Ertuğrul Özkök’e teşekkür borçluyum, o görevimi bu yazıyla yerine getiriyorum

29

Yazısının başlığı (Başlık şu: “Eminim MİT şu iki olayı ve bu fotoğrafı görmüştür”) ve yazdıklarının kendisine birileri tarafından ulaştırıldığını en başta belirtme ihtiyacı duyması (O bölüm de şöyle: “Eminim bana ulaşan bu bilgiler ve bu fotoğraf şu an MİT müsteşarı Hakan Fidan’ın önünde de bulunuyordur”) olağanüstü garip gelse de, çok ciddiyetle sarıldığı magazin yazılarını bir tarafa bırakıp dış politika konusuna girmesi sebebiyle Ertuğrul Özkök’e takdirlerimi sunmak istiyorum.

Dış politika konularının bizde müşterisi yoktur. Okur, yazının o konuyla ilgili olduğunu fark eder etmez okumayı bırakır.

Ertuğrul Özkök’ün önceki gün yaptığı büyük bir fedakarlık.

Kendisine ulaştırılan bilgiler ve fotoğraftan çıkardığı sonuçları aynen aktarıyorum:

“Bu üç gelişmeyi art arda yazınca benim şahsi görüşüm şu:

BİR: Ortadoğu’da bizim dışımızda çok güçlü bir yeni oluşum meydana geliyor.

İKİ: Arap-İsrail-Filistin ilişkilerinde yeni bir gerçekçilik iklimi doğuyor.

ÜÇ: Türkiye bu karede çok yalnız kalmış görünüyor. Bu da Akdeniz ve Ortadoğu’da karşımıza çok güçlü bir ‘anti-Türkiye’ cephe çıkarabilir.

Reklam

DÖRT: Askeri açıdan çok güçlü bir dönemdeyiz, ama diplomatik alanda bu gücün daha gerçekçi bir pragmatizme dönüşmesi gerekir.

BEŞ: Bu karşı cepheye karşı hâlâ yanında olabileceğimiz tek ve etkili güç olarak da Avrupa Birliği kalmış görünüyor.”

Yazısında “Suudi Arabistan’ın eski Washington Büyükelçisi” ve “Suudi Arabistan’ın istihbarat servisinde görev yapmış” diye sözünü ettiği Bandar bin Sultan’ı okurları sıradan bir diplomat veya istihbaratçı sanabilir.

Oysa kraliyet ailesindedir Bandar (babası Sultan, Kral Abdülaziz’in oğullarındandı. Bandar’in uzun ismi Bandar bin Sultan bin Abdulaziz Al Saud’dur)… 

Bandar Camp David’te George W. ile; ona “Irak’a sefer düzenle” aklını veriyor..

Uzun yıllar kendisinin telkiniyle oluşturulmuş Ulusal Güvenlik Konseyi’nin yöneticisiydi Bandar (2005-2015), Konsey ondan sonra lağvedildi. Bir ara (2012-2014 yılları arasında) eş-zamanlı olarak Suud istihbarat örgütüne de başkanlık yaptı… Esas şöhretini ülkesinin Washington büyükelçisi iken (1983-2005) meydana gelen 11 Eylül (2001) uğursuz eylemleri öncesi ABD başkanı George W. Bush ile kurduğu yakın ilişki sayesinde yaptı. Uğursuz eyleme katılmış 18 kişiden 15’i Suudlu olduğu halde, Bush’u o eyleme tepki konusunda yönlendiren en etkili kişi hemen her hafta sonunu Camp David’te Bush’la geçiren Bandar’di.  

Söyledikleri bu geçmişi sebebiyle önemli Bandar bin Sultan’ın…

Ertuğrul Özkök’e bilgileri ve fotoğrafı ulaştıranların Bandar bin Sultan’ın CV’sini ezbere bildiklerinden eminim.

Türkiye değiştirdi Ortadoğu’yu, değiştirmeye de devam ediyor

Reklam

Gerçekten de bugün taşları yerinden oynamış bir Ortadoğu var dünyanın karşısında ve bunun en büyük müsebbibi de biziz.

Önceleri Ortadoğu halklarının yaşadıkları ülkelerde rahatsızlıklarını dışa vurmaları ‘örnek ülke’ haline gelen Türkiye sayesinde gerçekleşebildi. Halkı Müslüman bir ülkenin aynı zamanda demokratik olabileceğini ve Batı ülkeleriyle de İslam Dünyası ile olduğu kadar yakın ilişkiler kurabileceğini gördü ve beğendi Araplar…

Türkiye’den bu yönde ders aldı ve ‘Arap baharı’ öyle doğdu.

Arap ülkeleri yöneticileri baharın kışa dönüşmesini halklarının dışa vurduğu yeni arzulara kısmen de olsa cevap vererek önleyebileceklerini gördüler.

Güvenilir bir kurumun 12 yıldan beri her yıl yaptığı ‘Arap Gençliği Araştırması’nın sonuncusu geçen hafta açıklandı. 17 ülkede 18-24 yaş arasındaki eşit sayıda erkek ve kadın olarak 4 bin denek üzerinde yapılan bir araştırma bu.  

Araştırma Arap gençlerin hangi ülkede yaşıyorlarsa yaşasınlar oranın yönetiminden memnun olmadığını ve yolsuzluk yapıldığına inandıklarını gösteriyor. Böyle düşünen gençlerin oranı yüzde 77. Bu duruma, koronayla birlikte, işsizliğin dayanılmaz boyutlara çıkmasının sebep olduğuna inanılıyor. Ürdün’de (yüzde 90), Lübnan’da (yüzde 91) gençler iş bulmanın imkansız olduğu kanaatinde. Gençler Irak’ta, Sudan’da, Cezayir’de 2019 yılında görülen yönetim karşıtı protestoları destekliyor (yüzde 80).

Çıkış yolu olarak ülkelerini terk etmeyi düşünüyor Arap gençleri. Lübnan gençlerinin yüzde 77’si, Libyalı gençlerin yüzde 69’u, Yemenlilerin de yüzde 66’sı bu düşüncede.

Şaşılacak bir sonucu da paylaşayım:

Gençlerden “Ülkemden memnunum, ayrılmayı düşünmüyorum” diyenler Suudi Arabistan (yüzde 94) ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde (97) yaşayanlar. Arap gençleri “Hangi ülkede yaşamak istersiniz?” sorusuna cevap olarak ilk sıraya BAE’yi (yüzde 46) koyuyor, sonra ABD’yi (33).

Ertuğrul Özkök’ün izinden giderek, keşke ben de “Eminim ASDA’A BCW tarafından yapılmış bu anket çalışmasını Hakan Fidan görmüştür” diyebilsem.

Türkiye’nin 2002 sonrasında kendini örnek ülkeye dönüştürmesi o gençlerin zihinlerini etkiledi.

Daha sonraları ‘yeni Türkiye’ tablosu ile tanışıldı ve bu defa da Ortadoğu’da devletleri yönetenler ülkemizden etkilenen gençlerin zihnini değiştirmek için harekete geçtiler ve bunda başarılı da oldular.

Ülkemiz ‘dost’ listesinden çıkarıldı ‘düşman’ listesine taşındı. Ambargolara muhatap olunacak bir ülke sayılıyoruz.

Buna karşılık, geleneksel olarak ‘düşman’ listesinde bulunan, oraya gidenin Arap ülkelerine alınmadığı İsrail ile yakınlıklar kuruldu; BAE ile başlayıp Bahreyn ile devam eden ve diğer Arap devletlerinin de anlaşma imzalamak üzere sıraya geçtikleri anlaşılan İsrail ‘dost’ durumuna geldi.

Garip değil mi? Garip, ama gerçek.

Vaktiyle Türkiye’ye imreniliyordu, şimdilerde Türkiye’den korkuluyor.

İyi bir şey mi bu?

Sanmıyorum.

Çok yakından Türkiye’yi ilgilendirmekle birlikte biz bu gelişmeleri sadece izliyoruz. Her şey bizim dışımızda olup bitiyor.

Suudi Arabistan’ın Washington BE Rima bint Bandar bin Sultan..

Her gün orada çıkan haberler ve yorumlar için izlediğim ‘Arab News’ gazetesinde kamu kurumlarında önemli konumları işgal eden kişilerin tanıtıldığı bir köşe var. Her gün bir kişi tanıtılıyor. O kadar çok iyi yetişmiş, eğitimli kadın yakın zamanda önemli mevkilere gelmiş ki, insan şaşırmadan edemiyor.

Suudi Arabistan’da oluyor bu. Yakın zamana kadar kadınlara araç kullandırtmayan ülkede. Şimdi uluslararası kuruluşlarda ülkelerini temsil eden Suudlu kadın yöneticiler var.

[Bandar’ın kızı Rima bint Bandar bin Sultan ülkesinin Washington büyükelçisi. Düşünebiliyor musunuz?]

Dünya değişiyor, en fazla değişimin yaşandığı bölge de Ortadoğu ülkeleri…

[Bizde ise… Şu örnek yetebilir: Bandar bin Sultan’ın al-Arabia kanalında üç bölümde yayımlanan mülakatının metni kanalın internet sitesinde; ancak o siteye erişim kısıtlanmış durumda. Erişilemiyor.

Ben bunları yazıyorum, ama dış politika yazısı olduğu anlaşılınca fazla okunmuyor. 

Ertuğrul Özkök yazmasa bütünüyle gözden kaçacaktı.

Kendisi teşekkürü, ona bilgi ulaştıranlar da tebriki hak ediyor.

ΩΩΩΩ

29 YORUMLAR

  1. “Daha sonraları ‘yeni Türkiye’ tablosu ile tanışıldı ve bu defa da Ortadoğu’da devletleri yönetenler ülkemizden etkilenen gençlerin zihnini değiştirmek için harekete geçtiler ve bunda başarılı da oldular.”

    Durum sayın yazarın söylediği gibiyse arap gençlerin zihninin değiştirilmesi o kadar da kötü bir sonuç doğurmamış anlaşılan:

    “Çıkış yolu olarak ülkelerini terk etmeyi düşünüyor Arap gençleri. Lübnan gençlerinin yüzde 77’si, Libyalı gençlerin yüzde 69’u, Yemenlilerin de yüzde 66’sı bu düşüncede.”

    Bunlara mim ya da lamelif nesli falan deniyordur heralde?

    • Arapça bilgin hiç yok anlaşılan. Yeni yetişen nesle ‘z kuşağı’ dendiğine göre Arap ülkelerinde elifba’nın son harfi denk getirilerek ‘ye kuşağı’ demek icabeder. İstersen iki kere olsun ‘ye ye kuşağı 🙂

  2. Yazıda bahsedilen araştırmada suriyeli gençlerin nereye gitmek istedikleri ya da hangi ülkede yaşamak istedikleriyle ilgili bir sonuç yok galiba?

    • Onu araştırmaya gerek yok sokağa bak anlarsın nereye gitmek istediklerini sokaklar hastaneler küçük isletmeler her mahallede bulunan sosyal yardım yani yardım dağıtılan ofisler onlarla dolu tabi yanlarinda burda doğan suriyeli bol miktarda bebelerde var

  3. “Vaktiyle Türkiye’ye imreniliyordu, şimdilerde Türkiye’den korkuluyor.
    İyi bir şey mi bu?”

    Evet iyi bir şey; bahsi geçen ülkelerin türkiyeden korkuyor olmasında ne kötülük var ki?
    Asıl o ülkelerin dostluğundan korkun!

  4. “Buna karşılık, geleneksel olarak ‘düşman’ listesinde bulunan, oraya gidenin Arap ülkelerine alınmadığı İsrail ile yakınlıklar kuruldu; BAE ile başlayıp Bahreyn ile devam eden ve diğer Arap devletlerinin de anlaşma imzalamak üzere sıraya geçtikleri anlaşılan İsrail ‘dost’ durumuna geldi.
    Garip değil mi? Garip, ama gerçek.”
    Neden garip olsun ki; küfür tek millettir!
    Öyle değil midir?

  5. [Bandar’ın kızı Rima bint Bandar bin Sultan ülkesinin Washington büyükelçisi. Düşünebiliyor musunuz?]
    Bunda şaşılacak ne var ki; yemin ederim oğlu yoktur da onun için kızı makam sahibi yapılmıştır!

  6. Burada üzerinde önemle durulması gereken nokta ortadoğuda yada araplarda halkın yüzde doksanlar oranında bir şeyleri tespit etmeye başlamış olmaları değil,
    Bile bile lades deyip bir kişinin iki dudağı arasından çıkan emirle yaşamaya devam etme, cumhuriyet demokrasi hak getire,
    islamı kurtaracaksınız diye illegal şam mam ordusu kurmaya kalkma, gazetecileri dünya tarihine not düşürecek dozda şiddetle cennete yolculuğa çıkarma,
    Herşeye rağmen koşa koşa yinede batılılardan vazgeçememe,
    Heleki birde deryaları aşmaya çalışarak gözlerini ufka dikmiş umut gibi segirtmeleri.
    Gözlerimi yasartıyor. Uzun bir süre daha kadına özgürlük, sonra sac baş, belki mini etek özgürlüğü ne bile geçerler.
    Süreç ne kadar uzarsa iktidar o kadar uzun sürer. Ha bu arada konsoloslar hep en baş ailenin bir ferdi olmaya devam.
    Bırak bu dış haberler gözümüzdende gönlümüzdende uzak olsun.
    İstemezük.

  7. Sn. F.Koru “Vaktiyle Türkiye’ye imreniliyordu, şimdilerde Türkiye’den korkuluyor” şeklinde bir tespitte bulunmuş.

    Türkiye Yavuz Sultan Selim zamanındaki gibi Ortadoğu, Mısır, Arabistan fetihleri yapabilecek durumda olmadığına göre “Neden korksunlar?” diye sormak lazım. Korkunun nedeni bu değil yani. Korkunun nedeni R.T.Erdoğan’ın siyasal İslamcı (İhvan) politikaları ile o ülkelerin iç işlerine müdahale etmesidir. Örneğin Mısır’da Sisi’ye ve Suriye’de Esad’a açıkça tavır alması gibi. Türkiye’de işlenen Kaşıkçı cinayetinde önceden hazırlıklı olup ses kayıtlarını tutması gibi.

    Türkiye’den korkulması sorununun ana nedeni R.T.Erdoğan’ın Arap ülkelerindeki İhvancı hareketleri açıktan veya el altından desteklemesidir. İhvancılar mı yoksa yerleşik rejimler mi daha çok haklıymış sorusunun dış politikada bir karşılığı yoktur. Kim iktidarda ise onunla muhatap olmak zorundasınız.

    Başka bir örnek İsrail Cumhurbaşkanına ‘One minute-Siz sadece öldürmeyi bilirsiniz’ denmesidir. Halbuki açıkça sahip çıktığı Hamas örgütünün kuruluş manifestosunda daha düne kadar “Amacımız İsrail’i yok etmek” yazıyordu.

    Yerli ve milli tankını yabancı motor (ve başka bir çok teknolojik parça) bulamadığı için yapamayan, ekonomisini yabancı sermaye ve dış borçlarla zar zor yürütebilen bir ülkenin kendisini bölgesel güç sanması nasıl açıklanabilir? Aklıma vaktiyle Saddam’ın Kuveyt’e girerse görmezden gelineceğine nasıl ikna edildiği sorusu geliyor. Aya insan indirmeyi başaran akıllar siyasette de bir ülkeyi dizayn etmeyi başarabiliyor herhalde diyorum. Eskisi gibi ABD ve AB ile iyi ilişkileri olan bir Türkiye varken Ortadoğuyu bu şekilde dizayn edemezlerdi, böyle bir şey ancak dik durduğunu sanan (Saddam, Chavez/Maduro, Ömer el Beşir gibi) liderler eliyle mümkün olabiliyor. Yani sazan sarmalı…

  8. (Abdullah Bey’e yanıt -DEVAMI)

    Deva çıkmasaydı, ben burada Saadet çağrılarımı sürdürürdüm.

    Deva çıktı. Hemen sattım Saadet’i. Kişisel hiçbir çıkarım yok. Ama, ben varımı yoğumu iktidara gelecek, o potansiyele sahip sivil toplumcu partiye yatırıyorum.

    Dindarlar ve Kürtlerin ensesinde boza pişirip durmak, bu ikisi üzerinden köhnemiş vesayetçi siyasal düzeni sürükeyip ayakta tutmaya çalışmak. . . Bu beni çok baydı. Bu nedenle demokratikleşemiyoruz, bu nedenle gelişemiyoruz, bu nedenle adalet gelmiyor bu topraklara, bu nedenle yoksullaşıyoruz. Bu söylediğime çok inanıyorum.

    Sık sık, ve kışkırtıcı bir dille, CHP’ye çakıyorum. Kendimce iyi ve doğru yapıyorum. Çünkü, CHP numaracı bir parti.

    İyi Parti iyi, ama MHP’ye göre ve karşılaştırmalı olarak iyi.

    Numaracı CHP ile MHP’ye göre iyi İyi Parti’den dişimizin kovuğuna sığacak şeyler çıkmaz.

    Böyle baktığım için, “Yahu Erdoğan iktidarı dururken CHP’ye çakmak olur mu? İş mi yani bu yaptığın!” yakınmalarını ciddiye almıyorum.

    Bir takıntım da, bu sekülerlik ve modernlik meselesi. Sanki çok şahane hayatlar sürüyoruz bu ikisi altında olunca. Bu da hikaye. “Ortada kol parmak kesen sofular, İslami Devrim Muhafızları yok. İran değiliz. Caz yapmayı bırak, hayatını yaşa!”

    Hiç gelemem buna. Modernlik şebekleştiriyor insanları. Şebekler yüzünden uyku uyuyamıyorsun evinde. Cıvık cıvık adamlar kadınlar, gece yarısı bilmem ne dinlemeyip dayıyorlar kulaklarına müziği. Çocuk üniversite öğrencisi. Sokak ropörtajcısına söylüyor: “Siyasetle işim olmaz abi! Başkasında şansını dene!” Daha bi ton rezillik, sahte insan ilişkileri, tarumar olan doğa, ağaçlar, hayvanlar. Harbi dindarların süküneti, mütevazilik çağrısı benim için değerli. Velahasılı, sn. Gayret’ın umduğu ya da varsaydığı kadar liboş değilim.

    Sizin Deva Partisi bilginiz size. Benim Deva Partisi bilgim bana.

    Deva Partisi’nde bana da yer var. Velev ki yok. m. Kemal aşkı yoksunluğu yüzünden çakıyor, muteber seçmen olamıyoruz.

    Niye dert edineyim ki?

    Tayland otobüsle 2,5 saat. Bir 8 saat de başkent Bangkok’a. Oyumu kullanır, sonra dönerim. Param varsa uçağa biner giderim.

    Yoksa siz benim bütün bu yorumları Deva’da bir yer kapmak için yazdığımı mı düşünüyorsunuz?

    • DEVA partisinde yer kapmak için yazdığınızı düşünmüyorum tabi ki. Fakat bu görüşlerinizle DEVA Partisine %0,1 (binde bir) oy kazandırırken %10 oy kaybettirirsiniz onu demek istiyorum.

      • Bu cevabı hak ettiniz Abdullah Bey: Deva Partisi resmi sitesine gidiyor, siteden, partinin “Amaç ve İlkeler” bölümünün de yer aldığı parti tüzüğü belgesini indiriyorsunuz. Sonra, 132 sayfalık Parti Programı’nı indiriyorsunuz. Ardından, Control+F tuşlarına basarak, “Atatürk”, “Cumhuriyet”, “Mustafa Kemal”, “Cumhuriyet Devrimleri”, “laiklik” sözcüklerini sırayla aratıyorsunuz bu resmi parti belgelerinde.

        İkinci ev ödeviniz de şu olsun: Yotube’de “Deva istanbul il başkanı” yazıyorsunuz. Medyascope.TV’deki yarım saatlik Gürol Ayan söyleşisini izliyorsunuz.

        Sonra da, bu konuda bana dönüyorsunuz 🙂

        Ben size, “Deva Partisi konusunda yüzeysel bir bilgiye bile sahip değilsiniz” diyorum.

        Dilerseniz konuşalım.

      • Kısa bir not düşeyim, Abdullah Bey. Deva Partisi’nin Atatürk’ün kim olup ne yaptığını tanımlamak, onu sevmek sevmemek gibi tasaları yok. Kuruluş amaç ve ilkelerinde, o 132 sayfalık parti programında kendisine, ilke ve inkilaplarına vs. tek bir atıfta bulunulmamış olması, ne bir Atatürk karşıtlığı, ne de Atatürk sevgisizliği imasıdır.

        Türkiye’yi bu türden yarasız ikilem ve tartışmalara takılıp kalmış zihniyetten uzaklaştırmak için kuruldu Deva Partisi. “2020 yılındayız. Artık geride kalmış olması gereken bu tür çekişmeleri bırakıp önümüze bakalım” çağrısı.

        Meselemiz evrensel demokrasi, üretim ve kalkınma, çağdaş bir hukuk ve yargı düzeni, çevresel sorunlar, toplumsal barışın inşası, çağdaş bir eğitim sistemi. . . Bunlara, ancak bugünün içinden bakarak çözümler üretebiliriz.

        Söylenen budur.

        Almanlar dönüp dönüp kurucu babaları K. Adenauer’e sormuyorlar bugün ne yapmaları gerektiğini.

        “Fransızların kurucu babası/babaları kim?” desem bilmezsiniz.

        “ABD’nin kurucu babaları kim peki?” diye sorsam, iki tane sayar durursunuz.

        Önümüze ve işimize bakalım.

  9. Geçen günlerde, mealen, benim RTE ile el sıkışmama ramak kaldığını söylediniz. Yorum sayfalarındaki metinlerinizin bütününü akılda tutarak, bunun dostane bir takılma olduğunu düşündüm. Bu metninizi de o niyet çerçevesinde değerlendiriyorum. İyi niyetinize güveniyorum. Tercihinizin, benimki gibi, dostane takılmalalarla renklendirilmiş, kuru ve duygusuz elektronik metinlere insani bir boyut kazandırılmış bir diyalog ve müzakere olduğuna inanıyorum.

    Dolayısıyla -ve bir kez daha:

    İlkesel açıdan, laiklikle bir sorunum yok. Türkiye’de yaşayan insanların da, bir soyutlama olarak, laiklikle bir sorunları olmadıklarını biliyorum. “Benim laiklikle bir sorunum yok, kimsenin de laiklikle sorunu olmasın” demenin pratik bir yararı yok.

    Ezber bozucu olmak gerekiyorsa, ki gerekiyor, anlamı ve pratik yararı olacak şey, NASIL BİR LAIKLIK? sorusunu tartışmaya açmak. Yapmaya çalıştığım şeylerden birisi bu.

    Bunu yapmaya çalışıyorum. Çünkü, benim açımdan, “laiklik” denilen (ve bir soyutlama olarak, bir toplumbilim terimi olarak elbette ki bir olumuluğu ima eden) şey, Türkiye siyasal tarihinde, uzun onyıllar, dindar sosyolojiyi siyasal, kültürel, ekonomik alanların dışında tutmanın bir aracı olarak kullanıldı. Bunun tartışılmasının, bunun görülmesinin, bunun itiraf edilmesinin, farklı sosyolojilerin tanışıp konuşur hale gelmesi açısından elzem olduğuna inanıyorum güçlü biçimde.

    Benzer biçimde, içeriksizleştirilmiş, içerik yerine ilkesizliğin faydacılık ve fırsatçılığın, hamasi bir lumpenliğin ikame edilmiş olduğu bir milliyetçiliği ülkenin önünde ciddi bir ayak bağı olarak görüyorum.

    Bu yorum sayfalarında kimseye şirin görünmek gibi bir derdim yok, ama, sizi peşinhükümden sıyıracaksa, değerli ve çok saygın bulduğum Tarık Çelenk, Mümtazer Türköne, Yusuf Halaçoğlu, İ. Ortaylı gibi milliyetçi aydınlarla sorunum olmadığı gibi, Mümtazer Türköne ile bir yazışmanın daha da derinleştirdiği bir sevgi ve kardeşlik bağım var. (Onun geçen ay nihayet özgürlüğüne kavuşmuş olması dolayısıyla yaşadığım sevinci kendi içimde, kendi ritüellerimle yaşadım. Dramatik görünmek istemediğim için bunu kendime saklıyorum.)

    İçeriksizleştirilmiş, lumpenleştirilimiş bir milliyetçiliğin sonuçları, benim açımdan yeterince açık.

    M. Kemal’e sevgi ve saygıyla yaklaşan HER BİREYİN vesayetçi olduğunu söyleyip bunu ileri sürmüyorum. Kişiliğine ve donanımına saygı duymakla birlikte, buradaki Fatih Bey, Mim Bey gibi arkadaşların, M. Kemal’in ve M. Kemalciliğin temel önermelerini, vesayetçi siyasal sistemimizin mazur ve meşru gösterilmesini sağlamak üzere, bilerek ve ideolojik olarak kullandıklarını düşünüyorum. Sn. Mim Kürt düşmanlığını vatanseverliği ve Atatürk sevgisini alarak yapıyorö örneğin. Kısmen Fatih Bey’de de var bu. Ama, onunla olan temel ideolojik meselem, ince ve ama o oranda tehlikeli bir vesayet destekçiliği.

    Dünyaya ve Türkiye’ye bakıp anlamaya çalışırken, kimsenin kutsalını kutsal kabul etmeye razı gelemem. Kendi kutsalını başkalarına dayatmak, hem bir özgüven yoksunluğunun işaretidir, hem de bir aydın tavrı değildir.

    İnsanların M. Kemal üzerinden bir vatanseverlik testine tabi tutulması yanlış. Fikirlerle, karşı-argümanlarla gelelim birbirimize, çatır çatır müzakere edelim, tartışalım dünü ve bugünü.

    M. Kemal, benim için, eğitimini de aldığım siyaset bilimin konusu bir figür, başka da bir şey değil. Özal gibi, Lincoln gibi, H. Schmit gibi, Erdoğan gibi, Lenin gibi. Ben kendimi kendi havuzunda oynayan amatör bir toplumbilimci sayıyorum. Hoşuma gidiyor böyle olduğumu düşünmek. Ciddiye alınır ya da gülünüp geçilir. İnanın umurumda değil. Şu veya bu siyasi figüre işin içine duyguları karıştırarak yaklaşmak (nefret, kin, mübalağalı bir sevgi veya saygı, vs.) entelektüel bir tavır olmadığı gibi, ciddiye alınır bir tavır da değil.

    Her muktedir (iktidar aygıtını ele geçirmiş kişi ve kadrolar), kendi tarihsel anlatısını yazar, okullarda okutur. Hepsi yapmıştır bunu. Erdoğan’ın böyle bir enetelektüel kapasitesi olduğunu düşünün bir an. Otursun bir tarih kitabı yazsın, başlığını da “Şahsımla geçen yıllar” koysun. Oturup A. Gül ve diğer onlarca figürü nasıl partiden tasfiye ettiğini anlatmayacaktır herhalde. Ya da, D. Bahçeli ve milliyetçilik hakkında bir dönem ne söylediğini, daha sonra ne söylediğini, veya, mutlak iktidarı şahsına vermeleri halinde doları yere gömme sözü vermişken doları nasıl uçurup ekonomiyi nasıl duvara çaktığını anlatmayacaktır bizlere kitabında.

    Tasfiyelerden M. Kemal muzaffer çıktı. K. Karabekir muzaffer çıkmış olsaydı, okullardaki tarih kitapları başka olurdu, siyasal tarihimiz farklı akardı. Bu kadar basit.

    Devlet iktidarını kontrol eden ve o iktidardan yararlanan yapılar var. Bu yararlanma halini sadece zenginlik olarak düşünmeyin. Kültürel hegemonya kuruyorsunuz. Sizin terchinize uygun müzikler çalınıyor ya da popüler oluyor. Sizin sevdiğiniz yazarlar, şairler okunuyor. Nizamiye kapısından içeri sizin makbul gördüğünüz insanlar girebiliyor vs. Bütün bunlarda da bir tatmin, bir haz var.

    Kahraman Türk ordusu. Güvencemizin teminatı Türk ordusu. Ordumuzu sevip kollayalım. . .

    Ben, açık biçimde, “Ne münasebet” diyorum. Pek çoğunuzun inandığının aksine, Türk ordusu, çıkar ilişkilerinden, çıkar çatışmalarından, kıskançlıklardan, tahammülsüzlüklerden ari değil. Böyle çocuksu ya da kurnaz iddiaları ciddiye almamı beklemeyin benden. Güvenlik bürokrasisi her zaman çetin rekabetlerin yaşandığı bir alan.

    Balkan savaşlarının yaşanmış olduğu biçimde yaşanmış olmasının ana nedenlerinden birisinin ordu içindeki siyasallaşma olduğunu söylemeyen tarihçi mi var? Sağ entelektüel de, sol entelektüel de söylüyor bunu. Söylemiyor mu?

    Nihayet iktidara gelen İttihat ve Terakkiciler, İstanbul’un aşure ya da pilav ustaları mıydı?

    Benim siyasete ilişkin tavrım basit: “Parayı verren düdüğü çalar.” Ciddi söylüyorum. Kim bastırırsa parayı, ben ona döner onun borozancısı olurum.

    Duymak istediğim basit: “Ben sivil toplumu ve sivil siyaseti temsil ediyorum. Gel bana kapılan.” Benden beklenen iki ise, ben gönüllülükle üç verir, o siyasi parti için saçımı süpürge yaparım. Solculuk militanlığım düzeyinde Erdoğan ve AK Parti militanlığı yaptım, dayak yedim. Evimin mutfağını Rabia afişleriyle de donattım. Doğruyu yapmış olduğumdan en ufak bir kuşkum yok.

    Erdoğan partiyi teslim aldı, su koyuverdi. Hemen Saadetçi oldum. Aynı nedenle. Bu da yanlış değildi.

    Saadet’in üzerinde, vesayetin zorla giydirdiği, toplumda geniş kabul gören bir algı var. Bu ağır bir yük Saadet üzerinde. Yanısıra, o yükten kurtulmasını daha da zorlaştıran bir ak saçlılar sorunu var partide. Bunu aşmaya çalıştı gençlere yol açarak. Şu İstanbul Sözleşmesi meselesinde bir çuval inciri berbat etti ak saçlıların ağırlığını koymasıyla.

  10. Yazı dış ilişkiler özellikle ortadoğu olunca heyecanla okudum. Ama yazının sonunda verdiğiniz linke tıkladım ama yasaklanmış. Şaşırdım. Neden acaba? E hadi ülke vatandaşı olarak bizim ulaşmamiz istenmiyor mülakata. ama inş gerekli birimler ulaşıp bilgi sahibi olup yorum yapıyorlardır. Acaba bae ve diğer arap ülkelerinde de bizim siteler yasaklanmış midir?

  11. Sayın Koru nun satırlarından alıntı:”Ertuğrul Özkök’ün önceki gün yaptığı büyük bir fedakarlık.

    Kendisine ulaştırılan bilgiler ve fotoğraftan çıkardığı sonuçları aynen aktarıyorum:

    “Bu üç gelişmeyi art arda yazınca benim şahsi görüşüm şu:

    BİR: Ortadoğu’da bizim dışımızda çok güçlü bir yeni oluşum meydana geliyor.

    İKİ: Arap-İsrail-Filistin ilişkilerinde yeni bir gerçekçilik iklimi doğuyor.”

    ÜÇ: Türkiye bu karede çok yalnız kalmış görünüyor. Bu da Akdeniz ve Ortadoğu’da karşımıza çok güçlü bir ‘anti-Türkiye’ cephe çıkarabilir.Soru:Türkiye dışında güçlü bir yeni oluşum çıkyor,anti Türkiye cephesi çıkyorsa;Türkiye yanlızlaşmıyor mu?Türkiye,dost üsteüne dost kazandı,Türkiye saygınlık üstüne saygınlık kazandı da biz mi bilmiyoruz?

  12. Ben sn. Koru’nun yazısından şunu anladım:

    Ortadoğu’nun Arap ülkelerindeki genç kuşaklar, geleneksel (ya da alışılagelmiş), dinsel inanç merkezli anlatıların ve geleneksel gündelik yaşam pratiklerinin ötesinde beklentilere sahipler. Pek çoğunun Internet erişimi var, hayatın diğer ülkelerde nasıl yaşandığından haberdarlar. Türkiye, AK Parti’nin ilk dönemlerinde sahip olduğu görüntüyle, Arap gençlerinin dönüp baktıkları, olumlu izlenimler edindikleri, lu veya bu oranda imrendikleri model ülke oldu -en azından hatırı sayılır büyüklükte bir kısmı için.

    Arap baharı adı verilen, dramatik ortaya çıkış sürecinin ardından sönümlenmiş gibi görünen, gençlerin ön planda oldukları dönem, Arap ülkelerindeki iktidarlar ve devlet yöneticileri açısından uyarıcı ve uyandırıcı oldular. İrili ufaklı, çeşit çeşit elektronik aygıt ekranından Arap gençlerinin zihin ve duygu dünyasına akan modernliğin basıncı karşısında bir şeyler yapmak zorunda olduklarını düşündüler. İslam’ın gündelik yaşamda temel anlatı olduğu, Filistin davası, Yahudi karşıtlığı gibi geleneksel temalar üzerinden formüle edilen Arap dünyası/Batı dünyası karşıtlığı, alışılageldik toplumsal yaşama ve siyasal düzene eskiden olduğu ölçüde rıza üretmiyordu -ya da bir zaman sonra riza üretemez hale gelecekti.

    Arap gençlerinin varlığından haberdar oldukları Batı dünyasındaki hayatların çekiciliğini kırmak için, modernliğin gençlerin arzu edilir buldukları kimi imalarına izin verilebilirdi. Kadınların S. Arabistan’da olduğu gibi, kadınların otomobil sürmelerine izin verilebilir, bunların futbol maçlarını stadyumlarda canlı olarak izleyebilmeleri sağlanabilirdi. Kamu yönetiminde kadınlar da yer alabilir, bunların görünürlüğünün önü açılabilirdi.

    Batı dünyası/Arap dünyası gerilimi üzerinden yol almaya devam etmek pek akıllıca görünmüyordu. Arap gençleri, kendilerini, Araplıkları ve dinsel inançları dolayısıyla dünyadan kopuk, ondan küçük bir evrenin parçası olarak hissetmek yerine, bu ikisini koruyarak, dünyanın bir parçası olarak hissedebilirlerdi kendilerini. Bunun etkin ve kestirme yolu, Filistin davasını bir kenara koyarak yepyeni bir İsrail politikası ve algısı idi.

    Böyle bir Arap gençliği dünyası resimde, bugünün Türkiye’si, on yıl önce olanın aksine, modernliğin kışkırtıcı ve ayartıcı imalarını sergileyen ülke gibi görünmüyor artık.

    Aksine, Arap yöneticilerin de sistematik olarak köpürttükleri Türkiye algısı, Mısır’da İhvan’ın (Müslüman Kardeşler) destekçisi, İhvan’ın yönetici kadrolarını ülkesinde ağırlayıp barındıran, Suriye’de selefi cihatçılara arka çıkıp onlarla iş kotaran, Sudan’da Müslüman Kardeşler’in Sudan kolu olan Ulusal İslami Cephe’nin de desteklediği askeri darbe ile işbaşına gelen Ömer Beşir’in (iktidardan düştüğü güne kadar) destekçisi ve hamisi görünen bir ülke. Dahası, Arap ülkelerinin iş işlerine müdahale eden (‘saldırgan’), İran’la gerilim yaşamaktan özenle kaçınan, Batı ittifakından uzaklaşıp demokrasi özürlüsü Rusya-Çin eksenine kayan bir ülke. Batı dünyasında sorun yaşayıp gerilime sürüklenmediği ülke kalmamış gibi. . .

    Bu resim, Türkiye’yi yalnızlaştıran, askeri gücünü sonuç alıcı kılmanın aracı olan diplomatik gücünü dumura uğratan arzu edilmez, kaygı verici bir resim.

    Özkök’ün önüne, kendisini kaygılandırıp o yazıyı yazmasına vesile olan bilgileri kim koydu?

    Bu, yanıtını bilmediğim önemli bir soru.

    Peki o bilgileri onun önüne koyup dikkatine sunanlar neyi önerir görünüyorlar?

    Bu sorunun yanıtını alabiliyoruz yazıdan:

    “Bu karşı cepheye karşı hâlâ yanında olabileceğimiz tek ve etkili güç olarak da Avrupa Birliği kalmış görünüyor.”

    Peki bu Özkök’ün kendi kişisel çıkarsaması mı?

    Erdoğan, tenis topu gibi oldu.

    Geri adım atıp Yunanistan’la gerilimi düşürüyor. En üst perdeden ağız dalaşına girdiği Macron’la masa kuruyor, Avrupa Birliği’ne doğal gaz rezervleri üzerinden hep birlikte Avrupa Birliği’ni yeniden inşa etmeyi öneriyor.

    Pat!

    Bir anda S400’leri soktuğu yerden çıkarıp katar halinde test eidlecekleri Sinop’a uğurluyor! Yeniden Yunanistan ile navteks dalaşına giriyor.

    Pat!

    Kıbrıs’ın gözde mahallesi Maraş’ı açıyor!

    Pat!

    Alavere dalavere ile Kıbrıs seçimlerine müdahil oluyor, hiç haz etmediği mevcut cumhurbaşkanının başını yemeye çalışıyor!

    Sanki bir yerlerde birtakım filler fena halde tepişiyorlar.

    Biden ile Trump arasındaki en az 10 pıuanlık makas kapanmıştı Trump koronayı kapmadan önce. Şimdi yine 10 puanın özerinde Biden leyhine açılıverdi. Benim pek ihtimal vermediğim şey olacak, Biden kazanacak gibi. Üstelik, Temsilciler Meclisi’nin yanısıra Senato’da da çoğunluğu ele geçirebilecekleri söyleniyor Demokrat’ların.

    Bizdeki filler kapışması bahsinde ben nohutlarımı hangi file basacağımı bilyorum.

    O yüzden zaten aylardır, “Hadi bir yandaş arkadaş çıksın da 2021’de erken seçim olmayacağını söylesin!” diye üst perdeden müneccimliğe soyunuyorum.

    2021’de erken seçim.

    Ebelek gübelek bir geçiş dönemi. Muhalif partiler arasında şöyle yapalım böyle yapalım, CB sistemi yerine bunu koyalım, sen az ben çok alayım, sadece Demirtaş’ı mı salalım, yoksa alayını mı, muhabbetleri.

    Sonra 2023’de Deva’nın tek başına iktidarı.

  13. Son yıllarda Anti Erdoğan nizm hasıl oldu neden acaba?
    Örnek Arabistan ambargo uygulamaya başlamış neden acaba ? Kaşıkçı cinayetindeki rüşveti kabul etseydi acaba uygulanirmiydi ?
    Bir zamanlar da Irak lideri için haberler yayınlıyorlar di ( iki lideri karsilastirdigim anlaşılmasın sakın) sonra ne oldu yaptıkları haberler gercekmiydi ?
    Neden sürekli Erdoğan a yukleniyorlar gerçekten neden?
    Dış politikadaki yanlışlar ayrı onları da başka zaman açıklarız.
    Herşeye batı yayın organları algısıyla bakılırsa olacak olan budur .kimilerimiz ona karşı Makrona bile hak veriyor .Hani içimizdeki İrlandalılar lafı gibi

    • Erdoğan’a şarlayan ne istiyorsa alıyor da ondan. Putin şarladı, sattı S400’leri. ABD şarladı, gömdü S400’leri bir yere. Macron şarladı, çekti Oruç Reisi limana, diplomasi masası kursak da oturup bi konuşsak moduna geçti. Erdoğan’da şarlıyor onlara elbette. Ama, tam da siz yedi düvele bilmem ne masalına inanasınız diye.

  14. Sayın koru dış poltika yazıları okunmuyor görüşünüze katılmıyorum bilhassa ilgiyle okunuyor mesela sizin yazılarınız bana bir süredir zevksiz geliyor halbuki çok derin yazılar yazardınız

  15. AZERBAYCAN’a BÜYÜK GEÇMİŞ OLSUN ! Evet, bu gün akşamdan sabaha maalesef büyük bir sürpriz gelişme meydana geldi : Bu gün saat 1200 itibarıyla ateşkes uygulamasına geçildi ve bu iş BURADA BİTTİ ,Azerbaycan’a da geçmiş olsun ! Şu an itibarıyla ne aldıysa o karı olacak , gerisi boştur ! Rus ayısının buraya kadar sesini çıkarmamış olması bile bir nimetti ama ne yazık ki o fırsat kullanılamadı , yazık oldu ! Aradan tam 10 koca gün geçti ,Karabağın dışında , işgal altındaki Azeri toprakları bile tam olarak kurtarılamadı . Oysa İsrail 1967 deki 6 gün savaşlarında ortalığı toz duman etmişti ! Ne diyelim, inşallah masada birazcık bir şeyler koparabilirler ! Herkese selam ve saygılar.

  16. Yıllardır dost olanların, birden bire ve hiçbir sorun olmadan dostluklarını bıraktıklarını söylemek; hem aymazlık hem işgüzarlık hem de hedef saptırmak olur.Sorun yoksa neden dostluklarını bıraksınlar?Erdoğan ve yandaşlarının kendilerini kaf dağında görüp, dışladıklarına karşı kindar olmaları,kin ve intikam politikası gütmeleri buna etken olamaz mı?Kendilerine bakmadan başkasını eleştirip erdemli olmaya davet eden bir siyasi anlayış, iç ve dış ilişkilerde ne kadar başarılı olur?Sadece kendilerini seven,sadece kendilerini kusursuz gören bir zihniyet ile dostluk sağlanamaz.Dış ilişkilerede diplomasiyi devre dışı bırakan ve küçümseyen,askeri güce dayanan bir dış politka güden Erdoğan ın dost kaybetmesine şaşırılmaz.Mavlana bu konuda şöyle diyor:”Öfke rüzgâr gibidir.Bir süre sonra diner.Ama,birçok dal kırmıştır bile.”Aynı konuda Mevlana yine şöyle de demiş:”Elbette biz biliriz,lâfı en inceden dokundurup,içini acıtmasını.Lâkin kıyılıyoruz,ama kıyamıyoruz sevdiklerimize.”Şu darbı meseli bilmeyen yoktur herhalde:”İğneyi kendine,acıtmazsa çuvaldızı başkasına batır.”Hele kendi kusurları ve art niyetleri dağları aşmış iken;başkasına erdemli davranma çağırmak ne kadar gülünç olur.Erdoğan ın yıllardır yaptığı bu değil mi?Ey filan,Ey fişman!vs. vs uzayıp gidiyor.Şu ayet, ne kadar bam teline dokunmuş dersiniz?”Siz kendinizi unutarak diğer insanlara iyilik yapmayı ve erdemli olmayı mı emredersiniz, hem de Allah’ın kitabını okuyup durduğunuz halde, siz hiç aklınızı kullanmaz mısınız?”(Bakara suresi,44.ayet).Dünyanın, Erdoğan Türkiyesine karşı tutumlarının olumsuz olmasına şaşamak gerekir.Saygılar.

  17. Yok yok Hocam, yazınızı sonuna kadar okudum ! Okudum okumasına da ‘ bu kampanya bizi aşıyor be ‘ Hocam .Hocama ve herkese selam ve saygılar .

  18. “Her şey bizim dışımızda olup bitiyor.”
    sahsen sozde arap baharinin turkiye ile baglantisini neye dayanarak yapiyor yazar bilmiyorum ama direkt bi baglanti goremedim hayal disinda.
    ne misir da ne libya da ne suriye de ne diger yerlerdeki hareket ve olusumlar turkiyenin -bir iki siyasinin ve gasteci ile- ornek gosterilmesi ile-hayal kurmayin- direkt bir alakasi yok.
    evet hersey bizim disimizda olup bitiyor -(idi) simdi -iyi yada kotu-azicik tuzumuz biberimiz var hepi cogu o kadar 🙂

    • Öncelikle, sizin yazınızdan, ertuğrul özkök’ün, türkiyenin dünyada yalnızlaştığını anlayabilecek zekaya sahip olduğunu öğrenmiş oldum.
      – Eğer biraz daha düşünürse, can azerbaycanın, putinin “kafamı bozmayın barışın” sözü üzerine ermenistan hemen barışıp, türkiyeyi masa dışına ittiğini bile anlayabilir.
      – Kılıçdaroğlu, bahçeliye, ülkeyi seviyorsa ülkeyi seçime götürmesi gerektiğini söylemiş.
      – Böyle muhalefet olursa bahçeli gibi de vatansever olur.
      – Kılıçdaroğlu, hala, mhplilerin koltuklarını, iktidar nimetlerini herşeyden çok sevdiğini anlıyamamış. Olmaz olsun böyle muhalefet lideri. (bernar beyden alkış bekliyorum)
      – Oysa mhpliler, çinden gelecek para için esir türkleri bile sevmezler.
      – Aslında uygurları dövecekler ama, geçen sefer çinli diye yanlışlıkla uygur dövmüşlerdi, şimdi de, uygur dövmek isterken yanlışlıkla çinli döveriz diye korkuyorlar. Sonra, iktidar nimetleri azalabilir. Kılıçdaroğlu böylelerine “ülkeyi seviyorsan” diyor. Ülkeyi sevseler ülkenin batmasına destek vermezler.
      – Biliyorum, ülke sorunları fehmi beyin ilgisini pek çekmiyor. arapça ve ingilizce bildiği için, arap ve ingiliz dünyasındaki gelişmeleri takip etmek daha bir ilgisini çekiyor.
      – ama ülke kan ağlıyor.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız