İktidarı ve muhalefeti ‘hayal’ eksenli olarak irdeleyecektim, yazım bir hasbihale dönüştü…

34
Piet Mondrian’ın bir eseri, 1942-1943..
Reklam

Kolumdaki bir ağrı sebebiyle kendimi gösterdiğim doktorun “Uyku yapabilir” uyarısıyla yazdığı ilaç gerçekten de bir-iki gün gece uyuma saatlerimi uzattı; yazılarımın her zamankinden daha geç okurlara ulaşmasının sebebi o ilaçtır. İlacın dozu da arttığı halde son günlerde yeniden eski rutine dönmemin sebebini ise bilmiyorum. 

Döndüm ama.

İnsan vücudu ve onu kullanan beyin gerçekten muhteşem.

Yatmadan hemen önce dikkatim Sedat Peker’in son mesajlarına çekildi. Külliye’de ve AK Parti’de görevli birine yönelik ifşaatlarını bir ileri merhaleye taşımış, adamı resmen pazarlamacılıkla suçluyor.

Kadın pazarlamacılığıyla.

Ben ‘kadın pazarlamacısı’ diyorum, ama o bunu Türkçemizdeki esas karşılığı sözcükle ifade ediyor.

Suçlanan kişi vaktiyle siyasi hayatımızda çok etkili bir sol siyasetçiye yakınmış; videolarıyla ve mesajlarıyla ülkeyi temizleme iddiasının sahibi, son açıklamasıyla, uzun süredir sağlık sorunlarıyla boğuşan o siyasetçiyi ve sevenlerini rahatsız edecek ifadeler kullanmakta.

Baltayı taşa vurma durumu.

Reklam

Ya da bu tür vakalarda sıkça rastlanan, gördüğü müthiş ilginin etkisiyle vücut-beyin arasındaki ilişkinin insanı düşürdüğü denge sorunu. 

Etrafta aynı sorundan muzdarip pek çok insan var, Sedat Peker de onlar arasına katılmış oldu.

İddia ve ithamlarına şimdiye kadar suskun kalan muhatapların bekledikleri de bu olmalı. Nasıl olsa güvenilirliğini sarsacak bir hatayı kendisi yapar diye beklemiş olabilirler.

Hata yaptı işte.

Bakalım hatasında ısrar mı edecek, yoksa onu telafi edebilecek bir zeka kıvraklığı gösterebilecek mi?

“Devlet nerede?” yerine, muhalefet nerede, gazetecilik nerede?

Muhalefetin, bu arada eli kalem tutan muhaliflerin üzerinde düşünmeleri için bu durum bir fırsat.

Sedat Peker kendisinin birebir tanığı olduğu pek az ayrıntı anlattı; videolarında ve mesajlarında gündeme taşıdığı konuların büyük çoğunluğu, aslında muhalif partililer ile dikkatli gazetecilerin bildiği, bilmeseler bile kolayca elde edebilecekleri bilgiler…

Reklam

O iddiaları siyasetin diliyle ifade etmek muhalif siyasetçilerin görevidir.

Muhalif kalem ve ağızlara düşen ise, ülkede olup biten yanlışları araştırıp dört başı mamur bir biçimde kamuoyuyla paylaşmaktır.

Muhalefet partilerine düşen görev bu. 

Gazetecilik de bunun için var.

İktidara muhalefeti, kendisine ters davrananlarla hesaplaşmak için cihat bayrağı açmış bir kişiye bırakmak doğru değildi. 

Umarım, yaptığı hatayı telafi etmeye yarayacak daha önemli -kendisinin şahsen tanığı olduğu- ifşaatlarla yoluna devam eder Sedat Peker.

Yine umarım, ‘muhalif’ bilinenler kendi görevlerini hatırlayıp ellerinden gelenin en iyisini yapmanın yollarını bulurlar.

Ben neyim ve Kanal İstanbul ne?

Geçen gün muhalif bir TV kanalında çok izlenen bir programı başarıyla sürdüren eski bir dostla birlikteyken, bana, sürekli davet ettiği halde programına katılmadığım için serzenişte bulundu. Haklı; normal şartlarda, eskiden olduğu gibi, davetine şimdi de olumlu cevap vermeliydim. Vermedim.

Ancak ben de haklıyım. Çünkü kendimi eskiden olduğu gibi sıklıkla televizyon ekranlarından insanlara seslenecek bir durumda görmüyorum. 

Her gün yazıyorum, sağolsunlar, hiç de küçümsenmeyecek sayıda bir grup insan da yazdıklarımı her gün okuma zahmetine katlanıyor; ancak ben yazılarımı eskiden olduğu gibi geniş kitleler için değil, kendim için yazıyorum. Bunu o dostuma da söyledim.

Gazete yazarı değilim artık, blog yazarıyım.

Blog yazarları olarak yoluna devam eden meslektaşlardan bazıları YouTube üzerinde açtıkları kanallardan görüntülü yayın da yapmaktalar; benim de içimden onlara katılmak geçmiyor değil, ancak yine de kendimi tutuyorum.

Yeniden gazete yazarı, televizyon programcısı veya yorumcusu olmayı hayal etmekle yetiniyorum.

Şimdilik. 

Ne zaman ‘Deniz Türküsü’ şiirini okusam Yahya Kemal’in de ömrünün bir döneminde benim bugünkü hislerime benzer bir ruh hali içerisinde bulunduğunu düşünürüm.

Özellikle de şu mısraları:

“Çıktığın yolda, bugün, yelken açık, yapyalnız, / Gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervâsız, / Yürü! Hür mâviliğin bittiği son hadde kadar!… // İnsan, âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.”

Ne diyor, görüyorsunuz: “İnsan, âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar.”

Kanal İstanbul çoğumuza müthiş kötü ve sakıncalı bir proje olarak görünüyor; onu öyle görenlerden biri de benim. Dün, projeyi eleştirip kendileri iktidara geldiklerinde onun için yapılan masrafları ödemeyeceklerini söyleyen muhalefete, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Söke söke ödersiniz” cevabı verdiğini işittiğimde irkildim.

Proje devlet adına yapılan anlaşmayla müteahhitlere verileceği için uluslararası tahkime gidilirmiş; tahkim zorla ödettirirmiş…

Kötü bir savunma. Projeyi üstlenmeye hazırlanan müteahitleri ürkütebilir de.

Ancak üzerinde biraz düşününce bir gerçek kafama dank etti.

‘Kanal İstanbul’ zaman içerisinde Tayyip Erdoğan’ın ‘hayali’ haline dönüştü; Cumhurbaşkanı olunca, başka hayalleriyle birlikte onu da hayata geçirmenin peşinde o.

Muhalif bilinenlerin eksiği de bu işte: ‘Hayal’ eksikliği…

‘İktidarı sonlandırmak’ amacı her şey olur, ama ‘hayal’ yerine geçmez.

ΩΩΩΩ 

Reklam

34 YORUMLAR

  1. Valla nurdan abla şu yazdıklarınıza bakınca “Cahil halklar, genelde hırsız ve sahtekarlara çabuk inanır. InşAllah her istediğınızı yazacak ortama yakinda ka uşursunuz. Bizlerde siziden öğrenmeye devam ederiz.” herbişeyi öğrensen bile şu imlanı hayatta düzeltemeyiz benden söylemesi…

  2. Yorumcu arkadaşlardan cemal bey her ne kadar birbirinize sataşıp durmayın dese de bugün matrakçı arkadaşın paylaştığı, büyük ihtimalle ayder yaylasında yaşanmış salıncak fıkrasından sonra bir çift kelam da biz etsek olur heralde:
    Yorumcularımız arasında atlet külot koklama bağımlısı gülenist/fetişistler bulunduğu gibi zaman zaman belden aşağı muappet ehli de uğramıyor değil ortamımıza.
    Sn.bernar da iyi hatırlar, vaktiyle fkt(fatih kemal türk) rumuzlu bi elemanla kadın don lastiğinden tutup çekiştirmeli nice derinlikli fıkralar paylaşıp durmuşlardır burda; neşeyle, keyifle…
    Nitekim daha dün enderle bernar hoca arasında sürüp giden düzeyli ama naif devlet tartışmasına devleti “icabına bakılması gereken güzeller güzeli bir şuh” benzetmesiyle katılan yk, engin hayal gücüyle bizim uğur beyden hiç de geri kalmadığını göstermiş oldu…
    Bugün ise didem hanımın doğrudan kadın pazarlamacılığı ya da beyaz/siyah kadın ticaretine dalmasıyla mevzu hepten çığırından çıkacağa benzer, çünkü;
    başta devlet olmak üzere(devlet bey değil, devlet aygıtı) birçok meselede hemfikir olduğu bernar hocanın mukim bulunduğu tayland bu işlerde(özellikle fuhuş turizminde) öne çıkmış bir destinasyondur!
    Sektörel durumun iyice anlaşılması açısından kendisi kimi ayrıntıları da bizimle paylaşacaktır mutlaka???
    Tüm bunlar yetmezmiş gibi bizde de son günlerde adı çıkan firari “iş”adamının cinerin bayan yazarlarını da kafaladığı/portföyüne kattığı ortaya çıkınca nagehan(aniden) hepsi de izne ayrılıp sırra kadem bastılar…
    Malum ege sahillerimizde sezon çoktan açıldı, oteller şimdi lebalebtir!!!!
    Devlet büyüklerimizin tırnak arasında kir arayanların bulamayınca, şimdi de onun bunun bacak arasından siyasi fırsat devşirme çabası ne kadar hazin, ne kadar tiksinç!!!!


  3. Yazacak, aktaracak,….
    O kadar çok şey var ki
    Nereden başlamalı?
    Vakit! o kadar dar ki!
    ….
    Kayıpta bir noktayız!
    Rehbersiz bir tip gibi,
    Uzun ince bir yol bu,
    Dosdoğru bir ip gibi!

    Çağları arşınlayıp,
    Bugünlere gelelim,
    “Akıl*İman Sentezi”!
    Bu rehberdir görelim!

    • Nefsten, nefs kontrolünden bahsedip duruyorum. Herşeyin içinde bu var; değeri insan kadar. Bütün sorunların temelinde kontrolsüzlük var. DiNin temel konularda insana bir balans ayarı olarak pek bir rolü kalmayınca ETNİK NEFSler ŞAHİNleşir. Sorunla karşılaştıkça içinde bulunduğu bütüne karşı radikalleşmeye kadar gider işler. Etnik nefse balans ayarının en etkin şekli “Akıl*İman Sentezi”dir. Her sorunun halli için de en etkin yol budur. Fetih’in başarılmasında olduğu gibi Kurtuluş Savaşı zamanında bu araç olarak mevcuttu, Fatih’in başarısında da M. Kemal Paşamızın Kurtuluş Savaşındaki başarısında da bu aktif rol oynadı.

      Bir diğer örnek, Kanuni’nin döneminde de bunun rehberliğiyle faydalı işler başarıldı (biri kahvehanelerin kitaplıkları da barındıran, insana hitap eden konuların “hasbihale dönüştüğü” entelektüel mekanlar olarak topluma sunulmasıdır). Dosdoğru yön buydu. Gelişmeler birbirini izler, arkası çorap söküğü gibi gelirdi. Ancak, sonradan olmayacak dualara “amin” diyeceklerin eline geçti dümen ve “Akıl*İman Sentezi”yle ilgisi olmayan işler yapıldı (kötü amel ve iman bir aradayken topluma faydalı işler çıkmaz, adı sanı Osmanlı olsun ne farkeder?).

      Neticede geldik “Kurtuluş Savaşı” dönemine. Can derdindeyken “AKIL” başa gelir. “İMAN” ise kristallenir. Daha doğrusu, “İMAN”ın AKLI BAŞINA GELİR. “AKIL” da “İMAN”a GELİR, “Allah’a aidiyeti”nin şuuruna varır ki bu devasa bir kaynaktır. Kurtuluş Savaşında milletimiz bu kaynaktan beslendi. M. Kemal Paşa önderliğinde, Allah (c.c.), Fetih ile görevli kıldığı millete bir şans daha verdi. “Akıl*İman Sentezi” rehberliği aktive olduğu için başarılı olundu (Allah razı olsun başarıya vesile olan tüm şehit ve gazilerimizden). Ancak, ne yazık ki daha sonraki aşamada M. Kemal Paşamız, Atatürk madalyasıyla biraz rahata erince “Akıl*İman Sentezi” rehberliği terkedildi (sırt çevrildi). Oysaki yok olmaktan kurtulmuş bir ülkenin aynı momentum ile motivasyonu ve ihyası, bir bütün olarak bekası için asıl o noktadan sonra sadık kalınacak peşinden ayrılmayacak bir rehberdi “Akıl*İman Sentezi”. İtirazı olan!?

      • Sayın hk, benim doğrudan bi itirazım olmaz ama ufak bir katkıda bulunabilirim mevzuya:
        Dünyada bir roma imparatorluğu vardı iki bölündü, yarısı öldü yarısı(bizans) bize kaldı…
        Hunlardan beri yerin altını üstüne getirdik, yetmedi yaran göktanrımızın sancağını alemde köşe bucak gezdirdik!
        Dünyayı taksim ettik yönettik, boyunlunun boynunu vurduk diz çöktürdük, düşenin elinden tuttuk nicesinin; efendi türk efendilik etti, efendilik öğretti…
        Yemeyi içmeyi, er gibi dövüşmeyi, barışta sevişmeyi, giyinip kuşanmayı, adam gibi ata binmeyi, kim öğretti insanlığa demir dövmeyi?
        Bugün en yüksek teknoloji japonyada, bebekleri hala sumo güreşçisi olsun diye zorla obez yapıyorlar, söveni sayanı yok ama seveni, ayran budalası çoook!!!
        Allahını seversen akıl iman sentezi neresinde bunların?
        Siha yapıyoruz, zulmün tepesine tepesine kargu olup aksungur olup yağıyoruz, yeri göğü deliyoruz kimselere yaranamıyoruz?
        Ataya ceddine söver misin desek herkesten önce başlarsın!!!!
        Bizde söz vardır “atan(deden) razı, allah razı!” diye; tamam takdir etmeyin ama sövüo saymayın da!

        • Yahu, fasit daire içinde koşturarak yorgun düşmek niye? ha bi sakin ol! ata binmiş olmak, demir dövmüş olmak yetmiyor. Dediğin şekilde yerin altını üstüne getirmek de yetmiyor. O usulle yer-altı kaynaklarını çıkarıp ekonomiye kazandıramadıysan beyhude yoruldun demektir! Tarihte hiperaktiftim diyorsun. Bunun heyecanı yetmiyor! Parmak hesabı yap, kurup kurup yıktığın devlet sayısı ortaya çıksın! Atalara sövmek benim işim değil. Ben gelişememiş adamın hatasını gösteririm! Hataları görmeden, kabul etmeden adam gibi gelişmek mümkün mü? Tarihte “onu yaptım, bunu yaptım” deme, eskilerin birkaç başarısıyla “övünme! böbürlenme!”
          ….
          Bir asırlık yıl dönümü!!
          Kutlamayı hak mı ettik?!
          Övünmekten gına geldi,
          Hepbirlikte biz kaybettik!

          Fethin yıl dönümünde,
          Bir tantana, bir tantana!
          Kutlamayı, hak mı ettik?
          Mahçup olduk Yaradana!

          Kalıcı sürdürülebilir başarıyı nasıl yakalayabilirim de, bunun hesabını yap; model geliştir, model!

          Nerede diye sormuşsun da, işte “Akıl*İman Sentezi” farkı burada. Yarım yamalak olmuşlara kıyasla olabilecek potansiyel! yani eşref-i mahlukatın tam potansiyeli ancak bununla mümkün. Anlaşıldı mı?

  4. “Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Söke söke ödersiniz” cevabı verdiğini işittiğimde irkildim.

    Proje devlet adına yapılan anlaşmayla müteahhitlere verileceği için uluslararası tahkime gidilirmiş; tahkim zorla ödettirirmiş…”

    Yazık Yazık Çok yazık Dış güçler diyen Erdoğan Dış güçlerin hukukuna sarılıyor 🙂

    Ayrıca bu açıklama muhalefet partisi olcağımnın itirafı 🙂

    • söke söke almak, çıkarmak, ödemek vs…
      irkiten bir sözcük zaten.
      naziat suresinde de geçer, ilk ayette.
      irkilmeyene şaşılır.
      inanıyorsa tabi.

  5. Fehmi bey! Sizin gibiler yılın 365 günü, günün 24 saatı sahtekar ve yalancıların hedef tahtasında oklarına karşı mucadele etmek her yiğidin kâri değil.
    Milleti kullananları önceden tesbit edip halkı bilgilendirmek ve mille’te gelecek zararları engellemek.
    Bir nevi eğitimcilik yapmak.
    Mesleğiniz gereği kendinizi sorumlu hissediyorsunuz.
    Tecrübeleriniz ve depoladığınız bilgi birikiminizi, paylaşamama çaresizliğini yaşamak siz ve sizin gibileri için tâbiki kolay bir iş değıl. InşAllah, bu günleri bizlere yaşatanlar laik oldukları yere bir an önce giderlerde hem dünya hemde halk rahat eder.
    Zülfü livaneli’nin Baykal Erdoğanı neden israrla başbakan yaptirdığını 5 sene sonra köşesinde yazdığı yazıyı okuyunca bugünleri o günlerde bilmiş ve haklı olarak endişelerini paylaşmış.
    Cahil halklar, genelde hırsız ve sahtekarlara çabuk inanır. InşAllah her istediğınızı yazacak ortama yakinda ka uşursunuz. Bizlerde siziden öğrenmeye devam ederiz.

    https://www.artigercek.com/haberler/zulfu-livaneli-nin-14-yil-once-deniz-baykal-icin-yazdigi-yazi-yeniden-gundem

  6. Bernar bey şöyle demiş: “Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne, kurulu düzeni gerçek anlamda sarsmış yegane siyasal-toplumsal deneyim, AK Parti’yi tek başına iktidara taşımış olan kitle hareketidir. Demokratik ve hatta pekala devrimcidir o hareket.”

    Buna çok emin değilim. Evet yüzde 52’ye kadar çıkan desteğe sahip bir partiydi. Ama halk hareketi miydi? Sanki değil.

    Bu yüzde 52 aldığında partinin başında Başbakan Davutoğlu vardı. Adam bir fiskeyle, Pelikan darbesi, ve MKYK’nin Erdoğan emriyle yetkilerini elinden alıvermesiyle boşa düştü ve istifa etmek zorunda kaldı.

    Akp her zaman bir lider partisi oldu. Başta parti içi bazı dengeler vardı. Ama demokratik bir parti hiç bir zaman olmadı. Demokratik bir liderlik yarışı hiç bir zaman yaşamadı. Davutoğlu da Erdoğan’ın işareti ile “atandı”. CB Gül bile kapısından giremedi bir daha.

    Bu tür yapılara demokratik sistemlerde parti denmez. Değildir. Demokratik bir partiler kanunumuz yok. Olsa da dinleyecek uygulayacak bir toplum yok bence. Demokrasi daha rafine bir sistem ve temelden sağlam gelmesi gerekiyor. Toplumun benimsemesi özümsemesi ve ona göre yapılanması. Halkımız evet özgürlük ve refah istiyor. Ama çok çıkarcı bir halk bizimki. Diğergamcı değil. Önce kendi keyfi yerinde olacak. Kimse için kılını kıpırdatmaz bizim halkımız. Duruma göre demokrat bir tavır da gösterebilir, yada hepten üç maymunları oynayabilir.

    • İnsan hakları savunucusu Gergeroğlu, sadece retweet attığı için, milletvekilliğinden atılıp hapse gönderildi. Ne toplumdan, ne sivil toplum örgütü denen devlete yamalı örgütlerden bir itiraz bile gelmedi. Ve unutuldu gitti işte. Nerede demokrasi? Ben göremiyorum. Bu toplumdan demokrasi çıkmaz. Akp’den önce daha fazla demokrasi vardı, artık kırıntısı bile kalmadı bence. Son bir seçimle düzelir beklentisi içinde değilim o yüzden. Seçimle ilgili değil demokrasi. Toplumun benimsemesi ile ilgili.

    • Benim demokratik, çoğulcu, “devrimci” sıfatına yaklaşır biçimde reformcu bulduğum ve bunda ısrarcı olduğum AK Parti ile, AK Parti’yi dönüştürücü bir kitle partisi yapan kadrolarının Erdoğan tarafından tasfiye edilmesinden sonraki gerici-Reisçi AK Parti arasında bir ilinti yok, Ender Bey. AK Parti, ülkenin önünü açan bir kitle partisi olarak, çok kısa bir süre var olabildi.

      Erdoğan, pek çok övgüyü hak eden bir kitle partisi olan AK Parti’yi tasfiye etmiş olan aktördür.

      Ve, ‘kimse kusura bakmasın’, çok kritik bir tarihsel dönemde sefil bir bencillikle Türkiye yerine kendi dar çıkarlarını tercih ederek hepimizin kaybetmesine neden olan kurumsal Cemaat aklının yerden yere vurulması gerektiğine inansam da, Gülen Cemaati ile aidiyetlik ve duygu bağı kurmuş yüzbinlerce insanın da o demokratik, çoğulcu dönüşüm sürecinde değeri inkar edilemez payı ve katkısı olduğunu düşünüyorum.

      Gülen Cemaati, F. Gülen’e, şimdilerde aynı telden çalmayı yurt dışında devam ettiren, bütün derdi tasası Gülen’in ve Büyük Abiler sultasının günahlarının görünürlüğünü perdelemek olan gazetecilere indirgenebilecek bir şey değildir. Gülen Cemaati, yüzbinlerce insandır. Sıradan bir Gülen Cemaati gönüllüsünün çoğulculuğa ilişkin kültürel, entelektüel, duygusal yakınlığı, sıradan bir CHP’linin sahip olduğundan beş gömlek daha üstündür. Dahası, sıradan bir Cemaat gönüllüsünün siyasal-toplumsal süreçlere özeleştirel bir perspektiften bakabilme kapasitesi, sıradan bir CHP’li ile karşılaştırılamayacak kadar ileridedir. O insanların topyekün şeytanlaştırılması, geleneksel vesayetin ve vesayetçinin ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramaz. Sayıları onbinler olan, sayısız çoklukta hkuksuzluğa ve insan hakları ihlaline maruz bırakılmış o insanlar sahiplenilmeden, itibar ve saygınlıkları, ellerinden zor yoluyla alınmış meslekleri kendilerine iade edilip eşit ve saygın vatandaşlar olarak toplumsal hayata dönmeleri sağlanmadan, Türkiye içine itilmiş karanlıktan çıkamaz. Çok talihsiz, çok iç acıtıcı, çok üzücü olduğu kadar, çok öğretici deneyimler yaşamış (ve bugün de yaşamaya devam eden) o onbinlerce insanımızın geleceğin demokratik-çoğulcu Türkiyesi’nin yaratılması süreçlerine çok ciddi katkılar verebileceklerinden kuşkum yok. Gülen Cemaati kitlesinin esas olarak bir “muamma” olan darbe girişimi ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Cemaat kitlesinin darbe girişimine destek verdiğini, sokağa çıktığını ileri sürenlerin karşısına o insanlardan önce, ilkin tutarlı ve samimi demokratlar dikilmelidir. Dini bir cemaate gönül vermişlik, o cemaate yakın meslek örgütlerine üye olmuşluk, gönüllü maddi yardımda bulunmuşluk, toplantılarına katılmışlık, gazete ve dergilerine abone olmuşluk vs. bir demokratın indinde asla bir suç olamaz. Bırakın bir suç addedilmeyi, bir soruşturmaya dahi konu olamaz. Bu, hem 15 Temmuz öncesi, hem de 15 Temmuz sonrası için geçerlidir. Gülen Cemaati bir suç örgütü değildir. Yöneticilerinden kimileri suç işlemiş, suça bulaşmış olabilir. Bu, alınıp tüm Cemaat’e mal edilemez.

      Demokratik, çoğulcu, toplumsal barışını inşa etmiş, üretimini, eğtimini, turizmini, vs. akılcı yollardan planlayarak bir yıldan diğerine zenginleşen bir Türkiye’nin inşası, hiçbir siyasal-kültürel kimliğin ve o kimliğe karşılık düşen sosyolojinin tek başına becerebilceği bir iş değildir. Herkese, hepimize ihtiyaç var, ve Gülen Cemaati gönüllüleri de o herkes ve hepimizin içindedir.

      Demokrasinin seçimle ilgili bir hikaye olmadığı konusunda sizinle tamamen hemfikirim.

      Demokrasinin seçimlerin kendisi olduğu aldatmacasından kurtulabilme konusunda bir şansa sahip olabilmemiz için, ilkin demokrat bir zihniyete sahip insanların sayısını artırmak, tutarlı bir demokrat zihniyete her platformda ses kazandırmak gerekiyor.

      • Demokrasi seçim demek değilse ya nedir sn.bernar; tarikatların/çıkar gruplarının oyuncağı mıdır? Beğenmeyen sandığa gitmez, öyle değil mi?

        • Demokrasiyi sedece sandık sandık.
          Veeee fena halde yanıldık.
          Sayın Bernarın devlet yönetiminde rıza üretmek kavramı var.
          Buna siyaset bilminde “meşruiyet” deniyor.
          Herhalde ilk kez duymuyorsunuzdur.

      • Eğer Akp bir kitle partisi olsaydı, bu kadar kolay bir kişiye indirgenemezdi. Baştan beri hep tek adamın tahakkümü vardı. Karşısına çıkmış bir tane rakip hatırlamıyorum. Bu demokratik bir parti olmadığının birinci ve en belirgin göstergesi. Evet yanında dengeleyecek adamlar vardı tek adamın. Ama hiç bir zaman siyasi rekabet yoktu. En ufak başını çıkaranı da sürekli yok ediyordu zaten. Yani balık baştan kokar misali.

        Gülencilerde de aynı durum. Emir kulu insanlardan oluşan bir yapı. Bu tür kapalı yapılardan ülke yararına bir şey çıkmaz. Ancak yolsuzluk ve insan sömürüsü çıkar. Şeffaf olmayan her yapı eninde sonunda aynı duvara çarpar. Demokrasi konusunda katkıları da kendi çıkarları ile sınırlı olur. Eninde sonunda eşitliği değil kendi çıkarlarını tercih ederler. Haksızlık olduğunu bile bile. Darbeden vazgeçtik, elbette çoğunun herhangi bir dahli yok, ancak sınav hırsızlıkları, devlet kadrolarına haksızca abanmaları ve bunu maruz görmeleri oldukça yaygındı. Bunlar demokratik bir toplumda kabul edilemez davranışlar ve maalesef bu durum tüm cemaat, tarikat, ve partilerin, ve genelde toplumun ortak bir ahlaksızlığı. Bu yüzden bu toplumun ciddi bir ahlak ve demokrasi eğitiminden geçmesini diliyorum. Yoksa Ali gider Veli gelir, değişen hiç bir şey olmaz gördüğümüz gibi.

        Önce bu toplumsal ahlaksızlıklarla yüzleşmek gerekiyor. Bunu siyasi bir söylem olarak da ortaya koymak gerekiyor. Bu yeterince tartışılmadığı, ciddiye alınmadığı ve buna karşı bir eylem planı da olmadığı için ben Türkiye “demokrasisinden” kısa vadede bir değişim beklemiyorum. O yetkinlikte bir toplum maalesef yok ve bu oldukça uzun zaman alacak bir iş. 15 Temmuz gibi bir alt üst oluş bir fırsat olabilirdi bu dönüşüm için. Ancak gördüğümüz, fetö gider yerine metöler gelirden öte değil. Ortaya çıkan rezaletler aynı yozlaşmanın farklı ellerde devamı. Bunun haber değeri bile yok bu ülkede.

        • Tevfik Fikret gibi yapmak gerekiyor. Kendimize “New Zealand” gibi bir ülke seçeceğiz ve hicret edeceğiz! Ahlaklı insanların ahlaksız bir toplum içinde yaşaması doğru değil. Kendilerine ve gelecek nesillerine zarar en başta …

        • Dile getirdiklerinize genel olarak katılıyorum. Dönüp dolaşıp yine zihnimizi, düşünüş tarzımızı iğdiş eden “kurtarıcı lider”, “biricik kurtarıcı sosyolojik-kültürel gurup” saplantımıza geliyoruz. Bütün toplum kesimlerinin ortaklaşa paylaştığı bir kepazelik bu. Adam, hiç utanmadan, Diyarbakır belediyesine kayyum olarak atanmış bir diğer adamın R. Tayyip Erdoğan fotoğrafı karşında huşu içinde saygı duruşuna geçtiği videoyu izlettiriyor. Ardından, dehşete düşmüş bir yüz ifadesi takınarak, “İnanılır gibi değil. . . Gerçekten sözün bittiği yer!” türü laflar ediyor. “Alayımızın onyıllardır kurucu baba ve de Türklerin atasının resmi ve büstü karşısındaki kepazeliği ne peki?” diye sorsan söyleyecek sözü olmaz. Ama, bu rezil çifte standartın farkında bile değil. 15 Temmuz darbe girişiminin üzerinde tepinen partilerden birinin ebedi lideri, biricik Başbuğu, bir darbeci olarak 27 Mayıs askeri darbesinin bildirisini radyodan okumuş adam. Sosyal-demokrat olduğu söylenen ana muhalefet partisinin milletvekili koltukları Balyozcu ve Ergenekoncularla dolu, vs. Uzun lafın kısası, mesele ahlak, sağduyu, akılcılık, demokratlık olduğunda, masumiyet iddiasında bulunacak hiçbir toplumsal kesim yok.

          Ahlak, sağduyu, akılcılık, demokratlık, çoğulculuk gibi değerleri önemseyen ve bu konuda inandırıcı olan bireyler de her toplumsal küme ve kimlikten çıkar. Gülen Cemaati kitlesi de dahil.

  7. Hayaldi gerçek oldu; inşallah hep birlikte kanalın açılışını da görürüz!
    Hayalden sermaye olur mu bilmiyorum ama; insan ölür eseri kalır, eşek ölür semeri kalır!
    Don ve volgayı birleştiremedik, rusa verdik, o gün bugün anamız ağladı; kanalistanbulla biraz da biz güleriz inşallah…
    Kadın pazarlamacılığı mevzusuna gelince benim favorim hızla izne ayrılıveren bayan yazarlar; firari “iş”adamının kankalarını diyorum, girelim mi konuya?

  8. Vesayet düzenin (holdingleşmiş büyük sermaye grupları, ordu ve güvenlik bürokrasisi ile yüksek yargı bürokrasisinin himaye ve kontrolündeki siyasal düzen) geleneksel siyasal partilerinden ve siyasetçilerinden “hayal kurma”larını bekleyemeyiz. Hayallerini birer öneri ve vaat olarak toplumla paylaşmalarını umamayız.

    Örneğin, muhalefetten şöyle şeyler söylemesi mi umuluyor:

    “Değerli vatandaşlar. Allah aşkına söyleyin, 21. yüzyılda böylesine ilkel, böylesine saçma sapan bir Siyasal Partiler Yasası ile yol alınabilir mi? Hangi partiye oy veriyor olursanız olun; sizlerin sayesinde birer “milletvekili” olarak Meclis’e yollanan adam ve kadınların sizlerin vekili oldukları kocaman bir yalan ve bunun böyle olduğuna inanmak dangalaklığın daniskası. Hemen hiç biriniz sözüm ona sizin vekiliniz olarak Meclis’e giden bu insanların adını dahi bilmiyorsunuz. Her partide lider dediğiniz şahıs belirliyor milletvekillerini. O sözde milletvekilleri de sizin değil, o liderin memnuniyetini kaygı ediniyor. Sadakati ve siyasetçi olarak kendi kişisel bekası size değil o liderin kendisine. İktidara gelir gelmez bu ilkel Siyasal Partiler Yasası’nı tepeden tırnağa değiştireceğiz. Tıpkı Avrupa ülkeleri ve ABD’de olduğu gibi, şehrinizin milletvekilinin kim olduğuna, yeniden seçilip seçilemeyeceğine sizler karar vereceksiniz. Daha önceki vaadlerini yerine getirmemişse, tutarlı ve ahlaklı davranamamış ise, ağzıyla kuş tutsa, tekrar seçilemeyecek.”

    “Sevgili vatandaşlar. Bu ülkenin denizleri, gölleri, ormanları, yaylaları gözünü daha çok para bürümüş soysuzlara peşkeş çekilemez. Hepimizin ortaklaşa sahip olduğu bu kamusal doğal zenginliklerimizin güvencesini ve geleceğini yerel belediye meclislerinin insafına terk edemeyiz. Pek çoğu Kanadalı olan altın şirketlerinin buradaki acentesi olan çakma yerli altın ve değerli maden arama şirketlerine karşı çıkmak gerçek vatanseverlik, gerçek milliyetçiliktir. Güzelim plajların halka kapatılıp bunların milyarder otel sahiplerinin hizmetine sunulması, vatana ihanetin gerçek karşılığıdır. Biz iktidara geldiğimizde, bu tür doğal alanların korunması, imar işleri gibi bütün süreçleri yerel belediye meclislerinin ve Ankara’daki bakanlık bürokrasisinin elinden alacak, üniversitelerde bu konularda uzman, liyakatine ve ahlakına güvenilir bilim kurullarının eline vereceğiz. Her bir imar projesi ilkin bu bilim kurullarına gidecek, proje sahipleri projelerini yerel halka anlatacak, nihai karar yerel düzeyde bir referandum ile belirlenecek.”

    “Sevgili erkekler, sevgili kadınlar. Bu ülkenin devlet kasasındaki para, zenginlerden değil, siz çalışanların, siz esnafların, çiftçilerin ödedikleri vergilerden oluşuyor. İş sermaye sahiplerine, holdinglere gelince vergi muafiyeti, vergi affı! Bu, soygunculuğun yasal kılıfa sokulmuş halinden başka bir şey değildir. Biz bunu tamamen değiştireceğiz. Bu ülkede, 30 yıl 40 yıl devlete hizmet etmiş memur, onyıllarını üretim alanlarında mal ve hizmet üreterek tüketmiş emekçiler, emekli olduklarında, başka ülkelere tatile gidemeseler bile, en azından yılda bir kez bir tatil beldesine gidip aileleriyle birlikte pansiyonda 5 gün veya bir hafta kalabilecek emekli maaşına sahip olabilecekler.”

    Şunu anlatmaya çalışıyorum:

    Hayal kurma eyleminin heyecan verici ürünü olarak ortaya koyulabilecek her öneri ve vaat, kurulu düzenin çarkına çomak sokma öneri ve vaadi olacaktır. Muhalefet partilerinin hayal yoksunluğu, iktidara karşı iktidar seçmenlerinin bile aklını çelebilecek önerilerle ortaya çıkmamaları, bir beceriksizlik, siyaset bilmezlik, çapsızlık dolayısıyla değildir. Saadet Partisi ve Deva Partisi dışında kalan bütün partiler, tıpkı Demirel ve Tansu Çiller gibi, “Madem öyle ben de size iki anahtar vaad ediyorum. Hodri meydan!” retoriği dışında bir söyleme sahip olamazlar. Yapacakları şey, maaşlara zam vaadinin ötesine geçmeyecek, “Bunlar ülkeyi yöetme işini beceremiyor. Getirin bu kardeşinizi iş başına, ülkeyi yönetmek nasıl olurmuş göstereyim” iddiası herkesin ortak iddiası olup kalacaktır.

    Deva Partisi, programı ve yeni siyaset tarzı ile, vesayet düzeninin tekerine çomak sokma potansiyeline sahip yegane siyasal partidir. Ne var ki, ülkenin yerinde saymasına neden olan bir asırlık vesayet düzenin arzu etmediği şeyler yapabilme cesaret ve gücü, tek tek Deva Partisi kurucu ve yönetici kadrolarının aklı, vatanseverliği, güvenilirliği, ahlaki açıdan sınanmış ve rüştünü ispat etmişliği ile mümkün olacak bir şey değildir.

    Orta büyüklükte bir parti olarak kalması halinde, Deva Partisi’nin yapabileceği hemen hiçbir şey yoktur. A. Menderes liderliğindeki Demokrat Parti, çoklu liderlik yıllarındaki AK Parti gibi, gerçekten reformcu ve yol açıcı bir siyasal iktidar, ancak vesayet düzeni bekçilerinin önünde durmayı göze alamadıkları güçlü bir kitle partisi ile mümkün olabilir.

    Kürtleri seven, Kürtleri kollamak, bu ülkede Kürtlerin onurlu ve eşitlikçi bir topumsal-ekonomik düzende yaşamasını arzu eden Kürtlerin omuzlarına çok kritik bir görev ve sorumluluk düşüyor: Kürtlere, PKK’nın vesayetin işbirlikçisi bir terör örgütü olduğunu anlatma cesaretini gösterin. Türkler, uğramış oldukları hamasi Türk milliyetçiliği bombardımanı altında yaşadışar onyıllarca. Üstün olduklarına, Kürtlerin bir sorunu olmadığına inandırıldılar. Kürtler, kendi haklı ve meşru taleplerini örgütlü olarak dillendirmekte ısrar etmedikleri sürece, Türkler onlara kulak verme erdemini göstermeyecekler. Bu yüzden, HDP gibi bir partinin Meclis’teki varlığı zorunlu ve değerli. Ancak, PKK gölgesinden kurtulamamış, sadece Kürt milliyetçiliğine yaslanan bir HDP’nin ne Kürtlere ne de Türkiye’ye kazandıracağı pek bir şey yok. Kürtlerin ve tüm Türkiye’nin yararı ve geleceği uğruna, bir yandan HDP’yi var gücünüzle sahiplenip iki-yüzlü siyasetçilerin saldırılarına karşı onu korurken, bir yandan HDP’yi dönüştürün. Gerçekten demokratik ve eşitlikçi, çağdaş ve evrensel hukuk üzerinde yükselen yeni Türkiye’nin kuruluşunda çok değerli ve tarihsel bir rol üstlenin.

    Sayın Koru’nun değerli okurları, yorum sayfalarının değerli yorumcuları ve takipçileri: Kimlerin samimiyetle ülke yararına düşünceler ifade etmeye çalıştıkları, kimlerin kutuplaşmaları kışkırtıp bundan beslenmeye çalıştıkları hayli belirgin artık. Tüm siyasal geleneklere yakın insanlar var yorum sayfalarında. Bunların hepsi değerli, güzel insanlar, memleketini seven insanlar. Zaman zaman umutsuzluğa düşerek dükkanı kapatıp gitme fikrinin cazibesine kapılmak yerine (ben de kimi zaman muzdaribim bu tür aşırı karamsar ruh ve duygu hallerinden), sabırla umudun besleyeni olmaya çalışın. Farklı düşünce geleneklerine yakın, farklı önerlierl olan Türkiye sevenleri olarak, tanışıklıklar kurun, bir araya gelip söyleşmenin olanaklarını yaratmaya çalışın.

    Çoğu kez haklı nedenlerle, muhalefetin etkisizliğinden yakınılıyor. Ama, geliniz, kendimize de iğne batırmaya gönüllü olalım: Bizlerin de asıl olarak yaptığı şey S. Peker videolarının da verdiği fırsatla, bu iktidarın rezilliklerinin örneklerini sıralayıp durmak değil mi? Kaçımız, amacı artık çok belli olan, ortaya bir fikir koymaya çalışıp ölçülü bir dille o fikri ifade etme çabası ile uzaktan yakından ilgisi olmayan tiplerin kışkırtıcılığına sırtını dönme becerisini gösterebiliyor? Asıl olan, Türkiye’nin yakın geleceğinin nasıl şekillenmesi gerektiğine ilişkin düşüncelerle birbirimizi besleyip zenginleştirmek değil mi?

    • İktidarın demokratik bir şekilde koltuğunu bırakmayacağını, daha doğrusu bırakmamak için tüm antidemokratik yollara başvuracağını düşünüyorum.
      Ancak bu hiç kimsenin demokratik mücadele ve tavrına daha da önemlisi kararlılığına engel olmamalı.

      • Sayın yk “antidemokratik yollar”dan kastınız, karahalkın darbeci teröristlerin tankları karşısında dikilip pazularını göstermesi midir?

        • anti demokratik yollar:

          -dünyanın en pahalı siyaseti zannımca Türkiyede yapılıyor. çok para gerekir, hele de iktidarda 20 sene 30 sene kalabilmek için devlet bütçesini aşan miktar paralara ihtiyaç vardır. gerekli miktar parayı demokratik yollarla elde etmek imkansızdır, anti demokratik yollara başvurulmuş olduğu muhakkaktır.

          -siyasi rakipleri etkisiz hale getirmek anti demokratik yollarla mümkündür.

          -20,30 sene iktidar olabilmek için güvenlik birimlerini kendi arzuladığınız istikamette kullanabilmeniz gerekir. bunun için kadroları özenle seçersiniz, bunları da ancak anti demokratik yollarla yapabilirsin.

          – devletin olmazsa olmaz bir ayağı olan yargıyı da kendi arzularınız istikametinde çalıştırabilmeniz gerekir ki bu da ancak anti demokratik yollarla mümkündür.

          ……………..

          uzun lafın kısası 20,30 sene iktidarda kalabilmeniz tam bir diktatörya rejimi kurmakla mümkündür. bütün bunları dış destek olmadan da yapamazsanız.

          yani bay gayretli zaten türkiye’yi yabancı devletler yönetiyor diyen istihbarat yorumcularının yazılarını sen de okudun. sen şimdi kimi ikna etmeye çalışıyorsun?

          • Baran, ender arkadaş ““antidemokratik yollar”la ilgili pek senin gibi düşünmüyor anlaşılan:
            “15 Temmuz gibi bir alt üst oluş bir fırsat olabilirdi bu dönüşüm için.” buyurmuş yukarlarda biyerde…
            Sence bu arkadaşların “ikna edilebilir” bir hali var mı?
            Herkesin tek umudu; kanlı canlı çok büyük altüst oluşlar sanki?

    • Sn.bernar soruyor:
      “Asıl olan, Türkiye’nin yakın geleceğinin nasıl şekillenmesi gerektiğine ilişkin düşüncelerle birbirimizi besleyip zenginleştirmek değil mi?”
      Hayır değil! En azından oldukça şüpheli!
      “Asıl olan” türkiye liderliğinin ayağı kaysın da, gerisini koyuver gitsin…

  9. Bir gün Temel ile Fadime , ilk defa şehirlerine gelen lunaparka giderler. Lunaparkı çok beğenen Fadime , özellikle salıncaklara adeta bayılır.Gençliğinde , köyündeki o asırlık ceviz ağaçlarının dallarına kurdukları salıncakları ve doya doya sallandıkları günlerini hatırlar ; o nedenle mutlaka binmek istiyor ! Ne var ki Temel , kendine göre bazı nedenlerle Fadime’nin bu isteğine karşı çıkıyor ,
    – Olmaz Fadime’m ! Cormeyi misun ,karilerin hep tonleri coriniy daaa..! Olmaz !
    Fadime , dikkat edeceğini, kendine göre bazı önlemler alabileceğini söylese de Temel bir türlü ikna olmaz.
    Ancak salıncağa binmek için yanıp tutuşan Fadime,Temel’in başka bir şeyle meşgul olduğu ve diğer yöne baktığı bir esnada , bir hamlede kendini salıncağa atar !
    Temel, Fadime’nin salıncağa bindiğini fark ettiği zaman artık işişten geçmiş, yapacak bir şey kalmamıştır ; ama yine de arkasından seslenir,
    – Fadimeee.. ! Sen ne ettun, pen saa ne tedum !
    Salıncağa binmenin mutluluğunu yaşayan Fadime , gayet rahat ve kendinden emin bir şekilde cevap verir ,
    – Uyyy..Temel’um ! Heç merak etme daaa.. ! Ha pen oni çikartum ; corunmez , corunmez !
    Bir köprüsünün temeli atılan Kanal İstanbul projesine ithaf olunur !
    Selamlar ,iyi günler

  10. “Yolsuzlukla mücadele”ye dair Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası sözleşmeler var.
    Bu sözleşmeler kapsamında TCK 252. Maddesinde düzenlenen rüşvetin tanımı da değiştirildi. Daha doğrusu tekdüze hale getirildi.
    Daha önce bir memura “yapması gereken bir işi yaptırmak için” menfaat temin yada vaadi, veren için suç değil memur için disiplin suçu idi. Bir süre sonra uluslararası sözleşme gereği yapması gereken iş için yurtdışında menfaat temin yada vaadi suç haline getirildi.
    Bu durumda yut dışında suç, içeride değil durumu oluştu.
    Son olarak yeknesaklık için bir görevliye yapması gereken bir iş için de bir menfaat temin yada vaadi yurt içinde de suç haline getirildi.
    Yapmaması gereken bir iş için menfaat temin yada vaadi baştan itibaren her yerde suç.
    İmza edilen uluslararası tahkim, sadece ihtilaf halinde gidilecek mahkeme yönünden bağlayıcı olabilir. Onu da ayrıca incelemek gerekir. Uluslararası tahkim, yolsuzlukla mücadeleye dair kuralların uygulanmasını engellemeyeceği gibi, bu uluslararası kurallar bizim iç hukukumuza göre çok daha katı.
    Yani yarın iktidar değişse bu soygun projelerine el konulsa ilgili şirketler sözleşme gereği uluslararası tahkime gitse hiçbiri davasını kazanamaz.Yapan şirketlerden devralanlar için de aynı durum söz konusu. Zaten bir çoğu bu durumdan kurtulabilmek için devrediyor. En son Şehir Hastanelerinde yaşanan olay. Güya devralan şirket iyiniyet savunmasında bulunacak.
    Güvenli takip mesafesini de geç, ard arda, azami hız ile devamlı araç geçse taahhüt edilen sayının yine tutmayacağı bir projenin yolsuzluk amacıyla yapıldığını uluslararası tahkim mahkemesi göremeyecek mi?
    80 bin nüfuslu yere 2 milyon yolcu garantili havaalanının ticari amaç ile yapıldığına mı inanacak?

  11. ortaya dökülmeyen bir kadın pazarlaması kalmıştı, o da çıktı.
    uluslararası uyuşturucu ticareti gibi uluslararası beyaz kadın ticareti de bir yerlerden patlamazsa şaşmalı. gri pasaportla yapılanları duyunca kimbilir nerede neler oluyordur diyor insan değil mi?
    …o siyasetçiyi ve sevenlerini rahatsız edecek ifadeler kullanmakta. diyor sayın koru,
    neden rahatsız edecek olsun?
    akp de çıkınca sevinip, chp de çıkınca rahatsız mı olunacak yani.
    nerede ne varsa, çıksın ortaya. kol kırılır yen içinde kalır anlayışından gelmedik mi bu günlere?
    kırılmadık kolumuz kalmadı, zarar görmedik kurum da kalmadı.
    geçmişte bir muhalefet sorunu vardı.
    halihazırda süper bir muhalefetimiz olduğu da söylenemez ama şimdi hiç olmadığı kadar güçlüler, hiç olmadığı kadar da gerçekleri dile getiriyorlar, kürsülerden haykırıyorlar. herşeyi söylüyorlar, anlatıyorlar, söylenmedik ne var??? sedat peker içerden biri olarak açıklıyor, ama piyasa da bunların anlatıldığı onlarca kitap var, yazan gazeteciler var, hiç anlatılmıyor kimse diyemez…
    muhalefetin çözüm üretmedikleri konusuna da ben katılmıyorum, kürsülerde alternatif pek çok öneri sunuluyor, geçmişte chp nin pek çok önerisi akp tarafından alınıp, hayata geçirilmedi mi? . sayın babacandan şenere sayın erdoğana pek çok fikir ve teklif sunulmuyor mu? seçim tarihi netleşince çok daha somut öneriler ortaya konacaktır.
    medyanın neredeyse % 90 ı iktidar tarafından fonlanıyor, bu kanallarda muhalefetin getirdiği eleştiriler zaten fetöcü, hain, ajan, proje olmakla etiketlenmiyor mu?
    aynı eleştiri iki yerden gelince organize batı saldırısı olarak suçlanmıyor mu?
    siyasiler en ufak eleştirileri dahi darbe girişimi olarak tanımlamıyor mu?
    ülkenin geldiği noktada muhalefet kolay mı???
    hayal satmaya gelince,
    aman kalsın.
    bizi bekleyen acı gerçekler var, onlarla yüzleşelim.
    talan istanbul açıktan, yekten bir rant projesidir. akp den önce de bu fikir varmış, ecevit zamanında da ölçülüp, biçilmiş ve faydalı bulunmamış. şimdi de değil.
    sayın erdoğanın kendisi 3. köprü için rant projesidir, cinayettir demiyor muydu?
    istanbulu bekleyen ciddi bir deprem riski var, uzmanlar 7 ve üzeri olabileceğini söylüyorlar. Allah korusun diyelim ama O da korumasını insan aklı üzerinden yapıyor, aklımızı kullanmazsak suçu kime atabiliriz? şu an öncelikli konu milletin canıdır.
    nasıl istanbulu kaybeden türkiye yönetimini de kaybedecekse, istanbula olacak yıkım da ülkeye olacak yıkımdır.
    beşi bir yerde müteahhitlerin % 600 karları olur da bir gün ödenmezse diye ballı işlerini “düşman” batının mahkemelerinde koruma altına almayı bilenler, söke söke ödettirileceği garantisi verenler milletin canını da böyle garanti altına almalı
    değiller mi???

    • muhalefeti savunmak ülke için zararlı bir eylem. türkiye’de muhalefet muhalefetliğini yapmıyor bu çok net. örnek şehir hastanelerinin Norveçli bir şirkete satılmasına karşı çıkmak muhalefet etmek değildir, ama yükzek gelir garantili bu hastaneleri alan firmanın akp’lilerle bir bağı olup olmadığını araştırıp elde ettiği bulguları millete anlatması tam bir muhalefet örneğidir. bunu yapan bir muhalefet yok.

      kanal istanbul’un maliyetini $15 milyar olarak açıklayan iktidara maliyet uzmanlarının ifade ettikleri $65-$85milyar arasında olan gerçek maliyet rakamları olup olmadığını ve aradaki farkın akp yönetiminin kasasına girecek garanti para olup olmadığını başka garantili projelerde benzer durumları, yüklenici firmalarla iktidar arasında finansal bağları araştırıp delilleriyle millete anlatmak muhalefet örneğidir. bunu yapan bir muhalefet yok. erdoğan iktidardan hiç gitmeyeceğini biliyormuş gibi davranıyor, bunu sağlayabilmesi için gerekli paranın nereden geldiğini araştırıp ortaya çıkarmak siyasi partilerin görevi. çünkü buna siyasi partilerin imkan ve yetkileri var. yetkilerini kullanmayan her muhalefet partisi iktidarın zımni ortağı oldukları düşünülür.

      • kanal istanbul’un maliyetini $15 milyar olarak açıklayan iktidara maliyet uzmanlarının ifade ettikleri $65-$85milyar arasında olan gerçek maliyet rakamları olup olmadığını ve aradaki farkın akp yönetiminin kasasına girecek garanti para olup olmadığını başka garantili projelerde benzer durumları, yüklenici firmalarla iktidar arasında finansal bağları araştırıp delilleriyle millete anlatmak muhalefet örneğidir.
        diyorsunuz da
        iyi ama bu bilgiyi muhalefetten alıyorsunuz zaten, ayrıntılı olarak defalarca anlatıyorlar, delil diyorsunuz, delil işi şimdi mümkün mü? deliller iktidar değişince ortaya çıkacaktır. hastaneleri alan firma dünya ölçeğinde bir firma, iliskiler devlet sırrı. ihaleler gibi. anlatmıyorlar mı bunları? ben bile yüzlerce yorum yazdım, daha ne yapabilirsin? herkese herşey anlatılıyor, görmek istemeyenler hariç nemalananları saymıyorum, herkes artık herseyi biliyor. muhalefet şu anda elinden geleni yapıyor. ortamın şartları düşününce.
        lakin daha iyisini istemek hepimizin hakkı, buna bir itirazım yok.

  12. Sayın Koru ,
    Evet , insan kendisini için yaşar ancak Allah ın yaratması, birbirlerine de ihtiyaç duyar. yazılarınızı okumak benim için de önemli bir ihtiyaç.. Siz hayal etmeye devam edin .

  13. Muhalefet ve gazeteciler çok zayıf gerçekten. Gazeteciler doğru dürüst haber yapmıyorlar yada yapamıyorlar. Ortada bu kadar rezaletler dönerken dosya dosya yeni yolsuzlukların ortaya dökülmesi lazım. Ama yok işte. Diyelim korkuyorsunuz yazmaya. YouTube, sosyal medyada çatır çatır dökülmesi lazım. Peker de olmasa bu kadar yolsuzluk gündeme bile gelmeyecekti. Şu Paramount oteli. Üzerine çökmeyen mafya düzenbaz kalmamış. Yahu hiç mi sizde biraz gazetecilik ruhu yok. Bunları elbette duyuyorsunuz, neden bunları yazmıyorsunuz Twitter’dan vs adınızı vermek zorunda değilsiniz ki. Gerçekten anlaşılmaz durum. Şimdi son rezaletlerle ilgili yapılan haberlere bakıyorsunuz, yazılar kısa, tekrar tekrar üstüne, detaylar yok, düzgün yazılmıyor. Gerçekten yazma özürlü bizim toplum. Gazeteciler de en başta.

    Muhalefet ayrı bir şenlik. Peker’i papağan gibi tekrarlamaktan başka yapılan bir şey yok. Ucuz eleştiriler. Oturup sizin bunları kapsamlı dosya haline getirip, ihbar hatlarıyla daha geliştirip, basın toplantısı eşliğinde işte bu iddialar da var deyip savcılığa teslim etmeniz gerekmiyor mu? Bu ne iş bilmezlik, pespaye muhalefetimsi zavallılık.

    Ayrıca muhalefetin gerçekten hayal sunması lazım. Yok oğlu yok. Parlementer sistemi geri getireceğiz! Detay yok. Yahu onu denedik. Ne farkı olacak daha net yayınlasanıza. Neyi bekliyorsunuz. Bu kadar parti binaları, binlerce insan, yiyor içiyorlar. Sonuç sıfır. Sadece yiyici takımı bunlar. Yok bu memleketten gerçekten bir şey olmaz. Boşuna yazıyoruz. Dükkanı kapatıp gitmek lazım.

      • Ahmet bey “rahatlıktan” kastınız tam olarak nedir; yan gelip yatmak, hiçbir iş yapmamak mıdır? Biraz açar mısınız?
        Yoksa muhalefet iktidarı yeterince rahatsız edemiyor mu diyorsunuz, tam anlaşılmıyor?

    • Ender beyin “…Boşuna yazıyoruz. Dükkanı kapatıp gitmek lazım.” kararını destekliyorum ama keşke bu işe sayın koru öncülük etseydi…

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız