Dünya ekseninden oynuyor, Halil Sezai’nin saldırganlığına dair manşetlerle oyalanıyoruz

32
ABD, BAE, Bahreyn ve İsrail bayrakları..

Günlerdir dünya medyası bazı Arap ülkelerinin İsrail ile yakınlaşmasını haberleştirip tartışıyor. Şaşıran var, olması gerekenin bu olduğunu öne süren var, Filistinliler hesabına bu gelişmeyi kabul etmeyerek İsrail’e yanaşan ülkeleri suçlayan da…

Konunun nasıl ele alındığı da önemli elbette, ama daha önemli olan bu gelişmenin medyada değerlendirilmeye değer görülmesi.

Aynı tespiti bizim medya için de yapabilir miyiz?

Tek tük birkaç yazı…

“Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) zaten Türkiye’ye düşman, Tayyip Erdoğan’ın varlığına karşı, ondan böyle bir davranış beklenirdi” türü değerlendirmeler…

Oysa gelişmenin, şimdiye kadar İsrail’le barışmış iki ülkeyi, hatta aynı yola girmeleri beklenen sıradaki birkaç başka ülkeyi, hatta ve hatta bölgeyi ve taraf ülkeleri aşan boyutları var ve bunların hepsi olanı çok dikkatli izlemeyi ve değerlendirmeyi gerektiriyor.

‘Aduv sohyoni’ derlerdi, yani Siyonist düşman

Daha önce de birkaç vesileyle yazdığımı hatırlıyorum. Arap basını İsrail’den söz etmesi gerektiğinde onu adıyla anmak yerine tek bir sıfat kullanırdı: ‘Siyonist düşman’… İsrail’in devlet olarak varlığını kabul etmek bir yana, herhangi bir amaçla yolu İsrail’e düşmüş, pasaportunda İsrail vizesi bulunan yabancıları sınırlarından geri çevirirlerdi.

Reklam

Hiç unutmadığım olaylardan biri, İsrail ile Türkiye arasında yenilenmiş askeri işbirliği anlaşması sonrasında Hüsnü Mübarek’in telaşla Ankara’ya yolladığı dönemin Mısır dışişleri bakanı Amru Musa’nın söyledikleridir.

Mısır büyükelçisinin davetiyle gittiğim konutunda, Amru Musa’dan Türkiye’nin İsrail ile yakınlaşmasının yanlışlığını hükümet yetkililerine aktardığını işitince şaşırmış, o şaşkınlıkla kendisine “Fakat sayın bakan, sizin ülkeniz de Enver Sedat’ın sonradan Nobel barış ödülü almasını da sağlayacak Camp David’te Menahem Begin ile buluşmasının ardından İsrail’le anlaşmadı mı?” sorusunu yöneltmiştim. 

Amru Musa’nın cevabı şu olmuştu: “Hayır, ikisi aynı şey değil. Biz anlaşmayla İsrail’le savaşmaktan vazgeçtik, yoksa aramızda bir barış anlaşması yok; siz ise yalnız anlaşmış olmuyor, üstelik bir de askeri işbirliğine gidiyorsunuz.”

Dışişleri bakanının kendisini bilgilendirmesi üzerine Mübarek’in de ertesi gün Ankara’ya geldiğini hatırlıyorum.

Şimdi Arap ülkeleri teker teker İsrail’le barışıyorlar.

Yalnızca barışmakla da kalmıyor, iki ülke arasındaki ilişkileri kalıcı kılmak üzere çok yönlü işbirliği alanları oluşturuyorlar.

Neden acaba?

Önceki gün anlaşmayı görüşmek üzere toplanan BAE Meclis’inden çıkan karar bazı ipuçları sağlıyor. Meclis, Washington’da imzalanan anlaşmanın stratejik açıdan bölgeye güven ve istikrar getireceğine inanıyor. Ayrıca dünya barışı için de bunu tarihi bir adım olarak görüyor. Kültürel ve dinler arası yakınlaşmanın da yararı olacağı kanaatinde.

Reklam

‘Güven ve istikrar’?

Kısa süre öncesine kadar, BAE dahil bölgedeki Arap ülkeleri İsrail’in varlığını güven ve istikrara tehdit olarak görmekteydi.

Değişen bir ‘tehdit algısı’ söz konusu.

İsrail ile barışmak için sıraya giren Körfez ülkeleri için belli ki İsrail artık ‘düşman’ değil, buna karşılık hayli zamandır İran’dan kendilerine yönelik tehdit geldiği görüşündeydiler, son zamanlarda İran’ın yanına Türkiye’yi de yerleştirme gayretleri olduğu fark ediliyordu.

Arap ülkelerinin tuttuğu bu yeni yolu beğenmeyen ve protesto eden yalnızca iki ülke çıktı: İran ve Türkiye…

[Yeni duruma kendini uyarlayan yalnızca Körfez’deki Arap ülkeleri değil; Sudan’ın da İsrail ile anlaşmak için sırada olduğu duyuluyor. Bir ara sınırları içerisindeki bir adayı askeri üs amacıyla kullanılmak üzere Türkiye’ye tahsis eden Sudan. Tahsisi yapan 1989’da bir askeri darbeyle işbaşına gelip 30 yıl ülkeyi yöneten devlet başkanı Ömer Beşir’in kendisi geçen yıl bir askeri darbeyle devrildi. Sudan’daki eksen kayması için öyle bir darbe gerekiyordu.]

BAE Meclisi’nin anlaşmayı ‘stratejik’ olarak değerlendirmesine dikkatinizi isterim.

Komplo teorisi mi, öngörü mü yoksa?

Gerçekten de bu anlaşmalar yeni bir stratejinin sonucu. Netanyahu gibi işgal altında tutulan Batı Şeria’nın bütünüyle İsrail’e katılması projesini kısa süre önce açıklamış biriyle imzalanıyor anlaşmalar. [Yoksa Netanyahu’nun o çıkışı da stratejik, yani Arap ülkelerini imzaya zorlama amaçlı mıydı?] Her imzalayan, ne hikmetse, “Biz bunu Filistin’in iyiliği için yapıyoruz” demeyi de ihmal etmiyor.

Jerusalem Post’ta, Gershon Maskin adlı yazar, dün, “Arap liderler İsrail’i tanıdıkları ve iki ülke arasındaki ilişkileri normalleştirdikleri sırada, Filistinlilere ihanet etmediklerini, tersine bu anlaşmaların Filistinlilere yardımcı olacağını söylemekteler. Yoksa onlar bizim bilmediğimiz bir şeyi mi biliyorlar?” diye soruyordu.

Yazısının sonunda “Acaba komplo teorisi midir, yoksa gerçek bir beklenti mi?” diye sunduğu, 85 yaşındaki Suud kralı Salman’ın ölümü sonrasıyla ilgili bir tabloyu paylaşıyor Baskin.

Okuyalım:

“Suudi Arabistan’ın yeni genç kralı (MbS diye de anılan Muhammed bin Salman’ı kast ediyor), yanında BAE ve Bahreyn kralları, Oman sultanı ve Muhammed Dahlan (BAE kralının danışmanı olan Filistinli) olduğu halde Ben Gurion Havalimanı’nda uçaktan iniyor. Muzaffer bir edayla Mescid-i Aksa’ya gidiyor; oradan Arap ve İslam dünyasına dönüp, kendisini ABD ve İsrail dahil bütün dünyanın kabul ettiği ‘İslam’ın büyük müdafii’ ilan ediyor. Orada, Filistinlilere de bir devlet kurma, bütün dünya müslümanlarına haccın bir parçası olarak Kudüs’ün yolunu açma imkanı sağladığını duyuruyor. Tabii Suud mührü altında.”

İsrail ile yakınlaşma Araplara bu satırlara yansıyan düşünceyle satılmış olmalı.

Tamam da, ABD ile İsrail’in -yada Trump ile Netanyahu’nun- bu projesi bir hevesin veya seçim kazanma stratejisinin bir parçasını mı, yoksa daha geniş ve bütün dünyayı -özellikle Türkiye ile bölge ülkelerini- yakından ilgilendiren bir büyük planın parçası mı?

Sorumun cevabı bu yazımın bir yerlerinde var.

[ABD büyükelçisi David Friedman ülkesi yönetiminin Filistin’e lider olarak Fetih hareketi içerisinde bulunmuş Muhammed Dahlan’ı düşündüğünü söyledi; bu da Filistin yönetimini daha da öfkelendirdi. İstihbarata göre, Dahlan, 15 Temmuz hain darbe girişimini finanse eden isim değil miydi? Konunun şakaya gelir tarafı yok.]

ΩΩΩΩ

32 YORUMLAR

  1. Hitler’in İngiltere Manş adaları takıntısı

    Hitler 2. Dünya Savaşında Fransa’yı kolayca işgal ediyor. Daha sonra İngiltere’nin Manş denizindeki Fransa’ya daha yakın olan birkaç küçük adasını işgal ediyor. Hitler İngilizlerin bunu onur meselesi yapacağına ve adaları geri almak için harekete geçeceklerine inanıyor. Bu nedenle adada birkaç metre beton kalınlığı olan koruganlar inşa ediyor, muazzam uçaksavar bataryaları kuruyor ve çok sayıda seçkin birlikler gönderiyor. Savaş boyunca da işgal ettiği Manş adalarına desteğini sürdürüyor. Daha sonra komutanlarının buradaki asker ve mühimmatın Rusya cephesine kaydırılması isteklerini de geri çeviriyor.

    İngilizler ise savaşın gidişatı üzerinde bir etkisi olmayan bu adalar ile (istihbari gözlemleme dışında) ilgilenmiyorlar. O kadar ki Normandiya çıkarması sırasında bile adalara uğramıyorlar. Adadaki Alman birlikleri ise büyük çıkartmayı izlemekle yetiniyorlar ve fotoğraflar çekiyorlar (yapabilecekleri başka bir şey yok zaten). Savaş bitip Almanya teslim anlaşmasını imzaladıktan sonra İngilizler tek kurşun atmadan adalara çıkıp geri alıyorlar, haliyle adalardaki Alman askerleri de teslim oluyorlar.

    Almanya’yı tek başına yöneten Nazi lideri Hitler ile, İngiltere’yi Parlamento ve Lordlar Kamarası ile birlikte yöneten Churchill arasındaki zihniyet farkını anlatan çok güzel bu örneği, NatGeo’nun bir 2. Dünya Savaşı belgeselinde izlemiştim. İzlemeyenler için paylaşmakta fayda gördüm.

  2. Türkiye’nin menfaatleri için Mali önemli Mısır önemsizdir !!!

    Mali, Afrika’nın kuzeybatısında çoğunluğu Müslüman olan 19 milyon dolayında bir nüfusa sahip, Türkiye gibi İslam Konferansı Örgütü’ne üye bir ülke. Geçen ağustos ayında devrilen Cumhurbaşkanı İbrahim Boubacar Keita, 2018 yılında seçimle işbaşına gelmiş bir lider. Fakat ülkede çeşitli nedenlerle siyasi karışıklar hüküm sürmüş. Bir dizi muhalefet grubunun bir araya geldiği hareketin başını ise Mali’nin eski Yüksek İslam Konseyi Başkanı İmam Mahmud Dicko çekiyor.

    Geçen Ağustos ayında askerler Keita’yı istifaya zorlayıp darbe yapıyor. Halkın Selameti İçin Ulusal Konsey yönetime el koyuyor ve geçiş döneminde Cumhurbaşkanlığı görevini de 37 yaşındaki Albay Goita üstleniyor. BM Güvenlik Konseyi, ABD ve AB darbeyi net bir şekilde kınıyorlar. Türkiye de biraz yumuşak bir ifade ile kınama mesajı yayınlıyor. Fakat daha sonra Dışişleri Bakanı M.Çavuşoğlu 9 Eylül’de Mali’nin başkenti Bamako’da darbecilerin lideri Albay Goita ve diğer konsey üyeleriyle bir araya geldi. Çavuşoğlu Konsey ile ‘geçiş sürecini konuştuğunu’ belirterek, “…Tüm bu konudaki görüşlerimizi samimiyetle bir kardeş gibi paylaştık. Şu anda Mali’nin içinde bulunduğu şartlarda, sivil toplumla ve siyasi partilerle kapsamlı bir şekilde görüşmelere başlanmasını olumlu buluyoruz.” diye de toplantı sonrası demeç veriyor.

    İşte Türkiye dış politikası böyle yönetiliyor. Mısır’da darbe yapanlar ile Türkiye’nin hayati çıkarlarını gözden çıkarıp ilişkiyi kes düşmanca tavır al, Mali’de darbe yapanlar ile görüş ve destekle.

  3. Googleda bişey yok diyen sen miydin mim?
    “Youtube’da Erdoğan Teziç depremi”
    “Çankaya yolunda kaza olur!
    Erdoğan Teziç’in fotoğrafı üzerine konuşan ses bandında Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde şu ifadelere yer veriliyor: “O bildiri ( e-Muhtıra) orada duruyor. Web sayfasında da duruyor, açıp okuyun onu. Genelkurmayın metni orada duruyor. Tankla tüfekle yürümeye lüzum var mı? Hadi bakalım sıkıysa Çankaya’ya birini bindirsin arabaya da yemin ettirip göndermeye kalksın. Yolda kaza olur. Yolda kaza olur, elektrik kesilir… Neler olur. Olmaz. Olmayacağını gösteriyor. Yani yapamazsın bunu.” Cumhurbaşkanlığı seçimi konusundaki görüşlerini de açıklayan ses kasetinde konuşmalar şöyle devam ediyor: “Bir şey kesmez bizi. yüzde 40, yüzde 70 çıksın isterse. Çıkabildi mi sanki yukarıya. Oylamadan önce Genelkurmay bir şey iki satır yazdı. Ohhh. O akşam oh demeyen var mı? Telefonlar susmadı, bu gece rahat uyku uyuyacağız hocam diye. Vallahi bende çekildim oturdum, nasıl gergindim biliyor musun? Mahkemeyi bilmiyoruz. Gerçi hazır ol dediler. Belki Yargıtay’dan bir görüşme isterler falan. Ya ters bir şey çıksaydı. 4 oyla kurtardık. Ben hep geç yatarım bir buçuktan önce yatmam. Öyle kurulmuş benim tempom. Saat 11.30 dedim şunu kapatayım. (27 Nisan) biraz bir şeyler var onlara bakarken son dakika dikkat dikkat diyor. Alttan kırmızı şerit geçiyor. Genelkurmayın açıklaması deyince oturdum. Kısım kısım da veriyor ağır ağır. Çünkü ordan metinden okuyorlar, aktarıyorlar. Habertürk ilk defa verdi, diğer kanallara baktım, oooooooo ondan sonra telefonlar başladı. Saat iki buçuk üçe geliyordu, dedim, çektim fişi ve telefonu sonra yattım.”

    • Ses bandı konusunu açman iyi oldu. Eğer bu ses bandı doğru diyorsan ki olabilir, 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk ses bantlarına ne diyorsun? Yoksa senin favori sanatçın Teziç mi, ben başka kaset dinlemem mi diyorsun?

  4. Türkiye’den Akdeniz’de yeni Navtex ilanı
    Barbaros Hayrettin Paşa’nın çalışmaları için 18 Ekim’e kadar Navtex ilan edildI

    Üfürükçü analistçilere duyurulur

  5. Şu veya bu sıklıkta işitiyor ya da okuyoruz: “Dünya dengeleri kökten değişiyor, ve küresel ölçekte kartlar yeniden karılıyor. Uluslararası aktörlerin ve o aktörlerin kendi aralarındaki ilişkiler açısından, eski paradigmaların yerini yeni paradigmalar alıyor.”

    Bu tür bir söylemi dillendirenlerin ezici çoğunluğunun “paradigma” sözcüğünün kendisinin doğru ya da yeterli bir tanımını yapamayacağından emin olabiliriz. Yine emin olabileceğimiz bir başka şey, bu insanların, “Dünya dengelerini kökten değişiyor olduğuna işaret eden gelişmeler ve olaylar nelerdir?” ya da “Eski paradigmalar nelerdi? Yeni paradigmalar neler ve nasıl şekilleniyorlar?” türü sorular karşısında, size söyleyebilecekleri pek bir şey olmadığı gerçeği.

    Çok tekrarlandığı için, bunların hepsinin aklına ilkin Çin gelecektir. Hemen hemen aynı cümlelerle, Çin ekonomisinden, bu ülkenin x ya da y sayısınca yıl adedi içinde ABD ekonomisini geride bırakacağını vs. söyleyeceklerdir.

    Her ne söylerlerse söylesinler, o tür sorulara yanıt olarak işiteceğiniz şeyler, kültürel ya da ideolojik olarak yakınlık kurulmuş gazetelerde, ya da TV kanallarında “bir bilen” sıfatıyla laf üreten tiplerin dişe dokunur hiçbir bilgi ya da donanıma sahip olmadan ileri sürdükleri, pek çoğu komplo teorilerinin karikatür düzeyinde kalan sözde fikirleri olacaktır.

    Sn. Koru, bugün, uluslararası ilişkiler alanı içinde değerlendirebileceğimiz bir yazı daha kaleme aldı. Saat şu an Türkiye’de akşam 5’i biraz aşıyor. Toplam yorum sayısı 11. Bunların yarısından çoğunun (benim bir yorum metnim de dahil) sn. Koru’nun yazısıyla uzaktan yakından ilgisi yok. İçerik açısından yazarın yazısı ile doğrudan ilintili ve entelektüel bir doyuruculuğa sahip tek bir metin var. Akşamın geri kalan saatlerinde bunun pek değişmeyeceği kanısındayım.

    Bu neden böyle?

    Neden burada ya da gündelik hayatta, uluslararası ilişkiler (ve o bağlamda Türkiye) alanına giren meselelerde veya değerlendirmelerde, bir şey biliyorMUŞ gibi yapmaya zorlanıyoruz -ya da, benim durumumda olduğu gibi, ilkin kendimizin okunmaya değerliğinden emin olabileceğimiz bir yorum üretemiyoruz?

    Bunun birden çok nedeni olduğunu düşünüyorum.

    Uluslararası ilişkilerin kavranması ve takibi güç bir alan olması değil yegane neden.

    Bunlardan birisi, entelektüel (aydın) eksikliğimiz.

    Türkiye, bütün kültürel-kimliksel cemaatleriyle, entelektüel üretmekte çok zorlanan bir ülke.

    Kabaca iki nedenle bu böyle: Aydınlar, çoğu kere, kendi kültürel-kimliksel cemaatleri içinden konuşmaya zorlanıyorlar. Çünkü, muazzam bir basınç alıtndalar. Yığınlar (ya da, “okur”, “izleyici” kimliğiyle aydınların takipçileri olanlar) aydınlardan böyle bir misyonu yerine getirmeleri beklenti ve talebi içindeler.

    Duymak istediklerimizi bizlere “aydın” diliyle söyleyen, bize, bizim kuramayacağımız cümleleri kurarak ideolojik-kültürel tavırlarımızda yardımcı olup işe yarar görünür argümanlar sunan insanları seviyoruz ve “aydın” sıfatını onlara vermekte pek bir çömert davranıyoruz. Bu tür makbul ‘aydınlar’ bizleri bir adım ileri taşımayıp olduğumuz yerde tutuyorlar.

    Aydın üretmekte çok zorlanıyor olmamızın bir başka nedeni, zorlayıcı ve yorucu bakış açıları karşısında yaşadığımız ürküntü ve bunlardan uzak durma refleksimiz. Ürküyor ve geri adım atıyoruz. Çünkü, zorlayıcı bakış açıları ve değerlendirme yazıları, bizleri bilgisizliğimizle/bilgi eksikliğimizle yüz yüze bırakıyor ve bu hiç de sevimli veya arzu edilir bir durum değil. Biz, esas olarak, bizim biriktirilmiş bilgi dağarcığımızla anlayabileceğimiz (ve savunabileceğimiz) metinler ya da konuşmalar istiyoruz. Pek çoğumuzun, “Yahu bu Bahreyn, BAE isimlerini giderek daha sık işitir oldum. Gireyim Google arama çubuğuna, Bahreyn yazayım. En azından nerededir, kime komşudur, nüfusu nedir, genel geçer bilgi edinmiş olurum” diye düşünüp öyle davranmaya zihinsel enerjisi/merakı ya da zamanı yok. Uluslararası ilişkilerde, komplo teorileri ile daha yakından ilgili metinler özellikle heyecan verici ya da okunmaya değer. İçinde iki üç kere “Tapınak şovalyeleri” geçen bir yazının değeri (tercih edilirlik değeri -kalite değeri değil), F. Koru’nun yazılarından karşılaştırma bile yapılamayacak kadar daha yüksektir.

    Dünya dengeleri değişiyor mu? Kartlar yeniden karılıyor mu?

    Vallahi bilmiyorum.

    Eski paradigmalar üç aşağı beş yukarı korunuyor mu?

    Vallahi bunu da bilmiyorum.

    Ama, şunu biliyorum:

    Dünyanın bugünden sonra alacağı biçim her ne olursa olsun, dünya yoluna hangi paradigmalarla devam ediyor olursa olsun, insan, siyasetçi, aydın, gazete yazarı, TV yorumcusu kalitemizi mümkün olan en kısa zamanda hızla yükseltmeliyiz. . .

    • Fransa’da günlük vaka sayısı rekoru kırıldı
      Fransa’da son 24 saatte 13 bin 215 yeni koronavirüs vakası tespit edildi. Bu sayı ülkede salgının başından beri kaydedilen en yüksek günlük vaka sayısı olarak kayıtlara geçti

      • Vaka sayısı, test sayısına ve kullanılan test kitinin doğruluk oranına göre değişkenlik gösterir. Biraz da ırklara göre değişebiliyor.
        Ölüm sayısı ise ülkelere göre farklı kriterler kullanıldığından kıyaslamalar çok anlamlı olmuyor. Örneğin ABD’de ölen bir kişide en küçük bir korona belirtisi varsa bile kayıtlara ölüm nedeni ‘korona’ olarak geçiyor. Türkiye’de ise bariz kalp hastası biri korona tedavisi görse bile ölüm nedeni kayıtlara ‘kalp’ olarak geçebiliyor.

  6. Bir özdeyiş vardır : ” Küçük insanlar insanlarla , orta insanlar ise olaylarla ve büyük insanlar ise sistemlerle uğraşır ” Bu gün maalesef dünyada büyük insanlar olmadığı için işte bu rezillikleri yaşıyoruz ! Birinci dünya savaşından sonra insanlar kendine geldi, Cemiyeti Akvamı kurdular , o işe yaramadı ikinci dünya savaşı çıktı , tekrar aklını başına toplayan insanlar BM teşkilatını kurdu ; çok şükür o bizleri bu güne kadar idare etti .Bu gün ise dünya yine kudurdu ,rahat batmaya başladı, dünyaya çekidüzen vermesi gerekenler acımasız ,bencil ,hain , adeta dinsiz/imansız oldular , merhamet , vicdan , velhasıl insanlık kalmadı ! Eğer bu , dünyayı kasıp kavuran , insanları toplu olarak katleden korona belası da bunların aklını başına getirmezse korkarım ki üçüncü dünya savaşı bile çıkabilir ! NOT: Hocamızın affına sığınarak bu konuyla çok yakından ilgisi olan G.Civaoğlunun dünkü yazısını arkadaşlara naçizane tavsiye ederim.Selam ve saygılarımla

  7. Bakalım anlamışmıyım….

    Her durumda olduğu gibi yine belirginleşti ki koşullar ne olursa olsun, sebebi yada sonucu ne olursa olsun, ABD zaten açıkca da söylediği gibi İsrail’i ve onun güvenliğini, çıkarını herşeyin üstünde tutar velev ki kendi çıkarlarıyla çatışsa bile.

    Yine gördük ki dizinde zikrettiğiniz üzere bölgedeki darbeler Mısır ve Sudan ve benzerleri deki gibi bölgedeki tüm darbeler İsrail e hizmet eder. Dolayısıyla bizim darbe ve darbecilere karşı olmamız yanlış birşey değildir. (Tabi Tayyibin de)

    Yine gördük ki Arap ülkelerini yönetenlerin tek derdi kendi tahtlarını sağlamda tutmak. Bu yüzden kimi kaça sattıkları nın bir anlamı yok.

    Yine gördükki herhangi bir devlet başkanı, emir yada kral eğer İsrail ile ilişkilerini iyi tutarsa isterse bir gazeteciyi testere ile kestirsin gazeteciler nezdinde de gayet makbul biri olabiliyor. Hatta Türkiye’de bile bu işi yaptıran kral veliahdı (ve aynı maksat uğrunda kümelenen çevresi) Türkiye’de üstelik Filistin davasında kendini taraf hissetmesi beklenen mütedeyyin gazeteciler tarafından bile makbul sayılabiliyor.
    Yani Tayyip bile İsrail’le arasını düzeltse size kral olur.

    Adamların niyeti belli madem dostlar düşmanlar değişiyor, O halde Türkiye (yani tarafında olmam gereken ve olduğum) benim ülkem yarın bazı Arap yönetimler nezdinde açık düşman ilan edilecek ve hatta belki de pasaportunda Türkiye damgası olan biri o ülkelere giremeyecek.

    Çok uzak olmayan gelecekte önce İran sonra Türkiye yada tersi bir şekilde önce Türkiye sonra İran açık silahlı saldırıya maruz kalacak ve hatta işgal edilecek. En azından planları bu yönde. Ve bu plana uygun olarak İran’ın denizden çevrilmesi ve yine aynı planın bir parçası olarak Türkiye’nin yine güneyden akdenizden çevrilmesi de aynı planın farklı cephelerde ki uygulaması oluyor o zaman. Bu da muhafazakar mütefekkirlerin elli senden fazla (hatta sayın yazarın da üstüne sayısını bilemedim kadar yazı yzdığı üzere) yazıp söyledikleri gibi planın adı çok net belli. ” BÜYÜK İSRAİL”…..

    Sayın yazarın değişen fikri ve bir çok yorumcunun da içinde bulunduğu gurubun ekseriyetine göre bu büyük İsrail planı safsata. Olay sadece günlük siyaset. Ama bu yazı bunun safsata olmadığının da delili aynı zamanda.

    Peki bu durumda sizi bilmem ama biz ne yapacağız.. Biz (Türkiye) geçici refahımız için sessiz kalıp göz mü yumacağız ? Öyle olursa da zaten planın bir yada iki aşama sonrası bizim de en azından topraklarımızın bir kısmından vazgeçmemizi gerektiriyor. Ki refah da vaadeden yok ya bize. Ne lutfederseniz ne verirseniz kabulümüz deyip kenara mı çekilmemiz gerekiyor. İçeride de “başarıya ulaşsaydı kuşkusuz şimdi Araplar gibi davranacak” darbecileri mi hoş görmemiz gerekiyor. Yoksa Akdenizdeki çıkarlarımız demiyorum hakkımız olan malımız dan toprağımız dan vaz geçmemiz mi gerekiyor. Yoksa bırakalım Suriyede inisiyatif Fransız Amerikan ve Ruslara mı geçsin dememiz gerekiyor. Ki biz bunu desek bile adamların binlerce yıllık rüyası olan planlarından hedeflerinden vazgeçmesi sanki mümkün mü olacaktır. Yoksa bizim (Türkiye) cumhurbaşkanımız la ters düşen istisnasız herkesin yanında olan bazılarını mı güzellememiz gerekiyor. Hayır hiç biri.

    Koyunlar kuzular yaradıldıkları günden beri kurtlara hiç bir vakit zarar vermediler. Ama kurtlar onlara saldırmaktan hiç vazgeçmedi. Yani sayın yazar ve sevgili yorumcular, Tayyip ne yaparsa yapsın onlar bizi düşman görmeye devam edecekler. Yani sevgili dostlar Hakk ile batılın savaşı kıyamete kadar devam edecektir. Ne yapalım yani Hakka taparken güçlü diye batılın istediği gibi mi davranalım. Ne istiyorsunuz? Bundan sonra dış politika ile ilgili yorumlarınızı yazarken analizlerinizi aktarırken lütfen ne istediğinizi de belirtin. Çünkü bence bu yazı bir milat durumun tesbiti açısından. Son yıllarda okuduğum hiç bir yazı bu gerçeği bu kadar net bir biçimde ortaya koyamamıştı. Bu yazıyı unutmayın. Çünkü her yazınızın altına bu yazıdan bir cümleyle yorum yazacağım. Bizim olmamız gereken yer burasıdır. Hiç kimse yanımızda olmasa bile. Zaten de olmayacaktır. Bize gereken şey ihtiyacımızı giderecek kadar petrol ve gaz. Ona da çok zaman kalmadı. Merak etmeyin her ne kadar yanımızda kimse olmayacak da olsa birilerinin çıkarı da bizim yanımızda olmayı gerektirecektir. Siyonistlerin planı varsa , bazı köpekler o plan gereği önlerindeki kemiği yalamaya devam etseler de(Filistin i satan arap yöneticilerden bahsediyorum) Sultanlar sultanı olan Allah CC. ın da planı var. O hepsine galip gelecektir. Hep kul planı yapıyorsunuz biraz da onu bekleyin.

    • Yorumunuzu iyi niyetle ve sabırla okudum, olabilir Şerif bey de böyle düşünüyor diyerekten. Fakat son cümlenize gelince sigortalar attı.

      “Sultanlar sultanı olan Allah CC. ın da planı var. O hepsine galip gelecektir.” nasıl bir cümledir? Siz Allah’ı Zeus’tan hallice bir Kozmos İmparatoru falan gibi hayal ediyorsunuz anlaşılan. Bu müşrik bir anlayıştır bilesiniz. Allah sultanlar sultanı değildir, Tanrıdır. Ayrıca biz kulları Allah’ın planını bilemeyiz. Erdoğan’ı savunacağım derken ne hallere düşüyorsunuz, kendinize gelin.

  8. Sağ görüşlü biri bunu yaparken değil eksen değiştirilmesi, kıyamet kopsa birileri verir yaygarayı. Suç suçtur sağcısı solcusu olmaz. Olur diyene lanet okurum. Her şartta öyledir. Peşin peşin kendi adıma kabul ederim. Ama birisi çıkıp solcu diye birini peşinen suçsuz ilan ederse o zaman da lanet ona olsun.

    • Kafanızı yormayın sayın yk, chp seçmeni dediğin tıpış tıpış sandığa gider ve oyunu da kullanır, biat kültürü bunu gerektirir, öyle değil mi?

    • Beklenmedik bir durum değil. CHP, seçmenlerini hala firesiz sandığa götürebiliyorsa, bu, mevcut 50+1 ittifaklar sistemi sayesinde mümkün oluyor. CHP’lilerde temel oy verme motivasyonu, Erdoğan’dan kurtulma arzusu. 50+1, onlara bu umudu verdiği için hala sandığa gidiyorlar. Bu anlamda, mevcut CHS, CHP yönetiminin işine geliyor.

      Eski sisteme dönülürse, CHP’li seçmen, “Partim yüzde 19 alacağına yüzde 21 alsın. . .” diye mi sandığa gidecek?

      Ölesiye nefret ettiği parti ve onun lideri 18 yıldır iktidarda. İşsizlik, hayat pahalılığı, döviz kurları almış başını gitmiş. Erdoğan’ın söyleyecek sözü kalmamış. Ama, partisi CHP bütün bunlara rağmen 18 yıl önce nerede ise orada, ve, bütün bunlara rağmen, Erdoğan ve partisi hala açık ara birinci parti.

      Oğlu, damadı, eniştesi, bilmem nesi milletvekili adayı değil ise, niye sandığa gitsin?

      CHP yüzde 19 alacağına yüzde 21 alsın diye mi?

    • Sn yk eski ajandanın son sayfasında yazanı okumuşsunuz.
      Yeni ajandaya bakarsanız eski çamlar bardak oldu yazıyor olduğunu görürsünüz.
      Z diye birşey çık mış, kimdir, kaç kişidir, kaç oyu vardır ona bakıyorum, bulamadım.
      Ama fakat bu secimde mutlaka bulacağım.

  9. Şöyle bir senaryo düşünelim :

    -Türkiye resmen ilan edilmemiş fiili bir Halifelik tavrıyla Arap ülkelerinin iç işlerine karışmaya başlıyor ve dış politikalarını yönlendirmek istiyor.
    – Türkiye ile (Şii) İran arasında müttefik denilebilecek bir yakınlaşma yaşanıyor.

    Bu ikisi aynı zaman diliminde gerçekleşirse (Sünni) Arap ülkelerinin tepkisi ne olur? Bu sorunun cevabı meselenin sadece mezhepsel boyutunu açıklıyor. Bir de güvenlik boyutu var tabi ki. Sözde yerli-milli tankını yapabilmek için yabancı motora muhtaç ve onu dahi temin edemeyen Türkiye’nin güvenlik şemsiyesine kim güvenebilir ki?

    Tabi bir de ABD’nin Trump ağzıyla Arap ülkelerine “biz olmasak ayakta duramaz, kısa sürede yıkılırsınız” hatırlatması var. Arap ülkelerini yıkabilecek muhtemel güçler kimler? İran, Türkiye ve İsrail. Peki pratikte ne oluyor? İran ve Türkiye Arap ülkelerine karşı tehditkâr politikalar izlerken İsrail dostluk teklif ediyor.

    Biraz karikatürize edilmiş olsa da durum böyledir.

  10. Şeyh diye yutturulanı sayfa sayfa haber yaparken n dünya farklı mı idi. Halil sezai didim belediye başkanı ak parti düşmanları ne yaparsa hemen kapat dünyaya bak

  11. Buradaki panik, telaş hatta kızgınlık ve öfke niye?
    Sadece inanç yönünden bakıyorum, öyledir diyorsanız bastan tuzağa düştünüz, hatta kaybettiniz demektir.
    ABD nin ortadoğuya gönderdiği akıncılar derseniz arkasından kızılderililer gelecek te diyebilirsiniz.
    Hatta bana kalsa, tramp yeniden seçilir ise Kudüs ü tüm dinlere açacak, pasaportu gösteren dipçiği yemeden tüm ibadet mekanlarına gidebilecek bile derim.
    Ya bendensin, yada düşmanımın yanındasın (yani sende düşmansın)
    (Kılıfı da bizden yada onlardan. hatta araba sorsan biz Filistinlileri yok olmaktan kurtardıktan bile derler)
    (Hele birde su son meşhur şeyhin derslerine bir takılmış olsaydım, Kudüs ün ikinci bir kabe olacağına bile inandırabilirlerdi).
    En nefret ettiğim cümlelerden biridir, ya benndensin ya ondan. Ne yazıkki bu cümle virüs vücudumuza birileri tarafından ası gibi zerkedildi çıkmak bilmiyor.
    Önce bir düşman yaratırsın, sonra halkı ikiye bölersin, sonra senin düşmanın,
    olur herkesin düşmanı.
    Arada kalıp sessizce bekletirlerler mi seni? Batından güneyinden havandan denizinden
    Ya benden sin…

  12. Sorunuzun, yazınızın bir yerlerinde (saklı) olan cevabı bu olsa gerek Sn. Koru: “Oysa gelişmenin, şimdiye kadar İsrail’le barışmış iki ülkeyi, hatta aynı yola girmeleri beklenen sıradaki birkaç başka ülkeyi, hatta ve hatta bölgeyi ve taraf ülkeleri aşan boyutları var ve bunların hepsi olanı çok dikkatli izlemeyi ve değerlendirmeyi gerektiriyor.”…

    Ama bu cevapta açıklanmaya, izaha muhtaç; gelişmenin, bölgeyi ve taraf ülkeleri aşan boyutları nelerdir?..bunları da bilmemiz gerekiyor. Yazarımızın, konunun bu tarafıyla ilgili de bilgisi vardır muhakkak lakin, bunu başka bir yazının konusu olarak saklıyor olmalı.. Çünkü benim için (okur açısından) bu yazı yarım kalmıştır, devamı gelmemiştir.

    Şimdi bizler (FK yorumcuları), bu yazının konusu olarak İsrail’in Arap ülkeleriyle barışması veya Arap ülkelerinin İsrail ile barış için sıraya girmesinin; barışan ve barışmak için sıraya giren ülkeleri ve bölgeyi aşan boyutları nelerdir onun üzerinde fikir beyan edelim:

    Aklıma ilk gelen; Irak, Libya ve Suriye’den sonra, Arapların yeni tehdit algılamasında öne çıkan ve belkide 1. sıraya yerleşen İran’a yapılası bir müdahale mi var? sorusu oldu. Eğer bu olacak ise; MBS’nin kendini “İslam’ın büyük müdafii” olduğunu ilan etmesi ve Suud’un uydu devletleri BAE, Bahreyn, Oman ve diğerleri bu düşünceyi “satın alarak” anlaşmalara imza atmaları, Suud ile İsrail barışının da yakın olduğunu gösteriyor. Gelişmeler hızlı yani.

    Bölgede ABD’nin (BATI’nın) müdahale ettiği, yakıp yıktığı Müslüman ülkeler Irak, Libya ve Suriye’den ibaret değil…Yanına İran ve Türkiye de yazılmalıdır. Arap ülkelerinin, yapılan barış ile bu listenin dışında tutulacakmış gibi bir inanışı boşunadır; İsrail ile yapılan barış ve anlaşmaların onlara “güven ve istikrar” getireceğine büyük engel, onların da Müslüman ülke olmalarıdır. Sırf (İsrail) ile barış ve ilişki kurmanın bölgeye (aslında kendi varlıklarına) “güven ve istikrar” getirecek olması adına, inşallah din değiştirme yoluna başvurulmaz.

    Peki, Türkiye bu gelişmeleri nasıl algılıyor, nasıl değerlendiriyor; tedbirleri nelerdir?
    Bu sorunun cevabı, geriye doğru giderek Türk Dış Politikasında meydana gelen değişimleri, savrulmaları irdeleyerek alınabilir.

    Bu dış politika değişimleri netice itibariyle Türkiyeyi bölgeden soyutlamış, adeta bir “değerli yalnızlık” içine sürüklemiştir. Manidar ki; Türk Dış Politikasındaki köklü değişim ve savrulmalar, içeride bir dizi olayın vuku bulmasıyla gerçekleşmiştir: 17/25, hain 15 Temmuz darbesi, 20 Temmuz Olağanüstü Hal ilanı, 17 Nisan 2017 Referandumu ile sistem değişikliği, CHS (Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi) ile iktidar partisine yamanan küçük ortaklar…

    Türkiye bir “eksen kayması” yaşadı, yaşıyor. “Dünyanın ekseni kayıyor” ve Türkiye’deki eksen kayması, dünyadaki gelişmelerin ve onu proje edenlerin ekmeğine yağ sürer nitelikte…

    Manidar!..

    Sizce de öyle değil mi!

  13. Warren G. Bennis ,liderle yönetici arasındaki farkı şöyle tarif eder; “İşi doğru yapana yönetici, doğru işi yapana lider denir.”
    Truman’a göre lider, başkalarının yapmak istemediği ve sevmediği işleri onlara yaptırma becerisine sahip olan insandır.
    Lider ve yönetici hakkında akademik düzeyde ele alınmış yazılar var.Her insanın iyisi ve kötüsü olduğu gibi,her lider ve yöneticinin de iyi ve kötüsü vardır.İyi müslüman nasıl olurun cevabı vahiylerde mevcuttur.İşte, iyi müslüman şartları iyi insan için de geçerlidir.İyi insan olmanın şartları,iyi lider ve iyi yönetici olmak için de geçerlidir.
    Kötü lider ve yöneticiler bulundukları yerin baş belasıdır.İdare ettikleri kitle ve toplumları huzursuz eder ,zarara sokar,yanlışlara yönlendirir.Ondan bir an önce kurtulmak için fırsat kollanılır.
    Devletlerin içinde var olmuş kötü lider ve yöneticiler,idare ettikleri kitle ve toplumları yıkıma uğratmış veya yok olmanın eşiğine getirmişlerdir.
    Mesela Japonya ve Alamanya nın kötü lider ve yöneticileri ;Almanya ve Japonya yı emperyalist hedeflere,savaşa, yıkım ve katliamlara yönlendirmiş,ülkeleri istila etmişler,milyonlarca insan katledilmiş veya sakat kalmıştır.Açlık ,hastalık ve savaşlar da milyonlarca insan ölmüş veya sakat kalmıştır.Ailedeki kötü yöneticiler aile bireylerin tarumar olmasına,birbirine düşmesine,geleceklerinin yok olmasına ,kötü iş ve kötü yollara sapmasına neden olmuşlardır.İş yerlerindeki kötü yöneticiler;firmaların,iş yerlerinin,işletmelerinin iflasına,dağılmasına,borç batağına girmesine neden olmuşlardır.Ülkeleri yöneten kötü lider ve kötü yöneticiler;ülkelerin açlık,yoksulluk,huzursuzluk ,adaletsizlik,kaos içinde yaşamasına veya savaşlarla yok olmasına veya beter durumlar yaşamalarına neden olmuşlardır.Sözlerimi bazı ayet ve bazı hadislerle tamamlıyorum.Bazı ayetler:
    ”Ve sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerle sizi imtihan etmek için, bir kısmınızın derecelerini diğer bir kısmınızın üstüne yükselten O’dur.'(En’ âm suresi,165.ayet).
    ”Yeryüzünde onlara imkânlar verseydik, namazı ikame ederler (kılarlar), zekâtı verirler, maruf ile emrederler ve münkerden nehyederlerdi (yasaklarlardı). Bütün işlerin akıbeti (sonucu), Allah’a aittir (hüküm ve takdir Allah’ındır). ”(Hacc suresi,41.ayet).
    “Davud! Biz seni ülkede hükümdar yaptık, sen de insanlar arasında adaletle hükmet, keyfine / nefsinin hevesine uyma ki, seni Allah yolundan saptırmasın.” (Sad suresi, 26.ayet).
    “Resulüm! Eğer hüküm verirsen, aralarında adâletle hüküm ver. Şüphesiz Allah, adâletli davrananları sever.” (Maide suresi, 42.ayet).
    “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder. Allah bununla ne de güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi iştendir, her şeyi görendir.” (Nisa suresi, 58.ayet).
    Bazı hadisler:
    ” İşleriniz, kendi aranızda Şura ile, Birbiriniz danışma ile olursa;yeryüzü içindeki bütün güzellikleri sizin için ortaya çı­karır.O zaman iyileriniz, zenginleriniz, en cö­mertleriniz yöneticileriniz olur. İşleriniz, kendi aranızda şura ile olmazsa; en kötüleriniz zenginle­riniz, en cimrileriniz yöneticileriniz olacaktır,
    O zaman da yerin altı sizler için yerin üzerinden daha hayırlı olacaktır.”(MİNHAC US SADIKİN HADİS No C 2 S 373).
    “ Yöneticilik/İdarecilik, Allahın verdiği (Toplumsal ) bir Emanettir.Bu emanet, görevini hak ve adaletle yerine getirmeyenler için; kıyamet gününde, pişmanlık ve rezilliktir.Ancak kim; idareyi üslenir ve idareciliğini hak ve adalet ölçüleri içinde hakkıyla yerine getirirse,zulum yapmazsa, sorumluluğunu üzerindeki yetkisi ile tam olarak yerine getirirse pİşmanlık ve rezillik görmez. Fakat İdareciliği hakkıyla yapacak kimse çok zor bulunur.”(  İ.AZAM MÜSNED HADİS No 485 / 1).
    Saygılar.

  14. Türkiye ile bölge ülkelerini- yakından ilgilendiren bir büyük planın parçası mı? Doğru bir tespit alt yapısı oluşturuluyor. Bu Seviyeye gelmesi ilginç acaba bir şey karşılığında mı yoksa aba altından sopa göstererek mi ama bunun sonu hayra alamet değil…

  15. sorunun cevabı başlıkta.

    bizler ekseni Rusya ya mı Çin’e mi dikecek yoksa ABD de mi kalacak diye tartışırken Türkiye eksenini çoktan, sadece THY’nin günlük 14 seferi ve artan ticaretiyle İsraile yerleştirmiş vaziyette. eh son anlaşmayı da Erdoğan yapar artık.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız