Kaybettiğimiz Mesut Yılmaz son 40 yılda varlığını hissettiren önemli bir politikacıydı

27

Anglo-Sakson gazeteciliğinin en beğendiğim yönlerinden biri, önemli saydıkları kişiler hakkında vefatları sonrasında yayımladıkları objektif olmaya gayret edilen değerlendirme yazılarıdır. Her gazetede ‘Obituary’ bölümü bulunur ve orada da vefat eden önemli şahsiyetler hakkında kapsamlı bir değerlendirme yer alır.

En önem verilen köşelerindendir bu bölüm. Sorumlusu bulunur. O sorumlunun ya kendisi ya da görevlendirdiği birileri, henüz ortalıktan çekilmemiş veya artık kendisini emekliye ayırmış ileri yaştaki isimlerle ilgili vefat yazılarını önceden kaleme alır, günü geldiğinde arşivden çıkarıp yönetime teslim eder.

Beklenmeyen ölümlere de hazırlıklıdır bölüm sorumlusu.

“ANAP’a genel başkanlık, ülkeye bakanlıklar yapmış, birkaç kez de başbakan konumunda bulunmuş Mesut Yılmaz hakkında İngiliz ve Amerikan gazetelerindeki ‘Obituary’ tarzında bir yazı nasıl yazılırdı?” sorusu vefat haberi sonrasında zihnimi meşgul edip duruyor.

Vardığım sonuç şu: Bizde öyle yazılar yazılması imkansız.

Bu sonuca da merhum hakkında sıcağı sıcağına yazılmış değerlendirmeleri okurken vardım.

Galiba bizde gazeteci-siyasetçi ilişkisi daha farklı da ondan…

Bir öznel yazı da benden

Reklam

Mesut Bey’le benim ilişkim hiçbir zaman sıcak olmadı. Bakanken de başbakanlık dönemlerinde de. Gazetenin Ankara temsilcisi olduğum için bu durum bir sorun teşkil ediyordu ve ben de çareyi gazete olarak onunla ilişkilerde geriye çekilip bir başka yazarı öne sürmekte bulmuştum.

ANAP muhabirliğinden köşe sahibi yaptığım bir gence o görevi verdim.

[Başbakanken gazetenin İstanbul merkezini ziyarete gelmişti. Tesadüfen ben de oradaydım. Kenarda durmaya çalıştığımı görünce elimden tuttu, yanına oturttu. Biraz kendini tuttuktan sonra dayanamayıp “Taha Kıvanç ne yapıyor, ona selam söyle” deyiverdi. Hakkındaki eleştiri ağırlıklı yazıları o isimle yazıyordum.]

Onun ne düşündüğünü, ne yapmaya çalıştığını başka ANAP’lı dostlar ve özellikle de çok yakınında duran ve danışmanlığını yapan -erken yaşta kaybettiğimiz- Erhan Göksel üzerinden izledim. Aralarından su sızmadığı günlerde. Sonraları ikilinin de arası açıldı çünkü.

Turgut Özal’la bir süreliğine aramızın soğuk kalması Mesut Bey yüzündendir.

Yıldırım Akbulut’un yerine başbakan olmayı kafaya koyunca, bunu birkaç aşamalı bir planla hayata geçirme girişimi başlatmıştı Mesut Yılmaz. Kendisiyle aynı değerleri paylaşan ANAPlıları organize etmiş, delege hesabıyla İstanbul örgütünü ele geçirmek için Semra Özal’ı öne sürmüştü.

Cumhurbaşkanının eşi ANAP’ın İstanbul il başkanlığına adaylığını Mesut Bey için koydu ve Turgut Bey’in yardımıyla da kazandı. ANAP kongresinde Mesut Yılmaz’ın genel başkan seçilmesini sağlayan da Semra Özal’dı.

Orhan Uğuroğlu, dün, Yeniçağ’da şunu yazdı

Reklam

“15 Haziran 1991’de yapılan olağan kongrenin ilk turunda liberal kanadı temsil eden Mesut Yılmaz 580, Keçeciler tarafından desteklenen Yıldırım Akbulut 557 ve Hasan Celal Güzel 20 oy aldı. Güzel, Akbulut lehine adaylıktan çekildi. Semra Özal beni yanına çağırdı ve ‘Orhan, Mesut ile konuştum, kaybediyoruz, beni Turgut ile acilen görüştür’ dedi. Spor Yazarları Derneği başkanından rica ettim. Semra Hanım, Turgut Bey’e, ‘Acilen müdahale et. Mesut kaybedecek, parti dağılacak’ dedi. Turgut Bey Ankara ve İstanbul il başkanını telefona çağırmasını isteyince Semra Özal benden yardım istedi. Özal il başkanları ile tek tek telefonla konuşarak talimat verdi. 2. turda Yılmaz 631, Akbulut 523 oy aldı. Mesut bey genel başkan seçildi ve başbakanlığı devir aldı.”

Özal’dan nice sonra gelen “Haklıymışsın” takdiri

Daha önce bir vesileyle etraflıca yazdığım için ayrıntılara girmeyeceğim. Mesut Bey’in ANAP’a genel başkan olduğu takdirde Turgut Özal’ın oturduğu koltukta rahat yüzü görmeyeceği tezini işleyen yazılar yazıyordum. Tezime göre, Mesut Yılmaz işi Özal’ı cumhurbaşkanlığından indirmeye kadar vardıracaktı. Turgut Bey haksızlık ettiğimi düşünüyordu, bana kızdı ve bunu telefonda açıkça söyledi.

Bana kızması önemli değil. Kendisine en bağlı ANAP’lıları bakanlıktan uzaklaştırdığında, savunma bakanı olan kardeşi gibi sevdiği halasının oğlu Hüsnü Doğan direnmeye kalkınca onu da bakanlıktan azledecekti Turgut Bey.  

Sonrasını Faruk Bildirici’in yazısından okuyalım

“Partiyi yeniden yapılandırırken ilk adımlarından biri, Semra Özal’ı İstanbul İl Başkanlığı’ndan istifaya zorlamaktı. Onunla kalmayıp Turgut Özal’a yakın isimleri de birer birer yönetim kademelerinden uzaklaştırdı. Tasfiyeleri doğal olarak Turgut Özal’ı sinirlendirdi. Okluk Koyu’ndaki Cumhurbaşkanlığı konutunda yaptıkları görüşmede Turgut Özal, bir hayli sertti. ‘Hayretle izliyorum Mesut, hatta inanamıyorum. Partiyi benim bıraktığım istikametten başka yere götürdünüz. Bu şekilde devam ettiğiniz takdirde parti küçülür.’ Görüşme başladığı gibi gergin bitti. Turgut Özal, Mesut Yılmaz’ı eleştiren demeçler vermekten de kaçınmıyordu. Açıktan bir savaş başlatmıştı.”

Aynen böyle oldu. 

O günlerde siyaset dışında bulunan, ancak görüşlerini kamuoyuyla paylaşmaktan geri durmayan Aydın Menderes’i Çankaya Köşkü’ne çağırdı Özal ve ona yeni bir parti kurulması gereğinden söz etti. Görüşmelerinden hemen sonra aradığı için Aydın Bey’in aktardıkları belleğimde kazılı. Kurulacak partinin hedefi ANAP’ı devirmek olacaktı. Uygun bir zamanda Özal cumhurbaşkanlığını bırakacak ve partinin başına geçecekti. O zamana kadar partinin başında Aydın Menderes’in bulunmasını istiyordu.

Partiyi kurdurdu, başına kardeşi Yusuf Bozkurt Özal’ı getirdi.

Menderes kendisi için siyasete girme vaktinin gelmediği düşüncesindeydi.

Vefatından kısa süre önce bazı ilahiyat hocalarının konuşmacı olduğu bir iftar panelinde modaratörlük yaptı Turgut Özal. Dinleyiciler arasında ben de vardım. Panel öncesi, iftar vaktinin girmesini beklerken, hemen karşısındaki masada oturan beni görünce işaretiyle yanına çağırdı. “Vaktiyle beni kızdıran bir şeyler yazmıştın ya” diyerek aramızın soğumasına sebep olmuş yazılarımı hatırlattı. Ardından da şunu söyledi: “Sen haklıymışsın.”

ANAP artık Özal’ın partisi olmaktan çıkmıştı.

Turgut Özal’dan çok fikren Süleyman Demirel’in çizgisine yakındı Mesut Yılmaz. Arada Refahyol hükümeti ve 28 Şubat’ın da bulunduğu 1990’dan 2002’ye kadar süren dönemde çoğu kez hükümette yer alarak, muhalefetteyken de sert eleştirileriyle siyaseti etkiledi.

Yakınlarda çok sevdiğini bildiğimiz oğullarından birini kaybetmişti. Üzüntüsünün derin olduğunu duyuyordum. Tedavisi sırasında da eşinin mütevelli heyeti başkanı olduğu ailesi tarafından kurulmuş İstanbul Kent Üniversitesi’yle ilgilenmekteydi.

Vefatıyla 1980 sonrası siyasi hayatının tanıklarından biri daha kaybedilmiş oldu.

Allah rahmet eylesin. Ailesi ve yakınlarına sabırlar dilerim.

ΩΩΩΩ

27 YORUMLAR

  1. Özal gibi bir adam maalesef burnunun ucunu görmekten acizmiş.
    Kutup ayısı yavrularını emzirirken eğer bir yavru gerekli şekilde meme ememiyorsa ona müdahale etmez..ölürse ölür.
    Demek ANAP çoğunluğu Mesut Yılmaz ın partiyi ana ekseninden çıkarabileceğini hissetti ve buna meydan vermeyecekti. Ama Özal altın tepside partiyi Mesut Yılmaz a ikram etti. Sonra da kahrından öldü..
    Bu işler Semra ile falan olacak iş değil..
    Mesut Yılmaz benim için kırık burnuyla uçaktan inen karanlık meşkuk bir figür. Karanlık doksanların karanlık figürü..

  2. Sayın Yılmaz’a Allah rahmet etsin .
    Siyasi hayatıma da mal olsa diyerek yaptığı uygulamalarla eğitim sistemimizi geçici süre için de olsa tahrip etmiş, onbinlerce başörtülü kızımızın üniversite önlerinde ağlayarak beklemesine vesile olarak bu günkü iktidarın yolunun açılmasını sağlamıştır.

  3. Siyasetçiler gelip geçer. Kimisi emekliye ayrılır kimisi vefat ederek aramızdan ayrılır. Bir ülkenin sürekli bir devlet politikası olması gerekir. Önde gelen siyasi partiler ne zaman bir araya gelip de temel konularda bir mutabakat aramışlar, bunun için ortak bir akil heyet (üst akıl) oluşturmuşlar, böyle bir şey vaki değil.

    Türkiye siyasetinde olan şudur. Merkez sağda en büyük parti olursan nasıl olsa çoğunlukta olan muhafazakar ağırlıklı seçmen o partiye yönelecek. Bu nedenle sağdaki kavga hep bunun için yapılmıştır. Bunun da yolu dini siyasete alet etmekten geçmektedir.

    Türkiye’de muhafazakar ve laik ağırlıklı seçmenler kabaca eşitlendiği zaman siyasette gerçek gündemler ön plana çıkabilecektir sanıyorum. Tabi ki sırf böyle bir eşitlenme olsun diye CHP’ye oy verilmez. Hak verilmez, alınır. Bu dengeyi kurmak CHP’nin tarihi görevidir. CHP laiklik anlayışını ‘laik muhafazakar seçmeni’ kapsayacak şekilde normalleştirebilirse bu denge kurulabilir. Derdim CHP değil, siyaseti dengeleyecek başka bir parti olursa o da tercihim olur. Fakat bu rol tarihi ağırlığı ile CHP’ye düşer. Merkez sağda ise DEVA Partisi ideal adaydır.

    Güçlendirilmiş Parlamenter sistem ya bu iki ana akım partiden birisini iktidar yapmalıdır yada bu iki parti koalisyon yapmalıdır. Dinci veya milliyetçi ideoloji dışında bir sermayeleri olmayan partiler ancak bu şekilde siyaset sahnesinden silinebilir. Ancak bu şekilde gerçek gündemler öne çıkabilir. Üniter devlet, laiklik ve Türkçe eğitim konuları ise zaten enaz %80 mutabakat sağlanmış ve Devlet’in de aksine izin vermeyeceği konulardır. Buna göre iş yapacak iki ana akım partiyi destekleyecek şekilde oy tercihlerimizi belirlemekte fayda var diye düşünüyorum.

    • Herşeyi birini sağa birini sola ayırmak ta sadece batının doğusunda kaldı, bir türlü ayrılmak kelimesini de gömemedik toprağa.
      Etnik yada inanç yönünden, mahalle şehir hatta insanların renklerine göre (diyecektim onu da trampın memleketinde var), ayırmaya kalkmak deyince böğürmek kusmak geliyor icimden.
      Erkek kadın diye bile ayrılmamalı insan. Keske şöyle olsydı:
      Sağ diye nitelendirdiginiz kesim oylar: muhafazakar, biraz dindar, biraz milliyetçi biraz tarçın limon kabuğu.
      İçine karabiber ve hapşuu. (Yazarken gerçekten hapşurdum!).
      Kılıçtaroğlu o söylediğiniz şeyleri yapabilecek en son mohikandı belkide, o da beceremez yaptırmazlar. Ya önüne çarsaf çekerler, yada inşallah maşallah. Mesut yılmaz bu şansı elinin tersiyle itmişti rahmetli..
      Toplumun yüzde 30-40 ‘ını bir ortak paydada birlestirebilen kim olursa olsun zaten toplumun aynasıdır. geri kalan milliyetçi de olur, inancı daha koyu yasamak isteyen de.
      Politikaları belirleyen 30-40, bir secim dönemi için babasının çocuğunu da, teyzesinin kızını da çağırır.
      Bir baska 30-40, laiklik olmazzsa olmazı olanı da çağırır, her mahalleye bir ibadethane yapılmasını isteyeni de.
      Belkide sarı çiçekler ince demirler bu bahsi gecen 30- 40 lıklara tampon gibi, tamamlayan gibi yada kilit parti vazifesi bile yapabilirler.
      Düşülmemesi gereken hata, daha dün kurulan, yada partiden ayrılan yarın gelip ayrıldığı partinin yerine iktidar olabileceği yanılgısı ve hüsranı olur.
      Herkes birleşse ve aynı pariye oy verse!
      Kimse radikal olmasa!
      Kimse gaz çıkarmasa!
      Kimse kimse kimse.. Yada
      Cumhuriyet, adalet, laiklik, milliyetçilik, vatanperverlik demokrasi kelimeleriyle dost olup, liberal okenomiyi mi, bahçeme ektim soğan, gel etrafımda dolan türküsünü mü çığıracağı baştan bilinen,
      insanların erkek kadın çoçuk, zengin fakir, dindar dinsiz, siyah beyaz diye ayrılmadığı bir dünya yaratmak.

      • Evet cv arkadaş artık batıda insan cinsini 3e ayırıyorlar, alamanyalı yorumcumuz iyi bilir, evlatlık filan da edinmek istiyorlar o biraz sorun oluyor, hayırlısı bakalım dertlenmeyin, belki doğuda da olur bigün öyle şeyler, kısmet yani…

  4. Sahte üfütükçüler eskiden 2020 ti bu hükümet çıkaramaz bahara kalırsa büyük bir yıkılış olur diye üfürüyorlardı
    Şimdi bahara erken seçim 2021 sonuna yıkılış diye düzelttiler geçen ay
    6 aylık peryotlarla 6 ay öteliyorlar kehanetlerini
    Dikkatimi çeken ise bunlar ğfledikten 2-3 ay sonra Kılıçdaroğlu aynı üfürükleri üflüyor
    Çünkü bu üfürükler tek bir merkezden çıkıyor ve Enver Altaylı gibi aracılarla kimi partinin 14. Katına kimi partinin İstanbul il başkanına üfleniyor
    Direk merkezden tüyoyu alanlar önce üflüyor

    Hep bir sıkı durum çözülmeyin entrikaları

    Neyse iyi oluyor üfleyin serinleyelim

    • Serdar beye katılıyorum, yerden göğe haklı, elemanlar sürekli bir iman tazelemeyle meşguller; ama andolsun ki son fetöcünün kellesi düşene kadar durmak yok yola devam!!!

  5. Üstat Rahmetli Yılmaz hakkında yazmış da; ben de fikrimi söyleyeyim: Sanırım bir dönemde oy vermişliğim olmuştur kendilerine. Her konuşmasında demokrasi derdi. Yalnız 28 şubatta demokrasiyi katledenlere hiç sesini çıkarmadı. Rahmetli Erbakan kendini ziyarete geldiğinde kulağımla duymadım ama şöyle demişti: Onu sen git askerlere anlat demişti. Bana göre burada yanlış yapmıştı. Sonra da baraj altında kalarak sonucunu görmüştü. Allah Rahmet eylesin diyorum. Yakınlarına sabır versin.

  6. Bunların böyle davranmaları siyasi görüşlerinden değil köylülüklerinden kaynaklanıyor. Yarım metre tarla sınırından dolayı kürekle kafasına vurarak amcasını, dayısını öldüren köylülerin çocukları bunlar. Rusça ifadesiyle “Mujik”. Bir Mujik ancak Stalin gibi davranmasını bilir. O da Troçkiyi önce sürgün sonra da kafasını ezerek öldürtmüştü

  7. Sayın Gayret: İyi haberlerim var! Geçen günlerde, “Adeta sütçü beygiri gibi aynı yerde döneniyor, bir şizofren gibi hep aynı şeyleri yazıp duruyorsun, vallahi baygınlık geldi. Yok mu şöyle taze anket manket işleri?” demiştiniz.

    Ben de, sanki taze anket manket işlerinin olmamasının sorumlusu benmişim gibi üzülüp huzursuzlaşmış, “Şimdilik benim masanın sağ uzak köşesinde duran müneccim küremin işaret ettikleriyle yetinsek, idare eder mi bu?” demeğe getirmiş, “Erdoğan’ın oyları 35-36 bandında. Halkımız önümüzdeki altı aylık çetin kış döneminden çıkılırken Erdoğan’ı yüzde 25’e kilitler. Oyları yüzde 2 görünen Deva Partisi de en çok önümüzdeki 4 yıllık süre içinde tek başına iktidar olur.” diyerek kestirip atmıştim.

    Sevineceğiniz çok taze bir haberim var: Sadece seçim dönemlerindeki anketlerinden değil, 15 yıldır “Türkiye’nin Nabzı” adı altında rutin olarak aylık kamuoyu araştırmaları yapan Metropol Araştırma Şirketi’nin genel müdürü Özer Sencer’i az önce -dikkatiniz dağılır, aklınız oraya buraya gider diye adını vermek istemediğim- bir gazeteciyle söyleşi yaptı.

    Oradan aktarıyor, bilgi ve dikkatinize sunuyorum, sayın Gayret:

    Gazeteci: “Şimdi Özer Bey’i yayına alacağım. Çünkü Özer Bey geçen gün bir twit attı ve dedi ki, ‘Yüzde 30 AK Parti için önemli bir kırılma noktasıydı ve o yüzde bandı kırıldı.’ Açıkçası, ben ilk kez Özer Bey’in böyle bir şey söyleyip yazdığını gördüm. Çünkü, kendisiyle hep sohbet ederiz ve hep AK Parti’nin kendi kemik tabanını konsolide edebildiğinden bahseder. AK Parti’nin hala eski gücüne yakın bir noktada olduğuna benzer analizler yapar. Özer Bey böyle bir twit atınca bu özellikle dikkatimi çekti. Ve kendisiyle konuşmak istedim.”

    Gazeteci: “Özer Bey merhaba. Ne demek istediniz o kritik yüzde 30 bandı kırıldı derken?”

    Ö. Sencer: “2005 yılından beri 15 yıldır her ay araştırma yapıyoruz. Bütün bu zaman dilimi boyunca, kararsızlar dağıtılmadan önce AK Parti’nin oyunu hiçbir zaman yüzde 30’un altında görmedik. Sürekli % 40’larda, hatta %50’yi bile gördük. (. . .) Son iki yıl içinde, 2018’in Eylül ayından itibaren, yüzde 35’in altına indi, o bantta seyretti. Bu korona krizi çıktıktan sonra yüzde 33’ün altına indi ve yüzde 33-30 bandında kaldı aşağı yukarı 6-7 ay boyunca. Ve ilk defa, ki benim için sürpriz oldu, Ekim ayında yüzde 28,5 gibi bir değere düştü. Bu, en azından bizim ölçümlerimize göre, AK Parti tarihinde bir ilktir. Yüzde 30 bandı, AK Parti oylarının aşağıya düşmesi anlamında, çok güçlü bir direnç noktasıydı. Bu kırıldı, ve bunun aşağısına doğru inmeye başladı diyebilirim. Ve, yaptığımız analizlerde, ikinci bir kritik direnç noktasının yüzde 24 civarında olduğunu görüyoruz. Yani, bundan sonra yüzde 24’e kadar inmesi benim için sürpriz olmaz.”

    Gazeteci: “Peki şöyle bir şey var: Bu zamana kadar zaman zaman sizin yaptığınız anketlerde de görüyorduk işte yıllar içinde. İnsanlar şikayet ediyorlardı. İşte ekonomi kötü, şu kötü, bu kötü falan diyerek. Fakat, sonra başka bir soru sorduğunuzda, ‘Peki kim düzeltir bu durumu?’ diye sorduğunuzda, insanlar yine dönüp ‘RTE düzeltir’ diyorlardı. Şimdi ne görüyorsunuz? Bu davranışın değiştiğini mi görüyorsunuz?”

    Ö. Sencer: “Geçen ay ve bu ay bu soruyu tekrar ettik. ‘Ülke ekonomisini kim daha iyi yönetir?’ diye sorduğumuzda, geçen ay %21,5 R.T. Erdoğan cevabı çıktı. %46 da cevapsız çıktı, yani kararsız kaldı insanlar. Diğerleri bunun altında kaldı. İşte %7 M. Yavaş çıktı, diğerleri bunun altında sıralandı vs. Aynı soruyu bu ay sorduğumuzda, R.T. Erdoğan diyenler %18,5’a düştü. Yani bir ay içinde, Eylül’den Ekim’e, “Ekonomiyi en iyi Erdoğan yönetir” algsında 3 puanlık bir düşüş var. Zaten aynı bir aylık dönemde de AK Parti’nin oyunda 3 puanlık bir düşüş söz konusu.”

    Gazeteci: “Peki, hep şunu görüyoruz ya, AK Parti’den muhalefete değil kararsızlara giden oylar var. Yani, kararsızlar havuzu büyüyor. Demek ki, bu kararsız oylar AK Parti’ye geri gidebilir. Yani bu bir an meselesi. Sandık önüne konsa, bunlar “Neyse, ne olursa olsun gene AK Parti” diyerek bu partiye oy verebilir -mi?”

    Ö. Sencer: “Şimdi çok ilginç bir durum var. AK Parti’de sadece bir ayda %3’lük bir kayıp var. CHP’de de öyle. CHP de bir ayda 3 puan kaybetti, oyları yüzde 21-22’den yüzde 17,5’a düştü. Ama, bu oylar o bu partiye gitmiyor. Hepsi karasızlar kümesinde toplanıyor.”

    Gazeteci: “Tamam, ama, bir seçim olsa, sandık önlerine konsa, o seçmenler partilerine geri dönebilir, öyle değil mi?”

    Ö. Sencer: “Şöyle söyliyeyim: Bu ay yaptığımız ve özel kimi sorulara dayanan bir analizde, şu anda %25,5 civarında olaqn kararsızlar oyunun içersinde, 6 puana yakın bir “AK Parti’ye dönebilir” oy kitlesi görüyoruz. Bu 6 puan tekrar geri dönebilir durumda. T. Erdoğan ekonomiyi rayına sokabilirse, seçmenlerde ekonominin düzeldiğine yönelik bir algı yaratabilirse, bu oylar geri dönebilir. Nitekim, Ayasofya’nın açılışında kararsızlardan 1,5 puan kadar AK Parti’ye oy gitti. Yine, Doğu Akdeniz geriliminde AK Parti %1, %1,5 kadar oy artırdı. Ama, bunlar kalıcı olmadı, bir ay içinde kararsızlara geri döndü. (. . .) AK Parti’den kopup kararsızlara katılan 12 puanın 6 puanı, parti ile olan duygu ilişkisini koparmış değil. Ama, diğer 6 puan partiyle bütün ilişkisini koparmış durumda. Parti ile bağı devam eden o 6 puanın yüzde 1,5 kadarı hala güçlü bir duygu ilişkisine sahip. Geri kalan 4 puan kadarında ise duygu çok zayıflamış durumda. Dolayısıyla, bunların bir kısmı geri gidebilir. Ama, bize bunu söyletecek bir eylem de yok ortada. Yani, ekonomi alanında bu insanları geri çağırmaya yetecek bir ekonomi eylemi yok AK Parti’nin. Ne var? Dış politika var. Dış politika alanında birtakım söylemler geliştiriyor. Bu, bir kısım insanların 1,5 puan dolayında geri gitmesine neden oluyor geçici olarak. Ama insanlar orada durmayıp tekrar kararsızlara geri dönüyor. İktidar artık dış politika vasıtasıyla iç politikayı yonetemeyecek hale geldi. Çünkü dış politikayı iç politikada çok kullandı. Bir argümanı bu kadar çok kullanırsanız, onu etkisiz hale getirirsiniz.”

    Benden video çözümü bu kadar, sn. Gayret. Tamamını bulun izleyin.

    Uzun lafın kısası, işler yaş, müneccimin kahanetleri can sıkıcı biçimde doğrulanacak görünüyor. 🙂

      • Hiç öyle “Küre dediğin de nedir ki? En alengirlisini alsa, üç beş doları geçmez” diye düşünmeyin, Ahmet Bey. Keramet kürenin kendisinde değil, küreye program yazmakta. İki satır kod yazmak için saatler harcanıyor burada. Navtex programa dilinde takıldığınız için size göre hava hoş, tabii. Yazıyorsunuz iki dakikada on iki satır kod, küreden “Uçuyoruz kaçıyoruz”, “Aha şimdi de 30 ton altın rezervi bulduk”, ya da “Seçim 2023’de” falan çıkıyor. 🙂

  8. Eski Başbakanlardan merhum Mesut Yılmaz iki önemli konu ile hafızamda yer etmişti. Bunlardan birincisi Mavi Akım projesiydi. Bu konu iç siyasette geleneksel polemiklere mevzu olurken dış siyasette de ABD’nin tepkisi ile karşılaşmıştı. ABD bu projeye karşıydı ve devlet içinde de projeye karşı olan ve destekleyen taraflar vardı. Sonunda Mesut Yılmaz siyasi ağırlığını koyup bu projenin gerçekleşmesini sağlamıştı. Fakat gazın gelişi ve vananın açılması AKP Hükümetine nasip olmuştu.
    İkinci olay da yine bununla bağlantılıydı. Bir gazetecinin yaşanan sorunlar ile ilgili bir soru sorması üzerine cevaben parmaklarını omuzuna götürüp askeri işaret etmişti.

    Allah rahmet eylesin. Kendisine oy vermişliğim de vardı.

  9. ANAP içinde seküler, batıcı, laikçi çizgiyi temsil ediyordu.
    Günümüzün Siyasal İslamcı uygulamalarını görünce iki soru aklıma geliyor:
    1-Temsil ettiği çizgide kantarın topuzunu-ayarını kaçırıp, toplumda oluşan tepki ile ile Siyasal İslam’a mı hizmet ettiler.?
    2-Yoksa çizgileri gerçekten doğrumu idi?
    Allah rahmet eylesin.

  10. ANAP içinde seküler, batıcı, laikçi çizgiyi temsil ediyordu.
    Günümüzün Siyasal İslamcı uygulamalarını görünce iki soru aklıma geliyor:
    1-Temsil ettiği çizgide kantarın topuzunu-ayarını kaçırıp, toplumda oluşan tepki ile ile Siyasal İslam’a mı hizmet ettiler.
    2-Yoksa çizgileri gerçekten doğrumu idi?
    Allah rahmet eylesin.

  11. ANAP içinde seküler, batıcı, laikçi çizgiyi temsil ediyordu.
    Günümüzün Siyasal İslamcı uygulamalarını görünce iki soru aklıma geliyor:
    1-Temsil ettiği çizgide kantarın topuzunu-ayarını kaçırıp, toplumda oluşan tepki ile ile Siyasal İslam’a mı hizmet ettiler.
    2-Yoksa çizgileri gerçekten ogrumu idi?
    Allah rahmet eylesin.

  12. Burhan Kuzu da vefat etmiş. Siyasette yaprak dökümü var. Bir anayasa hukukçusu olarak hukukun ırzına geçildiği günlerde susmak dışında birşey yapmadı. İlminin zekatını vermedi. Adaletle muamele görsün

    • Poetr arkadaş, bu sayfada zaman zaman mizah denemeleri de yapılır ama böyle hüzünlü bir konuda bile sizin çabanız gerçekten de tam bir absürd mizah örneği olmuş.
      Yav ne ilmi ne zekatı; zaten hukukun ırzına geçenler bu anayasacı proflar değil mi?
      “susmak dışında birşey yapmadı” demişsiniz; ama haksızlık da etmeyin, mapusdamında yatan uyuşturucu baronlarının salıverilmesi işinde üstün gayretleri görülmüştür! Allah affetsin…

      • Görebildiğim kadarıyla hukukun ırzı konusunda sizin de pek namuslu olduğunuz söylenemez sayın H. Gayret. Nefret ve ayrımcılık suçu işleme konusunda kimse elinize ibrik yetiştiremiyor. Hiçbir fikri derinliğiniz yok, insanlık ve merhametten nasibiniz de. AKP nin Yozdili hatta Çölajanı gibisiniz. İnsanlara lakap takmak, dalga geçmek gibi Cahiliyye dönemi adetlerinin hepsi üzerinizde birer takı olarak bakır bir bilezik gibi parlıyor. Bir de değişik bir öfke içerisindesiniz. Kontrol edemediğiniz, çocukluk çağı travmalarından kalan bir öfke. Belli ki merhamet görmemişsiniz. Kimseye merhametiniz de yok

        • Uyuşturucu işinde din baronlarının ve onların dizi dibinde yetişmiş emniyet genel müdürü ve yardımcılarının da olduğunu biliyor ve mutemetlere toz konduramıyorsunuz bakıyorum…

      • Bunların böyle davranmaları siyasi görüşlerinden değil köylülüklerinden kaynaklanıyor. Yarım metre tarla sınırından dolayı kürekle kafasına vurarak amcasını, dayısını öldüren köylülerin çocukları bunlar. Rusça ifadesiyle “Mujik”. Bir Mujik ancak Stalin gibi davranmasını bilir. O da Troçkiyi önce sürgün sonra da kafasını kazma ile vurdurarak öldürtmüştü

    • Burhan Kuzunun doçentlik tezi Kanun Hükmünde Kararneler idi. Türkiye’nin hukuk devleti olduğunu göremedi. Ancak KHK devleti olduğunu gördü.
      Doçentlik tezi akademik olarak tam manası ile mükemmel idi.Hatta doçentlik tezininin kabul edilmeyeceğini söylediğimde acayip tepki göstermişti.Gerekçemin jürisindeki profların böyle bir çalışması olmadığını söyleyince bana hak vemişti. Nitekim ilkinde kabul edilmyip, ikincisinde rica minnet kabul ettirebilmişti.
      Tanıklığım akademik kariyerinin hakkını veremediği-vermediği yönünde olacaktır.
      Tarık Zafer Tunayanın önce düşüncesi nedeniyle asistanlıktan ayrılmasını istediğini, ancak daha sonra çalışmasını taktiren zamanın AET şimdiki AB deki tanıdıklarına kendisini “oğlu” olarak tanıtıp doktora bursu bulduğunu,bu burs ile Sorbonda doktora yaptığını birebir anlatmıştı.
      Farklılıklara Tunaya’nın onda biri kadar tahammül edemediler maalesef.
      Allah rahmet eylesin.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız