok yazdım. ORDU mahalle mahalle evlere hizmet konusunda GÖREVE!

  43. İşsiz sayısı zaten çoktu, şimdi enaz ikiye katlanmıştır. Esnafın da çoğu işsiz durumuna düştü. Önümüzdeki en büyük sorun bu.

  44. “Biz Bize Yeteriz Türkiyem” hakkında;
    1-Virüs krizinden önce normal olarak Türkiye ye “günde” asgari “500 milyon dolar” para gerekiyordu.
    2-Kriz ile bu ihtiyaç ikiye katlandı.
    3-Yani artık TL cinsinden ” günlük” ihtiyacımız asgari 6-7 milyar TL.
    4-Kampanyada 02.04.2020 tarihi itibariyle 846 milyon TL toplanmış idi.
    Bugün itibariyle 1 milyar TL olabilr.
    5-Bugünki miktar parasal olarak Türkiye’nin 4 saatlik ihtiyacı.
    6-Tüm Dünyada devletler oluk oluk para harcarken, adı-sanı duyulmamış 4 ülke arasında zikredliecek olumsuz algıya değer mi?
    7-Bir de toplanacak paraların harcanmasına yapılacak itiraz ve yapılacak spekülasyona fırsat vermeye değer mi?
    8-Acil ihtiyaçlar başka türlü ve karşılanamazmı ?

  45. Pandemi ile sayın KORU nun yazılarına ara vermesi arasında bir ilişki var mı?
    Sayın KORU nun bilişim birikimi, sosyal izolasyon dan çok daha ileri aşama olan “dijital izolasyon” kararı almasına mı neden oldu?

  46. Korona virüsün İstanbul’da verdiği hasar nüfusuna oranla çok fazla. Ancak bu oranın karesi alınırsa açıklanabiliyor. Fakat İstanbul’da kilometrekareye düşen insan sayısına bakıldığında sonuç anlamlı olabiliyor. İstanbul’un toprak büyüklüğü örneğin Bursa’nın yarısı kadar fakat nüfusu 6 katı fazla. Buna göre nüfus yoğunluğu ortalama olarak Bursa’nın 12 katı daha çok.

    İstanbul’un nüfusunu azaltmadan ne trafik sorunu ne de korona sorunları çözülemez. Son dönemde İstanbul rantiye uğruna fena halde hırpalandı. Bir de üstüne Kanal İstanbul falan gibi faciaya yol açacak projelerden bahsedilmesi çok asap bozucu.

  47. İşin ciddiyeti vakalar-ölümler günbegün rakamlara dönüşünce mi anlayacağız! Hızla alınan tedbirin fazlasının zarar olduğu görülmüş müdür? Tedbir tedbirdir. Resmi rakamlar yayınlanmağa başlanmasıyla, geçen hafta virüsün bizdeki başlangıcı ve akabinde yayılma hızının vehametini dile getirdim. Yakından tanıdığım bir lise öğrencisine “Rakamlar açıklandı. Şu işin matematik analizini bir yap bakalım” dedim. Yazdığı programla konu hakkındaki endişelerimi doğrulamış oldu! O yorumum bilmem nedendir sansüre takıldı. Oysaki içeriği somut bilgiye dayanıyordu ve analiz istatistiklere göre kötü gidişatın zamana göre hızı konusunda İran’ı ve İtalya’yı az farkla geçmiş olduğumuzu ortaya koymuştu. O program güncellenen rakamlarla gidişatın aynen devam ettiğini gösteriyor. İnşallah sonumuz (toplam rakamlar) onlar kadar olmaz

    Virüsler bünyenin içine girdiğinde, birkaç saat içinde 10.000 kopya oluşturabiliyor (üstelik bu virüs başka virüs). Birkaç gün içinde, kişi kanının her çay kaşığı içinde yüz milyonlarca bulaşıcı üretebilir. Böyle hallerde vücudun koruyucu neferleri (antikorları) alarma geçer. Bünyedeki bu işgalcilerle hararetle savaşa girişirler. Zorlanabilirler. Vücutta ateşin başlaması bu yüzdendir. Bünyesi savaş meydanına dönen kişinin kendini hasta hissetmesi bu yüzdendir. Internette bakıyorsunuz… yurdumuz insanını çarşıda pazarda topluca görüyosunuz. Pazaryerlerinde yetkililer ateş ölçümü yapıyor. Bu ölçümler ne kadar etkin ve kesin bir tedbir? Virüs o an halihazırda bünyedeyse, ateş kritik bir noktaya henüz çıkmamışsa…. Çarşıdan döneseye kadar bulaştır bulaştırabildiğine. Onlar da evdekilere bulaştırsınlar. Konya’daki vakada tedbiri alınamamış bir kişi 250 kişiye bulaştırıyor; şimdilik 5 ölü. Korkunç bir tedbirsizlik!

    Halkın daha iyi anlaması için araştırmacı virolog Dr. Pekosz’ün ifaderinden çıkan sonuç şöyle; Farzedin ki evinize soyguncu hırsızlar girdi, bunlar aynı zamanda bozguncu. Yemeğinizi yiyorlar, mobilyalarınızı kullanıyorlar ve bir bakmışsınız 10.000 bebeğe sahipler. Bütün evinizi (bünyenizi) hep birlikte talan etmeğe koyuluyorlar Ve sonra da çöplerini her yerde bırakıyorlar…

    Kayıplarımızın toplamına bakarak “durumumuz diğer ülkelere göre fena değil” demek yetersiz bilgilendirmeğe dayanıyor. Sn CB çoğu zaman yanlış/yetersiz bilgilendirilmeyle karşı karşıya. İlk günlerden beri virüsün yayılma hızını çok iyi analiz etmek gerek.

    Bizim insanlarımız çarşı pazar bankamatik vs ihtiyaçları için hala ortalıkta. Cehaletin verdiği cesaretle işin vehametinin farkında olmadan günlük yaşama devam ediliyor. Oysaki tam bir istila ordusuyla karşı karşıya kalınmışlık var. İşte onun içindir aşağıda “Ordumuz” derhal işbaşına dedim. Halk evinden dışarı çıkmamalı. Hizmet sağlık tedbirleri alınmış mehmetçiklerimizle halka evlerinde ulaşmalı. Bu taarruza karşı seberberliğe girişmeyeceksin de ne zaman girişeceksin?

    Üstüne üstlük Siyasi Muhalefetin her türlü yıkıcı taarruzu da duruma hiç yardımcı olmuyor! Allah yardımcımız olsun…

  48. Yeni dijital dünyada
    Uzaktan eğitim?
    Bu binalar nasıl olacak?
    İnsan ve cip?
    Dijital para?
    Dünyada tek ulus devlet?
    Yapay zeka ve siyaset politika?
    Din ve dijital dünya?
    Dijital dünya liderleri?
    Yıl 2030 ve 2050
    Yıl 2020 Cumhurbaşkanımız fitre zekat istiyor millet olarak rencide olduk dünyada. Sayın Cumhurbaşkanımız bunu bağış olayını Bakanlar bürakratları milletvekilleri belediye başkanları ve şimdiye kadar ihale verip de para kazandırdığı iş adamlarıyla çözemezmiydi. Neden kara günler için hazırlığımız yoltu?
    Hocam yazsanız da biraz kafamız rahatlasa.

  49. Virüsün yayılma hızının en yüksek olduğu şehrimiz İstanbul. İstanbul yolgeçen hanı gibi ve AB/Dünya’ya açılan kapısı. İstatistiklerde Marmara bölgesi açık-ara başı çekiyor. Yayılma hızının artmakta olduğu bir süreçte, daha iki gün önce İstanbuldaki bir halk pazarının kalabalık manzarası endişe verici boyuttaydı. Diğer yandan maaş kuyrukları için bankaların/bankamatik makinalarının önlerindeki kalabalıkların da pek farkı yok. Vatandaş ihtiyaçlarını gidermek için çıkmak zorunda, virüs-mirüs aldırdığı yok. Zorunluluk olmasa, herhalde çıkmaz.

    O halde, hem ihtiyaçlarını görmek ve hem de salgının hızını kesmek için sokağa çıkma yasağıyla birlikte «ordu göreve» diyebilmeli. Yanlış anlaşılmasın, darbe için değil! Vatandaşa hizmet için. Dünyanın en kalabalık ordulardan birine sahibiz. Hatta bununla övünüyoruz. İstanbulda bütün şehirlerden insanlar yaşıyor. Giden gelen çok. NewYork nasıl ki bu virüsün ABD’ye yayılma merkezi, İstanbul da Türkiye için aynı merkez. Belki de daha riskli.

    Virüsle savaş için İstanbul’da bir an önce seferberlik ilan edilmeli. Kısa bir eğitimden geçirilmiş askerimizin/Mehmetçiğimizin daha büyük çapta bu işe sevkedilmesi çok faydalı olacaktır. Vatandaşın ihtiyaçlar listesi mahalle mahalle belirlenmeli (elektronik çağda bu çok daha kolay). Yiyecek ve ihtiyaçlar askeri hafif araçlarla veya sivil kamyonetlerle ortaklaşa olarak evlere götürülmeli. Her evin ihtiyacına göre sırayla ev sakinlarinden 1 kişi ev önünde seyyar komyona/komyonete megafonla davet edilip sebze-zeytin peynir vs ihtiyacı neyse gidermeli. Böyle bir uygulamaya derhal geçilirse büyük bir pozitif etkisi olacağı görülecektir. Acil haller dışında şehirler arası yolculuklar durdurulmalı veya yavaşlatılmalı. Kontrollü bir şekilde virüs testleri bittikten sonra izin verilmeli (ve gittiği yerlerde evlerinde karantina uygulamasına çekilmeli).

    • yada yarımşar kiloluk sebze meyve ve bilimum markette zaman harcamayı en aza indirecek, (çabucak marketi terkettirecek tedbirler) önceden hazırlanmış paketler.
      kasaya yaklaşırken mesafeyi koruma,
      not:geçen hafta markete gittim araba bulamadım. her bir ortayaş hanım teyzenin elinde bir araba üzrine de abanmış,
      aynı koridorda üç tur atarak zaman geçiriyor!!!

      • ORDU SEFERBERLİK İÇİN GÖREVE işin “ya da”sı, “ma da”sı pek kalmadı Allahdahaneversin. Allah korusun, böyle muhalefet de vermesin! Siyasi polemik konusu yaptılar!

  50. Belediyelerin muhtaçlara yardım için bağış toplamasının engellenmesi akıl alır bir şey değil. Daha önce de çizmeyi birçok kez aşmışlardı yine aştılar. Tam tersine böyle bir durumda yardım için para toplamak belediyelere yakışır ve caiz olan budur.

  51. Eğer korona pandemisi uzunca bir süre devam edecek ise (ki öyle gözüküyor), ekonomiyi çöküşten korumak ve hayatı devam ettirebilmek için, makul ölçülerde ve geçici olarak komünist rejim uygulamak gerekiyor. Bu fazla gelir deniyorsa sosyalist rejim de olur. (Bu konularda bilgimiz ve tecrübemiz yok derlerse Tunceli Belediye Başkanı’ndan destek isteyebilirler).

  52. Dünya gündemini meşgul eden en tartışmalı konulardan biri de yapay zeka konusuydu. Yapay zeka teknolojileri günümüzde bir hayli etkin kullanım alanları da bularak gelişmeye devam ediyor. Hazır herkes evdeyken Üstadın bu konuyu işlediği yazısını tekrar okumakta fayda var.
    Yapay zeka varsa ve bir çok alanda da etkin olarak kullanılıyorsa bu teknolojiyi kullanan da bir akıl var elbette.

    Acaba bu akıl yapay zekadan ileriye dönük nasıl yararlanmak istiyor? Neler planlıyor?
    Bu teknolojiyi elinde tutanlar elbette ulus ülkeleri istedikleri gibi yönetebilecekleri gibi dünyayı yönetmek için de kullanmak isteyeceklerdir.

    Buna yönelik ortaya çıkan emareler nelerdir, fikirler hangi aşamadadır acaba?

    Şu aralar Üstadın bu konudaki düşüncelerini ve konunun korona salgınıyla ilgisi olup olmadığını merak ediyorum.

    • Sayın Baran
      Hemen hemen her yorumunuzda genelde belli bir propagandayı bize duyurmaya çalıştığınız linklere bu sefer yer vermemişsiniz.
      Hayrola hidayete mi erdiniz yoksa?

      • Ben de sizlerden link bekledim Ercan bey. Teknolojinin öncülüğünü yapan ülkeler ve küresel firmalar bu alanı da kendi düşüncelerine kendi beklentilerine göre kullanırlar. Acaba bizim ülkemiz bu alanın neresinde diye bakındım ama size verebileceğim bir link bulamadım malesef. Ülkemizin siber savaştan anladığı sosyal medya da yüksek takipçili hesapları ele geçirmek ya da ortadan kaldırmak şeklinde yürüyor, o da kendi vatandaşlarının hesaplarıyla savaşıyor. Karantina günlerinde farkedebildigim şey bu. Şimdi yabancı linkleri versem o da propaganda olur. En iyisi sizin vereceğiniz linkleri beklemek.

  53. Üstadım sizin boşluğunuz hiç dolmuyor. Bugün bir kaç yazara baktım sizin yerinizi tutmuyor ,hele oradan oraya savrulanlar var ya okuma zahmeti ne bile katlanamıyorum. 20 yıldır takip ettiğim yazılarınızı okumayınca kendimde bir eksiklik hissediyorum. Hele ki bugünkü dünyanın gündemine baktığımda sizin eksikliğinizi daha çok hissediyorum.kararınıza saygılıyım yalnız mücadelede kırgınlığa dargınlığa pabuç bırakmayacağınızı düşünüyorum.yalnız siz yorulmuş olabilirsiniz ama en kısa zamanda geri dönmenizi dört gözle bekliyoruz.

      • Biliyorsun ben doğu Perinçek yazılarını takip ediyorum. Tv ekranlarında İsmaile çarpılınca yazmaya tekrar başlamış. Çin’de eğer bir değişim olursa perinçekler dümeni nereye kırarlar acaba diye merak ettim sadece.

  54. Korona pandemisine rağmen Beştepe camisinde Cuma namazı kılınmasına karar verilmesinin bir mesajı var. Sünni siyasal kültürüne göre bu mesaj şudur: “Halife başımızdadır ve görevine devam etmektedir”.
    Bu nafile namazın başka hiçbir anlamı yoktur. Dinen bir karşılığı yoktur ve günümüzde pek de anlamı olmayan siyasi bir tutumdur.

  55. Sayın editöre bir sorum olacak. Bazen ilgilendiğim reklamları tıklıyorum. Fakat sayfadan ayrılmamak için sağ tıklayıp yeni bir pencerede reklamı açıyorum. Bu durumda da reklam tıklanmış oluyor sanırım. Aksi takdirde “tıklanma kaybı” olacak. (Bu işlerden fazla anlamadığım için tedbir amacıyla sordum)

  56. Malum, artık eskisi gibi ortalıkta dolaşmak pek yok!.. Kendi başına buyruk yaşam artık eskisi kadar hür değil. Bencil iradesinden başka bir iradeyi pek kabul etmeyen, gözümle görmeden inanmam diyebilenler (misal, bazı laikçilik mezhebi yobazları) gözle göremedikleri kadar minnacık bir virüse teslimiyetin aczini pek kaldıramıyorlar, «Kahrolsun koronavirüs!» sesleri yükseliyor…

    Bu duruma mukayese ile, Allah’ın iradesine teslimiyeti imanlarının gereği olarak gören, ebedi hürriyetin/huzurun anahtarı olarak gören ve hasbel-kader bu şekilde yaşayan maneviyatçı kesim «Kahrolsun», «Sanki isteyerek mi geldik, rahat yok! batsın bu dünya!» yerine, «çetin düzende, bu da Allah’tan» anlayışı içersinde tevekkülle gerekli tedbirleri alarak evlerindeki hürriyetle yetiniyorlar.

    Evlere kapanılmışlık eskisi kadar zor olmamalı. Internet ile değil mahalleyi, kasabayı, değil ülkeyi, hatta dünyayı dolaşmak mümkün. Belli ki insanların çoğu evlerinde bunu yapıyor. Bu sebeple internette istenilen yere varmak eskisinden daha fazla zaman alabiliyor. Bilgi kaynakları varılabilecek en güzel yerler. Misal, güncelliği açısından: https://www.cdc.gov/coronavirus/2019-ncov/faq.html
    ….
    “Bana birşey olmaz” de, sen! ey kara cehalet,
    Bilgi ve düşünceyle, medeni ol cesaret!..

    Gençliğine güvenme, bu virüs başka virüs,
    Sürprizi en seveni, kendinden menkul bir Brütüs…
    ….

    Cehaletin cesaret kaynağı bilgisizlik ki «cahil cesareti» gibi bir tabiri doğurmuş. Yukarda verdiğim adreste pratik bilgiler var, İngilizce. Ancak bilmeyenler için Google’un anında tercüme imkanı mükemmel olmasa da oldukça yeterli görünüyor.

    “Virüs salgınına karşı çocuğumu nasıl koruyabilirim” başlığı altındaki bilgileri Google’un İngilizce-Türkçe bölümüne aktarınca anında yapılan tercümenin yeterince anlaşılır olduğunu aşağıda görebilirisiniz. Bu bölüme ait tercümeyi aynen aktarıyorum:

    «Çocuğunuzu, sağlıklı kalmak için herkesin yapması gereken şeyleri yapmasını öğreterek COVID-19’un yayılmasını durdurmaya yardımcı olabilirsiniz.

    Ellerinizi genellikle sabun ve su veya alkol bazlı el dezenfektanı kullanarak temizleyin
    Hasta olan insanlardan kaçının (öksürme ve hapşırma) Evin ortak kullanım alanlarında yüksek temas yüzeylerini günlük olarak temizleyin ve dezenfekte edin (örn. Masalar, arkalıklı sandalyeler, kapı kolları, ışık anahtarları, uzaktan kumandalar, tutamaklar, masalar, tuvaletler, lavabolar)
    Üreticinin talimatlarına uygun olarak yıkanabilir peluş oyuncaklar içeren öğeleri yıkayın. Mümkünse, çamaşırlar için en sıcak su ayarını kullanarak çamaşırları yıkayın ve çamaşırları tamamen kurulayın. Hasta bir insanın kirli çamaşırları başkalarının çamaşırlarıyla yıkanabilir. »

    Görüldüğü gibi bazı ifade bozuklukları olsa da «arif olan» ın anlayabileceği kadar yeterli. Yani, ingilizce bilmek şart değil….

  57. Sayın Fehmi Koru’nun değerli yazılarını tekrar göreceğimiz inancıyla soruyorum:

    Acaba şöyle olsa ;

    – Yoruma yorum olmasa,
    – Sözcük sayısı …. geçmese

    Nasıl olur?

    • Bu kısaltma, daraltma, azaltma işlerini sizden beklemezdim doğrusu. Bir aydın meydanında Tweeter tadında düşünmek yazmak da noluyor…

      • Haklısınız, fakat önerimin gerekçesini anlayacağınızı düşünüyorum.
        (Sözcük sayısını ise Twitter ayarında düşünmemiştim sadece yüksek bir üst sınır öngörmüştüm, ukalalık olmasın diye de bir rakam vermemiştim.)

  58. Şu anda, bu memlekette, bu insanlara en hafifinden, küsmemek, gönül koymamak için.. Ne lazım bilmemem?
    Ama zat I Alinize, bu durumda, bu zamanda, bu memleketin garip insanlarına ŞEFKAT göstermek gerek. Bu kıt aklımla aklettiğimi arz ederim

  59. Dün akşam üzeri…
    Prof. Dr. Sabri Tekir “arkadaşımız” aradı…
    “Arkadaşımız” dedim ya; Fehmi Koru ile müşterek arkadaşımız…
    Arama sebebi Fehmi Koru’nun bizi alıştırdığı yazılarını yazmaması; sebebini sordu…
    Dakikalarca konuştuk; lise yıllarında Fehmi Koru ile GURBET dergisini çıkardıkları günleri anlattı…
    *
    Derin konuları da konuştuk…
    O konulardan söz edecek değilim…
    Sabri Tekir arkadaşımıza söz verdiğim üzere…
    Derhal Fehmi Koru arkadaşımızı aradım, malum soruyu sordum…
    *
    Değerli Fehmi Koru okuyucuları…
    Bu soruyu sizler için de sorulmuş sayın…
    Fehmi Koru yazılarına kavuşma hasretlerimizle…
    Selam dua hürmet muhabbet ve sağlık dileklerimizle…

  60. I- konuya aşağıdan devam….

    Virüs havada 2-3 saat kalabiliyor. Hava akımı şartlarında (yani, kendini hafiften rüzgara kaptırmış) kendince tutunabileceği elverişli minnacık bir “konuk” bulursa süre daha da fazla uzayabiliyor. Temiz olmayan yüzeylerde özellikle, yüzeyinde yiyecek artığı organik kalıntı olan ve bakteri/mantar üretebilen yüzeylerde çoğalabiliyor. İnsanları aksırığı öksürüğü yüzeyleri kirletirse, haliyle çok daha uygun ortamlar oluşturulmuş oluyor. «Yüzeylere mümkünse dokunmayın» uyarısının ana nedeni zaten bu.

    Yüzey çeşidine göre virüslerin ne kadar etkin olabileceği süresi malzeme tipine göre çeşitli. Bu süre 4-5 saatten 3-4 güne kadar değişebiliyor. Bu konu araştırılmakta olan bir konu. Örneğin, insanda nezleye sebep olan virüs yüzeylerde sadece 1-1.5 saat aktif olabiliyorken bazı virüs çeşitleri, örneğin ishal yapan virüsler (ki kovid-19’un bir belirtisi de ishal yapabilmesi. Ateş-başağrısı yorgunluk yapması şart değil!), dokunabilecek yüzeylerde bir haftaya yakın aktif kalabiliyor. Sonrasında etkinliği pek kalmıyor. Tehlike olmaktan çıkarken «bakın ben buradaydım» dercesine sadece iz bırakıyor. Yüzey analizi yapan teknisyenler de “virüsün imzasını tanıyor, evet kovid-19 buradaymış” sonucuna varabiliyor.

    Değindiğim bağlantıdaki uyarılarda dikkati çeken eksiklik var demiştim. Zamana karşı ciddi bir mücadele verildiği için yurtdışında bu eksiklikler daha suratle giderilmektedir. Örneklerini vereceğim uygulamalara günlerce önce geçildi. Umarım bizde de bir an önce geçilir….

    Fabrika olsun olmasın insanların topluca bulunmak zorunda olduğu toplu taşınma, hastane, alışveriş (gıda) merkezleri mesai saatlerini biraz değiştirdiler. Gördüğüm uygulama şu: Buralarda çalışanların bir kısmı sadece temizlik işlerine yöneltildi (hatta bazı alışveriş yerlerinde bu mesailerde çalışanların saat ücreti %10 kadar arttırıldı). Bu alışveriş/iş yerleri gece kapanmadan önce insanların/müşterilerin dokunması muhtemel her taraf virüs öldürücü dezenfektan ile siliniyor. Sabahleyin saatler biraz daha erkene alınmış durumda. Alışverişe erken gelmişseniz kapılarda, “ateşiniz varsa, iyi hissetmiyorsanız grip iseniz, aksırıyorsanız öksürüyorsanız yaklaşmayın, içeri girmeniz kanunen yasak. Derhal bir sağlık merkezine gidin” şeklinde ikaz yazılarını okuyabilirsiniz. Bunun dışında normal şartlarda, çalışanlardan birkaçı giriş kapılarında müşterileri güleryüzle selamlıyor. Müşterilerin ancak % 5-10 u yüz maskesi veya eldiven kullanıyor (aksıran öksürenlerin virüsü çevreye yaymasının önüne geçmek için çok önemli olan bu uygulamaya normal şartlarda gerek görülmüyor- maskeye hücum gibi bir manzara yok).

    Müşterilerin kullanacağı sepet, araba ve çekçekler girişte kullanılmadan önce “şipşak bir temizlik”ten geçiriliyor. Çalışanlar ellerindeki dezenfektan, hijyenik bezler ile elle tutulacak yerleri çabucak siliyor. Yani, ilk iş bir ön temizlik. Böylece, insanlar araba/sepetleriyle içeri alınıyor. Müşteriler bir yandan alışverişini yapıyorken diğer yandan iş yeri çalışanlardan 1-2 tanesinin ellerindeki dezenfektanlarla koridorlarda raflarda insanların dokunabildiği yerleri periyodik olarak silmekte olduğunu görüyorsunuz. Alışverişini bitirenler (yazılı pankatlar ve sözlü olarak) ikaz ediliyor. Kasiyerlerin önünde arka arkaya yığılma (yakın temas yok). Herkes sırasını bekliyor. Kasiyerde işi biten ödemesini yapan ayrıldıktan sonra arkadaki kişi kasiyere yaklaşıyor. Kasiyerler eldivenli. Hiç telaşlanmadan-paniğe kapılmadan önlenmler alınmış olarak hayat devam ediyor….

  61. I- Fabrikalara-koronavirus-uyarıları şeklinde bir dizi taviseyeler dikkatimi çekti….
    https://www.ocakmedya.com/fabrikalara-koronavirus-uyarilari/

    Malum bu virüs sorunu insan sağlığı olduğu kadar ekonomiyi, üretimi de ciddi boyutta etkiliyecek. Ve her küresel olayda olduğu gibi yeni teknolojilerin geliştirilmesi konusunda teşvik edici, etken bir faktör olacak. Örneğin, bu salgın dönemine girilirken üretim teknolojisini hiç değilse kısmen robatize olmuş mekanik sistem ve iş aksamlarına dönüştürebilmiş fabrikalar rekabette öne geçecek. Diğerleri büyük zararlar görecek veya diskalifiye olacak… Neyse, uyarılar konusunu dönelim…

    Ocakmedya’da verilen bilgi yazısında sıralanmış bir dizi uyarı var. Eminim bu bilgi yurt çapında bir uygulama olarak bütün gazetelerde çıkmıştır. Yani önemli ve güncel bir konu. Dolayısıyla, yurt dışındaki vatandaşlarımızın virüs ile savaş/mücadele konusundaki gözlemlerini paylaşabilmeleri de önemli bir konu. Toplum (“The Bütün”) sağlığına katkıda bulunabilmeli. Yukarda değinilen bilgi yazısındaki “uyarılar” konusunda “Hijyen kuralı”na baktım. Önemli belirsizlik, muhtemelen eksiklikler var, gibi. “Servis hizmetlerinden faydalanan veya ortak kullanım alanlarında vakit geçiren çalışanların sık kullanılan yüzeylerle teması mümkün olduğunca azaltılmalı, eller sık sık yıkanmalı…vs” denmiş. İyi de bu yetmez. İnsanların alışkanlıkları, farkında bile olmadan rutin davranışları gözününe alınırsa ilave tedbirler alınmalı. Virüs kendine konuk bulacağı yüzeylerde müsait şartlarda çoğalabiliyor. İngilizce bilenler için şu bağlantı (https://science.howstuffworks.com/life/cellular-microscopic/long-can-viruses-live-on-surfaces.htm ) var. Ingilizce bilmeyenler istedikleri bölümleri Google’un İng.-Türkçe çeviri kısmına aktarsınlar konuyu anlamalarına yeterince yardımcı olur.

    (pratik gözlemler konusuna devam edilecek…)

  62. Sayın Fehmi Bey, yazmama kararınıza saygı duymakla birlikte bu Corona günlerinde dünyada olup bitenlerle ilgili haberleri sizden öğreniyorduk. Aşı çalışmalarını, diğer ülkelerin ve bizim ülkemizdeki çalışmaları sağduyulu bir şekilde bize aktarır, bazen de sonuç çıkarmayı bize bırakırdınız. Yazma vaktiniz gelmedi mi? Yazmanızı özlemle bekliyoruz.

  63. Korona pandemisinin (küresel salgın) yayılmasını ölçen ve BM’ce tanınan uluslararası kuruluşlar var. Bu istatistiklerle ilgili olarak baştan beri pekçok insanı yanıltan bir gerçeğe dikkat çekmekte fayda var.

    Korona virüs bulaşan insan sayısı, ancak yapılacak testler ile belirlenebiliyor. Buna göre az test yapılan ülkelerde “korona virüsü bulaşan kişi sayısı” da az çıkar, çok test yapılırsa çok çıkar. Testler genellikle belirli bir şikayeti olan veya riskli kişilerle teması olanlara uygulandığı için sonuçlarında “pozitif” çıkma ihtimali daha yüksektir. Bu nedenle az test sayısında pozitif/negatif oranı yüksek çıkar ve endişe verici olur. Fakat daha fazla test imkanı olup riskli olmayan grupları da dahil ederek çok sayıda test yapılırsa pozitif/negatif oranı düşebilir. Eğer düşmüyorsa tehlike daha büyük demektir.

    Kısacası yapılan test sayısının çokluğu ile ancak gerçek durum belirlenebilir. Türkiye az veya orta sayıda test yapabiliyor ve buna göre gerçek durumdaki belirsizlik yüksek. Bu nedenle alınan önlemlere azami uymamız hayati önem taşıyor.

    Test sayısından bağımsız olarak doğru sonuç veren istatistik ise, korona nedeniyle ölen kişilerin sayısıdır. Umarım Hükümet bu istatistikler üzerinde kaydırma yapmıyordur, gerekçesi paniği önlemek adına olsa bile.

    Hepimiz Hükümet’in aldığı sağlık önlemi kararlarına uymalı ve kişisel hayatımızda da ilave tedbirler almalıyız.

  64. Virüsün yayılmasının bir matematiği var. Bunu belirleyen iki temel etken ise, i) Virüsün havada uzun süre yaşayamaması, yaşamak için bir canlı vücuduna ihtiyacı olması. ii) El, yüz teması ve hapşırıkla veya virüslü kişinin dokunduğu şeylerden diğer bir insana geçebilmesi. Her temasta mutlaka virüs geçişi olmaz fakat bunun duruma göre değişen bir ihtimali ve muhtemel durumların tamamı için ortalama bir ihtimali vardır. Buna göre iki veya daha çok sayıda insanın temas sayısı virüsün yayılma hızını belirler.

    N sayıda insanın 2, 3, … , N sayıda her türlü ilişkisinin toplam sayısı N! = 1*2*3* … *N kadardır ve çok çok büyük bir sayıdır. Dünya tek bir ülke olsaydı ve herkes aynı dili konuşsaydı, toplam ilişki sayısı bu kadar olurdu (N=Dünya nüfusu). Bu durumda bir salgın hastalığın yayılma hızı çok yüksek olurdu. Eğer toplam kümeyi N1, N2, … , Nm gibi küçük parçalara ayırırsak ve parçalar arasındaki ilişkiyi kessek toplam ilişki sayısı (N1)! + (N2)! + … + (Nm)! olur ki bu sayı N! sayısından çok çok küçüktür. Ülkeler arası ve ülke içi izolasyonların dayandığı matematik gerçek budur.

    Alınan önlemler ile virüsün yayılma hızı düşürülür fakat virüsler yok edilemez. Gerçek çözüm insanların bu virüsü tanıması ve bağışıklık kazanması ile sağlanacaktır. Buna ilaveten kısmen de olsa faydalı olacak aşı ve ilaçların geliştirilmesi de gerekecektir. Bu arada giden de gidecektir (ölümler). Fakat salgın sınırlandırılmaz ise hastane/doktor/hemşire kapasiteleri bununla baş etmeye yetmez. Tam bir felaketle karşılaşılır (İtalya örneği). Şimdilik bilinen bir gerçek, yaşlı ve hastaların yüksek ölüm riski altında olduğudur. Gençlerin yaşlılar ve hastalar ile yakın temastan kaçınması ve olabildiğince izolasyon sağlayarak onları koruması gerekir.

  65. Karanlığın en koyu olduğu zamanda şafak sökmeye başlar, karanlığın kemali aydınlığı getirir. Hiç bir şeyin bekası yoktur, umut hariç…

  66. *******
    Fehmi bey yazmıyor ya,
    Meydan yorumcuların!
    Dut yemiş sanki, var ya,
    Sesi yok kumruların!…
    ….
    *******

    Sn Veysi Dündar’ın Meditasyon(cuy)a değinen yazısı dikkatimi çekti https://www.ocakmedya.com/virus-firtinasi-ve-aglatan-cami-saskinligi/

    *******
    …..
    Okuyup düşününce,
    Aldı beni düşünce,
    Toroslardan aşırdı
    Yaz lan dedi kendince:
    …..
    *******

    İNSANIN SON ŞANSI (*) – Ya öyle mi? Ama nasıl!

    Meditasyon insanda az da olsa bir içgörü oluşturabilir. Ancak, bu cüzidir. Diğer yandan, nüfuz etkinliğndeki yarım yamalaklığı ve eksiklikleri düşünülürse insanı ‘Şirk’e götürebilecek kadar risklidir. Nihai analizde, benzer bir kanaata varmak için hintli bir meditasyoncu olmak şart değil.. Çünkü, izafi de olsa aklın rehberliğinde hedeflenen menzile ulaşmak için ayrı yollardan da olsa doğru otobana çıkmak mümkündür. Başka bir deyişle aklın yolları farklı olsa da otobanda birleşir ve bu imanla birleştiğinde çok daha sağlıklı ve isabetli olur. Şöyle ki:

    1) “Doğa büyük bir deneycidir” denmiş:

    (Bu yanlış ve büyük oranda eksik bir analizdir! İşin daha doğrusu, DOĞA büyük bir LABORATUVARdır. Bu çetin laboratuvar(düzen)in içindeki test ve deneyler Allah’ın rızasıyla olur (‘Onun bilinci/rızası olmadan yaprak kıpırdamaz’ ayetinin bu kapsamda hatırlanması gerekir). Doğa laboratuvarındaki madde (eşya) her zerresiyle O’nun rızası için seferberdir. Bahşedilmiş, kendine has sistematiğini kullanarak Allah’ın dilediği etki ve sonuçları “OL”durmaya vasıta/vesile olur).

    Meditasyonun oluşturduğu içgörü ve huzur “Akıl-İman Sentezi”nin oluşturduğu veya oluşturacağı içgörü ve huzurun yanında “SOLda SIFIR” kalır.

    Ilaveten denmiş ki:

    2) “Onun nasıl denediğini biliyor musunuz
    Basitçe bütünü desteklemeyen canlıları dışarı atar.
    Milyonlarca yıldır denedi.
    Dinazorları dışarı attı,…”

    vs vs denip örnekler verilmiş…

    Bir meditasyon kraliçesinden çıkan bu görüşlerin aslında fazla bir orijinalliği yoktur. Bütün bunlar “Akıl-İman Sentezi” çerçevesinde aşikardır ve hatta revizyona muhtaçtır. Doğanın bütünlüğü arsız insanların nefsi yüzünden bozulmuştur. İnsan başkalaşmış, tövbe etmiş Ademin özünden tekrardan sapmıştır. Doğanın doğasıyla uyumsuzluklar birer sapıklıktır. Bunların namzetleri ayni şu güncel “Koronavirüs olayı”ndaki gibi tecrit ve tedaviyle bütünün değerleriyle özdeşleştirilemezse, “the Bütün” tarafından ötekileştirilip dışarı atılması eşyanın tabiatı gereğidir. İnsanlık tarihinde “Kur’an” ile aktarılan olaylar ibretlerle doludur.

    Konuyu, uzatmamış olmak için Türkiye üzerinden bir özetleme yapmak mümkündür. Her ülkenin Adem’in özünün (insanlığın) değerleriyle bütünleşmeğe çalışan kendine has bir doğası vardır. Türkiye de hasbel kader Allah’ın farkında olan organize bir bütündür. Bunun bütünlüğünü bozmağa çalışan tür veya türleri bu doğa bünyesinden dışarı atar (bunu yapması kaçınılmazdır). Türkiye’ye özel olarak, terörizm ve destekçilerinin yolu “Bütünlüğe” tehdittir. Bu doğa da bu tehditleri bertaraf etmek zorundadır. “The Bütün” her geçen gün Allah’ın rızasına uygun hale gelebilmek için az da olsa gelişme gösterebilmeli, hatalarını görüp düzeltme yoluna gitmelidir. Bunun için biz müslümanlara en uygun olan usül Kur’an kapsamındaki “Akıl-İman Sentezi” rehberliğidir.

  67. 50 senelik bir siyaset yazarının yazmıyor olması çok üzücü bir durum ama benim bildiğim Üstad boş durmaz. Gaye-i hayali olan siyasi romanı yazıyordur diye umuyorum. Zira bu günler bunun için bulunmaz bir fırsat. Korona salgını dünya gündeminden düşünce romanı yazmakla meşgul olursa bu sefer eş zamanlı filminin heyecanlı sahnelerini kaçırma telaşı olur.
    Yakın zamanda romanı bekliyelim biz İNŞALLAH.

  68. Korona pandemisi nedeniyle 65 yaş üstü kişilere sokağa çıkma yasağı konulmuş. Buna göre Erdoğan, Bahçeli, Kılıçdaroğlu, Karamollaoğlu ve Perinçek’in sokağa çıkması yasak. Bir virüs nelere yol açıyor!

  69. Fehmi Bey;Lütfen hatıralarınızı yazmaya başlasanız. Daha çok gençsiniz ama, yolunuz uzun Herşey aklınızda iken. Sonra burayı kapatırsanız; Devamlı Yorumcularınızı nerede takip edeceğiz ? .Sizin kadar yorumcuların da ne dedikleri günümüzü aydınlatıyordu. Nurdan Hanım ,sayın Bernar, Hiçbir yorumu kaçırmayan sayın Gayret! Saygılar.

    • Sayın ataç, sayın korunun tatilini hakkaten zehir ettiler ha; alttaki ali beyin “gözden ırak, gönülden de ırak olursunuz” şantajı yetmiyormuş gibi siz de kendisini “erken bunama riskiyle” korkutarak hatıralarını yazmaya zorlamışsınız… nihayet sayın yazarın tam da şu günlerde istirahate çekilmesi isabet olmuştur; yoksa cümle alem can derdindeyken babacanın partisini kim ne yapsın ki yazalım..! Haksız mıyım?

  70. Sayın Fehmi bey,
    Yazılarınızı devamlı ilgiyle okuyordum ancak bir süredir bundan bizi mahrum ettiniz.
    Elbette ki yazılarınızı yazmıyor olmanıza üzülüyorum ama tatil yapmak da sizin hem ihtiyacınız hem de hakkınız.
    Ancak lütfen tatilinizi bir seferde değil de yılda haftalara bölüp bir kaç seferde kullanınız.
    Unutmayın ki gözden ırak olan gönülden de ırak olur.
    Bu günler şimdiye kadar hayatımızda karşılaşmadığız ve eve neredeyse hapis olduğumuz olağanüstü günler.
    Lütfen artık yeniden yazı yazmaya başlayın ve bakış açınızdan bizi mahrum etmeyin. Sağlığınız eğer yerindeyse yazı yazmanız gerekir.
    Saygılarımla

    • Ali bey, sayın koru sonuçta iş sahibi yani; tatilini dilim dilim de yapar, dilerse hamuduyla da… sonuçta bu salgın döneminde bize ölenlerin, kalan sağların sayısını düzenli olarak duyuran bi yığın felaket tellalı var zaten. Ayrıca “sağlığınız yerindeyse yazmak zorundasınız” gibi dayatmaya da gerek yok; çünkü meslek hastalığı diye de bişey var yani… gerçi alttaki yorumcumuz ck nın pek umrunda da değil gibi ama neyse; empati yoksunu işte…

  71. Bizler sefer ile yükümlüyüz, zafer ise Allah cc dan, ayrıca zaferin de ne olduğunu iyi anlamak, anlamladırmak gerekiyor. Nefes alındığı sürece imana sahip olundukça yol zafer yoludur, istikamet doğrudur, sanırım sizlerin
    bedeni bir yorgunluğu var ve en kısa zamanda geçer inşallah ve yazmaya başlarsınız. Mesuliyet vicdanidir, ahlakidir, kanun ve güce göre olmaz. Kötü geçicidir, iyi ise kalıcıdır,.
    Sizlerinde kalıcı olmanız dileğiyle,
    Not Bu yazıyı aynı zamanda Adeline hanım’ın yazmayı bıraktığı yazısını okuyunca kendisine yazdım yani sizin çırağınıza.
    Cem

  72. Sevgili Fehmi ağabey,
    Bilmem beni hatırlar mısınız? Yıllar önce Ayane dergisini çıkarmıştım. Siz de dergimizi okur ve tanıtırdınız. Ben yazmaya devam ettim. Yazılarım çoğunlukla Dergâh’ta yayımlandı. Kitaplarım Dergâh Yayınlarından çıktı. Eleştiri yazılarımı topladım ve bir kitap yaptım: “Edebiyat ve Eleştiri Yazıları / Toplu Yazılar” Kopernik Kitap’tan bu ay içinde çıkacak. Yayınevinin sitesinde tanıtımı var. (https://www.kopernikkitap.com/) Size de göndermek istiyorum. Zira benim “Yitik Şairler” yazımı değerlendiren bir yazınızı iktibas edip değerlendirmiştim.
    Sağlık ve afiyetler diliyorum.

  73. Her sabah ilk işim bilgisayarımı açıp sayfayı yoklamak oldu. Sanki bir şeyimi kaybetmişim hissi ile akşam ediyoruz. Abi çok uzatma istersen, çünkü sen dinlenirken biz yoruluyoruz.

  74. Üstadım yazı yazmayalı bir hafta geçti,Dünya’da ne gündemler belirlendi ama perde arkasından haberimiz yok.Sizin o detaylı araştırmalarınıza çok ihtiyacımız var.Sizin eksikliğiniz doldurulmuyor bu sebeple en kısa zamanda yazı yazmaya dönmenizi dört gözle bekliyoruz.SELAM ve SAYGILARIMLA ÜSTADIM…

    • Alın size bir perde arkası;
      https://twitter.com/imchaber24/status/1238733746452471808?s=19

      ALLAH dünyaya öyle bir dert verdi ki herkesin derdi corona virüsü oluverdi.

      Perdelerin ardındakileri öğrenip ne yapacağız hocam bizim elimizden ne gelir?

      Üstad’ın yazmadiğı zamanı bu güne kadar öğrendiklerimizi anlamlandırma fırsatına dönüştürelim.

      Şahsen hiç bir şey bilmediğimi bilen biri olarak neyi kimden öğreneyim, kimseyi tanımıyorum ki derken sosyal medyada öyle bir deryaya rastladım ki herkesin her paylaşımı pırlanta değerinde. Her bir paylaşım hayatımın bir sayfasını aydınlatıyor. Kim olduklarını bilmediğim ama her paylaşımı değerli olan bu derya da bana sadece not almak kalıyor. Müthiş!

      Kim onlar yahu diye merak ediyorsanız tweetler arasında dolaşın onlar hiç ifsada düşmeden kutup yıldızı gibi parlıyorlar zaten.
      Hürmetle!

  75. sn. koru
    birkaç gün bekledim ve kısa bir süre ayrı kalacağınızı zannettim ancak yanılmışım.Bırakıp gitmek size yakışmadı.Bu ülke insanı ne zor günler geçirdi .İtildi kakıldı aç kaldı açıkta kaldı ama asla vaz geçmedi.
    Size yakışan tekrar yazılarınızı yazıp bu ülkeye zor günlarinde ışık tutarak yol göstermektir.
    Bekliyoruz.

    • Ahmet bey, tek partili yılların chp si maazallah yeniden iktidara gelirse açlık kıtlık neymiş, itilip kakılmak nasıl olurmuş herkes şöyle bir hafızasını tazelemiş olur hem..! Bak istanbula, nasıl da her şey güllük gülistanlık oluverdi:) ha gayret..!

      • Gayret bey, padişahlı yılların osmanlı sı maazallah yeniden iktidara gelince, hafızamızı tazelemiş olduk zaten. Bak Türkiye’ye her şey güllük gülistanlık oluverdi.

      • Kimin bedduasını almıştınız? Oldukça tuhaf zamanlar yaşıyorsunuz da.
        Şaka bir yana yol yakınken geri dön Fehmi Baba; mazallah ya alışırsan yazmamanın rahatlığına. Gerçi senin gibi adamların şu sıralar yaşadığı, sancıyı çokça çekip doğuramamak gibi olmalı. Hepimiz için tuhaf zamanlar… Arada aklıma kıyametin kopuşu geliyor. Hep çok sert, şiddet dolu tasvirlerle anlatıldı ya… Acaba diyorum kıyamet de beklediğimiz şekilde değil de… Neyse, sen yazmazsan biz saçmalarız işte böyle. Değiyordur umarım 😂

  76. Üstadım, bu köşeyi izleyenler üzerinde çok hakkınız var.Zaman zaman haddimizi aştık, affınızı dileriz.

    Naçizane kanaatim, karamsarlığınızın rağmına ülkenin daha iyiye gittiği yönünde.

    Sizin ve Bernar Hoca’nın tüm çabaları bile 2023’ten önce erken seçimi getirmeyecek, Sn Babacan’ın partisi de yakın zamanda partiler mezarlığında yerini alacak, Tayyip Bey’in de katkılarıyla Türkiye tam bağımsızlık hedefine kilitli yoluna devam edecektir.

    Eminim uzletinizde çok okuyacaksınız.
    Ve yine eminim okumuşsunuzdur; Yuval Noah Harari’yi ‘bir kaç kez’ daha okuyun Hocam.

    Hayat siyah ve beyazdan ibaret değil, önemli olan gri alanlar, gerçekler orada gizli.

    Sn Bernar ve H.Gayret’i sıkı dostlar haline getirdiniz, toplumsal barışın anahtarı bu olsa gerek.

    Darısı hepimizin başına.

    Sıhhat, afiyet, huzur ve itminan dolu uzun ve bereketli bir ömür dilerim.

    • *******
      ….
      Geldi ya, ikibin yirmiüç; üç sene kaldı,
      Milli hedefler büyük, teferruat masaldı!

      Seçimler önemli de, sorunları halletsek,
      Hata üstüne hata, hataları farketsek!

      Vaad vaad üstüne; vatandaş ümitlendi,
      Milli hedefler yine, şeçime indirgendi!

      Buna da şükür ama, elde avuçta ne var?
      Seçim seçim üstüne! yine partizan çıkar!
      ….
      *******

  77. Üstadım yazılarınızı her gün okuyan bir okur olarak ara vermenize çok üzüldüm yolumuzda bir fener oluyordunuz Allaha emanet olun heyacanla yazılarınızı bekliyorum

  78. Fehmi Bey’in yazısı tam da benim “artık bu köşe yazılarını oku oku bıktım, kimse yeni birşey söylemiyor” dediğim günlere denk geldi…Artık hiçbir konuyu, kimseyle konuşmak veya tartışmak istemiyorum. Gerçekler öylesine yalın ve açık hale geldi ki….ve çaresiz hissediyorum…ve benim gibi hisseden milyonlar olduğuna eminim….insan tabi ki birşeyler yapmalı ama güç kalmadı… Artık gözlerimizi göğe çevirdik ve göklerden gelecek müdahaleyi bekliyoruz!!

  79. Niye Böyle bir karar aldınız Buna hakkınız yok siz düşünce ve fikir insanısınız bu statüde olan insanların düşüncelerini ve fikirlerini yazıları yolu ile aktarabiliyor ve paylaşmaya mecburken bunu yapmaya hakkınız yok
    saygılarımla

  80. Ülkemizinde ki kötü yönetimle ilgili 4 yıldır sabırla ve yılmadan yazılarınızla ikazlarınız oldu. Buna rağmen daha da kötüleşti herşey. Yorumcu olarak kaygılarınıza ve üzüntülerinize ortak olduk destek çıktık. Umarım ileriki yıllara umutla bakabileceğimiz bir geleceğimiz olur.
    Ama hiç değilse haftada bir sinema veya kitaplara dair yazıyla okurlarınızala buluşmanız bizi gerçekten mutlu edecektir.
    Sağlıcakla kalın. Teşekkür ederiz.

  81. iki gündür sizin yazılarınızı okuyamıyorum. kendimde bir eksiklik hissediyorum bir siyasetçi demişti siyaset mezarda biter.sizin yazılarınızda mezara kadar sürmesini beklerim.sizden öğreneceğimiz daha çok şey var ÜSTADIM. dört gözle sizi bekliyoruz.

  82. Son günlerde biz bu kadar yorumcuyu bile bi arada göremez olmuştuk, bakıyorum mükerrer yorumcu da yok, tam 39 kişiyiz, didem hanımla birlikte 40 eder. müdavimler olarak gününe adam başı 5–10 yorum girdiysek bu rakama anca ulaşılıyordu; demek ki bir kısım okur sadece okuyor ama sayın koru artık yazmıyorum deyince harekete geçmişler gördüğüm kadarıyla..!

  83. Aldığınız karara saygı duyarım, yazılarınızı özleyeceğiz her sabah acaba Fehmi bey bu gün ne yazdı diye bekliyordum. Yazılarınız bize ilham, ufuk açıyor ve umut ediyorduk. Umarım ki en yakın zamanda bu kararınızdan vaaz geçersiniz. Bilgi Sevgiyle.

  84. İnşallah hocam. İyi günler uzak değil bence. Yakın zamanda özgürlüğün, hoşgörünün, demokrasi ve hukukun, adaletin hakim olduğu bir atmosfere kavuşmak dileği ile; en kısa zamanda yeniden yazılarınızı okumaya başlamak ümidi ile selamlar.

  85. Inseallah bu yorgunlugun verdigi bir dinlenme evresidir. Sizin gibi dusunen goren ureten bir insanin sadece ciddi saglik sorunlarindan dolayi mola vercegini dusunuyorum ve agzindan yel alsin diyorum kendi kendime.Allah a emanet olun

  86. Şimdi sıra kimde? Said Sefa bey sıranın Soner Yalçın da olduğunu söylüyor. Son tutuklananları yakın tanımadığım gibi yaptıkları haberlerden ciddi rahatsızlık duyduğum halde cezaevine girmeleri hiç istemeyeceğim bir şey. Ama bir yandan da şöyle düşünmemek elde değil;

    Cezaevinde tutuklu gazeteci sayısı 113 uğursuz rakamı dolanıyor sosyal medyada. Basın kartı iptal edilenler dahil mi hariç mi bilmiyorum. Hepsi aynı düşüncede insanlar değil bazıları tam zıt düşüncede birbirlerinin kuyusunu kazan gazeteciler. Bu insanlar normalde biraraya gelemiyorlar acaba tutuklanmalarına biraraya geldikleri için sevinmeli miyiz bilmiyorum. Allahu alem Erdoğan ‘siz içerdi bir tanışıp kaynaşın bakalım’ diye düşünüyor olabilir.

    ‘”Fetö”vari tutuklama’ türü yorumları görünce insan üzülemiyor bile.

  87. Ali Rıza bey düşündüğümü düşünüyor olabilirsiniz belki. Anormal siyasetçilerin konuşmalarını ve politikalarını haberlestirerek onları normalleştirilmesine aracılık etmiş mi oluyor muhalif medya acaba? Muhalif medya mensupları birbirlerini tanıyan insanlar, bir araya gelip ortak bir yayın politikası belirleseler siyasi bölünmüşlüğe mi hizmet etmiş olurlar acaba? Böyle garip sorularım var ama o kadar.

  88. Fehmi bey, birkaç önerim olacak.
    2hafta, 1ay dinlenin,
    fehmikoru.com sitesini kapatın.
    ocak medyada yazın, çünkü güncel haberler olduğu için ziyaretci çok olur, ve devamlı aktif site olur.

    haftada 2 gün yazın hergün yazmak hem zor hemde yazı kalite düşer,

    Taha kıvanç gibi yeni bir isim belirle o isimlede haftada bir gün yazabilirsin.
    fehmikoru.com sitesinndeki yazılarıda veritabanını, ocak medyaya aktar.

    ste okuru artırmak için örnek vereyim.

    “kandil mesajları” google yaz arat haber kanalları çıkar yani google’dan ziyaretçi gelmesi için veritabanına her bilgi giriyorlar.

    insanlar sağlık konusuda ağırlık veriyor.
    ingilizce sitelerden elma neye faydalı, maydonoz neye faydalı gibi makaleler ve sağlık haberleri girin.

    insanlar sporada ilgili, spor sever ve yazabilen bir tanıdığınıza haftada 1 makale yazdırabilirsiniz ve sporla ilgili haberler yazın.

  89. YOL AYIRIMINA SEBEP OLAN NEDENLER.
    Yazılarınızın tiryakisi olmuştuk uzun yıllarca kritik konularda Fehmi beyin yazılarını okumak ihtiyacı duyardık.
    Yol ayırımı değil de biraz dinlenmek zamanı.
    Yazmak için hiç de iyi bir ortam yok günümüzde.
    San ki özel tutulmuş mahlukatlar dört koldan saldırıya geçiyor.
    Yazılara iyi niyetle en acımasız eleştiriler kabul edilebilir.
    Bozuk plak gibi yorum değil kendilerince niyet okuyucular zamanın güçlü görünenlerinin kanatları altında kılıç sallamaktan zevk alanlar yazma iştahını köreltiyor.
    Bunlar her dönem hakim güçlerin cellatları olmaktan sonsuz keyif alırlar.(Avcıya hizmet etmekten zevk alanlar ……… bir şair in dediği gibi).
    Herkes olması gereken gibi olması gerekiyor galiba.
    Her organizma yapısının gereğini icra etme durumunda oluyor.
    Bazen dış veya iç etkiler sebebiyle yol ayırımına gelinebilir.
    Umarım özgür irade ile alınan her kararda bir hayır vardır.
    En kısa sürede tekrar yazılarınıza kavuşmak dileğiyle.
    Verdiğiniz her karar hepimiz için hayırlı olsun.

  90. Birilerinin en çekindiği ve susturmak için çeşitli yollara tevessül ettiği, ana akım medyada köşesi olan çoğu yazardan daha fazla günlük takipçisi olan yazar olarak, ara vermenize en fazla zaten sizi susturmak isteyenler sevinecek sanırım.

  91. Sayın Koru sizi yirmi yıldır okuyan takip eden biri olarak yazmamanızın en azından benim hayatımda ciddi eksikliği olacağını biliyorum.
    Maalesef ülke yönetimi herkesi olduğu gibi sizi de yoruyor malum.Fakat gecenin en soğuk vakti sabaha en yakın zamanmış.
    Saygı değer Fehmi Bey Allah sizden razı olsun. Her şeye rağmen yazdınız mağdurları mazlumları yazdınız en azından yazmaya çalıştınız. Sizi medeni ölü ilan edenler bir kuşağın birikimini öldürdüğünün farkında bile değiller. 6 yıl 3 ay cezam Yargıtay’da bekliyor. Beni düşündüren şeyse içerde sizi nasıl okuyacam.

  92. Allah Allah hayret ettim doğrusu ! Neden hiç kimse tek satır bir yorum yazmamış ! Her gün buraya döşenenler bu gün niye suskun ! Ben ise naçizane görüşümü arz edeyim : Evet, Fehmi Bey haklısınız ,
    – sanmam ya – belki bu protestonuz bir işe yarayabilir . Şahsen bizler de aynı minval üzere devam edip giden ve fakat hiç bir işe yaramayan uyarılardan usandık artık ! Sağlık ve selamet üzerinize olsun ; saygılarımla .

  93. Bugün herkes favori yorumlarını paylaşabilir, yazarımız dinlenirken okusun diye; benimkisi didem hanımın allttaki yorumu:

    “didem kuz
    28 Ocak 2019 at 13:14

    herkesi evinin önünü süpürürse, şehri temizlemek kolay olur.
    herkes herkesin kendi gibi düşünmesini beklemezse ilke getirmek te kolay olur.
    bir düşünceyi, fikri eleştirmekle, bir düşünceye , fikre saldırmak aynı şey değildir. fikri eleştirmek, ileri sürülen fikri yanlışlığı varsa ortaya koymakla, yerine de farklı fikir/ fikirleri açıklamakla olur. fikre saldırmak ise fikri ve fikir sahibini aşağılamakla olur. oysa söz de yazı da sahibini bağlar, sahibini tanıtır, sahibine döner.
    hemen her yorumunda kendi gibi düşünmeyen insanları trolcü, Erdoğancı olmakla suçlayanlar, başkalarının şucu bucu dediğini eleştiriyorlar. bizim temel gerçeğimiz tam da budur. ahlakın en basit tanımı kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma-dır. başkasından istiyor ama kendimiz yapmıyorsak bu da ahlaksızlıktır. saygı bekliyor ama saygı göstermiyoruz, anlayış bekliyor ama anlayışlı olamıyoruz. dinin en basit teklifi de yanlışı karşı da değil, kendinde görmektir. oysa biz buna hiç ama hiç yanaşmıyoruz.
    Bir adamcağız kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır. Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için bunu Hacı Bektâş-i Veli’nin dergahına kurban olarak bağışlamak ister. (O zamanlar dergahlar aynı zamanda aşevi işlevi görüyordu.)
    Durumu Hacı Bektâş-i Veli ‘ye anlatır ve Hacı Bektâş-i Veli helal değildir diye bu kurbanı geri çevirir. Bunun üzerine adam Mevlevi dergahına gider ve ayni durumu Mevlâna’ya anlatır, Mevlâna ise bu hediyeyi kabul eder.
    Adam aynı şeyi Hacı Bektâş-i Veli ‘ye de anlattığını ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlâna’ya bunun sebebini sorar.
    Mevlâna şöyle der:
    – Biz bir karga isek Hacı Bektâş-i Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.
    Adam üşenmez kalkar Hacı Bektâş-i Veli dergahı’na gider ve Hacı Bektâş-i Veli’ye, Mevlâna’nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektâş-i Veli’ye sorar.
    Hacı Bektâş-i Veli de şöyle der:
    – Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlâna’nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.
    bazen bir şeyi anlamak herşeyi anlamayı sağlar.”

  94. Bence yazmaya devam edin.. Tekrar başlamanız zor olur.. Bu geleneği devam ettirmenin – sizin de tahmin edemeyeciğiniz- birçok faydası var.. Bir sporcu ara verirse, tekrar sahalara dönemez…

  95. Hemşehrim,Abi,Sayın Fehmi Koru,Mücevher kadrini cevher furuşan olmayan bilmez derler.
    Zat-ı aliniz gibi şahsiyetler içinde bulundukları Millet,devlet,coğrafya,şehir….için medar-ı iftihar vesilesi ve öğünç kaynağıdırlar.Siz’den ziyadesi ile istifade etmiş bir kardeşiniz olarak sağlınız için dua eder teşekkürlerimin kabulunu temenni ederim.
    Hakikat namına bugün’e kadar gösterdiğiniz gayret ve cesaret takdire şayandır.Acizane tebrik ederim Allah’a emanet olunuz.

  96. Fehmi bey kararınız hayırlı olsun. Maşallahınız var(dı). Dile kolay, durmaksızın hergün yazmış olmakla sanıyorum rekorunuzu kıracak biri kolay kolay pek çıkmaz. Bravo! Dinlenmeği ziyadesiyle hakettiniz… Bu vesileyle bazı yorumcular da biraz dinlenmiş olabilir…. Platform açık kalırsa eminim kendine göre birşeyler bulup yazacaklar da çıkabilir…. serbest kürsü!

  97. Dinlenin ve yeniden bulusun oyucularinizla lutfen. Zira bilgili, deneyimli, eltelluktuel, adil, vicdanli ornek gazeteci ve dahasi olan sizlere bu ulkenin okuyan, ve vicdanli genc yasli okurlarinin hep ihtiyaci olacak…

  98. Ben de hep merak eder dururdum. Bu Fehmi Koru hiç tatil yapmaz mı, tatildeyken kafasını dinlettirmez mi diye? İyi tatiller Fehmi Koru, fakat bizi fazla özletmeyin.

  99. “Asıl böyle dönemlerde kenara çekilmemek gerekir”i savunsam da ülke gündeminden ve yanlış üstüne yanlışlardan epeyce yoruldunuz, yıldınız. Biraz olsun dinlenmek hakkınızdır. Dinlenirken bile ülkede olan bitene tamamen uzak kalacağınızı sanmıyorum. Bu yaşa kadar bu konularla içli dışlı olan insanlar çok isteseler de bunu başaramazlar. Yolunuzu gözlüyor olacağız, selametle.

  100. Sayın yazarın sözlerine katılıyorum.Yıllardır söylüyorum,yazıyorum sonuç aynı.İktidar yalakaları, reisleri ile birlikte aynı davulu ve aynı parçayı çalıyor.Dünaya bizi kıskanıyor,yedi düvele karşı savaşıyoruz,birlik,dirlik,işstiklal,istikbal masalları gırla.Söylendiği gibi :”Söylesem tesiri yok,sususam gönül razı değil.”Muhalif olarak işimiz hiç kolay değil.Zaten zulüm ehline karşı mücadele edenler,sarayın kuyruğnua takılmadıkalrı için hep kahır,eziyet ve zulümlere maruz kalmıştır.Ama en kutlu yol da bu.Sayın yazar yazmayı ara verecekse buba iktidar yalakalrı üzülecek. Sayın yazar AKP iktidarını destekleye yazıları da sıkıştırıyordu.Biz de muhalif olarak yanlışları dile getirip,iktidarın yalan ve istismarlarını dillendiriyorduk.İktidar yalakalrı da kuzuduz köpekler gibi bize saldırıyor,polis-savcı siber görevlileri şikayet ederek bizi yıldırmaya çalışıyorlar, önlerine atılan kemkleri kemiren köpekler gibi bir taraftan kemitriyor diğer taraftan havlıyorlardı..Adı üstündsa yalaka işte.Şimdi bunları bu stede yapamayacaklar.Yazık,Vah ,vah!Yalakalığa üzerine alanlar hiç durmasın polis,savcı vs. devreye koysun.İfade vermeni yabancısı değilim.Gerçekleri söyleyen bu memlekette felah bulmuyor.Zulme rıza göstermemek işte böyledir.

  101. Merhaba Sayın Koru,
    Pek tatil zamanı değil ama, tabi ki sizinde dinlenmeye ihtiyacınız var.
    Tatiliniz çok da uzun sürmesin.
    İyi günler dileklerimle selamlar.

  102. Burası bi sosyal platforma dönüşmelidir. Kullanıcılar veya siz o gün için bi konu başlığı onerseniz. Yorumlarda ona göre şekillenir. Bekliyoruz. Bu sürede bizde başka ansiklopedi okuruz! Tabi bulabirsek!

  103. Çok iyi edersiniz ama sizin yazılarınızı okuyamamak bir müddet beni de boşluğa düşürmeyecek değil .Belki zaman zaman ara verdiğim güncel olayları gazete ve tv’lerden izlememe kararını yeniden alabilirim bu ruh sağlığı açımdan faydalı olur.

  104. Anlıyoruz ve iyi dinlenmeler diliyoruz. Umarız kapınıza helikopter indirmediler bu kararı almanıza sebep olacak şekilde 🙂 Ülke nereden nereye savruldu. Şaka gibi. Aslında değişen bir şey yok. Bir vesayetten başka vesayete gittik. Okuduğum üç dört haber sitesi varsa onlar da gidiyor yavaş yavaş. Önce Odatv. Sonra siz. Yarın T24 ve belki Karar. Muhalif sesler her gün azalıyor. Yeni siyaset bunları iyi düşünmeli ve seslendirmeli. Kurumsallaşmayan hiç bir demokratikleşme kalıcı değil. Nasıl olacak yeni demokratikleşme hareketi bunu daha yoğun konuşmak tartışmak gerekiyor. Lafla buraya kadar. Kalıcı değil hiç bir ilerleme yoksa. Eskiye dönüyorsunuz hop diye. Ne anayasa ne kanun dinliyor gücü eline geçiren. Bunu önleyecek, vatandaşı, bireyi ve muhalefeti koruyacak, demokrasiden dönüşü zorlaştıracak güçlü kurumlara ihtiyaç var. Denge ve denetim kolay değil. Eski sistemde ordu bir tür bu işlevi görüyordu. Ülkenin istikametini bozacak aşırı uçlara izin vermiyordu. Ancak o da temel insan haklarını gözardı ederek yapıyordu bunu. Ve demokratik değildi elbette, sivil değildi. Demokratik sistemler bunu sağlayacak güçlü ve bağımsız sivil kurumlara sahipler. Trump gibi popülist liderler bu kurumlardan şikayetçiler (ve derin devlet diye suçluyor enterasan bir şekilde ve bana eski günleri hatırlatıyor :). Yeni demokratik sistemin çok iyi tasarlanması ve tesis edilmesi gerekiyor. Gerçekten zor. Üstelik sistemi böyle allak bullak ettikten sonra. Yeni siyaset hem bozulan ekonomiyi hem de bozulan sistemi onarmakla görevli. Umarız aklı başında insanlarla yeni bir sistem inşası mümkün olsun en kısa zamanda. Çalışkan ve genç bir ekip bekliyoruz. Hiç bir bagajı olmayan, eğitimli ve iradeli bir ekip. Şimdiden yolları açık olsun.

  105. “Bu da geçer Ya Hu!” diyerek iç sesi dinlemekte çok yarar var. Bizi aydınlatan, vizyon ve geniş bakış açısından bakmamızı sağlayan yazılarınızı sabırsızlıkla bekleyeceğim.

  106. Sizi özleyeceğiz. Bir önerim olacak; yazılarınıza sürekli yorumları ile renklendiren ve çoğu kez bizleri güldürenler için her gün yazı yazmasanız bile köşenizi boş olarak açınız. Siz de biz de eğlenmeyi sürdürürüz böylece. İyi tatiller

  107. Haklisiniz fehmi bey yillardir takipcinizim yazilarinizi hep okurum haketen sizde yoruldunuz sizi anlayisla karsiliyorum size iyi istirahatler versin allah saglik sihat uzun ømur versin ama ola bildigince erken døn selamlar

  108. Bilmem ki buna gönül yorgunluğu demek doğru olurmu? Gönlümüz yorgun üstadım.
    Olanlara hiç şaşırmayan, her yapılan yanlışı görmezden gelmek için çaba bile sarfetmeyen, hatta zulmü alkışlayan, menfaatinin ne olduğunu bile bilmeyen, düşünmeyen, okumayan, yazmayan, okur yazara, düşünene, bırak saygı duymayı, düşman olan, müziği Sevmeyen ama mehterle gaza gelen,… Bi toplum..
    Adamın biri 30yıllık hapis hayatında hamam böcekleri i eğitmiş. Tahliye olunca bir kutu içinde, ne derse yapan 5 hamam böceği ile güzel bir ziyafet için güzel Bi restorana girmiş. Yemiş içmiş. İyi bir hamam böceği gösterisi ile kendisinden para alınmayacağı, hatta iyi bir başlangıç olur zannlı ile böcekleri masanın üzerine çıkarmış. Emir vermiş böcekler bir hizada hazırolda emir bekliyor.. Garsonu çağırmış. Böcekleri göstermiş.. Tam gösteri başlayacak.. Garson elindeki ıslak bezle ani Bi hareketle böceklerin üstüne hızla vurmuş.. Afedersiniz beyefendi demiş, MEVTA ÜMİTLERİ avucuna almış gitmiş.
    Sen ne dersen de üstadım:
    ANLAYANA SİVRİSİNEK SAZ. ANLAMAYANA DAVUL ZURNA AZ

  109. Ali Bayramoğlu, Karar Gazetesi’ndeki bugünkü yazısında, “Onlar da Kahramandı. . .” başlığını taşıyan son kitabı henüz yayımlanan sayın Taha Akyol’a ilişkin ve bu ahşaklı aydının fazlasıyla hak ettiği övgü dolu yazısında, Taha Bey’in kitabından anlamlı paragraflar paylaşıyor. İktidar gücünü arkasına alıp oradan ateş eden bit yavrularından kurtulmak üzere olduğumuz bu günlere gelebildi ise Türkiye, bunda Fehmi Koru ve Taha Akyol gibi seçkin aydınların rolü büyük. A. Bayramoğlu’nun aşağıdaki paragraflar, buradaki bit yavrusuna kapak olsun. . .

    Akyol, az sayıda ama etkili, direnen, kendisine ve ahlaka saygı duyan örnekler, kendi familyasından adamlar üzerine yazmış kitabını.

    Pek çok örnek arasında, Abdülhamit döneminde, 1884’te yayınlanan ‘Hukuk Felsefesi’ kitabında “hürriyet olmazsa kişilik olamaz, insan da alet mertebesinde kalır” diye haykıran Münif Paşa var. “İhtilal Mahkemesidir” diyerek Yassıada Mahkemesi Başkanlığını reddeden yargıç Recai Seçkin var. Abdülhamit’in haber göndermesine rağmen Namık Kemal için beraat kararı veren, “korkmadınız mı” sorusuna, “yarın hünkarın da benim de huzuruna çakacağımız bir hakim var ki, benden asıl ondan korkarım” yanıtını veren Suphi Paşa var.

    Taha Bey’in kitabını okurken aklımdan pek çok isim geçiyor.

    1915’de Ermeniler sürgün edilirken Talat Paşa’ya direnen, binlerce hayatı kurtaran Konya Valisi Celal Bey, Kastamonu Valisi Reşat Bey, Kütahya mutasarrıfı Faik Ali geliyor.

    Bugün bu isimleri düşünmeye, anmaya her zamankinden daha çok ihtiyaç var.

    Onlar ‘direnen adamların’ ahlak ve öz saygı mirasını temsil ediyorlar.

    Demokrasi umudu ve fikrinin meşalesini bu miras taşıyor.

    • Ayrılık..Yeni başlangıçlara atılan bir adım…Bir daha buluşmak için
      elveda elzem..
      ve bir daha buluşmak,
      aylar ya da yıllar sonra,
      dost olanlar için kaçınılmazdır

  110. Ne diyelim; dinlenmek sizin de hakkınız. Ama susmaya hakkınız yok; çünkü kaleminizi kendi elinizle kırmış olursunuz, değil mi?

    Gönlünüzün sesini bastırmaya da daha fazla çaba göstermeyiniz; sadece kısa süreliğine tatile-dinlenmeye gidiniz.

    Biz/ler burada sizi bekliyor olacağız Sn. Koru.

    Uzakta olsa bu köy -onuncu köy- bizim köyümüz; köyümüzü terk etmeyeceğiz.

    Kalın sağlıcakla.

  111. Fehmi bey! Kararınıza üzülmekle birlikte saygı duymamak elde değil.
    Maşallah Allah CC size her kula nasip olmayan “SABIR” gibi bir nimet vermiş.
    4 yıldır bizlerin kaprislerimize iyi dayandınız.
    Bilgileriniz ve tecrübeleriniz ile bizleri aydınlattıniz! Allah razi olsun.
    Hayırlı ve mutlu dinlenmeler, dileklerimle Sağlıcakla kalın.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız