Seçimle gelen ve seçimle gelmeye talip olanlar kendilerini sorgulamaya açık tutmak zorunda

35

Yazıya oturmadan önce naklen verilen ABD’deki başkanlık seçiminde yarışan iki rakibin münazarasını izlemek için televizyonu açtım. Kulağım ABD’yi önümüzdeki dört yıl için yönetmeye talip olan iki kişide ve işte bu yazıyı öyle yazıyorum.

İkilinin birbirlerini ne ile itham ettikleri, kendilerini Amerikan toplumuna nasıl tanıttıkları önemli elbette, fakat benim dikkatim ikiliyi sorularıyla açıklama yapmaya yönlendiren program yöneticisinin tavrı üzerinde yoğunlaştı.

Yönetici Chris Wallace bir gazeteci aileden geliyor. Babası Mike Wallace da ’60 Minutes’ adıyla uzun yıllardır izleyici karşısına çıkan bir haber programının en önemli unsurlarından biriydi. Kendisi şimdi Fox-News kanalında program yapıyor.

Evet, Fox-News’te, Donald Trump’ın en sevdiği televizyon kanalında. Ne zaman konu açılsa, tek izlediği kanalın Fox-News olduğunu söylüyor Trump. Kanalda program yapan pek çok gazeteciyle birbirlerine ilk isimleriyle hitap edecekleri kadar yakınlığı var zaten.

Bu gerçeğe rağmen, Trump’ın başkanlık yarışında rakibi Joe Biden, Fox-News’in önemli isimlerinden Chris Wallace’ın hayati önemdeki münazarayı yönetmesine sesini çıkartmıyor.

Taraf tutmayacağını bildiği için…

Chris Wallace da her iki konuğuna eşit zorlukta sorular yöneltiyor, cevaplarını beğenmezse yeni sorularla konuyu deşmekten geri durmuyor.

Amerikan halkının iki adayı bütün yönleriyle iyi tanıması için görev yaptığının bilincinde bir gazeteci kimliği çiziyor Wallace.

Reklam

Gazeteciliğin tarafgirlikle tanımlanmaya başlandığı, yağdanlık, yalakalık veya körü körüne karşıtlığın mesleğin mensuplarını pençesine aldığı bir ortamda tarafsız gazetecilik yapılabileceğinin örneğini veriyor.

Programı dikkatimin bütününü vererek izleyemediğim halde programcı hakkında bu övgüleri yapmamın bir sebebi var: Trump nasılsa kendi etki alanında olduğu için kısa süre önce Fox-News’de onun programına katıldı ve Chris Wallace konuğunun hiç hoşlanmadığı soruları o zaman da sormaktan çekinmedi.

Bu noktada Trump’ın da hakkını vermek şart. İstese Fox-News’de kendisine hayran bir programcının karşında oturur ve hayatının en tatlı bir saatini geçirebilirdi; bunu yapmadı Trump ve sert sorularla yıpratılma ihtimali bulunsa bile o kanalda Chris Wallace’ı tercih etti.

Fox- News’de Wallace’ın programından sonra internet üzerinden yayın yapan muhalif bilinen bir başka gazetecinin davetini de kabul etti Trump ve onun sert sorularına da muhatap oldu.

Yağdanlıklarla yapılacak TV programlarının kendisine yarardan çok zarar getireceğinin farkında bir siyasi bilince sahip olduğunu düşünebiliriz Trump’ın.

“Sattırım, sattırmam” münazarası

Önemli makamlara talip olanlar bizde de geçmişte ABD’deki münazara tarzı TV programlarında kozlarını paylaşırlardı. 

1980 darbesi sonrasında siyasi hayatın önü açıldığında yapılan ilk seçime katılan partilerin liderlerinin katıldığı benzer bir programdan Turgut Özal başarılı çıktı ve başarısı Anavatan Partisi’nin seçim şansını olumlu etkiledi. 

Reklam

AK Parti’nin iktidara gelmesiyle sonuçlanan 3 Kasım 2002 seçimi öncesinde de kamuoyu kanaat belirlemede yardımcı olacak liderler arası münazarayı merakla izlemişti. O tartışmanın galibinin partisi seçimden ipi göğüsleyerek çıkmıştı.

Tayyip Erdoğan’ın önünü siyasette açmayla sonuçlanan münazaranın benzerini onun siyaseti belirlediği 2002 sonrası seçimlerinde göremez hale geldik. Ekranlara çıkıyor Cumhurbaşkanı Erdoğan, gazetecilerin sorularına da cevap veriyor; ancak o programlardan sorulması gereken soruların hepsinin sorulduğu izlenimi alınamıyor.

Başka partilerin liderleriyle televizyonda karşı karşıya gelmeyi ise red ediyor.

Oysa kamuoyunun öğrenmek isteyeceği her konunun rahatlıkla kendisine yöneltilebildiği programların yararını en iyi değerlendirebilecek bir siyasi bilince Cumhurbaşkanı Erdoğan da sahiptir.   

Ekonomik sorunlar güvenlik zaafına yol açabilir

En son örneği dün ‘Yeni Ekonomi Programı’ (YEP) adıyla sunulan ekonominin önümüzdeki dönemde nasıl yönetileceğinin temel taşlarının tanıtıldığı programda da gördük. Programın sahibi bakan Berat Albayrak kendisine rahatsız olacağı soruların yöneltilmeyeceği rahatlığıyla podyuma çıktı ve kritik sorulara kaçamak cevaplar verdiğinde üzerine gidilmedi.

Doların alıp başını gittiği ortam kendisine hatırlatıldığında “Kur benim için hiç önemli değil” cevabını verebildi Hazine ve Maliye Bakanı.

Oysa kurun, daha doğrusu Türk lirasının yabancı paralar karşısındaki değerinin ısrarla düşmesi, Merkez Bankası’nın hükümet tarafından benimsenmiş ‘düşük faiz’ ilkesini bunu engellemek amacıyla çiğner hale gelmesi, buna rağmen Dolar ve Euro’nun disiplin altına alınamaması herkesi olduğu gibi ekonomiden sorumlu olan politikacıyı da ilgilendiriyor.

Hepimizden daha fazla hem de.

Daha önce katıldığı bir programda da benzer bir soruyla karşılaştığında, “Dolar sizi neden ilgilendiriyor, maaşınız Dolar cinsinden mi?” cevabını vermiş, o zaman da o cevabın üzerine gidilmemişti.

Maaşları yabancı para cinsinden olmayan insanların her ay veya her hafta ellerine geçen paraların alım gücü eriyor. 

Daha da önemlisi, devletin ödemeyi taahhüt ettiği borçlar da TL cinsinden fahiş biçimde artıyor.

Türkiye hazinesi etkileniyor, olumsuz olarak.

Maalesef gerçek özetle şu: Bireysel olarak hepimiz fakirleşiyoruz, ülkemizin ekonomisi de zayıflıyor. 

Ülke açısından güvenlik zaafına yol açabilecek bir durum bu.

Zor sorulara muhatap olmaması politikacıların işini kolaylaştırmıyor, zorlaştırıyor. 

Bu gerçeği yabancı paraların YEP’e verdiği tepkiden bir kez daha öğreneceğiz. YEP açıklandı, piyasalar yeni programa aldırmadılar. En kötümser ekonomistlerin yıl sonu için verdikleri ‘1 Dolar = 7.85 TL’ denklemine dün ulaşıldı.

Ne demek istediğim umarım anlaşılmıştır.

[Bir yandan izlediğim ABD’deki başkan adayları münazarası sona erdi. Ardından CNN kanalında yapılan yorumlar münazarada dışa vuran seviyenin beğenilmediğini gösteriyor. Trump yine bolca yalana başvurdu, belden aşağı saldırılarda bulundu. “Münazara kaotikti” genel bir kanaat.]

ΩΩΩΩ

35 YORUMLAR

  1. corona bir projedir ve komplodur.yuzyıllardır var olan corona mikrobunu cinayet sebekesi dsö yü kullanarak pandemi diye yuttturuyorlar.yuzbinlerce insan savastan aclıktan olurken dsö nerdeydi?!.simdide diktator trumpun corona positiv oldugunu soyluyorlar,demekki emperyalist diktatorler coronayı bahane ederek tum dunyada baskı ve yasakları dahada arttıracaklar.hak ve ozgulukleri iyice kısıtlayacaklar.maske,mesafe,temizlik yetmedi herhalde.ekonomi ,psikolojiyi, hayatı tamamamen bitirene kadar corona yalanlarını bitirmeye niyetleri yok.yıllar surebilir.

  2. Bernar Bey merhaba
    Laiklik sanayi devrimleri ile başlayan modernite sürecinin bir ürünü demişsiniz. Yani sürecin başlatıcısı değil, bir çıktısı, bir yan ürünü diye nokta koymuşsunuz. Bu görüşünüze kesinlikle katılmıyorum, gerçek tam tersidir. Batı Avrupa’nın gelişme tarihi kabaca 1500’lü yıllarda Rönesans ve Reform ile başlar. Sanayi devrimi ise kabaca 1800 yılında başlamıştır. Yani arada 300 yıllık bir süreç vardır. Bu uzun süreçte bilimsel buluşlar ve kültür-sanattaki gelişmeler daha önce tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yoğun yaşanmıştır. İnsanoğlu 1500’lere kadar pek yavaş gelişip de bundan sonra ne olmuştur da bu kadar hızlı bir gelişme göstermiştir?

    Bunun tek bir nedeni vardır. O da insanın dünyayı anlama çabasında ‘geleneksel dini paradigmalardan’ sıyrılmaya başlayıp akılcılığa ve dolayısıyla sorgulamaya yönelmesidir. Galileo Galilei’nin kilise ile çatışması iyi bilinen bir örnektir. 1517 yılında Alman Papaz Martin Luther’in Vatikan’a karşı bir ‘manifesto’ yazması ve bunu kilisenin duvarına asması geleneksel ve yozlaşmış dine karşı açılan savaşın başlangıcı olmuştur. Doğal olarak binlerce yıllık geleneksel dini taassubu geriletmek zaman almıştır.

    Buna göre sanayi devrimi başlayıp toplumların hayatına dokunup onları fiili olarak şekillendirmeden yani modernite başlamadan önce geçen 300 yıllık bir akılcılık ve siyasi rejimlerde laikliğe evrilme yaşanmıştır. Yani “Sanayi devrimi ve bunun sonucu olan modernite, akılcılığın ve onun siyasi düzlemdeki karşılığı olan laikliğin bir sonucudur.”

    Diğer yandan Batı’daki çelişki, Vatikan önderliğindeki ruhban sınıfı ile Krallar/Derebeyler (hakim sınıf) arasında yaşanmıştır. Oysa İslam dünyasında Emevilerden bu yana hakim sınıf ile ruhban sınıfı işbirliği içinde olmuştur. Bu nedenle İslam dünyasında yozlaştırılmış geleneksel dinin hakimiyetini kırmak çok daha zordur.

    Bize gelirsek, Mustafa Kemal Atatürk bu uzun tarihi süreçlerin ve çelişkilerin farkında. Türkiye’yi devrimci bir yöntemle dönüştürmez ise bu gelişimin çok uzun zaman alacağını ve o sırada akim bıraktığı ‘Sevr’in gerçekleşebileceğini düşünüyor. Ve o bildiğimiz Atatürk Devrimlerini uyguluyor. Bu bir şok tedavisidir, acıtıcı ve inciticidir. Fakat kurucu babamız ‘Beka’yı düşünerek bu devrimleri uyguluyor. Çok da başarılı oluyor. Batı’nın 400 yılda aldığı yolu Türkiye 100 yılda katediyor. Bununla ilgili yaşanan sorunlar Mustafa Kemal ayarında başka bir lider çıkaramadığımız içindir. Bu CHP için de sağ partiler için de geçerlidir. Hiçbir toplum tek bir dahi lider ile yol almamıştır. Dahi olmasa da üst düzey yöneticilerin sıklıkla iş başında olması gerekir. Bunun için de yine laik rejim gerekir. Geleneksel toplum demek geri kalmış ve ayrışmış-istikrarsız toplum demektir.

    Elhamdülillah Müslümanım ve bunlardır görüşlerim.

    • Selamlar Fatih Bey,

      Sizin özetlediğiniz şey, “laiklik” değil, “sekülerleşme”. Dikkat ettiyseniz, bir önceki uzun metnimde “sekülerleşme” terimini hiç kullanmadım.

      Sekülerleşme ve laiklik aynı şeyler değiller. Her ikisi de 14. yüzyıl sonlarında uç vermeye başlamış “modernite” dediğimiz, çok uzun bir zaman dilimine yayılan sürecin ürü. Ne var ki, toplum bilim açısından, birbiri yerine kullanılablir iki olgu ya da terim değil. Sizin tarihini hatırlatıp en kritik sıçrama noktalarına işaret ettiğiniz, sekülerleşme. Laiklik bundan çok sonra geliyor ve siyasal olana referansta bulunuyor. Yani, adına devlet dediğimiz siyasal örgütlenme biçimine, onun karakterine ilişkin. Sekülerleşme dediğimiz şeyden çok daha dar. Sanayi kapitalizmi öncesinde Batı’nın hiçbir yerinde laik ülke yoktur. Ruhban sınıfı, şu veya bu şekilde, devleti iktidarının bir parçasıdır.

      İnsanlığın ve Batı uygarlığının” laiklik”le tanışması için, “burjuvazi” dediğimiz yeni sınıfın ortaya çıkması, başat aktör olarak toplumu belirlerleyen yeni bir toplumsal üretim biçimine geçiş gerekiyordu. Yani, ticaret burjuvazinin yanısıra sanayi burjuvazisinin ortaya çıkışı. Bunun öncesinde, dinin ve din adamları sınıfının kamu yönetimi dediğimiz alanda her zaman yeri olmuştur. Yani, modernitenin referansta bulunduğunuz dönemi, sekülerleşmeye ilşikindir, laikliğe değil.

      Kaldı ki, M. Kemal’in iddiası, “sekülerleşme”ye geçmek değildi. Laikliğe geçmekti.

      Sekülerleşme, laiklik olmadan da, krallılarlarla da, sultanlıklarda da yaşanır. Laiklik, sekülerleşmeden farklı olarak, modernleşme’nin “zorunlu” koşulu değildir. Osmanlı’nın modernleşme ve sekülerleşme öyküsüne göz atmanızı öneririm. Ne İran, ne de Tayland, ne de İsrail laik birer ülke değil. Ama, hayat, kültürel ve toplumsal ilişkiler, bütünüyle seküler ve modern.

      Türkiye’de insanlara sorulsa, en azından yarısı, laiklik istemediğini söyler. Bu karşı çıkış, dini bir siyasal sistem istediği, ülkenin din adamları kastı tarafından yönetilmesini arzu ettiği, demokrasiye karşı olduğu anlamına gelmez. Laikliği, pratik olarak, dinine ve dinini yaşama tercihlerine devlet müdahalesi (yasaklar, kimi dini ritüellerinin, örtünme biçimlerinin gayrı-meşru ilan edilmiş olması vb.) olarak yaşamış olduğu içindir laikliğin karşısında ya da uzağında konumlanıyor olması. m. Kemal dönemi insanlarımızın Cumhuriyet ya da Padişahlık, Halifelik diye bir derdi de yoktu. Pek de umurunda değildi doğrusu. Öyle de olsa böyle de olsa yine bir devlet olacaktı zaten, o devlet de yine vergi alacaktı zaten. Asker defterine asker kaydedecekti zaten. M. Kemal, “Artık vatandaşsınız, teba değil” dediğinde, “Hayır, biz teba kalmak istiyoruz” falan demediler. Zaten ikisi arasındaki farkı pek bilmiyor, bilmek için yanıp tutuşmuyorlardı. Mesele, “Aha bunun adı şapkadır” idi, Cumhuriyet. “Ne Kürdü? Sen Türk oğlu Türksün, Kanını da asil kıldım, mutluluğa giden yolu da kısalttım. Seni zeki ve çalışkan kıldım. Nesi kötü bunun?” idi. “Yarından tezi yok, tekke de yok zaviye de. Yüzyıllarca olmuş olabilir, yarından sonra artık yok. Hem zaten sen kilim ya da sürahi, tencere sattığında bedelini tekke ve zaviye olarak mı alıyorsun? Hiç oralara bakmıyorum. Siz de artık bakmayın -isterseniz de bakın, sonucuna da katlanın” idi sorun.

      M. Kemal, “Size şimdi de sekülerleşme getiriyorum” demedi. Bunu söylemiş olsa, bu, abesle iştigal etmek olurdu. Sekülerleşme bu topraklara daha M. Kemal bu hayata gözlerini açmadan önce zaten gelmişti. Velhasılı, M. Kemal ne sekülerleşmeyi topluma verebilir, ne de sekülerleşmeyi toplumdan alabilirdi.

      Okullarda öğretilen tarih kitaplarında, “Babasının adı Ali Rıza, annesinin adı Zübeyde idi” diye okuduk. “İsmet İnönü’nün halasının oğlunun iki parmağı yoktu, çünkü, un ve pirinç sattığı dükkanındaki tartı hileli çıkmıştı. Kuzeninin de dili yoktu. Bir iftira olayına karışmış, yalan söylediği anlaşılmış, dilini öyle kaybetrmişti.” türü şeyler de okumadık.

      Sizden kısmen farklı olarak, ancak “Bunlardır görüşlerim” diyebiliyorum 🙂

    • Esas itibariyle akılcılığın sosyal hayata ve siyasi rejime yansıması demek olanlardan sekülerlik Anglosakson (İngiltere-ABD) ve laiklik Fransız kültürünün bu konuya yaklaşımıdır. Tarihe baktığımızda İngilizlerin yaklaşımları genellikle daha sağduyulu ve başarılı olmuştur.

      Fransızlar 1789’da Devrimi yaptıktan sonra ‘laiklik’ akıllarına gelmedi her halde. Böylesi büyük dönüşümlerin yüzyıllara uzanan bir geçmişi olur ve neticede Rönesans ve Reforma dayanır (1500’lü yıllara). Sekülerlik veya laiklik, neticede hayatı anlama çabalarında yozlaşmış geleneksel dinin çoğu hurafeye dayalı paradigmaları yerine akılcılığı koyma çabasıdır.

      Atatürk Devrimlerini, sözde Atatürkçü çeyrek aydınlara duyulan haklı tepkilerden bağımsız olarak değerlendirmek gerekir. Ayrıca devrimler sancısız olmaz bunu da hatırlatırım. Dev-sol geçmişinizde yaşadığınız kimi hayal kırıklıklarının da bu düşüncelerinizde etkili olduğunu sanıyorum. Ben şanslıyım, gençliğimde sosyalisttim fakat proletarya diktatörlüğüne, Kürt milliyetçiliğine, Türk ırkçılarına ve Aleviciliğe karşıydım. Sünni yobazlığa ise zaten karşıydım. Hep arayış içindeydim ve arayışlarım hala bitmedi. Sizinle mektuplaşma şeklinde de olsa arkadaşlığımızdan memnun olduğumu da belirtmek isterim. Saygılarımla.

      • Dev Sol militanlığım 16 yaşımda başladı, 20 yaşıma girmeden sonlandı, Fatih Bey. Sonrasında, Kurtuluş gurubuna geçtim. Bunun içinden bir gurup olarak ayrılıp evrildik, Troçkist olduk. 20’lerimin ikinci yarısından 40’larıma doğru giden yıllarda bugün DSİP olarak anılan Troçkist gelenek içinde kaldım. Ardından sosyal anarşizm-yeşil sol çizgisine kaydım. 45’lerimden bu yana, yaklaşık on yıldır hiçbir ideolojik aidiyet içinde değilim.

        Açık M. Kemal ve Atatürkçülük karşıtlığıımın 16-19 yaşlarım arasındaki Dev Sol deneyimimle, şu veya bu türden bir düşkırıklığı ile ilintisiz. Bütünüyle kuramsal, okuma ve gözlemlere dayalı çıkarsamalar.

        An itibarıyla erişmiş oldukları değerlendirmeler, kanılar her ne olursa olsun, düşünenlerle, düşünceye değer verenlerle tanışıklık ve arkadaşlık muazzam güzel ve zenginleştirici. Memuniyetim sizden az değil. İçten saygı ve selam.

        • 45 yaş. Hidayete biraz geç ermişsiniz. 🙂
          O zaman şöyle düzelteyim. Ulus-devlet karşıtlığınız ile enternasyonalci Troçkist geçmişiniz arasında bir bağlantı olabilir. Umarım kızmamışsınızdır böyle dedim diye!
          Mustafa Kemal hakkında sizin kadar olmasa da benim de itirazlarım vardı geçmişte. Fakat bilgilenmem ve hayat tecrübem arttıkça ona hak vermeye başladım. Eğer öyle yapmasaydı işimiz çok zor olacaktı, buna eminim. Bunu gerekçelendirmek ise belki birçok yorumda kısmen mümkün olacak. Saygılar.

          • En ufak bir kızgınlık ya da içerleme söz konusu değil. Bu tür takılmaları nimet sayanlardanım -bakın yeminle söylüyorum bunu. (Önemsiz bir bilgi kırınıtısı: Enternasyonal’ci tayfadan değil, Tony Cliff’ci “devlet kapitalizmi” tayfasındandım.)

            İnsanlık tarihi, onbinlerce yılı aşıyor. Hem ömrümüz, hem içinde yaşadığımız ‘şimdiki’ çağ, okyanusta bir damla gibi. Bugünün yarını gibi. Velahasılı, kendimiz dahil her şeyi fazlaca ciddiye almamak lazım. Bir yerde, “Maksat muhabbet olsun” yani.

            Sizlerin “rasyonel akıl”, bilim-teknoloji, kalkınma ve diğer hidayetsizlik hallerinize bir çare bulamazsak, bu gezegen zaten bir ya da iki asır sonra alayımıza noktayı koyacak.:)

            Rasyonel akıl sayesinde hep birlikte buhar olup uçmuşlukta yoldaşlaşıp hanya ve Konya’yı birlikte ziyaret edeceğiz. 🙂

  3. Acaba programın sunucusu en sonunda pişkin pişki sırıtıp “beni nasıl beğendiniz?” diye sordu mu acaba başkan adaylarına; ya da onlara “her ikinize soruyorum!” türünden üstenci bir tonla mı hitabediyordu?
    Sayın yazarın demesine göre eski türkiyedeki tv tartışmalarında hangi aday başarılı olduysa seçimleri o kazanmışmış! Hiç hatırlamıyorum, hem de hiç? Demirel ile erbakan hocayı bir kez olsun tv ekranında karşılıklı tartışırlarken görmedim!
    Evet medya kimi adayları, parti liderlerini parlatmak istemiştir ya da karalamak; genellikle de medyanın saldısına uğrayan adaylar seçimleri kazanmıştır…
    Kendisi cb adayı bile olamayan bir parti lideriyle tvde tartışsan ne yazar, radyoda kapışsan ne yazar?
    Laf ola beri gele!

  4. 18 Mart 1915 Deniz Zaferinin hazırlayıcısı, Nusrat mayın gemisinin komutanı Yüzbaşı Hakkı’nın mezarı maalesef kayıp, yeri bilinmiyor. Fakat isim benzerliğini kullanıp sahtekarlıklar yaparak birisi kendi dedesinin mezarını şehit mezarlığına çevirmiş. Sonra da bu kişiyi konu hakkında kitap yazması için Avustralya’ya göndermişler. (Bu olay 2007 yılında olmuş). Aşağıda o yılki bazı gazete haberlerinin linklerini verdim.

    https://www.haberturk.com/gundem/haber/17131-buyuk-hata
    https://www.haber3.com/guncel/korsan-mezar-aninda-yikildi-haberi-182773

    100 yaşını bütün ülke kutluyor (Bir de bunu okuyun)
    İngiltere, savaş gazisi Tom Moore’un 100 yaşına girmesini kutluyor. Kısa bir süre önce başlattığı bir kampanya ile sağlık teşkilatı NHS için 1,000 sterlin toplamayı hedefleyen asırlık ihtiyarın yardım kampanyasına bugün(30 Nisan 2020) itibari ile yaklaşık bir buçuk milyon kişi 31 milyon sterlin bağış yaptı. Geçmişte gördüğü kanser tedavisi ve kalça kırığı tedavisinde kendisine bakan NHS personeline teşekkür etmek amacıyla yola çıkan Tom Moore’un, evinin bahçesinde 100 adım atmayı hedeflediği kampanyası, basının ilgisi ile eski askeri sosyal medya fenomeni haline getirdi.

    Kraliçe ve Başbakan başta olmak üzere hemen herkesin doğum günü için özel mesajlar yayınladığı, okul çocukları ve sevenlerinin 100. doğum günü için 140 bin dolayında kart gönderdikleri ve sanatçıların başarılarını kutlayan illüstrasyonlar yaptığı Tom Moore doğum günü için askerlerden de sürpriz kutlamalar aldı. Ülkenin çeşitli bölgelerinde askeri birliklerde doğum günü kutlanan emekli Yüzbaşı için savaş uçakları evinin üzerinde uçtu. Bir grup askerin de evinin bahçesinde selamladıkları Tom Moore Bedfordshire bölgesinde kızı ve torunları ile birlikte yaşıyor. Moore, 2.Dünya Savaşı sırasında İngiliz ordusunda savaştı. Hindistan, Myanmar gibi bölgelerde görev yaptı.

  5. Üstat çok iyimser bir karşılaştırma yapmışsınız.Dünyanın süper gücü ABD ile Türkiyeyi.Karşılaştırma yaptıgınız medya Türkiye ile ABD.Bunu karşılaştırmak çok iyimserlik olur.Tartışma prgoramlarına bakmya gerek yok,bizim tv deki dizilere bakın.Fark çok belli.Bizdeki diziler ahlaksızlığa ve tüketime yönelik diziler.ABD de ki diziler üretime ve arayışa yönelik diziler.Biz millet olarak iyi binalar diktik,iyi domatesler yetiştirdik,ama iyi gazeteciler yetiştiremedik.Biz yıllarca irtica geliyor diye yalan söyleyen gazeteciler dinledik.Ver mehteri diyen spikerler dinledik.Bizim yakın tarihimiz milletten ayrı gazetecilerle dolu.Sayın bakana gelince bu bahsettiğiniz bakan ‘tanzim satış noktaları’ kuran bakan değilmi, beklenir bundan. Tank-palet fabrikasını satıp da patates-soğan pazarı kuran bakan devlet eli ile.Bizim bakan kendini japonya da mı sanıyor.Bizim ülkemizde ihracat ithalattan fazla olduda bizim mi haberimiz yok.HERKESE SAYGILAR

    • Bahri bey siz de bilirsiniz ki tanzim satış mağazalarını ilk kez izmir belediyesi kurmuştur; her şeyi akp yaptı diye bişey de yok yani…

    • Dün bir TVde araplar domatese el atmış! Deve gübresiyle (sdik değil) domates çok iyi yetişiyormuş!
      Hem de lezzetli, üstüne bir avuç iç..
      Yakında domatesler oradan gelebilir, bizde bu yıl herkes domates ekti fiyat düştü, seneye ekmez kimse! Daha öncede öz tohumu yasaklanmıştı, tohumu dışardan alıyordum (çifçime müjde herşey hazır geliyor hiç yorulması na gerek yok!).

  6. Güzel ama yetmez, sn. Mim. O maaşın yarısını IBAN’a gömün. Yerli ve millilik sertifanız anında kargoda. Doğruysa,50 gr.lık ejder suyu eşantiyon çıkıyor kutudan.

  7. Ülkeleri çeşitli ölçütlere göre sınıflandırabiliriz. Toprak ve nüfus büyüklüğü, GSYH, kişi başı milli gelir, bilim-teknoloji seviyesi, demokratik değerler, kültür-sanat, askeri güç v.b. Bu ölçütlerin hiçbirisi tek başına bir ülkenin gelişmiş olduğunu göstermez. Örneğin Çin toprak, nüfus, GSYH ve askeri güç bakımından çok ileridir ama gelişmekte olan bir ülkedir. Belçika ise toprak, nüfus, GSYH, askeri güç bakımından küçüktür ama gelişmiş bir ülkedir. Küçük nüfuslu petrol zengini ülkelerde ise kişi başı milli gelir yüksektir fakat bunun dışında başka bir değere sahip değillerdir.

    Ülkeleri kıyaslama kriterlerinin bir veya birkaç tanesi onların gelişmiş ülke olmalarını belirlemede yetersiz kalabiliyor. Buna göre şöyle bir soru soralım. “Gelişmiş ülkelerde mutlaka bulunan ortak özellikler nelerdir?”

    Yüksek kişi başı milli gelir, ileri bilim-teknoloji ve demokratik değerler gelişmiş ülkelerin ortak özellikleridir. En temel ortak özellik ise “laik düzen” dir yani dini inançlar dahil herşeyin sorgulanabilir olmasıdır. Bununla birlikte “din ve vicdan hürriyeti” kabul edilmiştir.

    Denebilir ki az gelişmiş fakat ‘laik’ rejimle yaşayan ülkeler de var ve bunlar tezinizi çürütmüyor mu? İlk bakışta var gözüküyorlar ama gerçekte zihinsel olarak laik değiller. Bir kere ‘ateizmi rejimin kuralı yapan ülkeler’ laik değildir. Diğerleri ise gelişmiş ülkelerin teknolojik ürünlerini nasıl kullanıyorlar ama onları üretemiyorlarsa laik rejimi de gelişmiş ülkelerden almışlar ama onu yaşayamıyorlar. Laiklik tıpkı bilim-teknoloji gibi ithal edilemez kendin üretirsen onun sahibi olabilirsin. Türkiye ise laiklik yani akılcılığı Mustafa Kemal Atatürk sayesinde kendisi üretmiş ve bunun faydalı sonuçlarını da görmüştür. Biraz kırıp dökerek olmuştur ama olsun, eğer olmasaydı çok daha kötü olurdu.

    Atatürk devrimleri ve laik rejim gelişirken çeşitli sıkıntılarla karşılaşmıştır. Bunlardan sonuncusu en zorlu olanı olmuştur. Bunu da ‘olmayana ergi’ yöntemiyle önce yanlış olanı ispatlayıp o halde doğrusu buymuş diyerek aşacağız. Uygulamalı tarih dersi bitmek üzere, zilin çalmasına az kaldı.

    • Kuşkusuz ve kaçınılmaz olarak itiraz edeceğim, Fatih Bey 🙂 Bunu, “Zaten itiraz etmeden duramıyorsunuz ki! Trollüğü kalite katıp öyle yapmak gibi bir derdiniz var, öyle görünüyor!” türü bir cansıkıntısıyla karşılamayacağınızı umuyorum -çünkü, size ilişkin izlenimim bu.

      Dini inançlar dahil her şeyin sorgulanıp tartışılabilir olması bir olumuluk ise (ki mutlaka öyle), M. Kemal’in ve sonrasındaki uzun dönemlerin laiklik anlayışı ve laiklik pratiğinin de özgürce tartışılabilir olması gerektiği konusunda hemfikir olduğumuza eminim.

      Temel itirazım şu: Siz, laikliği, yönetici konumundaki kişi ya da yönetici elitlerin bir kararıyla başlatılabilecek, tarihsel süreç içinde kimi sıkıntılar yaşasa da, kimi karşı koymalarla (challenge) karşılaşsa da, nihai olarak gelişip güçelenecek ve bu deneyimin yaşadığı toplumun geleceğini belirleyen temel dinamiklerden biri olacağı tezini öneriyor görünüyorsunuz. Laikliğin, diğer dinamiklerle birlikte yüzünü çevirip oraya doğru aktığı yer (veya doğrultu) ise, gelişmişlik, akılcılık.

      Ben buna ısrarla karşı çıkıyorum. Birinci itraz nedenim, ortada “laiklik” değil, “laiklikler” olduğu gerçeği. M. Kemal ve sonradan gelen yönetici seçkinlerin tasarımındaki laiklik, o çoklu laiklik deneyimlerinden ve laiklik süreçlerinden sadece bir tanesi.

      Kendi başına toplumsal gelişmenin (kültürel, ekonomik, entelektüel, eğitime ilişkin) zorunlu bir iması değil laiklik. Laik olmasına rağmen kültürel-entelektüel, eğitime ilişkin gelişmişlik düzeyi vasatın çok altında kalan ülkelere pek çok örnek verilebilir ve kuşkusuz Türkiye de bunlar arasında.

      Sizin, gelişmiş Batılı ülkelerin kritik ortak paydası olarak gözlediğiniz şey, aslında laiklik değil, modernite. Laiklik, modernitenin bir ürünü. Ve, modernite, her şeyden önce, dışarıdan “kararlar”, “devrimler” ile müdahale edilebilir bir deneyim değil. Modernite, tarihsel olarak, sanayileşme, insanların geniş ölçekli üretim birimlerinde bir araya gelmesi (fabrika), kentleşme, ticaret, kırsal/yerel geleneklerin, zihniyetlerin çözüldüğü, yerlerini zaman içinde başka şeylere bıraktıkları bir SÜREÇ. Laiklik, işte o sürecin bir yan ürünü. Sürecin başlatıcısı değil, bir çıktısı, bir yan ürünü.

      Demokrasi dediğimiz şey de modernitenin bir yan ürünü. Batı medeniyetini ve bugünkü hegomonik gelişmişliğini mümkün ve tanımlayıcı kılan, bu iki yan ürünü olanaklı kılan işte bu modernite dediğimiz deneyim.

      Dücane Cündioğlu, kuşkusuz hakiki bir düşünce insanı -ya da fiozof. Ama, yanılgıları da olan bir düşüncde insanı. (Onun, bir yorumunuzda alıntıladığınız acı ilacı içirme metaforu, yaşantısında düşünsel olduğu kadar duygusal açıdan da çok merkezi bir yere oturan dindarlığın nihai olarak erişmiş olduğu, lumpenliğe varan halleri karşısında duyulan bir hezeyan -yine düşüncelerine bir dereceye kadar değer verdiğim İ. Eliaçık’da da gözlenebilir bu hezeyan hali ve o duygusallığın bunların entelektüel düzeyine bir zaaf olarak yansıması halleri) Laiklik ile moderniteyi, duygu evreninde sağlam ve tutarlı bir yere oturtabilmiş değil.

      Batı’nın laiklik pratiği, sizin “Olmaz, olabilemez” diye tereddütsüz itiraz edeceğiniz unsurlar içeriyor. Devletin dini alandan çekilmesi ve bunu sivil topluma terk etmesi gibi. İster ABD’ye, ister İrlanda’ya, Almanya’ya bakın: “Ulen bunların alayı meczup! Nasıl oluyor da bu dini guruplar, bu dini cemaatler bu manyaklık içinde bugünün Batı toplumlarında var olabiliyor, böylesi saçma sapan sabuklamalar içinde soluk alıp verebiliyorlar” diye tepki gösterebileceğiniz türden bir dolu gurup, tarikat var -hiç küçümsemeyin, içlerinde milyonlarla ölçülür büyüklükte olanlar da var, biliyorsunuz. Karışanları yok. Kendi anlam dünyalarında yaşayıp gidiyorlar.

      M. Kemal, devirmleriyle, “laiklik kararı” almış olabilir. Çok az kıymeti haribyesi vardır bunun. “Laiklik sayesinde” olmuş görünen olumluluklar, laikliğin değil, göreli sanayileşmenin, kasabaların kentlere, kentlerin metropollere dönüşmesinin, kentli üretim ve ticaret pratiklerine bağlı olarak, zihniyetin de dönüşmesidir onlar.

      Laiklik, modernitenin diğer yan ürünü olan demokratik zihin ve demoratik pratikten yoksun kılındığında, tarihsel olarak zorunlu olmayan, sakınılabilir bir direnç yaratır. İran örneğinde olduğpu üzere, laiklik açısından uçuyor kaçıyoruz zannederken, bir bakmışsınız Fransa’dan Humeyni Amca gelmiş, yarım asırda biriktirilmiş olduğuna inanılan ne varsa yerle yeksan etmiş.

      Modernlik iyidir, kötüdür. Bunun tartışmasına hiç girmiyorum.

      Benim açımdan, laikliğin modernlik olmadan var edilip kökleştirilebileceğini düşünmek, tarihsel olarak, ne kanıtlanmış, ne de ciddiye alınabilir bir tez.

      Toplum, bize yeterince laiklik ve akılcılık vermiyor, eğitim sistemimizi ilkellliğinden kurtarmıyor diye değil, cep harçlığı bir yıldan diğerine kısıldığı için homur homur olup Erdoğan’ın başını yiyecek.

      Sarayın kasaba siyasetçisi cep harçlıklarını yüzde 5, 6 yerine yüzde 20 artırsa (ki hala enflesyonun altında kalır), inanın bana daha en az on yıl mehterle ve din tüccarlığı ile başımızda.

      Topluma laikilk öneren M. Kemalcilerin haline hiç girmiyorum bile. Din alanını devletleştirip kontrol edebileceklerini düşünerek, dini inancı tarumar ettiler, muazzam bir laiklik karşıtlığı üretmiş oldular. İhtiyacımız olan devrimler değil, zaten imparatorluktan gelen ve halihazırda varolan çok kültürlük deneyim ve bilnici üzerine, ortak bir gelecek tasarımında buluşmuş bir toplum idi.

      İnsanlarımız göbeklerine pazularına dövme aşk edip bunda bir anlam bulacaklarına, fesle dolaşsalar da olurdu.

      Kadın cinayetlerinin, şu korona günlerinde üç gün önce 2.000 kişi olarak en modern, en seküler giysiler içinde müzikli partide kıç kıça içki içip dans eden genç şaklabanların sorumluluğunu da ‘yeteri kadar laikleşememişlikle’ açıklamayacaksınız herhalde.

      Zil çalmadan önce söyleyebileceklerim bunlar.

      • Bernar hocam kalite derken? Akp atığı bir bakan eskisinin adı deva kendisi hava partisinin seçimleri kazanıp memleketi ve ekonomiyi kurtaracağı iddianızı mı kasdediyorsunuz yoksa?

      • İran örneği güzel de bir istisna aynı zamanda. Zira Şii’lik hem radikal inançları hem de İslam dünyasında azınlık olmanın ezikliği ile militan bir psikolojiye sahip. Ayrıca Batı üst aklı İslam dünyasını karıştırmak için İran’da laik değil Şii molla rejimi istiyordu. Bir de Fars’lar İran’da çoğunluk değil, Şiilik yapıştırıcı niyetine kullanılıyor. v.b. (esas cevabımı ayrıca yazdım)

      • -Bernar abi,(abi dememe musade edeceginizi dusunerek izninizle oyle hitap etmek istiyorum)günlük rutin olarak fehmi beyi okuyup sonrasinda ne yazmişsiniz diye mutlaka yazdiklarinizi okuyorum.(yorum demiycem zira yorumun cok otesinde basli basina bir makale kiymetinde yazdiklariniz)
        -Kiymetli zamaninizdan ayirip üşenmeden uzun uzun yazdiklariniz icin kendi adima fazlasiyla müteşekkirim.Saygilarimla

        • Benden de size saygı ve selamlar. [“Abi”‘ye sevinip gülümsedim. “Amca” demiş olsaydınız da gülümserdim, ama hüzünle 🙂 ]

  8. İki başkan adayı arasındaki tartışma serisinin birincisi olan dünkü tartışmayı izlemedim. İzlemiş olsaydım da, renksiz gündelik hayata kendince ve kısacık bir süre için renk katan bir eğlence olma vasfı dolayısıyla izlerdim her halde.

    Peki sıradan Amerikalılar açısından önemli ve izlenmeye değer miydi o tartışma?

    Sanırım Cumhuriyet Gazetesi’nde ya da Gazeteduvar’da okudum. Tartışma gerçekleşmezden önce bir kamuoyu araştırması yapılmış. Amerikalıların yüzde 70 kadarı tartışmayı izleyeceğini söylemiş. Bana ilginç görünen, “Tartışmada işitip gözleyeceklerime bağlı olarak hangisine oy vereceğim konusunda fikrimi değiştirebilirim” diyenlerin oranının yalnızca yüzde 3 olması.

    Bu, tartışmayı izlemek üzere ekran karşısına oturan Amerikalıların derdinin “rasyonel bir seçim tercihi” olmadığına işaret ediyor. Öyle ya, yüzde 3’lük küçücük bir insan gurubu dışındaki ezici çoğunluk, tartışmayı daha iyi bir fikir ya da izlenime sahip olmak üzere izlemiyor. Başka ve kendince nedenleri var -tarafgirlik duygusunun tatmini gibi şeyler muhtemelen.

    Olması imkansız, ama, bizde de benzeri bir tartışma ekranlarda yapılsa, muhtemel sonuçları ne olur?

    Sayın Koru, eğer ince ve kolayca ıskalanabilir bir imada bulunmuyorsa, bana şaşırtıcı gelip hiç hemfikir olamadığım bir şey söylüyor:

    “Oysa kamuoyunun öğrenmek isteyeceği her konunun rahatlıkla kendisine yöneltilebildiği programların yararını en iyi değerlendirebilecek bir siyasi bilince Cumhurbaşkanı Erdoğan da sahiptir.”

    Sn. Koru’nun bu ifadesinden ne anlamak gerekiyor?

    Düz bir okuma, yazarımızın, şu tür bir önermede bulunduğu sonucuna götürüyor bizi:

    “Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu tür programların yararını bilecek deneyime ve siyasi bilince sahip bir siyasetçi. Böylesi programlardan kendisini uzak tutup bunlardan yararlanma yoluna gitmemesi yadırgatıcı.”

    Gerçekten bunu düşünüp bunu mu öneriyor, sayın Koru?

    Bilmiyorum.

    Benim bildiğim ve adım kadar emin olduğum şey, Erdoğan’ın, ülke yönetimi alanına giren her konuda çok açık bir bilgisizliğe sahip olduğunun fazlasıyla farkında oluşu. Böyle bir tartışmaya dahil olması halinde seçmenlerinden en az yüzde 4-5’ini bir gecede ve o program vesilesiyle kaybedeceğini biliyor. Zaten, bunu en iyi değerlendirebilecek bir siyaset bilincine sahip olduğu için, ne o tür bir programa çıkıp diğer liderlerle bir tartışmada boy gösterebilir, ne de gazetecilik mesleğini hakkıyla yapan gazetecilerin karşısına çıkabilir.

    Özal ile Erdoğan’ı karşılaştıramayız bile. Özal, hayli zeki, basit bir anlatım diline sahip olmakla birlikte pekala bilgili ve donanımlı bir siyasi liderdi. Kendisi olabildiği için de, sahici ve inandırıcıydı. Bu yönleriyle sempatik olabiliyordu halkın indinde.

    Erdoğan da, en az damadı kadar bilgisiz ve her an pot kırıp kendi kalesine gol atabilir türden bir siyasetçi. Albayrak’ı gördük. Eski siyasal İslamcı, şimdilerin Nişantaşı cafe restoranlarının müdavimi pop Hakan’ın dolarla ilgili olarak önüne yuvarladığı topu nasıl kendi kalesine çaktığını buradaki Ahmet ve Şeref Bey’ler bile gördüler.

    Erdoğan’da da aynı potansiyel fazlasıyla var.

    Bu ikisinin ekranlarda Babacan karşısna geçtiğini bir hayal edin. . . İnanın maç başlamadan biter ve “Program seçimlerde vereceğim oy üzerinde hiçbir etkiye sahip olmayacak. Kime oy vereceğimi biliyorum” diyenlerin en az yüzde 7-8’i, “dakka bir gol bir”le birlikte fikrini değiştirir.

    Deva Partisi, sadece Türkiye’nin çok ender gördüğü donanımlı ve sahici lideri dolayısıyla değil, Türkiye’nin son 19 yılından çıkarmış olduğu çok yaşamsal dersler ve çıkarsamalar dolaysıyla farklı bir parti.

    Umduğum gibi olur, Erdoğan’ın gidişinin kaçınılmazlığı medya dünyasında bir alt üst oluşa neden olur, yeni ve yaygınca izlenen geleneksel medya kanalları (televizyon) kurulup (ya da el değiştirip) öne çıkarsa, hiç şüpheniz olmasın, Deva’nın ilk seçimdeki oyu en az yüzde 18-21 bandında olur.

    Türkiye Cumhuriyeti siyasal tarihinin açık ara en dürüst, en entelektüel, en sağduyulu, en demokrat, en entelektüel iki ismi (A. Gül ve A. Babacan), vatanseverliğin omuzlarına yüklediği görev ve sorumluluğa kayıtsız kalmadılar.

    Zaten yeterince seçkin profesyonel yaşamlarını siyasetten uzak bir şekilde sürdürmek varken, Erdoğan’ın yol açtığı moloz yığınını temizlemek üzere, taşın altına ellerini koydular.

    Her ikisine de, Yeneroğlu gibi onlarla birlikte yürüyen dürüst ve erdemli kurucu kadrolara da, tanımı güç bir müteşekkirlik duyuyorum.

    Dava’nın yokluğunda Türkiye’de bir umut’tan söz etmek, sözün ve yazının hala bir anlamı olduğuna inanabilmek çok güç olurdu.

    Parada pulda hiçbir zaman gözü olmamış bu vatansever ve donanımlı insanların partisinin bir kitle partisi olarak tek başına iktidara gelerek ülkemizin makus talihini tersine çevirecekleri günleri dört gözle bekliyorum.

    Onların iktidarında televizyon ekranlarına, gazetelere yansıyacak entelektüel kaliteye, Türkiye’nin gerçek aydınlarına ve gazetecilerine tanık olmak, bu dünyadan göçmeden önce görmek istediğim şeylerin en başında geliyor.

    Yolları her daim açık olsun. Allah yardımcıları olsun.

  9. Maaşını dolarlamı alıyon sorusunu babacan ve davutoglunun TVde değerlendirmesini isterdim.
    Benzinin, doğalgazın boncukla ödenmesi fikri bir zihni sinir projesi olarak hayata geçme olasılığı nedir?
    Pitkoin yerine bonkoin icat edilir mi?
    Hepsini sorardım.
    Bir partilinin şirketlere el koyarlar demesine babacan ne gibi bir yorum yapar? Köprü yol hastane (fabrika demiyom bak!) yaparsa yarın birgün dolarla sözleşme mi yapacak o’da? Ne farkı olacak bilmek isterdim. (Çünkü oyumu yeni fikirler, yeni imkanlar kelimeleri etrafında dolaştırıyorum.)
    Liberal bir ekonomide bu konuşmalar, cümleler olur mu? Bizim su anki sistemimiz nasıl ? Bir lt petrol, kaç ton domates? (Domatesle ödeyebiyormuyuz?)

  10. Bir zamanlar başbakanın biri de ‘ Dolar dolsa ne olur , dolmasa ne olur ‘ demişti .Şimdi de hazine ve maliye bakanı olan zat-ı muhterem ‘ Kur benim için önemli değil ‘ ve ‘ Dolar sizi niye ilgilendiriyor , maaşınızı dolar olarak mı alıyorsunuz ‘ diyebiliyor ! Bütün bunlar bence sözün bittiği yerde olduğumuzu göstermiyor mu ! Selam ve saygılarımla.

  11. 1-Trump bir turnusol kağıdıdır. ABDdeki çürümenin göstergesidir. Bu kadar yalana rağmen bu kadar destek yönüyle.
    2- Bizde televizyon tartışmalarına “çıkamayan”ların
    aldığı oy oranı da bizdeki demokrasi için bir turnusol kağıdıdır.
    3-Bir fırıncı düşünün, “beni un fiyatları, ekmek fiyatları hiç ilgilendirmiyor” dese,
    bir kasap düşünün ” beni et fiyatları hiç ilgilendirmiyor” dese ne dersiniz?
    El cevap:”-Yahu seni ne ilgilendiriyor”
    Bu sözleri duyan resmi makamlar ilgili kişinin kısıtlaması bulunmak zorunda.

  12. “Seçimle gelen ve seçimle gelmeye talip olanlar kendilerini sorgulamaya açık tutmak zorunda” başlığını ilk gördüğümde Türkiye’den söz edilecek sandım. Değilmiş. Türkiye’de artık seçimle gelenler seçimle gitmeyecekleri için başka dünyalardaki bu tür olaylara yorum yapmak anlamsızlaşıyor.

  13. Cumhuriyet, bağımsız bir ülkenin (1), vatandaşları temsilen (2) seçilmiş (3) kişilerce hukuk devleti ilkelerine uygun olarak (4) yönetildiği sistemin adıdır.
     
    Bu tanımı kabul ederseniz, Türkiye’nin yönetim sisteminin Cumhuriyet olup olmadığını anlamak için şu dört soruyu cevaplamamız gerekiyor:
     
    (1) Türkiye bağımsız bir ülke midir?
    (2) Seçilenler vatandaşları temsil etmekte midir?
    (3) Seçimler vatandaşların tercihlerini yansıtacak şekilde yapılmakta mıdır?
    (4) Seçilenler hukuk devleti ilkelerine uymakta mıdır?
    … iktidar olan bir partinin tüm devlet kurumlarında kadrolaşması artık sıradan bir kabul, fakat devlet kurumlarının parti propagandası için kullanılması adil değil.

    Medya-iktidar ilişkileri artık herkesin malumu, ama kampanya döneminde özel televizyonların muhalefete kapılarını kapatması adil değil.
    Özetle, seçimin adaletinden önce, seçeneklerin var olup olmadığını konuşmak gerekiyor, ve ne yazık ki Türkiye git gide tek seçenekli bir yola giriyor.
    Seçimleri gözleyen AGİT gibi, Türkiye’nin üye olduğu Avrupa Konseyi’ne bağlı Venedik Komisyonu da anayasa hukuku alanında gözlemlerde bulunuyor. Komisyon, Türkiye hakkındaki son raporunda dokunulmazlıkların kaldırılmasını eleştirmiş, Türkiye’deki yargı bağımsızlığının şüpheli olduğu şu durumda milletvekillerini yargılamanın vahim sonuçları olacağını, yasama organı olan meclisin çalışabilmesi için dokunulmazlıkların korunması gerektiğini belirtiyor.
    Özetle iktidar, seçilenlerin hukuk devleti ilkelerine uymasını değil, tam aksine, hukukun seçilenlere uymasını bekliyor; bunu da adım adım gerçekleştiriyor.
     İşte tüm bu soruların cevapları Türkiye’yi bir cumhuriyet yapmıyor, rekabetçi otoriter ile totaliter rejimlerin arasında bir yere koyuyor.
    Türkiye, şu an iktidarın dilediği yönde çarpa çarpa ilerleyen bir otobüs. Fakat içerideki hava bir belediye otobüsündeki makul endişeden ziyade bir lise servisindeki toplu cinneti andırıyor. Radyoda bangır bangır iktidarın sevdiği şarkılar çalarken, yandaşlar mağdur yolcuların üzerinde tepiniyor, sessiz bir çoğunluk ise sadece sağ salim eve ulaşmayı umuyor.
     …. hala çoğumuz aynı otobüsteyiz. Fakat bu uzun sürmeyebilir. İnip başka yollara yürüyenler giderek artıyor, kalıp mücadele edenlerse giderek radikalleşiyor. Türkiye’nin darbelerle, isyanlarla ve çatışmalarla dolu tarihi aslında mağdurların tarihi. Keşke ders olsa. Bu yolun sandıktan değil, hukuktan geçtiğini anlatırlardı.
    Bu yazı Türkiye’nin bir cumhuriyet olup olmadığını sorarak başladı ama asıl sorun şimdi başlıyor: Türkiye bir cumhuriyet değilse ne olacak?
    Kaynak:Türkiye’nin yönetim sistemi Cumhuriyet midir? BAĞIMSIZ GAZETECİLİK PLATFORMU (PLATFORM FOR INDEPENDENT JOURNALISM).platform24.
    Saygılar.

  14. Bu yazıda Bakan Albayrak’ın “kur benim için önemli değil” sözü çok doğru söylemiş aslında; bu Ülkenin % 10 ve sayın Bakan için kur önemli değil Kur sadede Ülkenin %90 nını ilgilendiriyor bu durumdan rahatsız olacak ne var ki…..

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız