“Erivan’a füze atalım” denilen ortamda ben taraflara dönüp “Savaşmayın, iyi geçinin” diyorum…

39

‘Savaş’ sözcüğünü her işittiğimde tüylerim diken diken olur. Savaşlar genellikle bir sorunu çözme amaçlıdır, ancak yine genellikle çıkış amacından çok farklı sonuçlara sebebiyet verir. Savaşan taraflardan savaştan kazançla çıkan olmaz; kazançlı çıktığı sanılanlar bile içten içe kayıplardadır ve sonradan kayıplar ortaya çıktığında kaybedenden daha büyük hüsran yaşandığı bile olur.

Bunların hepsinin ispatlanması gereken genellemeler olduğunu ben de biliyorum; bu genellemeleri ispatlanmış gerçeklermiş gibi sizlerle paylaşmamı konunun güncelliğine ve benim aceleciliğime verin.

Savaşlar ve evreler

Her savaşın üç evresi vardır: Savaş öncesi, savaş sırası ve savaş sonrası evreleri…

Savaşların öncesinde ihtilaf ve haklılık birikimi yaşanır. Buna ek olarak, savaşın tarafı haline gelecek ülkelerde haklılık bir veri olarak değerlendirilir. Yalnızca haklılık değil, savaş başlarsa karşı taraf/lar/ın perişan olacağına dair kanaat de yaygın kabul görür. Hiçbir taraf kaybedeceğini bile bile savaşa girmez; bütün taraflar savaştan kazançlı çıkacağını düşünür. Ya da düşündürülür. Zaten hamasetin en üst düzeyde yaşandığı bir dönemde gidilir savaşlara ve bu anlamda toplumlarda göz gözü görmez.

İkinci evrede, yani savaş başlamış ve sürdürülürken, taraflar kendi haklılıklarını kamuoylarına kabul ettirmekte pek az sorun yaşarlar. Kamuoyları karşı taraf/lar/ın haksız kendilerinin sonuna kadar haklı olduğuna ilk evrede inandırılmıştır bir kere. Geçmişte basın adını taşıyan şimdinin medyası son kurşun atılana kadar savaşı kendi taraflarının kazanacağına dair haberler ve yorumlarla dolup taşar. Silahların sustuğu son gün bile savaşın kaybedeninin kim olduğu kayıptaki ülkede bilinmez.

Ve nihayet savaş sonrası… Bir yerlerde mutlaka bir masa kurulur ve savaşa bizzat karışmamış, ancak genellikle kullanılan ağır-hafif silahların en pahalılarını üretmiş ülkelerden bazıları o masada oturur ve savaşan taraflar hakkında karar verirler. Kararlar genellikle adaletsiz olur. ‘Savaş suçlusu’ kavramı sıkça duyulmaya ve o sıfatla anılanlar özel yetkili bir mahkeme önüne çıkarılmaya başlanır. Savaşta kaybeden taraf kaybettiğini kamuoyu önünde ya itiraf etmez ya da kaybını milli bir davaya dönüştürerek kendisine ayrıca haklılık kazandırır.

Tabii, bu arada binlerce, onbinlerce, yüzbinlerce, -hatta savaşın çapı birden fazla ülkeyi içine çekmişse- milyonlarca insan savaşlarda ölür.

Reklam

Esas kayıp insan kaybıdır, ancak o durum daha çok ocağına ateş düşenleri ilgilendirir. Her ülkenin diline, dinine, ulusal değerlerine göre kullanılan sıfatlar değişse bile, genellikle bizdeki anlamıyla ‘şehit’ diye anılacak savaş kayıpları savaşan taraflar için övünç kaynağı haline getirilir.

İran-Irak savaşı diye anılan savaş sırasında (1980-1988) kendi merakımdan veya o ülkelerden gelen davetle İran ve Irak’a gittiğimde, birbirine çok benzeyen bir rutini birkaç kez yaşadığımı hatırlıyorum. Önce resmi ağızlar savaşı kendilerinin istemediği, karşı tarafın haksız saldırganlığı yüzünden savaşmaya mecbur kaldıklarını anlatır, haritalar önünde kazançlı çıkacaklarına inanmamızı bekleyen açıklamalar yapar ve bu girişi şehit ailelerini ziyaret merasimi izlerdi.

En yakınlarını kaybetmiş ailelerin dilinden daha önce resmi ağızlardan duyduklarımızın teyidini alırdık.

Ansiklopediler 1 milyondan fazla insanın hayatını kaybetmesine yol açan İran-Irak savaşının galibi olmadan sonuçlandığını yazıyor. Ancak her iki ülkenin literatüründe farklı bir tabloyla karşılaşıyorsunuz.

Benzer bir durum ABD’nin Irak’ta Saddam Hüseyin’in devrilmesine yol açan işgal girişiminde de görülüyor. Savaş öncesinde gerekçeler icat edilmiş, bunun için yalana başvurulmuş, savaş sırasında yaşanan olumsuzluklar yansıtılmamaya çalışılmış, o savaşın artı-şokları savaş çıkartan işgalci ülkenin sonraki yönetimlerinin bölgeden askerlerini çekmek istemesine rağmen bunu bir türlü gerçekleştirememesini getirmiştir.

“Saddamlı bir Irak mı, yoksa Saddam’ın devrilmesiyle ortaya çıkan Irak tablosu mu daha iyi?” sorusu ABD çıkarları açısından bile bugün ciddi ciddi tartışılabilir. Tartışılıyor da…

Bölgemizdeki savaşlar, savaşan taraflar açısından felaketlere yol açtığı halde, kendisini çatışan taraf olmaktan uzak tutan ve sonunda vaktiyle savaştığı ülkelerle ‘barış çubukları’ tüttürme keyfi yaşayan İsrail’in kâr hanesine yazılmaktadır.

Peki ya Kafkaslar?

Reklam

Ortadoğu bölgesinde bu olduğu gibi Kafkaslar’da da savaşanlar savaştan kazançlı çıkmaz. Azeriler ile Ermeniler 1994’teki savaşın zararlarını kendi özellerinde yaşarken, iki ülke arasına kan girmesinden yararlanan bir ülke varsa, o Rusya’dır…

Kafkaslar’da şu sıralarda yeniden depreşen ihtilaf sınırlı çatışmalardan gerçek anlamda bir savaşa dönüşecek olursa sonucun yine farklı olmayacağını bilmek gerekir.

Yukarıda, savaşın üç evresini kaba hatlarıyla çizmiştim. Azerbaycan ile Ermenistan arasında şimdi yaşanan ilk evredir. Yani savaş öncesi haklılık birikimi evresi. Bu evrede hamaset gözleri kamaştırır. Önü alınmazsa, bunu sonunda taraflara yararı dokunmayacak savaş evresi izleyebilir.

Bu aşamada günümüzde savaşların farklı amaçlarla kullanıldığının şuurunda olan bir akıl devreye girmezse çatışmalar kolaylıkla büyüyebilir.

Savaşın tahrik edilmemesi, tersine önlenmesi başta Türkiye olmak üzere bölge ülkelerinin çıkarınadır. Savaş kaçınılmaz olur ve başlarsa bundan savaşmayan bir-iki ülke kazançlı çıkar. Türkiye onlar arasında yer almaz.

Erivan’ın üzerine birkaç füze göndermekten söz edilen bir ortamda “Durun, kavga etmeyin, siz bu bölgenin kalıcı unsurlarısınız, aranızdaki ihtilafları hakkaniyet esasına göre hareket edecek bölgeden bir hakemle kendiniz çözmeye çalışın” tavsiyesinde bulunmak bazılarına abes gelebilir.

Ne çare, ben tam da bunu yapmaya çalışıyorum.

ΩΩΩΩ

39 YORUMLAR

  1. Çatışmalarla ilgili en sağduyulu yazılardan birini, Gazeteduvar’da Berrin Sönmez kaleme aldı. “Çatışmaya sebep olan konuları anlama çabası içermeyen, çözüme dair gerçekçi öneriler getirmeyen savaş karşıtlığının, gerçekten savaş karşıtlığı olamayacağını düşünüyorum.” diyor Sönmez.

    Doğru ve yerinde bir hatırlatma.

    “Erivan’a füze atalım” gibi, soruna çözüm önerileri ile desteklenmemiş bir “Savaş kötüdür” söylemi de anlamsız.

    Ortada, uluslararası hukukun açıkça ihlal edildiği bir durumun olduğu açık: Birleşmiş Milletler birden çok kez, Karabağ’ın Azeri toprağı olduğunu, Ermenistan’ın burada sürdürdüğü işgalin hukuk dışı olduğunu karara bağlamış.

    Türkiye’nin ve Türklerin aklında tutması gereken gerçek ise şu: Hem ekonomik, hem de nüfus büyüklüğü açısından Ermenistan karşısında açık bir üstünlüğe sahip olan (son on yıl içinde askeri açıdan da gücünü hayli pekiştirmiş olduğu söylenen) Azerbaycan’ın ve onun destekçisi Türkiye’nin bu sorundaki gerçek hasımı Rusya.

    Rusya, üzerine çok gidildiğinde, Batı İttifakı’ndaki dağınıklıktan da yararlanarak, kendi bölgesel çıkarlarını gerektiğinde meydan okuyucu bir militarizmle savunmaya kararlı olduğunu Ukrayna ve Kırım’da gösterdi. Ukrayna’nın, kendisini Batı’nın değil Rusya’nın uzantısı sayan Ukraynalıların ve Rus azınılığın yaşadığı doğusundaki bölgede kontorlünü artırdı. Bununla da yetinmedi, Kırım’ı ilhak etti.

    Ukrayna’dakine benzer bir durum şimdi Beyaz Rusya’da yaşanıyor. Rus beslemeli tek adam diktatörlüğüne karşı, halk kitlesel ve yaygın bir tepki içinde. Buna eşzamanlı olarak bir de Ermenistan üzerindeki kontrolünü test edecek sınamalar eklenirse, Rus ayısının dişini göstermekte tereddüt etmeyeceği kesin.

    İHA’nın bilmem neyin çocukluğumuzda harçlık biriktirip bakkal dükkanlarından satın aldığımız uçurtmalardan fazla bir şey olduğunun farkındayız elbette. Fakat, bizdeki “Füze de atalım, Kafkas İslam Ordusu da kuralım”cı şavalakların aksine, o İHA’larla Rusları kaşımaya kalkışırsanız, bu, üç cinayetten yatarken hükümetin çıkardığı Covid19 affı sayesinde sokaklara geri dönmüş ve etrafta bela koklayan adama, elinizdeki su tabancasıyla “Sökül paraları!” dayılanmasına girişmeye benzer.

    Hem dış politikada hem ekonomide Erdoğan eliyle Türkiye’nin güçten düşürülmüş olduğu bir konjonktürde, Türkiye’nin Azerbaycan’ın haklılığına sahip çıkma kapasitesi, ancak Avrupa Birliği’ni kımıldamaya ikna etmesi ile mümkün olabilir.

    Bu mümkün gibi. Türkiye, Azeri gazı sayesinde Rusya’ya olan doğal gaz bağımlılığını azaltıyormuş. Azeri gazının Gürcistan üzerinden Avrupa’ya sevkiyatının da Avrupa’nın işine geldiğini yazıyor konuya hakim olanlar.

    Erdoğan’ın çakma dayılanmalarının ardından Macron’un kurduğu masaya oturmaya bu kadar hevesli olmasının nedeni de bu. İplerini Putin’in eline verip “Sen beni oynat, ben de ülkemdeki sazanlara Suriye ve Libya pazarlayayım” demeğe getirmenin sonuçlarını görüyor Türkiye, daha da görecek.

    S400 inadı ve Rus aşkı yüzünden parasını verdiğimiz F35’lerden olduk, F35 programından da çıkarıldık. Şimdi, yine Batı İttifakı’na yanaşabilmek için, “Aldık, ama bakın kurmuyoruz. Yığdık bunları sn. Gayret’in arka bahçesine. Elinde tornavida ve kargaburun ile aylık olağan bakımlarını o yapıyor” moduna girdik.

    “Erivan’a akıllı füze atalım.”

    İyi. Sıkıyorsa atın bakalım.

    Ruslardan tokatı yiyince, işi, Yunanistan’a dönüp “İki millet, tek devlet olalım mı komşu? Zaten sizin Uzo dediğiniz bizde Rakı, bizim Rakı dediğimiz sizde Uzo.” demeyelim ama.

    Karabağ sorununda yok almak, ancak Avrupa Birliği üzerinden mümkün.

    • Bernar bey,yazarın dünkü yazısı gündemden düştüğü için bu yazınızın okunulurluğu az olur.Oysa yazınız bugünkü günün yazısına çok uygun.Naçizane bu paylaşımı günün yazısında tekrarlamanızı tavsiye ederim.

  2. Erivan’a kazara füze atalım diyen kişi ;

    Acaba böyle bir ihtimali kaynaklarından duydu da bu vahim hatayı önlemek için bu girişimi deşifre eden akil bir vatansever midir?

    Belki de Ermenistan kendi kendine füze atıp Türkiye’yi zor durumda bırakacak. Yoksa bu kişi füze atmaktan bahsederek Türkiye’yi önceden şüpheli adayı yapmak için çalışan emperyal bir ülkenin ajanı mıdır?

    Belki de bu kişi ne vatansever nede ajan değildir. Sadece paraseverdir.

  3. Ermenistan’ın Dağlık Karabağ dışında işgal ettiği birkaç Azeri beldesi de var. Türkiye’nin bastırması ile bu bölgeler Azerbaycan’a verilir Türkiye de bunun karşılığında İdlip’ten (belli etmemeye çalışarak) çekilir. Böylece zafer! elde edilir ve herkes mutlu olur.

    Ha bu durumda Erdoğan yıllardır desteklediği Suriyeli muhalif savaşçılara durumu nasıl anlatır. Kolayı var, Mavi Marmara olayında ‘giderken bana mı sormuştunuz’ demişti, şimdi de ‘Esad’a savaş açarken bana mı sormuştunuz’ diyebilir.

    Türkiye’nin Suriye politikası kadar berbat bir politika ancak devrik Sudan lideri Ömer El Beşir ayarında bir politikadır. Hadi size bunu düzeltmek için bir fırsat, akıl vermesi benden para mara istemem. Hazır ‘faiz neden, enflasyon sonuçtur’ lafını yemişken bunu da aradan çıkartın. Dört milyon Suriyeliyi de ufak ufak gönderin. Bir işe yarayın bari.

  4. Saldırıyı kimin başladığı konusunda tereddüdü olan arkadaşlar, çok aramanıza gerek yok. sputniknews i takip edin orda ermenistan yetkilisi gayet net bir şekilde ifade ediyor. sputniknews in de havuz medyasına dahil olduğunu mu konuşacağız yoksa bu haber karşısında ne gibi bir menfaat verildiğini mi konuşacağız. Hatta belki de Ermenilerin Türkiye üzerndeki iddialarını Tayyibin uydurduğunu falan söyleyebiliriz. Siz gerçekten ciddimisiniz ? Yahu adam Azerbaycanı destekliyor diye demediğiniz kalmadı. Ne demesini bekliyorsunuz.. Bu işin çok basit bir açıklaması var. Çok ama çok basit. Birilerileri yüzyılı aşkın zamandır plan kuruyor bir çok sebepleri var. Bunlar çok ama çok tartışılır. Ortada olan gerçekler var.
    Tayyip 2002 de seçim kazandı iktidara geldi. komşularla sıfır sorun dedi herkesle yakınlaşmak istedi, içerdeki sorunları diyalog yoluyla çözmek istedi, kimi çıkarları gereği kimi başkalarının tazyikiyle buna yanaşmadılar. Hadi bu benim görüşüm. Hatalı oalbilirim. Belki de bunları Tayyip daha fazla güç elde etmek için yapmıştır. Çok fazla en fazla hepsini şahsi çıkara tebdil etmek için yapmıştır diyelim. Ermeni Azeri meselesinde bile allem ettiniz kallem ettiniz suçu Tayyibe attınız ya. Bence bir kaç güne ermeni başbakanını yahut ordu komutanını Tayyibin adamı diye bile suçlamaya kalkarsınız. Daha da diyecek söz yok size. Bunu düşünerek mi yapıyorsunuz valla çok merak ediyorum. yoksa direkt gelişine mi. Hani birileri diyordu ya bir zamanlar “Türkiye kimle savaşırsa karşısında yer alırım” diye. Hiç farketmiyordu. İran, Rusya, ABD, Yunanistan, Suriye, Suudi Arabistan. biz onlarla ne konuşacağız ki ?

  5. Galiba ben eleştirmenim! eleştiri yazısı yazmazsam rahat edemiyorum.
    – Karardaki hakan albayraktı galiba. türkiyeyi ilgilendirmeyen, ilgilendirse bile yazacağının hiçbirşeyi etkilemediği, suya sabuna dokunmayan konularda veya suya sabuna dokunmayan şekilde yazılar yazan.
    – Mars Ay’a çarpmış. “Ay, Mars! ne yapıyorsun. o çarptığın Ay. insan biraz dikkat eder canım. yaptığın da hiç doğru değil” tarzı yazılar. Marsın da Ay’ın da bizim ne söylediğimizden dahi haberinin olmadığı, olsa bile, sivrisinek kadar bile rahatsızlık vermiyeceği abesle iştigaller.
    – Bu yazıyı da ne ermenistan ne de azerbaycandan birileri okuyup da, “yaaa bak bak bak bizim yediğimiz naneye. hiç iyi şeyler yapmıyormuşuz” demiyeceklerinden eminim.
    – Türkiyenin de azerbaycanın yanında savaşa girecek mecali ve pulu yok. Pardon parası yok. Tek yapacağı albayrakların iha ve sihalarının bu vesile ile satışını yapmak ve birilerinin “serdar turhan 28 Eylül 2020 At 14:33
    Vatanı 1$ olana gelde vatan,millet anlat..” demesini sağlamak.
    – yani bu yazı, en fazla parça başı çalışanların ekmek kırıntılarının boyutunu biraz artırabilir.
    – Televizyon kırık olduğu zaman yazılan yazı makbüldür. evdeki ütü kırıkken, kırık gelen televizyon hakkında yazmanın mantığı yok.
    – Benim dilimden türkçeye çevirecek olursam: Afrine savaş çığırtkanlığı yapıldığında böylesine (tıpkı kırık gelen televizyon konusu açıklanırken ki netlikte), yazı yazılırsa anlamı olur. Bizim televizyon meselemiz bitmiş, evdeki buzdolabı meselemiz başlamış ama biz bütün netlikle televizyon sorunu yazıyoruz.
    – Herneyse, aslında yazmak istediğim konu bu da değildi.
    – Sayın namlı merhaba!
    – Ben dindar bir insan değilim. fakat pekçok konuda olduğu gibi, din hakkında da epey ahkam kesmeme engel olmuyor bu durum.
    – Bu noktada, dinde yasak olan faizin, günümüz ekonomik sisteminde olmazsa olmaz olan ve topluma yararı olan bankacılık sisteminin faizi olamayacağını, çünkü o yıllarda bankacılık sistemi olmadığını, islamcıların (siz müslümanların da diyebilirsiniz), bu konuda yanlış düşündüğünü birkaç kere, çeşitli vesilelerle yazdım.
    – Bunları yazarken, dini bilgimden değil, toplumların ve kurumların, olguların tarihsel gelişiminden yola çıktım.
    – Dün sizin ve İKRA! rumuzlu kişilerin karardaki yorumlarını görünce, dinin kendisinin de aslında bugünkü bankacılık sistemindeki faizi değil, tefeci faizini, yani kişinin zor durumundan faydalanarak, hem kişi hem de toplumun çürümesine neden olan faizi yasaklandığını öğrenmiş oldum ki bence, dini şekil ve kelimelerle değil, özü ile anlamaya çalışanların, benim gibi farklı noktadan değil, dini açıdan baksa bile varması gereken yerin, bu ayrımı bilme noktası olduğu apaçık.
    – Yine bir yorumumda, kuranın tercümanların yanlış tercümesinden ve kendi görüşlerini kuranın görüşü gibi sunmalarından da bahsetmiştim.
    – Ancak, bu kadar çok insan nasıl böylesine büyük bir hata yapıyor olduğuna, sizin yazınızdan sonra hayret ettim.
    – Bu noktada, verdiğiniz bilgi çok çok önemli ve üzerinde düşünülmesi ve tartışılması gereken.
    – Siz verdiğiniz bilgide, kuranda faizin yasaklanmadığını belirtiyorsunuz.
    – Önce, kuranda faiz ile ilgili nasıl bir ifade kullanılmış onu araştırdım. Dediğiniz gibi, faiz değil, riba kullanılıyor ve google’un türkçe arapça çevirisine baktığımda da, faiz için “faidekun” gibi bir telaffuz verirken, “tefecilik” için “alriba” tercümesini yapıyor. tersi de doğru: yani “riba” dendiğinde “tefecilik” diye çeviriyor.
    – Dinin değerlerini de işin içine katarak, ben “riba” ile “faiz” arasında, özü itibariyle olan farkı şu şekilde açıklamaya çalışacağım:
    – Bankalardaki faiz, bir ekonomik faaliyet sonucu elde edilen kardır. Bu kar, o ekonomideki bir faaliyette elde edilen kar oranındadır. Yani, herhangi bir ekonomik faaliyette bulunulduğunda, (afaki olarak söylüyorum) mesela bir domates üretildiğinde, %25 kar ediliyorsa, bir bardak üretildiğinde de buna yakın kar elde edilir. %25 olmaz da, %30 olur vs. Bankacılığın karı da bu “normal” içindedir ve biz buna faiz diyoruz.
    – Kuranın yasakladığı “riba” ise, bir ekonomik faaliyet sonucu elde edilen ortalama gelirin ötesinde, faiz alan kişinin ve dolayısı ile toplumun çöküşünde etkin olan, yüksek gelirdir. Mesela, ekonomide, herhangi bir faaliyet sonucu %30 ortalama gelir elde ediliyor ise, birisi, “riba” ekonomik faaliyeti ile, bu ortalamanın çok çok üzerinde gelir elde ediyordur. %100 ve hatta daha fazla olabiliyor bu gelir. İşte, kuranda yasaklanan, normal olmayan, kişilerin mahfına neden olan bu anormal gelirdir.
    – Bu noktada, tanesi 1 liralık maskenin, karaborsa oluşturulup 30 liraya satılması “riba”dır. Adının satış fiyatı olmasının önemi yoktur.
    – Yani, kuran, özü itibariyle, haksızlığa, adaletsizliğe karşıdır. içinde bulunulan dönem için, bu haksızlığın belkide tek yöntemi tefecilikti. Bu nedenle de, tefecilik kuranda yasaklanmış, günah sayılmıştır, diye düşünüyorum.
    – dediğim gibi, verdiğiniz bilgi çook çook önemli ve bence, üzerinde epey tartışılması gereken bir konu. Bu nedenle, konuyu burda tekrardan tartışmaya açmak istedim.
    Saygılarımı sunuyorum.

    • Hamza Akyol kardeşim , ben bu yorumunuzu yeni fark ettim (saat2200 ).Bundan önce T.Akyolun köşesindeki notunuzu görmüştüm , ona ben de kısa bir cevap vermiştim .Ancak burda konuyu enine boyuna ve oldukça ayrıntılı bir şekilde ele almışsınız .Öyle olunca ben de yorumunuza katılmayı zorunlu gördüm .Konu oldukça önemli ve haliyle yorum da biraz uzunca olacak , haliyle baştan başlayacağız .Evet ben bu konuyu , başta Kuranı Kerim olmak üzere kendi çapımda uzun uzun incelemeye çalıştım .Kuranda faiz konusuyla ilgili 7 adet ayet vardır .Bu ayetlerin hiç birinde faiz kelimesi asla geçmez , geçen kelime ribadır .İnternette bu ayetlerin Arapça harflerle ve Arapça metinle yazılı olanları var ,Arapça bilmeye gerek yok ,ayetteki kelimeleri tetkik ettiğinizde zaten riba kelimesini hemen fark edersiniz.Malumunuz olduğu üzere o devirde özellikle ticaretle uğraşan zengin insanların ellerinde bol miktarda para vardı .Bir şekilde paraya ihtiyacı olan insanlar bunlardan çok ağır şartlarda _ ayrıntılarına burada giremeyeceğim , yani vade ve faiz oranlarıyla ilgili -borç para alırlardı .Bu şartlar o kadar ağırdı ki yerine getirilmezse ikiye üçe katlanarak devam eder ve sonunda borçlu ,alacaklı tarafından borcuna karşılık köle olarak satın alınırdı ,buna hiç kimse bir şey yapamazdı , kanun böyleydi . Bunun dışında o devirde mali veya finansman meyanında yani bu günkü bankacılık veya finans sektöründekine benzer hiç bir faaliyetin olmadığını söylemeye gerek yoktur .Zaten ticaretin büyük kısmı da daha ziyade takas yoluyla , küçük çapta da parayla yapılırdı . Dolayısıyla bu gün dünyadaki son derece karmaşık ekonomik sistemlerin , bankacılığın , finans sektörünün vs. o dönemle mukayese edilmesi ve hele hele faizlerin ribayla bir tutulmasının ne kadar anlamsız ve boş olduğu ayan beyan ortadadır. Bazıları Kuranın kıyamete kadar geçerli olduğunu dolayısıyla bu günkü sisteme de ışık tutacağını söyleyebilir .Ancak şunu kesinlikle belirtmek gerekir ki Kuran asla gelecekle ilgili bir kehanette bulunmaz , örnek olarak bu gün kutuplarda veya oraya yakın yerlerde orucun nasıl tutulacağı, namazın vakitlerinin nasıl olduğu belli değildir .Bu nedenle Peygamberimiz de içinden çıkamadığı bir çok konuda etrafındaki kişilerle istişare etmiş ve toplumsal bir çözüm aramıştır . Bunun bir an için doğru olduğunu yani faizin haram olduğunu varsayalım ! Peki biz tasarruf ettiğimiz paraları ne yapacağız , altınlarla birlikte yastık altında mı saklayacağız .ülkenin ekonomik çarkları nasıl dönecek , ticaret ve yatırımlar nasıl olacak , istihdam nasıl yaratılacak ! Faizsiz bankacılıktan bahsedenler olacaktır ; ben onları da inceledim ve araştırdım .Bütün samimiyetimle söylemek isterim ki akla hayale gelmeyen çeşitli yöntemlerle her faaliyeti bir ticaret kılıfına sokarak adeta hokkabazlık yapıyorlar. Böyle bir bankanın müdürüne bir yıllık kar paylarını göstermesini rica ettim , bankaların uyguladığı faizlerin hemen hemen aynısıydı .Bu niye böyle deyince ‘ Biz de esas itibarıyla piyasadaki faiz seviyesini takip ederiz ‘ dedi .Burada çok çok önemli ve maalesef bizim din adamlarının hiç sesini çıkarmadıkları bir konuya da değinmeden geçemeyeceğim Kuranı Kerimde bir ayette ihtiyaç fazlası para , döviz ve altın biriktirmenin kesinlikle haram olduğu açık seçik bir şekilde belirtilmektedir ( tevbe suresi 34,35 ayetler).Bunların ,bazılarının iddia ettiği gibi zekatları ödense bile haram olduğu hakkında görüşler var ki bence de doğrudur , herkes böyle davranırsa yukarıda dediğim gibi ülke ekonomisinin çarkları nasıl dönecek ! Bu faiz konusunda – Allah gani gani rahmet eylesin – Y.Nuri Öztürkün de çok önemli açıklamaları vardır , internette hala o yazıları duruyor .Rahmeti Hocamız enflasyon oranındaki faizin kesinlikle helal olduğunu , bunun haram olmasının mümkün olmadığını ısrarla belirtiyor ki bence de çok doğrudur . Bunu teyiden şunu da belirtmek istiyorum ki şu anda da zaten Amerikada enflasyon olmadığı için faiz oranı 00 – 0,25 arasındadır , yani ben bu günkü ekonomi dünyasındaki faizin haram olmadığını belirtirken haram olduğuna inananlara da bunu hatırlatmak isterim .Sabırla bizi okuyabilenlere , herkese selam ve saygılar sunarım , size de teşekkürlerimle birlikte sağlık ve mutluluklar diler Allaha emanet ederim Hamza Akyol kardeşim .

      • deist oldugunu kendisi itiraf eden y.nuri etkisinde kaldiginizi bastan belirtseydiniz ya.ne demişsiniz diye vaktimi ayirip yazdiklarınızı okuyorum boş yere.

        • Bu cevabın kime ait olduğunu doğrusu tam anlayamadım .Y.Nurinin de sadece konuyu destekleyen bir görüşünü aktardım ; bundan , etkisinde kaldığım anlamını çıkarmak abestir ! Ayrıca nezaketinize de teşekkür ederim .Selam ve saygılar

    • Birşeye inanan yada ben inanmiyorum diyen herkes bir inanca sahiptir ki, bu konulara kafa yoruyor.
      Bir dine inanmıyorsanız o dinin gereklerini yazma hakkı sizde varmıdır, ısrarla yazıyorsa iyiniyetlimidir? Bunlar inananlar tarafından ayrıştırılır. Yine de o kesim insanları uyandıran yazılar uyku modundan çıkılmasını sağlıyorsa tanrı katında bir hayır işlenmiş te olmuyor mu?
      Faizin dini imanı, toki. konutları kısmı, banka ayrımı yoktur.
      Tefecilik insanlık için bir müsibet, bir beladır. Faizin hertürlüsüde aynıdır.
      Eskiden de faizin farlı uygulaması vardı, lakin faiz minvalinde değil, malın değeri, az çok bulunurluğu, mevsimi, üretildiği uzaklık vb etkenlere göre uygulanır idi.
      Örneğin bir teneke buğdaya yarım prinç gibi.
      Bunu rakamlara dökmek başka, faiz zaten bir çağın gerekliliği ne dönüştürmek başka.
      Dinin buradaki amacı tefecinin gazabı, sınıfsal etkisi, zamanla insanların kabusuna mahfına dönüşeceği vb ile
      İnsanların fabrikasını kapatıp parayı tefeci olayı ile kendi saltanatını sürdürmesiyle beraber, çalışanların işinin olmayıp evine ekmek götürememesi sonuçları ile alakalıdır (sanki bu durum bize pekte yabancı gelmiyor!).
      Mafya etkisi ise yeraltında görünmez!
      Buradaki 10 liralık malzeme 30a çıkabiliyorsa bunu kur’an ile çözebiliyorsak, hükümet sistemine ne gerek var? Bir kadı efendi zaten halleder!
      Böyle bir konuyu bir yorumcu köşesinde çözmeye çalışmak zaten abesle iştigal. Beni simdi gereksiz yere meşgul ettiniz.
      Turgut beyin yorumu gibi ayet numaraları ile, kanun nizam ile, belki de diyanet kurumu öncülüğünde, yardımıyla çözülmüş olmalıdır çoktan. Gel gör ki…
      Bu kısır döngüde mütedeyyin, hassas gerçek müslümanlar zarar görüyor, parasını bankacılık sisteminden uzak tutup sarı liralarla zarar etmemeye çalışıyor, hirsiza kaptırıyor.
      Oysaki hükümetler devlet garantili geliri karma (döviz altın ev) kağitlar çıkarsa ne faizle ne dövizle nede yamyamlarla muhatap olmasına bile gerek kalmaz. Ama önce,
      Güven, samimiyet..

      • sayın güven samimiyet! kusura bakmayın ama kimin hangi konuda yazma hakkı olduğu konusunda yetkili değilsiniz.
        – Sizin adınıza üzüldüm.
        – Dini hiç anlamamış olmanızdan da sizin üzülmüş olmanız gerekir.
        – Din haksız kazanca karşı çıkıyor. Benim anladığım ve sayın namlının anladığı budur.
        – siz ise, dinin özü olan hak kavramını es geçip, kelimeler üzerine yorum yazıyorsunuz ve islamı anladığınızı iddia ediyor, anlamadığınızı veya yanlış anladığınızı söyleyene de “iyiniyetli mi?” gibi saçma sapan laflar ediyorsunuz.
        – Siz önce kendi iyiniyetinizi sorgulasanız, islama daha çok yaklaşırsınız diye düşünüyorum. Haksız mıyım?
        – Yani gerçekleri mi arıyorsunuz yoksa kendi haklılığınızı mı ispatlamaya çalışıyorsunuz noktasında…
        – Ayrıca da iyiniyet, doğruya ulaşma noktasında sadece bir basamaktan başka bir anlam ifade etmez.
        – dünyadaki kötülüklerin büyük bölümü iyiniyetle yapılan kötülükler dersem, iyiniyetin, gerçeklerin, doğruların bulunmasındaki rolünün öyle çok büyük olmadığını da anlarsınız umarım.
        – “bunlar inananlar tarafından ayrıştırılır” diyorsunuz.
        – Ben de, “düşünme yeteneğinizin olmadığını açıklamanıza gerek yoktu” diye cevap veririm.
        – siz “inananları”n temsilcisi değilsiniz. “inananlar” dediğiniz insanlar, birbirini “inanmayanlar”, “kafirler”, “müşrikler” olarak niteliyorlar.
        – Hangi mantıkla, hangi beyinle, hangi kafayla, hangi düşünce sistematiğle, “bunlar inananlar tarafından ayrıştırılır” gibi saçma sapan laflar ediyorsunuz.
        – Düşünmeyi öğrenemezseniz, ne insanlığı, ne de islamı anlarsınız. kusura bakmayın. ya da istiyorsanız bakın. benim çok umurumda değil. beyniniz varsa, düşündüğünüzün doğruluğuna güveniyorsanız, beyninizin çalıştığına inanıyorsanız, tartışırız. ancak böyle saçmasapan cümleler kuran insanlara hakettiği şekilde cevap vermeyi de biliyorum. ve tercihim de hakettiği şekilde davranmak…

  6. Azerbaycan-Ermenistan sorununda bizim Azerbaycan tarafında olacağımız açık. Fakat sorunlar enaz 200 yıl öncesine uzanıyor ve oldukça karışık. 1992 yılında 2. Cumhurbaşkanı olan Ebulfez Elçibey İran, Ermenistan ve Gürcistan’daki Azerileri birleştirip ‘Büyük Azerbaycan’ gibi gerçekçi olmayan bir hayale kapılmasaydı bugün durum daha farklı olurdu. Azeri halkı da kendisini coşkuyla desteklemiş fakat sonra savaş kaybedilince onu ortada bırakmıştı. Böylesi milli politikalar ancak bir devlet politikası olup zamana yayılması gerekirdi.

    Akılcı ve birlik içindeki bir Türkiye Cumhuriyeti (yani bugünkü değil) bu sorundan kazançlı bir şekilde çıkacak Devlet politikaları üretebilir. Örneğin Dağlık Karabağ’ın çoğunun Ermenistan’da kalmasını kabul etmek karşılığında Türkiye-Azerbaycan arasında ortak sınır oluşacak şekilde bir düzenleme yapmak gibi. Böyle bir harita düzenlemesi Nahçıvan’ı da Azerbaycan ile fiilen birleştireceği gibi Türkiye’yi Hazar Denizi’ne açar ve Orta Asya Türk Cumhuriyetlerine komşu yapar.

    Ermenistan küçük ve gariban bir ülke öyle ki Ermeni diasporasının yardımlarıyla ayakta duruyor. Milli güvenlikte dayandığı Rusya (ve diğer emperyal güçler) ise Ermenileri kullanmaktan başka bir şey yapmamış ve yapmaz da. Ermeniler için tek çıkış yolu, yaşanan çatışmalara rağmen ortak bir tarihe ve kültüre sahip oldukları Türkler ile uzlaşmaktır.

    Erivan’a (kazara) füze atalım demek ya ahmaklıktır yada emperyal bir ülkenin ajanlığıdır.

  7. Ev ödevimi yaptım. İki saati aşkın süre boyunca Azeri-Ermeni gerilimini dış basından anlamaya çalıştım. Sonra, sayın Koru’nun yazısını yeniden okudum. Hem sabah saatlerindeki ilk okuyuşumdan hatırladığım, hem de beklediğim gibi, Fehmi Bey, birden patlak vermiş görünen çatışmaların hangi taraf tarafından başlatıldığı üzerine hiçbir şey söylemiyor. Gerilimi teşvik etmenin Türkiye’nin yararına olmayacağı uyarısıyla yetiniyor.

    Ortada çok ciddi bir havuz medyası manipülasyonu var görünüyor: Çatışmaları başlatan tarafın Ermenistan ya da Azerbaycan olduğunu söyleyen tek bir yabancı haber ajansı yok. Rusya’nın durumdan hiç hoşnut olmadığı ortak tespit. Fehim Taştekin de buna paralel bilgiler paylaşıyor.

    Hiçbir yerde okumadım.

    Kendi kişisel öngörüm:

    Rusya, Azerbaycan-Türkiye ortak adımına açık bir Ermenistan desteği ile değil, İdlib’ten karşılık verecek gibi. Rusya, Türkiye’den farklı olarak, Azerbaycan-Ermenistan kapışmasında açık taraf değil, olmayacak da. Azerbaycan’ı karşısına almak istemiyor.

    İdlib’teki Türk askeri varlığının olası bir hava saldırısına karşı bu kez korunaklı sığınaklarla güvenceye kavuşturulmuş olduğunu umalım.

    Ruslar, bu konudaki zaafımızın bedelini ağır ödemişti kısa bir zaman önce. . .

    Yine bir ‘Suriye hava gücü'(!) saldırısıyla karşılaşabilir Türkiye İdlib’de.

    Azeri-Ermeni çatışması tırmandığı ölçüde, bana İdlib yeniden gündemimize girecek görünüyor -hayli üzücü ve can sıkıcı haberlerle.

  8. Ermenistan-Azerbaycan sorunu hakkında tarihi özet

    15. yüzyılda Ermenistan Akkoyunlu devletine aitmiş. 1508 yılında bu devlet yıkılınca Ermenistan toprakları Safevi ve Osmanlı Devletleri arasında birçok kez el değiştirmiş. Bu dönemde bugünkü Ermenistan topraklarında Türkler, Azeriler, İranlılar ve Ermeniler yaşıyormuş ve Ermeniler en küçük etnik grubu oluşturuyormuş. Diğer Ermeniler İran ve Türkiye’de yaşıyorlarmış. Osmanlı Devleti 1743 yılında Kasr-ı Şirin anlaşması ile Ermenistan topraklarını Safevi Devletine terk etmiş.

    Çar I.Petro’dan sonra emperyal politikalar izleyen Rusya İran’a savaş açar ve 1828 yılında yapılan Türkmençay anlaşması ile Ermenistan toprakları Rus İmparatorluğunun bir parçası haline gelir. 14 Eylül 1829 tarihli Edirne Anlaşması ile Osmanlı Devleti tarafından da bu durum kabul edilir. Vilayetin 1828 yılında %18 dolayında olan Ermeni nüfusu, Rus yönetimi tarafından davet edilen İran Ermenilerinin göçü sonucunda 20. yüzyıl başında %48 düzeyini buldu. I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğundan mülteci olarak gelen Ermenilerle birlikte bu sayı %70’lere ulaştı. İran ve Türk kökenli halkın yöreyi terketmesi sonucu nüfus zamanla günümüzdeki Ermeni Cumhuriyeti’nin Ermeni çoğunluklu nüfusuna dönüştü.

    1917 Devrimi’nden sonra Rus Devletinin çöküşü üzerine 1918’de Erivan’da Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti ilan edilmiştir. 2,5 yıl süren bağımsızlığı sırasında ekonomik, askeri ve siyasi krizlerle sarsılan cumhuriyet 1920 Kasım ayında Türk ve Sovyet ordularının eş zamanlı işgaline uğrayarak bağımsızlığını kaybetmiş ve 2 Aralık 1920’de Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti adıyla Sovyetler Birliği’ne katılmıştır. (Benzer şekilde Azerbaycan Sov.Sosy.Cum.)

    Stalin 1930’larda nüfusun çoğunluğu Ermeni olan Dağlık Karabağ bölgesini Azerbaycan’a bağlı bir özerk cumhuriyet yapmış (Artsah Cumhuriyeti). Sovyetler Birliği’nin son döneminde 1988 yılında Ermenistan ile Azerbaycan Sovyet Cumhuriyetleri arasında, Dağlık Karabağ (Nagornıy Karabağ) bölgesi üzerinde anlaşmazlık çıktı. Azerbaycan’a ait fakat nüfus çoğunluğu Ermenilerden oluşan bir özerk bölge olan Dağlık Karabağ’da Ermeniler ayaklanarak ayrı bir cumhuriyet ilan ettiler. Sovyet yönetimi (Kremlin) o zaman bunu onaylamadı.

    Fakat Sovyetler Birliğinin dağılması üzerine Ermenistan 23 Ağustos 1991’de bağımsızlığını ilan etti. Şiddetlenen Ermeni-Azeri savaşında Ermenistan, Dağlık Karabağ ile Ermenistan arasındaki Laçin Koridoru’nu da işgal ederek Dağlık Karabağ’ı fiilen kendisine ilhak etti. Azerbaycan’ın Ermenistan’a uyguladığı ekonomik ambargo, ülkede büyük sıkıntılara yol açtı. 1993’te Türkiye de Ermenistan’a karşı ambargoya katıldı. Karabağ Savaşı 1994’te Rusya’nın empoze ettiği ateşkesle sona erdi.

  9. Aynı bayatlamış oyunu izleye izleye müneccimlik: Erdoğan’ın dışişleri bakanı, rutin bakımı dolayısıyla Oruç Reis’in Antalya limanına döndüğü açıklaması gazetelerde belirdiğinde, gelip buraya aşağıdakileri yazdım:

    “[Bernar 14 Eylül 2020 At 19:03]: Aha buraya yazıyorum: Oruç Reis bir kez daha arama yapmak üzere limandan ayrılmayacak. Orada demirleyecek, paşa paşa dinlenecek. Hadi bakalım iktidarın üfürükçülerinden birisi çıksın, bu açıklıkta, aksini iddia etsin. Tekrarlıyorum: Türkiye, araştırma gemisini geri gönderemeyecek, paşa paşa masaya oturacak. “Dediğin gibi olmayacak!” diyebilecek bir yiğit arıyorum.”

    Ertesi sabah bir yiğit çıktı. “Oruç Reis dönecek. Sen de buradaki herkesten özür dileyeceksin.”

    Ben de el artırarak karşılık verdim:

    “[Bernar 15 Eylül 2020 At 09:35] “Oruç Reis gemimiz, aylık rutin bakımı yapıldıktan sonra yine askeri gemilerimizin koruması altında görev yerine dönecektir” demeğe getiriyorsa dünya lideriniz, biliniz ki bu iş bitmiştir.

    “Taraflar arasında yapılan görüşmelerde belli bir mesafe alınmış, görüşmelerin aynı verimlilik ve anlayış içinde sürdürülmesi konusunda taraflar mutabık kalmışlardır. İnşallah sürecin sonunda çok uzun zamandır iki ülke arasında arzu edilmeyen gerilimlere yol açan. . .” muhabbetlerine kendinizi hazırlayın. Çünkü eli kulağında.”

    Az önce, Karar Gazetesi, “İbrahim Kalın: Erdoğan ve Macron ortak yol için anlaştı.” başlığıyla duyurdu Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü’nün açıklamalarını.

    Açıklamasını okudum.

    Yalan yok, kıs kıs güldüm. 🙂

  10. Sapla samanı karıştırmayalım, birbirimizi sazan yerine koymayalım.

    “Elbette savaşmasın kimse de kendimizi de savunmayalım mı?”

    Ermenistan hangi ilimize ya da ilçemize saldırdı? Topraklarımıza bir saldırı mı var da “Kendimizi savunmayalım mı?” diye ortalığı velveleye veriyorsunuz?

    Azerbaycan, tüm dünya gibi, kendi çıkarları gereğince, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımayan bağımsız bir ülke. Bize doğal gaz satıyor, parasını da çatır çatır alıyor.

    Saldırının yönü Ermenistan’dan Azerbaycan’a. “Ervivan’a füze atalım”, “Kafkas İslam ordusu kuralım”, “Saldırı altındayız, kendimizi savunmayalım mı” türü kepazeliklerin alemi yok.

    Gücün oranında, ulusal çıkarların neyi gerektiriyorsa onu yaparsın, Azerbaycan’ın arkasında durursun.

    Azerbaycan nüfusu 10 milyon 139 bin.
    Ermenistan’ın nüfusu ise 2 milyon 963 bin.

    Kendileri halletsinler. Hiç öyle “iki devlet tek millet” yaygarasına papuç bırakmam. Doğal kaynakları zengin bir ülke. Ermenistan nüfusunun dört katı nüfusu var. Başlarındaki diktatörü ve yönetici elitleri besleyeceklerine gelişip kalkınsınlar, vs.

    Ne savunması, ne işgali?

    S400 tartışmaları sırasında da aynı yaygarayı duyduk: “Ne yani, kendi ulusal savunmamızı nasıl inşa edeceğimize ABD Avrupa mı karar verecek? Biz vereceğiz. Bağımsız karar alacak güçtedir Türkiye! Karnınızdan konuşmayın, açık açık söyleyin söyleyeceğinizi!”

    Gördük sonucu.

    S400’leri nereye soktuğunuzu sn. Gayret dahi bilmiyor. Milyar dolarları gömdünüz. Şimdi de sözüm ona dayılandığınız Macron’a gidip, “İzin ver Avrupa füzesi alalım, Avrupa savunma sistemine dahil olalım” diye ricacı oluyor dünya lideriniz.

    “İşgale uğradık, savunmayalım mı kendimizi?”, “Kuralım bir Kafkas İslam Ordusu”, “Erivan’a yanlışlıkla oldu ayağına füze atalım” sabuklamalarını bırakın bir kenara.

    Aklı başında iki şey yazın şuraya.

    Onu da beceremiyorsanız, alın elinize bir değnek, dolar Euro peşine düşün. TMB’
    nin geçen Perşembe günü aldığı karara rağmen, an itibarıyla, dolar günlük yüzde 2,23 artışla 7.87, Euro yüzde 2.6 artışla 9.14.

    Üniversite öğrencilerine 2.300 lira asgari ücretle Akdeniz sahillerindeki otellerde Alman Rus turistlerin boklarını temizletiyorsunuz.

  11. Savaşın ne olduğunu, çirkinliklerini, olumsuzluklarını ünlü düşünürlerin sözlerinden yola çıkarak anlamlaştırmaya ne dersiniz. İşte, savaşın ne olduğunu anlatan en güzel sözler… Ünlü düşünürlere ait savaş sözleri;
    Dünyaya bir daha gelsem; ne kadar tank, tüfek ve silah varsa hepsini eritip saz, cümbüş ve zurna yapacağım. Aram Tigran.
    Savaş herkesle yapılır, barış ancak onurlu insanla yapılır. Fatih Sultan Mehmet.
    Savaş, ne işe yarar? Kesinlikle hiçbir işe. Edwin Star.
    Tüm savaşlar iç savaştır, çünkü tüm insanlar kardeştir. François Fénelon.
    Savaş kimin haklı olduğuna değil, kimin güçsüz olduğuna karar verir. Bertrand Russell.
    Eğer askerler düşünmeye başlasaydı, orduda kimse kalmazdı. Büyük Frederik.
    Savaş politikanın diğer araçlarla devam ettirilmesidir. Clausewitz.
    Savaş, bulduğu ülkeyi bir daha bırakmaz.Edmund Burke.
    Bütün savaşları dövüşemeyecek kadar korkak olan bu yüzden de kendileri adına dövüşmek için dünyanın gençlerini cepheye süren hırsızlar çıkarır. Emma Goldman.
    Kötü bir barış, savaştan daha iyidir. Gaius Cornelius Tacitus.
    Pasifistler nesnel olarak faşizm yanlısıdır. George Orwell.
    Savaşı sonlandırmazsak, o bizi sonlandıracak. Herbert George Wells.
    Savaşı zenginler çıkarır, yoksullar ölür. Jean Paul Sartre.
    Savaşta yasalar susar. Marcus Tullius Cicero.
    Savaş; korku ve sefaletten başka bir şey veremez. Yakar, yıkar, öldürür, yok eder. Nazım Hikmet.
    Savaşın sonunu sadece ölüler görür. Platon.
    Savaş; yüreklilik değil, korkaklıktır. Bertrand Russell.
    Kurşunlarınız var, ancak silahlarınız boşaldığında ölmüş olmamı ümit edin. Şayet ayakta kalırsam silahlarınızı dolduramadan ölmüş olursunuz. – V for Vendetta.
    Barışta oğullar babalarını, savaşta babalar oğullarını gömer.  Krezus – Croesus.
    Niçin hep birlikte barış ve uyum içinde yaşamayalım? Hepimiz aynı yıldızlara bakıyoruz, aynı gezegenin üzerindeki yol arkadaşlarıyız ve aynı gökyüzünün altında yaşıyoruz.   Auinus Aurelius Simachus.
    İnsan savaş gibi inanmadığı bir şey için acı çekeceğine, barış gibi inandığı bir dava uğruna ölse daha iyi değil mi.  Albert Einstein.Kaynak:neoldu.com
    Saygılar.

  12. Savaşın ne olduğunu, çirkinliklerini, olumsuzluklarını ünlü düşünürlerin sözlerinden yola çıkarak anlamlaştırmaya ne dersiniz. İşte, savaşın ne olduğunu anlatan en güzel sözler… Ünlü düşünürlere ait savaş sözleri:
    Dünyaya bir daha gelsem; ne kadar tank, tüfek ve silah varsa hepsini eritip saz, cümbüş ve zurna yapacağım. Aram Tigran.
    Savaş herkesle yapılır, barış ancak onurlu insanla yapılır. Fatih Sultan Mehmet.
    Savaş, ne işe yarar? Kesinlikle hiçbir işe. Edwin Star.
    Tüm savaşlar iç savaştır, çünkü tüm insanlar kardeştir. François Fénelon.
    Savaş kimin haklı olduğuna değil, kimin güçsüz olduğuna karar verir. Bertrand Russell.
    Eğer askerler düşünmeye başlasaydı, orduda kimse kalmazdı. Büyük Frederik.
    Savaş politikanın diğer araçlarla devam ettirilmesidir. Clausewitz.
    Savaş, bulduğu ülkeyi bir daha bırakmaz.Edmund Burke.
    Bütün savaşları dövüşemeyecek kadar korkak olan bu yüzden de kendileri adına dövüşmek için dünyanın gençlerini cepheye süren hırsızlar çıkarır. Emma Goldman.
    Kötü bir barış, savaştan daha iyidir. Gaius Cornelius Tacitus.
    Pasifistler nesnel olarak faşizm yanlısıdır. George Orwell.
    Savaşı sonlandırmazsak, o bizi sonlandıracak. Herbert George Wells.
    Savaşı zenginler çıkarır, yoksullar ölür. Jean Paul Sartre.
    Savaşta yasalar susar. Marcus Tullius Cicero.
    Savaş; korku ve sefaletten başka bir şey veremez. Yakar, yıkar, öldürür, yok eder. Nazım Hikmet.
    Savaşın sonunu sadece ölüler görür. Platon.
    Savaş; yüreklilik değil, korkaklıktır. Bertrand Russell.
    Kurşunlarınız var, ancak silahlarınız boşaldığında ölmüş olmamı ümit edin. Şayet ayakta kalırsam silahlarınızı dolduramadan ölmüş olursunuz. – V for Vendetta.
    Barışta oğullar babalarını, savaşta babalar oğullarını gömer.  Krezus – Croesus.
    Niçin hep birlikte barış ve uyum içinde yaşamayalım? Hepimiz aynı yıldızlara bakıyoruz, aynı gezegenin üzerindeki yol arkadaşlarıyız ve aynı gökyüzünün altında yaşıyoruz.   Auinus Aurelius Simachus.
    İnsan savaş gibi inanmadığı bir şey için acı çekeceğine, barış gibi inandığı bir dava uğruna ölse daha iyi değil mi.  Albert Einstein.Kaynak:neoldu.com
    Saygılar.

  13. Savaş isteyenler hamasi nutuklar atmasın,buyursun gitsin Azerbaycan a .Sizi tutan yok.Siz, savaşçılık oynayacaksınız diye bir toplum arkanızdan gelmeye mecbur değil.Gidin, orda oynayın oyununuzu.”Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin ordusu, istilalar yapmak veya saltanatlar yıkmak veya saltanatlar kurmak için şunun bunun elinde ihtiras aleti olmaktan uzaktır.”Mustafa Kemal Atatürk.(18.04.1922 atrihinde , TBMM konuşmasında söylemiştir).

  14. 30 yıldır biz zaten sizin önerdiğiniz abesle iştigal ediyoruz sayın koru; savaşı düşman kazanırsa yanına kar kalıyor; biz kazanırsak yine kayıptayız diyorsunuz? Görmek istenmeyebilir ama suriyede, libyada biz kazandık ve onun için kafkas cephesi yeniden açıldı, karabağdan sonra balkan cephesi de patlarsa şaşırmayın.
    Galiçyaya kadar yolu var…

  15. halifelik olmadı.kafkas islam ordusu verelim.suudi bedevileri ihraç mallarımıza ambargo koymuş.
    biz havaalanın da milli günlerini kutluyoruz.milli günleri osmanlıyı sırtından vurmanın yıl dönümü olmasın sakın.
    kafkaslar da islam acayip yaygın da bir de islam ordusu kurulacak.
    karagül efendi oralarda islamın adı var maalesef sanı yok.
    bir zamanlar öyle bir orduyu enver paşa da kurmak istemişti ya.
    aman enver paşaya özenirsek sonumuz iyi gelmez.
    erivana füze atmak ne kadar füze atmaya meraklısın.
    füze atmak mangala bir kilo köfte atmaya benzemez. sakal bıyık bıraksan diyorum o zaman belki aklı selim davranır öyle yazarsın.
    ha bir de illa savaş diyorsan dantelli kefenli ak gençlere örnek olman için ön sırada seni görmek isteriz.
    cepheye başkalarının çoluğunu çocuğunun gideceği savaş için iktidar beslemeli sırça saraylarınızdaki yumuşak koltuklardan atıp tutmak çok kolay değilmi.

  16. Savaş ma sev dünyayı derim hep!
    Aklıma ilk gelen Hitlerdir, öteki kısmında ise saddam. Bir b.c çukurundan b.clu gözlerle dünyaya bakan, kafasıyla beraber b.ca bulanmış bir çift göz. (Yüce Tanrım kimseyi düşürmesin bu hale).
    Sonra bir kum tepesinin üstünde yırtık ve kirli fistanı ile tek başına dikilen, başparmağı nı agzına götürmüş, ürkek ve korku dolu (aslında belki de bomboş) gözlerle etrafına bakan zavallı kız çocuğunu görürüm.
    Ailesinin tümü katledilmiş, bu acımasız dünyada yapayalnız tek başına kalmış, 7-8 yaşlarında bir kız çocuğu.
    Biz ne dersek diyelim birilerine, gözü kâğıt parçası için dönmüşlere tesir etmeye biliyor.
    Hırs, ihtiras, aptallık, şapşallık cehaletle yoğrulunca bir tatlı çeşidi oluyor herhalde.
    Bir cümle bazen bir ulusu birleştirebilir, bazende b.ca bulaştırır. Suriye deki insanlar en yakın zamanda ve canlı örnek. Bir cümle ile tüm Suriyelileri (arap türkmen, kürt süryani, hristiyan, ermeni, ezidi vb) birleştirmek yerine ayrıştırma tuzağı na düsen srye yönetenleri de yarın saddam gibi aynı kaderi paylaşacaktır.
    Bir düşünün şunu: düşman gelmiş boğazdaki yalılardaki insanları denize atıyorlar. Yalılara yerleşiyorlar. Trakya anadolu ya konvoy halinde akıyor. Ege halkı iç anadolu ya kaçmış! (Gitti bizim 5’lilerin köprü yolsağlik yatırımları!) (Gülsemmi ağlasam mı?).
    Mersinden botlarla Türkmen dağına lazkiyeye geçmeye çalışanlar hırçın dalgalarda yeniliyorlar, Kırım’a yola çıkan tatar ve çerkez yurttaşlarımız herkes gider mersine biz gideriz tersine nakaratı tekrarlıyorlar. Mazallah! Kimse bu ülkede bunları yaşamak istemez!
    Konu kuzeyimizdeki ülkeler olunca, sadece ve sadece bir telefonla! Potinler çimleri çiğnemeden askerleri durduracak yönetenlerimiz var elhamdülillah.
    (Yani savaş kıstırtıcıları dostunuz değildir diye de anlayabilirsiniz.)

  17. Bazen savaş kaçınılmazdır.Karabağ ve Karabağ dışında 6 Azerbaycan şehri 30 yıldan uzun süre işgal altında.Bu topraklar vatan.Vazmı geçelim

    • Savaş, “bazen” değil, savaş çığırtkanları açısından her zaman için kaçınılmazdır, Fatih Bey. Siz hiç ülkesini “Savaş kaçınılmaz değil, ama biz yine de savaşacağız, öyle istiyoruz” diyerek halkını savaşa kışkırtıp savaşa götüren yönetici duydunuz mu?

      Velhasılı, savaşlar, yöneticiler ve onların çığırtkanları açısından, her zaman ‘kaçınılmazdır’. Dolayısıyla, Karabağ’ın 30 yıldır mı, yoksa 30 aydır mı işgal altında olduğunun zerre kadar önemi yoktur. ‘Kaçınılmazlığa’ bahane arandığında siz iki bahane sunarsınız, ben iki düzineden el açarım.

      Erdoğan’ın Ermeni açılımı yapıp Ermeni ‘Tehciri’ sırasında yaşamını kaybeden insanlar için duyduğu üzüntüyü Batı’nın belli başlı başlı gazetelerinde para verip 8 dilde yayınlattığı, Ermeni hükümeti ile ‘yakın işbirliği’ içinde kalmayı arzu ettiği, iki ülkenin sınırları açıp ticaret hacmini üç katına çıkarma hedefiyle heyetlerin buluşup verimli görüşmeler gerçekleştirdiği günlerde Karabağ Uruguaylıların ya da Tanzanyalıların işgali altında mıydı?

      Erdoğan’ın söyleyecek sözü kalmadı. Eli mahkum, hırgürle ve mehterle yola devam etmek isteyecek. Bol keseden efelenmeye, mümkün olduğu kadar çok sayıda benim gibi bölücü ve korkaklara ihtiyacı var. Mesele budur.

      Siz F. Kurnaz olabilirsiniz, ama hepimizin soy isminin Sazan olduğunu nereden işittiniz?

      Daha üç beş hafta önce Yunanistan’a ve Fransa’ya Osmanlı tokatını aşk etmeye ramark kalmıştı -bereket kıskançlığın yanına korkaklığı ekleyip tırstılar ve geri adım attılar -biz de yedik o müsamereyi.

      Bugün de “Asabımızı bozmayın, atarız üç beş akıllı füze Erivan’a!” oyununu izliyoruz.

      Olan budur.

  18. Gündemdeki konu itibarıyla bu gün erkenciyim ; Hocamızın bu sıcak konuyu seçmesi ve de yazıyı yetiştirmiş olaması isabetli olmuş , teşekkür ederiz.Evet, dedikleriniz çok doğrudur ve yerindedir .Ben bir yerde -geçenlerde bahsetmiştim , belki tekrar olacak- yine anlatmıştım ; insanoğlu bu güne kadar savaşlarda 4 milyara yakın insan kaybetmiştir . Savaşların önlenebilmesi için Birinci dünya savaşından sonra Cemiyeti Akvam kurulmuş , maalesef buna rağmen İkinci dünya savaşı çıkıyor ve bu iki savaş insanlık için tarihte eşi benzeri olmayan yıkımlara yol açıyor ! Çünkü modern savaşlar artık eskisi gibi ordular arasında ve sadece cephede olmuyor bütün ülkeyi ve milleti kapsayacak şekilde her tarafı kasıp kavuruyor.Netice olarak nihayet bu günkü BM teşkilatı kuruluyor ; çok şükür bu teşkilat yeterli olmasa da bu güne kadar işe yaramıştır, dünya bölgesel çatışmaların dışında genel çapta büyük bir savaş yaşamamıştır.Ben ikinci dünya savaşı bitiminde dünyaya gelmiş biri olarak şahsen kendimi şanslı addediyorum ,savaşsız rahat bir ömür geçirdiğime gerçekten şükrediyorum .Bu konuda olanbitenden en büyük ibret alan , ders çıkaran ise Avrupa olmuştur , aklını başına almış , elele vermiş , imkanlarını birleştirmiş ve birlik beraberlik içinde , huzurla yaşayacakları bir düzen kurmuşlardır ; isteyen istediği ülkeye gidiyor , isterse oraya yerleşiyor , mutlu ve güzel bir hayat yaşayabiliyor ! Bunlar güzel şeyler değil mi , insan olarak daha ne isteyeceğiz ! Ancak hala bütün dünyada ,adaletin ,hak/hukukun , insan haklarının , eşitliğin , adil bir düzenin sağlandığını maalesef söylemek mümkün değildir ! Bunun en büyük müsebbibi , dünyaya egemen olan , yön vermeye çalışan , bütün insanlığı kucaklaması gereken ve fakat tam tersini yapan bencil , hain , acımasız, basit ve köhnemiş zihniyetli , hatta dinsiz imansız ülkeler ve bunların yöneticileridir ! Bu konuda Cumhurbaşkanının yaptığı çıkışlar , verdiği beyanlar ve kendi çapındaki mücadelesi doğrudur ve yerindedir ; keşke bütün ülkeler bu mücadeleye katılsalar , şahsiyetlerini ortaya koyup bu haksızlığa tepki gösterseler ama yok işte ! Bu gün Güvenlik konseyi dışında kalan ve dünya çapında ağırlıkları olan ülkelerin neden bu konuda suskun kaldıklarını, bu haksızlığa karşı çıkmadıklarını anlamak mümkün değil ! Allahü Teala bütün insanlığa merhamet etsin, sonunu hayretsin ! Herkese selam ve saygılar sunarım

  19. Benim gündemim yine farklı.
    2001-2002 yasama yılında Milletvekili Bülent Akarcalı öncülüğünde bir kanun teklifi hazırlanmıştı. Kanun tasarısında belirlenen bazı önemli ahlâkî yönetim ilkeleri, şu maddelerden oluşmaktaydı:
    1.) Kamu hizmeti, her türlü şahsî kazancın üzerinde Anayasa, kanunlar ve ahlâk ilkesi uyarınca yerine getirilen kamu görevidir.
    2.) Milletvekilleri ile dışarıdan atanan bakanlar, yasama ve yürütme görevini hakkaniyet ölçülerine göre yerine getirmelerini engelleyecek malî menfaat elde edemezler.
    3.) Milletvekilleri ile dışarıdan atanan bakanlar, kamuya açık olmayan devlet bilgilerini kullanarak malî işlemler yapamazlar ve bu bilgilerin bir başka özel menfaat için uygunsuz kullanımına izin veremezler.
    4.) Milletvekilleri ve dışarıdan atanan bakanlar, görevlerini yerine getirirken onurlu (şahsiyetli) davranmak, resmî sıfatlarının gerektirdiği itibar ve güvene layık olduklarını her türlü davranışlarıyla göstermek zorundadırlar.
    5.) Milletvekilleri ile dışarıdan atanan bakanlar, yetkileri dışında devleti bağlayıcı yorumlar ve vaatlerde bulunamazlar.
    6.) Milletvekilleri, kamu imkânlarını (bina, araç, gereç, malzeme, telefon, işçiler vs.) özel amaçlarla kullanamazlar.
    7.) Milletvekilleri, tarafsız davranırlar ve herhangi bir özel kuruluş ya da kişiye öncelikli uygulamada bulunamazlar.
    8.) Milletvekilleri ile dışarıdan atanan bakanlar, kendi görevleri dışında resmî devlet görevi ve sorumluluğuyla bağdaşmayan iş ve faaliyetlerde bulunamazlar; bu maksatla anlaşma yapamazlar.
    9.) Milletvekilleri ile dışarıdan atanan bakanlar, israf, sahtekârlık, kötüye kullanma ve rüşvet olaylarını yetkililere bildirirler.
    10.) Milletvekilleri ile dışarıdan atanan bakanlar, kanunla mecburî kılınan, özellikle devlete ait vergiler gibi tüm malî yükümlülükler de dâhil olmak üzere, vatandaş olarak yükümlülüklerini iyi niyetle yerine getirirler.
    11.) Milletvekilleri, görevlerini yerine getirirlerken, dil, ırk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep, yaş ve bedensel engeller gibi ayrım yapamazlar; fırsat eşitliği sağlayan tüm kanun ve kanunî düzenlemelere bağlı kalırlar.
    12.) Milletvekilleri, yurt dışında özellikle devletin itibarını veya görev haysiyetini zedeleyici fiil ve davranışlarda bulunamazlar.
    Maalesef bu kanun tasarısı meclisten geçmediği için, siyasetçilerimizi resmen bağlayan ahlâkî ilkeler de bulunmamaktadır. Meclis üzerindeki olumsuz baskıları kaldırmak, meclisin itibarını korumak ve kamuoyu ile meclis arasında köprü oluşturmak için siyaset arenasında ahlâkî ilkelere ihtiyaç vardır.
    Kayanak:Mir’at Haber. Devlet Mekanizmasında Siyaset Ahlâkı İlkeleri Uygulanmalıdır/Prof. Dr. Ali SEYYAR.
    2001-2002 yasama yılındaki Siyasi ahlak ilkeleri tasarısı gündeme gelmeli ve meclisten geçirilmelidir.Saygılar.

  20. Bana ilginç, hatta absürd görünen şey şu: Bir kahvehane tasavvur edelim zihnimizde. Her birinin üç kişi tarafından paylaşıldığı 12 tane masası olsun. O masalarda oturanlardan ikisi, dozu artan bir gerginlikle ses yükseltip bellerinden çekip çıkardıkları bıçakları birbirlerine sallamaya başladıklarında, herhalde masadaki üçüncü kişi, bu ikisine dönüp sakinleşmelerini söyler, onları aklıselime davet eder. Akıllarını başlarına devşirmezlerse, her ikisinin birden zararlı göreceğini hatırlatır. O 12 masadan en az 10’unda bu yaşanır herhalde.

    Şiddet ihtimali iki ülke arasında belirdiğinde, masalarda oturan, isimleri Aklıselim olan o üçüncü kişiler buhar olup uçuyorlar masalardan. Onların yerine, masalardan her birine gelip birer tane İbrahim Karagül oturuyor -şu Yenişafak Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni olup, Ermenistan’ın başkenti Erivan’a ‘yanlışlıkla’ füze atılmasını isteyen tip. “100 yıl sonra, bir Kafkas İslam Ordusu daha kurarız” demiş.

    Karagül’e muamele her masada aynı: “Hoşgeldin, şeref verdin İbrahim Bey. Ne içersin? Ayran, Kola, Fanta?”

    İçtiği birinci bardak çay kesmemiştir Sazan Bey’i, içi iknicisini arzu ediyordur. Cepteki demir liraları düşünüp, ikinci bir bardak çay ısmarlamakla nefsine hakim olup demir liraları cepte tutmak arasında gelip gidiyordur. Ama:

    “Hoş gelip şeref verdin İbrahim Bey. Ne içersin? Kola, Fanta, Ayran?”

    Savaş çıksa, Karagül İbrahim gidip kurulacak Kafkas İslam Ordusu’na gönüllü yazılmayacak elbette. Yaşantısında pek bir şey değişmeyecek. Akşamları restoranlarda. Yazları yazlıklarda, falan.

    Savaşlar, Sazan Beyler’in kendilerini kaşıyıcı olarak tasavvur etmeleriyle birer ihtimal haline gelirler. Birilerini kaşırken o birilerinin de kendilerini kaşıyacakları akıllarına gelmez. Savaş, soyut, kışkırtıcı, sık sık arzu edilir bir durumdur cebinde demir lirası olan Sazan Beyler için.

    Soyut, kışkırtıcı, arzu edilir bir şey olan savaş, iki çocuk babası oğlu Kafkas İslam Ordusu cephesinden iki bacağını kaybetmiş halde tekerlekli sandalye ile eve döndüğünde somutluk ve gerçeklik kazanır.

    Karagül İbrahimlerin sevip sayanı, sazanı çoktur.

    Sazanlara laf anlatmak kolay değildir.

    Hayat, sık sık, onların çok istedikleri yönde akar: “Kola mı Fanta mı?” sorusuyla başlar, kopmuş kol bacak, yerinden edilmiş gözlerle devam eder.

    Sazanlık, barbarlık halinin geleneksel görünümlerinden biridir.

    Barbarlıktan uygarlığa geçiş ise, akıl ve zaman işidir.

    Lideriniz, cepteki demir lira hesabına düşmeden ikinici, üçüncü çay ısmarlama olanağı tanımıyor sizlere. Ama, Kafkas İslam Ordusu kurmak ve gönüllü yazılmak mümkün.

    Liderinize, “Ayran mı? Kola mı, Fanta mı?” diye sorun.

    Size yakışır.

    • Art niyetli olduğunuz yer tam da burası. Erdoğan nefretiyle gözünüzün kör olduğu yer de tam burası. Arkadaşlar kendinize gelin Ermeniler Azeri toprağını işgal ettiğinde daha Erdoğan İBB başkanıydı. Herhalde olayları o tetiklemiş olamaz değil mi. Üstelik adam göreve geldiğinde tüm baskılara rağmen tüm siyasi riskine rağmen Ermenilere barış eli uzattı. Sizin gibiler o zamanda küfürler ediyordu. Yalan yok bende çok kötü söyledim bundan dolayı. Ama ne yaparsın ki adamlar barış elini geri itti masayı tekmeledi. Ve şimdi de Azerbaycan topraklarına kendisi saldırıyor zaman zaman. Ne yapılmasını istiyorsunuz “aman x şehri unuttunuz gelin onu da biz verelim” mi demek lazım. Madem öyle adamlar Malatya’da yukarı istiyorlar verelim gitsin. Sanki savaşmayı biz istedik. Bu Ermenilere un verdik, elektrik verdik, aç kaldılar gıda verdik hava koridoru açtık. Daha ne yapalım, ne emredersiniz. Kafanızda aslan ile ceylanın koyun koyuna yattığı huzurlu bir ütopya ülkesi var da biz mi bilmiyoruz. Hadi yazar bir öneride bulunmuş, siz nereye gidiyorsunuz. Elbette savaşmasın kimse de kendimizi de savunmayalım mı ? Yok savunmayalım derseniz açık söyleyin ” Bu ülkeyi Tayyip yöneteceği ne işgal edilsin” diyorsanız açık söyleyin. Çünkü söylediğiniz şeyden kastınız başka bile olsa bundan başka anlaşılan birşey yok. İmalı anlattıklarınızı anlamayacak kadar cahilsek biraz daha açık konuşun.

      • Erdoğan’ın dış politikada bir başarısını gösterin ama somut olsun. Öyle cek cak vaadleri veya dik duruyoruz palavraları olmasın. Bu güne kadar elle tutulur ne elde ettik? Sürekli kaybettik. İnsafa gelin.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız