Kimsenin ‘yenilmezlik zırhı’ yok.. Bu gerçeği gösterecek gelişmeler yaşanıyor…

48

Galatasaray dün Kasımpaşa’ya 1-0 yenildi. Beşiktaş da Gençlerbirliği’nden yenilgiyi aynı skorla tattı. Taraftar gözüyle bu yıl şampiyon olması beklenen ülkenin en çok taraftara sahip en büyük takımları bunlar; taraftarları sonuçlara üzülüyordur doğal olarak…

Üzülmesinler. Geçen yılın şampiyonu Başakşehir, lig başlayalı beri, dört haftadır, galibiyet yüzü görmedi ve Göztepe’den çaldığı tek puanla ligin en alt sırasında yer alıyor.

Başakşehir taraftarına da teselli yerine geçecek bir gelişme bu hafta sonu İngiltere’de yaşandı.Önceki yılın şampiyonu, geçen yıl ligi ikinci olarak bitirmiş Manchester City takımı bir hafta önce kalesinde 5 gol görmüştü; bu hafta sonu ise geçen yılı açık ara birinci olarak tamamlamış Liverpool takımı, geçen yıl ligden düşmesine ramak kalmış bir takımdan tam 7 gol yedi. 

Manchester’in çok başarılı ikinci takımı United’ın payına da dün tam 6 gol düştü.

Her biri, bizim ligin bütün takımlarının futbolcularının toplam değerine yakın para harcamış takımlar bunlar.

Yeniliyorlar, hem de tarihlerinde görülmemiş şekilde hezimete uğrayarak…

Galatasaray ile Beşiktaş taraftarları onlara bakıp “Ucuz kurtulmuşuz” diye düşünseler yeridir.     

Merak etmeyin, yazıya futbolla başladım fakat bu maçların kimini ekrandan izlerken benim zihnim yine siyasetin labirentlerinde dolaşıyordu.

Reklam

Futbolda olduğu gibi siyasette de ‘yenilmez armada’ diye bir şey yoktur. Çok güçlü, baş edilemez görünenler de, gün gelir, küçümsedikleri rakipleri tarafından alt edilirler.

Çoktandır yerlerinde yeller esen koskoca imparatorluklar yıkıldı, hatırlasanıza…

Yalnızca tek bir halkı değil çok sayıda halkları bünyesinde bulunduran ve 70 yıldan uzun süreyle hepsini acımasız bir gaddarlıkla yönetme başarısı göstermiş Sovyetler Birliği vardı bir zamanlar ve şimdi yok.

Afrika’da, Asya’da, Ortadoğu’da hiç gitmeyecek görünen nice güçlü görüntülü liderler de öyle.

Hep küçümsedikleri sıradan insanların direnmesi nicelerinin sonunu getirdi.

ABD’de Trump virüs kaptı

Tezvirata gerek yok, sürpriz sonuçlarla biten futbol maçlarını izlerken aklıma ilk gelen ülke ABD ve politikacı da Donald Trump oldu. 

Vahim sonuçlar doğurabileceği daha en baştan kendisine bilgi olarak sunulduğu için gerçeği bildiğini yine o günlerde Bob Woodward’a anlatmış Trump, halkını “Korona da neymiş, nezleden biraz ileri, grip gibi bir şey” diye yatıştırıp duruyordu.

Reklam

Maske takmaya uzun süre bayağı direndiğini de biliyoruz.

Sırf ‘güçlü lider’ görüntüsünü koruyabilmek içindi bütün bunlar…

Beyaz Saray’da düzenlediği anayasa mahkemesi adayını tanıtma toplantısında herkesle tokalaşmaktan, dokunmatik şakalaşmalarda bulunmaktan geri durmadığı ekranlardan evlere taşınan ABD başkanı sonunda kendisi virüse yakalanıverdi.

Ülkesinde şu ana kadar kaydedilmiş 7,5 milyon vakadan biri de artık o.

Kendisinin de hazır bulunduğu brifinglerde “Yeterli tedbirler alınmazsa ölü sayısı 100 bini aşabilir” diyen uzman görevliye inanmaz gözlerle bakışı hafızamda çakılı duruyor. 

ABD’de ölü sayısı 210 binin üzerine çıktı.

Uzak komşumuz siyasi hayatını yakından izleyenler arasından virüsü kapmasına rağmen “Trump bundan da yararlanır ve seçimi kazanır” diyenler çıkıyor.

Öyle diyenleri yalanlayacak değilim. Ancak, sandıkta kazansa veya kazanamadığı halde mızıkçılık ederek yerinden kalkmaya dirense bile, virüsün Trump’ı yendiğini düşünüyorum. “Yenilmez bu adam, ne yapar eder yerinde kalır” denilen birini yatağa düşürerek yendi virüs.

Tıpkı kendisine ‘yenilmez armada’ gözüyle bakılan Liverpool ve Manchester City takımlarının kendilerinden çok güçsüz takımlara açık farkla yenilmeleri gibi…

Bundan sonra karşılarına çıkacak takımlar onlara ‘yenilmez armada’ gözüyle bakmayacak ve son yenilgileri sırasında açık ettikleri zaaflarını kullanarak onları yenmenin yollarını arayacaklardır.

Arayanlar her zaman aradıklarını bulamasalar bile bulanlar arayanlardır.

Virüsün ölümcül etkisini hafife alarak kendisini güçlü gösterme çabası içerisindeki Trump’ın “Görevimin başındayım” fotoğraflarının, 48 saat bile geçirmediği hastaneden çıkıp Beyaz Saray’a dönmesinin, Twitlerle kamuoyunu meşgul etmesinin fazla bir işe yaracağını nedense sanmıyorum.

Elbette yanılabilirim, ama güçlü bir biçimde yanılmamak istiyorum.

Düşünmüyorlarsa düşünmeliler

Ülkesine, bölgesine, dünyaya, insanlığa yararı dokunmayanların, zararlarını bir de kendilerine güç atfederek ve insanlar üzerinde o gücü kullanarak veriyorlarsa, o güçlerini kaybetmeleri insanlığın yararınadır.

Geleceklerini ona bağlayanları düşündürecek bir olaydır Trump’ın virüsle sınanması…

Düşünüyorlar mıdır? 

Bütün hesaplarını “Trump’lı dört yıl daha” formulüne göre yapıp kaderlerini Trump’ın gücünün devamına bağlayanlar yalnızca ABD’de yok, çoğu Arap dünyasından bölge liderleri de öyle durumdalar; acaba onlar düşünüyorlar mıdır? 

Trump’ın kendisi şu sırada hasta yatağında yatarken ne düşünüyordur? 

“Yalancıktan virüs kapmış gibi yapıyordur” mu dediniz?

Öyleyse bile, seçilebilmek için virüse bel bağlamak dahi zaaf belirtisi değil midir?

İngiltere’de ve ülkemizde takımları yenilen teknik direktörler üzerlerindeki dokunulmazlık zırhının artık kalktığını anlamışlarsa kendilerine çıkış yolu bulabilirler; ço zahmetli bir lig yılı var önlerinde.

Karşı takımlar oyun planını çözünce yenilmez ssanılanları yenebiliyorlar. İş oyun planını çözebilmekte.

Etraflarının ‘yenilmez’ gözüyle baktığı Trump ve benzerleri de rakiplerini küçümsemelerinin ceremesini çekmeye kendilerini hazırlamalı.

Rakipleri de kimsenin üzerinde ‘yenilmezlik zırhı’ olmadığını anlamalı ve kendi oyun planlarını hazırlayıp devreye almalı.

ABD’de Joe Biden ve ekibi bu gerçeği gördükleri izlenimini veriyor.

ΩΩΩΩ

48 YORUMLAR

  1. Sayın Fehmi Koru’nun yorum sayfalarında herkesin duygu ve düşüncelerini dile getirmesi kadar tabii bir şey olamaz ve bundan memnuniyet duymak gerekir.

    Herkesin eğitim seviyesi ve bunun dışında kendini yetiştirmesi de aynı olamaz ve bunun yorumlara yansıyacak olması da tabii bir durumdur.

    Fakat tabii olarak karşılanamayacak bir şey var, o da şudur :

    Çanakkale savaşlarının kahramanı, Kurtuluş savaşımızın başkomutanı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ten nefret etmek tabii bir şey değildir. Onun bazı uygulamalarını beğenmeyebilir ve eleştirebilirsiniz, bunu da açıkça ifade edebilirsiniz. Fakat Mustafa Kemal’i yerden yere vurmak ve adeta nefret etmek ne anlama geliyor? Böyle bir tutum sergileyenlere vefasız demek bile çok hafif kalır.

    • Ortaya söylenmiş gibi gösterilmeye çalışılmış bu metnin adresi olduğumu düşünüyorum. Burada ve diğer metinlerinizde sıraladığınız abartılı övgüleri ciddiye almamak, M. Kemal’i kıyasıya eleştirmek, fikri ve vicdanı hür her memleket evladının aksi iddia dahi edilemez hakkıdır.

      “Devrim yaptım” çok, ama çok güçlü bir iddiadır, Fatih Bey. Devrim denilen şeye ilişkin olarak üç şeyi öğrenmiş olmanız umulur: (1) Her devrimin toplum ve geniş, çok geniş insan yığınları üzerinde yıllar boyu sürecek sonuçları ve izleri olur. Bu birincisi. (2) Devrim yapan ya da devrim yaptığını ileri süren kişi ve kadroların vakit yitirmeksizin yaptıkları şeylerden birisi, hemen oturup bir resmi tarih yazımına girişmektir. O resmi tarih anlatısıyla sorunu olup hakikatin peşine düşecek olanlar olacaktır. Mutlaka olacaktır. (3) Entelektüel ve akademik hayatta, devrim yaptığını ileri süren kişi ve kadroların hiç, ama hiçbirisi eleştirel değerlendirmelerden azade değildir. “Ne ulen bu? Bu, ‘adeta nefret etmek'” yollu değer yargısal, öznel, birilerini göreve davet edermiş türünden hezeyanların ciddiye alınır yanı yoktur.

      Bu tür güçlü ultimatomlarla ortaya atılıyorsanız, iki şeyi daha yapacaksınız: Birincisi, ultimatom verme yetkisini neye dayandırdığınızı, ya da, bu cesareti nereden aldığınızı söyleyeceksiniz. İkincisi, “Vefasız demek bile çok hafif kalır” deyip orada durmayacak, ve ne denmesi gerektiğini de yazacaksınız. Bunu yapacaksınız ki, ismimizi ya da isim sıfatımızı bilelim.

      M. Kemal’in kim olup neler yaptığı çok anlatıldı, anlatılmaya da devam ediliyor.

      Birilerinin (mesela benim) ortaya çıkıp, anlatılagelenlere (yani resmi tarihe) “Acaba?” diye şerh koyması sizi kızdırmasın -kızdırırsa da kızdırsın.

      Kullanmayı pek çok sevdiğiniz bilimin ve özgür düşüncenin temelinde her şeyin ve herkesin pekala ve kıyasıya eleştirilebileceği fikri yatar. Özgür akıl ve özgür vidan, kutsal mutsal dinlemez. O kutsalın sizin kutsalınız olması bu gerçeği değiştirmez.

      M. Kemal bir kutsal değildir. Ona kutsallık atfetmek gülünç ve akıl dışıdır. İsteyen isimlerin önüne arkasına istediği övgü sıfat ve ibarelerini ekleyip sündürdükçe sündürür. İsteyen, ön isimlerini yazar geçer. Hayat, herkesin kutsalını ciddiye alınarak yaşanmaz.

      M. Kemal pekala eleştirilir. Her şey gibi, herkes gibi.

      • Hayret bir şey! M.Kemal’in eleştirilebileceğini ben de yazımda belirtmişim zaten. Siz M.Kemal’i öylesine eleştiriyorsunuz ki bunun bir tık ötesi “Yunan kazansaydı daha iyiydi” diyen K.Mısıroğlu ile aynı çizgiye gelmektir. Tabi ki bu çizgiye de gelebilirsiniz, sizin bileceğiniz iş. Fakat ben sizi böyle bir çizgide görmediğim için kullandığınız üslubu doğru bulmadığımı söylemeye çalışıyorum.

        Diğer yandan her iki yöndeki yandaş tarih yazılarını anlayacak eğitime ve donanıma sahibim. Fakat gördüğüm kadarıyla siz ‘resmi tarih’ karşıtı ‘gerçek tarih’ yazılarına fazla itibar göstermişsiniz.

        • Bir insanın hayata, kendisine, kendi ülkesinde yaşayan (ve yaşamış) insanlara, dünyaya ve dünyada yaşayan insanlara bakışı, “Hem resmi tarih’ten haberdarım, hem de her türden gayr-ı resmi tarih anlatılarına vakıfım. Hamdolsun, ben hem farklı tarih okumaları yaptım, hem de karşılaştırmalı tarih okumaları eyledim” ile şekilleniyorsa, sonuç, her zaman, bir yanlışlar manzumesi olup çıkar, Fatih Bey.

          Sizin hiçbir metninizde, “insan” ve “insan hayatları”na ilişkin bir şey, ufacık da olsa insana ve insan hayatlarına yönelik bir merak okumuyorum ben.

          Giyiyorsunuz beyaz iş önlüğünüzü, giriyorsunuz labaratuarınıza. Tüplerinizden bir kısmına K. Mısırlıoğlu, Şeyh Said, İnönü, Asteğmen Kubilay falan filan dolduruyorsunuz. Sonra, artık her ne ise katalizör olarak kullandığınız şey, bunları bir tür karşılıklı etkileşime sokuyorsunuz.

          Artık o tüplerde her ne olup bitiyorsa, olan bitenin sizin tüplerle şunu bunu yapmaya girişmezden önceki öngörünüzün doğrulanmış olduğu sanısıyla, parmağınızın ucuyla gözlüklerinizin ortasına hafifçe bastırdıktan sonra, not defterinize yazmaya başlıyorusunuz:

          “Benim kahraman Atatürk’üm bunların Fesli’sine beş basar. İşte, tüpler de ortada, sonuçları da burada. Bu tüplerdeki bütün isimler, şu gördüğünüz diğer tüplerdeki bütün diğer isimlere beş bastı. Tam da daha önceden pekala kestirip öngörmüş olduğum gibi.”

          İdeolojik bir körleşme içinde olan bir insan (evet, tıpkı sizin gibi), insanı ve insan hayatının değerini ıskladığında (ki körleşmenin başlatıcısıdır), orada burada yürürken, etrafında olanı görmez. Gördüğü her ne var ise, gördüklerini o deney tüplerinin kendisini doğrulamış göründüğü sonuçlarının basit ve sıradan birer tezahürü zanneder.

          Beyazıt Meydanı’ndan geçersiniz. İnançlarının gereği olduğunu düşünüp kullanmakta ısrarcı oldukları başörtüsü ile eğitim hizmeti alma hakkı için mücadele eden üniversiteli gençler kalabalığı ile karşılaşırsınız. Her birinin birer insan, üstelik de bu toprakların insanı olduğu aklınıza gelmez. Çok kitap okuyan zeki mi zeki, Türkçe’yi en az sizin kadar iyi kullanan insanlar olabilecekleri de aklınıza gelmez. Zihininizi (ve ruhunuzu) fena biçimde teslim almış deney tüpleri, size, “Atatürk’ün içirdiği acı ilacın artıkları bunlar.” diye fısıldar.

          Yaşamanıza izin verilimş yegane duygu, can sıkıntısı ya da ölçülü bir öfkedir. (Eğer yanınızda Batılı bir misafiriniz varsa o anda, bunlara mahçubiyet de eklenir.) Bu ‘arızı durum’un pek de önemsenmemesi gerektiği, zamanın bunları da süpürüp götüreceği inancıyla, yürür gidersiniz.

          Oysa, yapılması gereken şey, durmak, o kalabalığa yürümek, insana ve insan hayatına tanık olmak, kulak kabartmaktır. Onlarca resmi ya da gayr-ı resmi tarih kitabından daha değerlidir bu. Onlara doğru yürürseniz ve oradaki Hülya ya da Sıdıka ile konuşmaya başlarsanız, tarih labaratuarınızda üzerlerine birer isim yapıştırılmış bütün o deney tüpleri Göktanrı Tengi’nin hışmına uğraöış gibi, zangır zangır titremeye başlarlar. Labaratuar, şenlikli ve hepimizin yararına bir havai fişek gösterisine dönüşür.

          Hiç kuşkunuz olmasın ki, bilgi, yabancı dil hakimiyeti, şu veya bu tarihi okuyup öğrenmişlik, onlarca kitap yazmışlık vs. konusunda, size, her ikimize birden beş basıp nal toplatacak düzinlerlerce ismi bir çırpıda sayabilirim size. Behice Boran’dan girer bilme kim deney tüpçüsünden çıkarım.

          Nihai olarak ne yapmıştır bütün o bilgili, donanımlı, dünya çağındaki deney tüpçüsü entelektüellerimiz?

          Çok basit bir şeyi on yıllarca ve yaşamlarının sonuna kadar yapmışlardır:

          “İşçiler sosyalist Sovyetler Birliğimizde kurmuş oldukları yeni dünya ile kapitalizme kök söktürüyorlar. Çok yaşasın işçiler, çok yaşasın Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti!”

          Her türden ideolojinin temel işlevi, nihai olarak, sazan üretimidir. Bir kez sazanlaşmaya izin vermişseniz, artık söylenebilecek yegane şey, “Geçmiş olsun” demekten ibaret kalır.

          Sazanlaştırılmış olmanın ne vahim bir şey olduğunu ben kendimden bildiğim için, benim M. Kemal’e ilişkin kullandığım (hep de kullanacağım) üsluba, o kişiye ilişkin değerlendirmelerime ayar verme arzu ve ihtiyacınızı anlıyorum.

          Aslında biz sizinle çok uzun zaman önce karşılatık. Çağdaş Türkiyemiz henüz ‘dincilerin’ ve Erdoğan’ın ellerine düşüp mıncık mıncık mıncıklanmadan önce oldu ilk rastlaşmamız. Sosyalist bir derginin editörü olarak çıkmıştım karşınıza. Bana ilişkin deney tüplerinizin deney sonuçlarının yazılı olduğu kağıtlara bakar gibi yaptıktan sonra, “Yaz kızım. . .” demiştiniz katibe hanıma: “Şeriat propagandası ve M. Kemal Atatürk’e hakaretten. . .”, “Bölücü terör örgütü propandası yapmaktan. . .”

          Evet. O deney tüpleriyle, tanrı inancı olmayan bir adamdan bir şeriatçı, milliyetçiliğin her türünden ve her görünümünden nefret eden adamdan milliyetçi bir terör örgütünün destekçisi çıkarabilmişti Çağdaş ve Demokratik Cumhuriyet.

          Sorun, ne M. Kemal ne de K. Mısıroğlu, Fatih Bey.

          M. Kemal’in ‘devrimleri’ iki büyük halk yığınına kaybettirdi: dindarlar ve Kürtler. İnsan olduklarını, bunda ısrarcı olduklarını, bunda ısrarcı olacaklarını söylüyorlar. Bunu söyleyerek, Türkiye’yi demokratikleştiriyorlar.

          Olan bundan ibaret. İnsan hayatları, üzerlerine birer isim yapıştırılmış deney tüplerine beş bastılar.

          Tarihte, her yerde ve tüm coğrafyalarda olduğu gibi.

          Bence, vakit çok geçmeden, neden bu toprakların insanları 79.000 tık sayısı ile sadece Youtube’da K. Mısıroğlu videoları izlediği, neden Atatürk’ün kurduğu Atatürkçü CHP’nin Güneydoğu illerinde yüzde 7 ile dördüncü parti olduğu konusunda biraz kafa yorun.

          “Eğer Türkiye’deki muhalefet sadece vitrinde görünenden ibaret ise işimiz çok zordur.” diye yazdınız önceki gün.

          Muhalefet, sadece vitrinde görünenden ibaret değil. Bunu hepimiz biliyoruz. İstikal Mahkemesi de vardır vitrin-dışı muhalefette, beyaz Renault arabalar, klasik ve postmodern darbeler de.

          Fakat, endişelendiğinizin aksine, muhalfetin vitrindekilerden ibaret olmaması, işinizin çok zor olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

          İşiniz bir asır boyunca kolay değildi. Şimdi, daha önce hiç olmadığı kadar zor.

          Öyle ya da böyle, dindarların ve Kürtlerin Baasçı Kemalist Cumhuriyeti dönüştürerek ondan Demokratik Cumhuriyet yaratma süreci hızlanarak devam edecek.

        • Bernar bey. Dindarların ve Kürtlerin Türkiye’yi demokratikleştireceği iddiası enaz Troçkizm kadar ayakları yere basmayan hayali bir düşüncedir. Ayrıca ‘dindarlar’ ifadesi muğlak bir kavram. Ben de dahil dindarların çoğu M.Kemal Atatürk’ü sever ve sayar. Fakat siz dindar deyince sadece tarikatçı veya aşırı mutaassıp bir kitleyi anlıyorsunuz. Öyle ki size göre laik müslüman olamaz, bu onların faşist niyetlerini maskelediği bir aldatmacadan ibarettir… Görünen o ki Troçkistlik zor zenaat!

          • “Dindar” dendiğinde, ben dindarların hepsini anlıyorum. Her birinin anlam dünyasına saygı duyuyorum. “Laik dindar”, “tarikatçı dindar”, “aşırı mutaassıp dindar” diye tanımlamalarda bulunup kategoriler oluşturmak benim işim değil.

            Dindar, dindarlığını nasıl istiyorsa öyle yaşar, öyle yaşamalıdır. Hiçbir zaman taviz vermeyeceğim yaklaşımım budur. Onun dindarlığını yaşama arzu ve iradesine yönelik her türlü devlet müdahalesi hem otoriter, hem gericidir.

            Neyin ‘tehlikeli’, neyin ‘kabul edilemez’, neyin ‘hak ve meşru’ olduğuna siz ben karar veremeyiz.

            Bunu bu şekilde düşünüp gerçek bir gönüllükle içselleştiremez isek, ait olduğumuz zihniyetin ne kadar insani ve doğru olduğunu görmek için, M. Kemal’in onyıllardır Atatürkçülük üzerinden yayın yapan partisine dönüp bakmamız yeterli olacaktır.

            Memleket toprakları üzerinde yaşayan insanlar, kendilerinin M. Kemal ve CHP’nin altı okundan daha büyük olduklarını söylüyorlar. Bu, hem insani, hem demokratik bir çığlık.

            O çığlığı bastırmak, işitilmez kılmak, nafile bir çaba.

            AK Parti iktidarı, o çığlığın hepimiz yararına olacak biçimde, ete kemiğe bürünmüş haliydi.

            Devlet, ülkemizin yola AK Parti ile yola devam etmesine izin vermedi.

            Devleti dindarlar değil, sizin çocuklar yönetiyorlar. Erdoğan bu işin vitrini. Çünkü, Atatürkçü Parti halkıın aklına ve gönlüne giremiyor (tarihte yapıp ettikleri nedeniyle böyle bu.)

            Sosyolojik bir küme ve sosyolojik bir değer olarak dindarların bugün nerede durdukları çok açık. Her sosyolojik küme gibi, onların da kanaat önderleri var, gazeteleri var. Ve, şimdi, partileri de var.

            Tam da böyle olduğu için zaten, Erdoğan şalı ile örtülmüş Bahçeli, Süleyman Soylu, Perinçek gibi isimlerde imasını bulan devlet partisi gidecek.

            O gittiğinde, CHP gelmeyecek.

            Devletin tezgahla, ali-cengiz oyunlarıyla kapadığı AK Parti parantezi yakında açılacak. Memeleket insanları, laik-devletçi zihniyet partilerini alıp o parantezin içine koyacak ve yoluna devam edecek.

            İki on yıl öncesinde kalmış Marksist geçmişimi bir silah olarak kullanıp buradan puan toplamaya çalışmak, bir sn. H. Gayret klasiği idi. Gülümser, hayırlı işler dilerdim.

            Size de hayırlı işler dilerim. 🙂

  2. İnsanı hayvandan farklı kılan başlıca özelliği ağzını yemeğine doğru değil yemeğini ağzına doğru götürmesiymiş. Bir diğeri de insan utanınca yüzü kızaran bir hayvanmış. İnsanın diğer maymunlardan ayrışıp evrimleşmesine sebepse aynı anda hem etobur hem de otobur beslenebildiği için beyninin daha farklı bir şekilde gelişim göstermiş olmasıymış…
    Her neyse; yalan söylemek ayıptır!
    Bugün üfürükçübaşı ortalarda görünmedi ama yalan dolan da eksik değildi ortamda yine.
    Sözde muhalefet ehli marabalar her türlü yalanı dolanı mübah gördüğü için gelişi güzel sallamaktan geri durmadıkları gibi bir de ortaya karışık yazıp çizen manipülatörler var ki onların durumu ayrı bir trajedi. Hem her şeyi biliyorlar hem biçbir şeyi; çoğunun çiğneyip tükürdükleri kulaktan dolma, aslı astarı olmayan sosyalmedya gevişlerinden ibaret; bilerek ya da budalalıktan sürekli yalan yanlış hezeyanlar kusmak suretiyle sadece sayfayı pisletiyorlar! Hayatında bildiği ya da bildiğini zannettiği hiçbir mevzuda zahmet edip beyinciğini kullanmamış/kullanamamış bu zavallıların bir de kendi boylarını aşan mevzulardaki papuç kadar dillerini görünce insan üzülüyor tabii…
    Hepsi birbirine benzeyen bu kadar kafadarın aynı mekana yuvalanmış olması da bi o kadar ilginç; hiçbirisi chpli değil ama miş gibi yapıyorlar, çünkü hiçbir chpli fk okuru değildir!
    Ortak özellikleri süzme erdoğan düşmanı oluşları; neden ki?

    • Od, yani ateş ile korkmağa naehil olanların gayre karşı bu kadar ağzı küfür dolu olması ancak kadifekale kenar mahallelerinde veya kasımpaşa etrafında yetişmesi sebebi ile mazur görülebilir. Çünkü fıtratına küfür işlemiş nice şöhretli vardır ki mikrofon açık mı? kapalı mı? sarfı nazar edip küfrü basıp geçmeyi, ne yapayım ben sabavetten beri bu merete müptelayım veya hoca dehhani gibi sakinin gamımı azad eylemesi ile gönlüm kedersiz, ruhum bihuş, dilim küfürbaz oldu diyerek kendilerini mazur göstermeye çalışırlar. Halbuki ahvali ekonomiden anlamasanız, hariciye konusunda kalem oynatmamış ve hatta maaşı gecikmiş trol bile olsanız gayrı eleştirirken terk-i edeb her lügatta edepsizlik olarak yazılır. En hakiki nasih ve vaiz Kur’andır.
      ”Bilmiyorlar mı ki Allah ve resulüne karşı çıkanı, içinde ebediyen kalacağı cehennem ateşi beklemektedir! İşte büyük rezillik de budur.”Tevbe-63

      • Allah razı olsun sizden reşadbey. Kaleminize sağlık.
        Burada bir taktikle yorumcuları sindirme taktiği uygulayanlar var.
        Ya trollüğünü yaptığı grubun yada savunduğu nu düşündüğü insan gruplarının, (aslında belki de onlara iyilikten çok kötülük yaptığı nın farkında bile olmayan ) borazanlığına soyunanlar var.
        Ne herkesin herşeyi bilemeyeceği gibi, nede bilmek zorunda olmadığı gerçeğini bildikleri halde,
        Biliyormuş gibi yapıp, bilmeyenleri bilmediklerinden ötürü aşağılamaya çalışanlara cevap verecek birini çıkarıyor karşısına yüce Rabbim.
        Üstelikte sn RTE’ yi biz destekliyoruz, bu kişiler onu destekliyor görünüyor!
        Aslında bir numaralı istemeyenler.
        Diğerleri ise daha iyisi gelinceye kadar kalben! Onu destekleyenler olduğu halde..

    • Üfürükçübaşı benim adım,
      boş gezenin boş kalfasıyım.
      Gayretlidir,
      özünü bilir pirim hakanım.

      Özümü soranda pınarın gözünde der,
      ‘Kil tablet gazeteydi, bilmezmizin’ deyip sorar.
      Ben pınarın gözünü ararken,
      O her dereden at değiştirip öyle geçer.

      Özümü arar dururum,
      Pirim hakanım yol gider, ben dururum.
      Hakanım özünü koçanın kıllarında bulmuş,
      Böyle hakana şaşar dururum.

        • Valla bazen şiirimsi birşeyler döktürüyom ama şair değilim. Yaptığınız istiareyi anlamak için de gayret ettim. Acaba diyorum şöyle bir şey olabilir mi?
          Koçan, bir sebze veya meyvenin yenmeyip atılan kısmıdır. Hakan falan dediğinize göre istiareyi siyasette aramak lazım. Buna göre oldukça tanınan siyasi bir koçan var! İşe yaramaz koçanın üzerindeki kıl benzetmesi ise biraz fazla olmuş sanki. 🙂
          Belki de başka bir anlamda kullanmışsınızdır. Dedim ya ben şair falan değilim, mühendisim.

          • Bir yurttaş, bir siyasetçiye olan sevgisini ilginç yoldan dile getirmişti. İlham ordan 😉

          • Sn. Gayret, özümüz pınarın gözünde demiş, istiarenin kıralını yapmıştı. Özünü orda bulmuş, herkese öneriyor.

          • Zayıftır edebiyatım
            Anlamam istiareden
            Ha gayret ha trol
            Vesile oluyor
            Düzeltmeye yanlışları
            Memnunum kendisinden

            Heten Keten 🙂

  3. O kimse Allah’ın kendisine okunan âyetlerini işitir de, sonra sanki kibrinden hiç işitmemiş gibi ısrar eder. İşte sen onu, can yakıcı bir azabla müjdele!
    Âyetlerimizden birşey öğrendiği zaman, onu alaya alıyor. İşte onlar için rezil ve rüsvay edici bir azap vardır. (CASİYE SURESİ,7-9.ayetler).
    ”Her kim Rabbine suçlu olarak varırsa, şüphesiz ki ona cehennem vardır. Orada ne ölür, ne de dirilir.” (TAHA SURESİ,74.ayet) .

  4. Kimsenin ‘yenilmezlik zırhı’ yok.. Bu gerçeği gösterecek gelişmeler yaşanıyor… başlığını görünce Ermenistan’da yaşanan/yaşanacak bir yenilgiden söz edecek diye düşündüm. “Azerbaycan’a moral verecek sayın Koru” diye düşündüm. Fakat bir taraftan da “Erdoğan’ın yenilmesi üzerine projeler geliştiren, bu konuda hararetli bir suflör olamaya soyunmuş Koru için başka gündem olur mu ki?” diye zan da bulundum. Sonra da “Sen de amma kötü düşünceli peşin hükümlüsün bu kadar da olmaz, ayıp, insaf yani.. Azerbaycan Sakarya Meydan Muharebesine eş savaş verirken bu atmosferde de Erdoğan’la uğraşacak kadar takınıtılı olabilir mi?” dedim. Kendime kızdım ve yazıyı okumaya başladım. Maalesef yine “kızım senden bahsediyorum gelinim sen anla” türünden bir yazı ile ben “Tramp” diyorum siz “Tayyip” anlayın imasında “Erdoğan’ın yenilir baksana en yenilmez takımlar yeniliyor.” demek için ne kadar dolaşmış da dolaşmış dolaşmış da dolaşmış.

      • Herkes yenilir RTE de buna dahil peki yenildi ne olacak.Yarin yok diyelim ülkeyi kim yönetecek ?Yeni bir lider çıkana kadar ondan daha iyi ülkeyi yonetebilecegine inandığımız biri çıkana kadar mevcut RTE ile devam etmeliyiz.Goruyoruz Yeni liderleri Ablamizin parti karışık Babacan veya doğrucu davudumaza daha önceleri neredeydiniz diye merhumun şarkısını hatirlatalim.
        Elbet her kez bu yenilgiyi tadacak kabristan da yazdığı gibi ama gün bugün değil.neredeyse 3, dünya savaşının yaşandığı bu gunlerde lider değiştirme zamanı değil.

        • 2. dünya savaşında Almanlar Sovyet ordusunun top sesleri Berlin’de duyuluncaya kadar hala savaşı kazanacaklarını sanıyordu! RTE’den bir fayda gelmez, kendinizi kandırmayın. Türkiye’den taraf olun.

      • Benim itirazım omurgasızlığa. Yoksa “Allah’tan başka gâlip yoktur.”, “Düşmez kalkmaz bir Allahtır.” ona inancımız tam Elhamdülillah.

  5. Sayın namlı, dün iskandinavyada aym var mı soruma cevaben lütfedip paylaşmış olduğunuz kaynağa baktım ve bizdekine benzer ve kanlı bir darbeyle ihdas edilmiş herhangi bir aym göremedim oralarda ama iranda var:
    “Çalışmada Norveç, İsveç, Danimarka, Estonya, Yunanistan gibi “merkezileşmiş model”in benimsenmiş olduğu ülkelerden ziyade ağırlıklı olarak Avrupa tarzı anayasallık denetimine yer vermiş bulunan AB ülkelerine ait anayasa
    mahkemeleri üzerinde durulmuştur. Diğer yandan İngiltere’de yazılı bir anayasa olmadığından ve Hollanda’da da anayasa yargısına yer verilmediğinden
    doğal olarak çalışmamızda kullanılmamıştır.”

    • Sn. H.Gayret. Bana fazla mesai yaptırıyorsunuz!

      Dünyada 50 ülkede Anayasa Mahkemesi var. İngiltere ve ABD’nin başını çektiği ekolde ise aynı işlevi de gören Yüksek Mahkeme (Supreme Court) var. Avustralya, Kanada, Arjantin, Hindistan ve Japonya gibi ülkeler de buna örnek verilebilir.

      Yani ali kıran baş kesen hayaliniz Yüksek Mahkeme kararıyla uygun görülmemiştir. 🙂

  6. ABD’de baş çelişki milli devletçiler ile küreselciler arasındadır. Küreselciler şöyle düşünüyor: Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra dünya tek pazar olmuştur. Artık herşey sermayenin çıkarına göre gelişecektir. Ucuz işçilik için Çin’i kullanmak iyi bir fikirdir. Sermaye için milli sınırların bir önemi yoktur v.b. Milli devletçiler ise küreselcilere şöyle tepki gösteriyor: Para önemlidir ama herşey değildir. ABD ordusunun büyük gücü olmasa sen o sermayeyi dünyada istediğin gibi dolaştıramazsın. Çin’i başımıza bela ettiniz, hak etmediği bir şekilde geliştirip ileriye yönelik milli güvenlik sorununa yol açtınız. Milli değerler olmasa bu ordu nasıl savaşacak? v.b.

    ABD’de küreselciler ve milli devletçiler arasındaki sorun kabaca bu şekilde özetlenebilir. Aralarında temel bir çelişki olmadığından birbirlerinin düşmanı değillerdir fakat yöntem bakımından ciddi bir anlaşmazlığa sahiptirler.

    ABD, iyi eğitim görmüş ve akıllı kişilerin akademisyen, işadamı veya sanatçı olarak kendilerini tatmin edebileceği bir ülke. Dolayısıyla her ileri gelen kişi de Başkan olmayı hayal etmiyor. Neticede Donald Trump ve Joe Biden gibi vasat ve yaşlı liderler yarışacak. Bizim için önemli olan şudur. Kaba saba Trump değil de daha kibar Joe Biden kazansa ne değişecek? Birçok konuda Trump’un kaba söylemlerle yaptığını Biden kibarca yapacak. Türkiye’ye düşen, ister Trump ister Biden kazansın kendi milli çıkarlarını optimal düzeyde sağlamak olmalıdır. Şunu bilmeliyiz ki Trump da Biden da vitrindeki kişilerdir, arkalarında onları yönlendiren gerçek güçler ve akıllar vardır.

    Bizim için esas sorun muhalefetin dağınık durumudur. İktidar son HDP hamlesiyle muhalefeti bölmeyi amaçlamıştır. Eğer Türkiye’deki muhalefet sadece vitrinde görünenden ibaret ise işimiz çok zordur.

  7. Gündemdışı konulara ilgi duyan yorumsahiplerine benim de bi katkım olsun, geliyor gelmekte olan, yine iski yine su:
    “İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) verilerine göre, kente su sağlayan barajlardaki doluluk oranı bugün itibarıyla 35,72 olarak ölçüldü.”
    İbb imamının iskisine bakılacak olursa istanbulda susuzluk kapıda gibi; ama eminim yine bir ibb kuruluşu olan hamidiye sularının damacanaları vatandaşın imdadına yetişecektir, tanesi 19lt lik 12–13tl mi neydi…
    Bir süredir yürütülen yandaş bayilere hamidiye sularını peşkeş operasyonu tamamlanmış olmalı!
    Hadi hayırlısı her şey daha daha güzel olacak; özellikle üstkatlarda oturan istanbullular ufaktan memleketin yolunu tutsalar iyi olur, yoksa damacana suyla kaç kere banyo yapılır ki?

  8. Düşmanlarınız için ölüm dileyeceğinize kendiniz için uzun ömür dileyin.
    Salgının daha yeni başladığı günlerde eski akpli yeni chpli latif bir milletvekili parçası “virüs bu hızla yayılmaya devam ederse hiçbir hükümet 6aydan fazla yerinde kalamaz” diye ahkam zil takmış oynuyordu! 6ayda değişen tek hükümet lübnandaki oldu, o da korona ile değil amonyumnitratla sağlanabildi; hatta salgın nedeniyle birkaç ülkede de seçimler ertelendiği için gidici gözle bakılan hükümetler bile hala yerlerinde duruyor?
    Türkiye liderliği de dedi ki; “hiçbir virüs türkiyenin aldığı tedbirlerden güçlü değildir!”
    İtirazı olan?

  9. Gerçi Hocamız konuya giriş için yine futbolu kullanmış yani asıl konu o değil ; ben de zaten futboldan hazzetmediğimi geçenlerde zikretmiştim ; o nedenle bunu geçiyorum . ‘ Hiç kimse yenilmez değildir ‘ konusuna gelince ; evet , dünyada tarih boyunca gelmiş geçmiş ‘nice yenilmezler ‘ , nice dünyayı titretenler , dünyayı kasıp kavuranlar hak ile yeksan olmuş , tarihin derinliklerinde kaybolup gitmiştir ! Tabii ki konu burda kapanmıyor , bunun öbür dünyası da vardır ki aslolan da işte odur .İnsanoğlu yeyip içmek , zevku safa yapmak için , gönlünce yaşamak için yaratılmamıştır. Allahü Teala ; lütfettiği aklımızın ,mantığımızın ,irademizin ,iyi veya kötü yaptığımız her şeyin hesabını soracak , mücazat veya mükafatını verecektir.Sözlerimi M.Akif Ersoyla kapatmak istiyorum ; rahmetli bir şiirinde mealen şöyle diyor – şiirin orijinalini hatırlayamadım – ‘ Her gün bir çok cenazeyi mezara indirenler bile bir gün kendilerinin de o mezara gireceklerini asla akıllarına getirmezler ‘ . Sözlerim biraz vaaz ! gibi oldu , arkadaşlarımın mazur görmesini rica ederim .Herkese selam ve saygılar

  10. Trump covid e kadar çok başarılıydı.İşsizliği bitirmişti ve ekonomi çok iyiydi.Politize olmayan seçmen bunlara göre oy veriyor.Fakat covid i çok kötü yönetti.başa baş bir yarış izleyeceğiz.Yüksek mahkemeye koyu Katolik bir aday göstermesi çok akıllıca.katolikler çok büyük oranda demokrat.biden da Katolik.bu hamleyle katolikleri biraz bölse ipi göğüsler.çünkü başa baş olan eyaletlerde ciddi Katolik var.

    • Trump paranın değerini düşürerek ithal malların pahalı kalmasını sağlıyor. buda amerika malların ucuzluğunu sağlayarak fabrikaların açılmasını sağlıyor işsizliği böyle önlüyor. paranın düşmesi amerikada turizm ucuzlamasınıda sağlıyor.

      Önceki hükümetlerde dövizin yükselmesi ülkenin krizden çıması için şanstı.

      AKP hükümeti 1dolar 1tl ısrarı sonucu ülkenin parası değerlenmesiyle artık yarı mamül ürünler çinden gelmeye başladı.

      Yarı mamül üreticilerle , tarım ürünleri pahalı kalınca hepsi birer birer yok oldu.

      Şimdi ise dövizin hem düşmesi hem yükselmesi sıkıntı.

      Döviz yükselince herşey dışardan geldiği için herşeye zam geliiyor.
      para değerli oluncada misal tarım ürünleri ve yarımamül pahalı kalıyor örnek: ceviz, buğday, badem,çekirdek, et artık dışardan geliyor.

      ilkokulda okumuştuk kendi kendine yeten 7 ülkeden biriydik.
      artık her şeyimiz ithal.

  11. 1-Birkaç gün önce yaptığım suçunu kabullenmeyip suçu başkasında arama konulu alıntıda yer alan üzerine bazı yorumcular konuyu saptırıcı yazılar yazmış.Konunun özü şu sözlerdir:”Hangi şart veya gerekçe ile olursa olsun, suçu dışarıda arama çabası onu şeytana yakın kılmaktan başka sonuç üretmeyecektir.
    Önemli olan doğruyu, adaleti, hakkaniyeti ve hakikati öncelemektir. Ahlakı önceleyerek kendimizi şeytandan uzaklaştırabilir ve sorumluluğumuzu üstlenerek arınmayı üst seviyeye çıkarabiliriz.”Konu,kişinin kendi suçunu kabul etmemesi ve başkasınıa yüklemek çabası ile ilgilidir.Bu davranış ise şeytanın(iblisin )davranış biçimidir.İblis kendini büyük görerek,insanı dışlamış ve bu davranışı için Allah ı suçlamış,insandan intikam almaya kendini yönedirmiştir.Bu konuda birçak sure ve ayetler vardır.Bir tanesinin mealini vereyim.
    “Andolsun, sizi yarattık. Sonra size şekil verdik. Sonra da meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” dedik. İblis’ten başka hepsi saygı ile eğildiler. O, saygı ile eğilenlerden olmadı.
    Allah, “Sana emrettiğim zaman seni saygı ile eğilmekten ne alıkoydu?” dedi. (O da) “Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan yarattın” dedi.
     Allah, “Şimdi in aşağı oradan. Çünkü senin orada büyüklük taslamak haddine değil! Hemen çık! Çünkü sen aşağılıklardansın” dedi.
    İblis dedi ki: “(Öyle ise) bana insanların tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver.”
    Allah da, “Sen süre verilenlerdensin” dedi.
    İblis dedi ki: “(Öyle ise) beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette oturacağım.”
    “Sonra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreden (kimse)ler bulamayacaksın.”
    Allah, dedi ki: “Yerilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan. Andolsun, onlardan sana kim uyarsa sizin, hepinizi cehenneme doldururum.”(A’râf suresi,11-18.ayet).
    Anlaşıldığı üzere,kişinin kendi suçunu kabullenmeyip suçu başkalarında araması şeytan,yani iblisin ahlakı ve taktiğidir.

    • Zeki arkadaş siz ertavın dünden kalma mevzularına bakmayın, genellikle gündemdışı ve dinsel içerikli metinler girer buraya; her ne kadar yorumcularımızdan ali namlı bey çok beğeniyor olsa da veya hamza akyol kendisini takdir etse de bu tür gündemdışı metinler ancak teşhir bağımlılığına işaret eder…

  12. Trump, 77 yaşında ölen arkadaşı Chera gibi ölüp ölmeyeceği konusunu kaygılı gözlerle etrafındakilere sora dursun o sormadan biz söyleyelim: ”Evet öleceksin!” senin gibi pek çok muktedir de ölecek. Sonra ateşe verdiğiniz topraklar ve hayatları hakkında tahakkümvari kararları almaya kendinizi yetkin sandığınız bütün icraatlarınızdan, Kanuni gibi hesaba çekileceksiniz. Kanuni yanında bir sandık dolusu fetva götürmeye teşebbüsü gibi sizlerin yanınızda fetvacılarınız da olmayacak sadece bir nida ile karşılaşacaksınız:
    “Melik benim! Zalimler nerede, mütekebbirler nerede?” Sahih-i Müslim

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız