Ülkemizde olanları anlamakta bizler zorlanıyoruz, yabancı Türkiye uzmanları ne yapsın?

32

Her ülkede başka coğrafyaların ülkelerini, o ülkelerin değişik kurumlarını ve öndegelen şahsiyetlerini yakından izleyen, gelişmeleri gözleyen uzmanlar vardır.

Dışışleri bakanlıklarında, istihbarat birimlerinde, düşünce üreten kurumlarında…

Soğuk Savaş günlerinde ABD için Sovyetler Birliği’ni izlemek bir meslekti ve o mesleğin erbabı ‘Kremlinolog’ olarak anılırdı. Eminim, Sovyetler Birliği’nde de ABD’de olup bitenleri yakından takip edenler için de özel bir isim bulunmuştur.

Konu günümüz Türkiye’si üzerinde düşünürken aklıma geldi. Acaba değişik ülkelerde ‘Türkiye uzmanı’ olarak bilinen, ekmek parasını ülkemizi yakın takipte tutup ilgililere raporlar yazarak veya oluşan kanaatler üzerine kararlar vererek kazanan kişiler hakkımızda ne düşüyorlardır?

İsterseniz sorum üzerinde biraz kafa yorun ve bu yazıya ondan sonra devam edin.

Kafa karıştıran gerçekler

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan önceki gün bir ‘yargı reformu paketi’ tanıtımı için kamuoyunun karşısına çıktı. Pakette son yıllarda hem içeride hem de dışarıda ciddi eleştirilere sebebiyet vermiş yasalar ve uygulamalar ile ilgili iyileştirme vaatleri bulunuyor.

Paketin eksikleri var, hatalı sonuçlar doğurabilecek bazı noktaları da; ancak bu haliyle bile günümüzde yaşanan pek çok sıkıntıyı geride bırakmayı öngören değişiklikler içeriyor. Yasalaşırken eksikler giderilir, hatalar tırpanlanır. Vaatler yerine getirildiği takdirde eleştirilerin önemli bir bölümü ortadan kalkacaktır.

Reklam

En azından, hapisteki gazeteciler, uzun süreli gözaltılar, tutuklu yargılamanın rutin haline dönüşmesi gibi konularda iyileştirmelerin gerçekleşmesi bekleniyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, dün akşamki konuşmasında, ‘af’ konusunun da gündemde olduğunu söyledi.

İyi ama, şimdi reform paketi ile vazgeçilme sözü verilen uygulamalara dönük eleştiriler, Avrupa Parlamentosu, Avrupa Komisyonu ve Avrupa Birliği’nin değişik birimleri tarafından rapor haline getirildiğinde, Ankara’daki yetkili ve etkili kişilerin ağız dolusu tepkilerini nasıl yorumlayacağız?

Daha birkaç gün önce açıklanan Avrupa Komisyonu’nun Türkiye ilerleme raporunun en ayrıntılı bölümünde yargıya yönelik eleştirilere yer verilmekteydi ve rapor Dışişleri Bakanlığı adına şiddetli bir tepkiyle karşılanmıştı.

Sadece AB kurumlarının resmi açıklamaları ve raporları değil, ABD Dışişleri Bakanlığının her yıl yayınladığı insan hakları raporu içerisindeki bayağı kapsamlı Türkiye bölümünde de en geniş yeri ‘yargı’ konusundaki eleştiriler işgal ediyor.

Türkiye’nin AB’ye tam üye olmasını sağlamayı amaçlayan temel kararlardan birini büyük çoğunluğuyla alan Avrupa Parlamentosu bu yılın Mart ayında ‘müzakerelerin askıya alınması’ talebinde bulunmuştu. Hemen ardından yapılan AB-Türkiye Ortaklık Konseyi Toplantısı sonrasında, AB yetkilileri şu eleştirileri kayda geçirmişlerdi:

“İnsan hakları ve hukukun üstünlüğü konusundaki derin kaygılarımızı ifade ettik. Bunlara sivil toplum temsilcilerine yönelik iddianameler, 18 Şubat tarihinde gazetecilerin mahkumiyeti de dahil. Türk yargısının uluslararası Avrupa standartlarına riayet etmesi konusundaki endişelerimizi vurguladık. Türkiye’de yargı sürecinde masumiyet karinesi ilkesine ve adil yargılanma hakkına saygı gösterildiğine dair şüphelerimiz var.”

Bu eleştirilere, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu anında tepki vermişti.

Şimdi Adalet Bakanı Abdülhamit Gül‘ün hazırladığı, Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın duyurduğu ‘reform paketi’ Mart ayında dile getirilen eleştirileri de ortadan kaldırma niyetini dışa vuruyor.

Reklam

Kendinizi Brüksel’de veya Washington’da, ya da değişik ülkelerde görevi Türkiye’yi izlemek olan uzmanların yerine koyun, birkaç ay içerisindeki bu ruh hali değişikliğini görünce, saçınızı başınızı yolmaz mısınız?

Geçmişte, öyle fazla uzak olmayan bir geçmişte hem de, kaleme alıp bağlı olduğu kurum adına yayınlanmasını sağladığı rapora Ankara’dan verilmiş cevaplar kulaklarını yakmaya devam ederken, birdenbire tam da tavsiye ettiği türden değişiklikler vaadiyle karşılaşmak, herhalde en fazla ‘Türkiye uzmanı’ bilinen kişileri şaşırtmıştır.

Vaatlere inanıp inanmamak konusunda tereddüt duymuşlar mıdır acaba?

Duymuşlarsa suçlayabilir miyiz?

Reform paketi hazırlanırken 200’e yakın kişiyle görüşülmüş; onlardan alınan izlenimler pakete yansımış…

Bu bilgi beni sevindirdi.

Reform denildiğinde…

Ülkemizin hak ve özgürlükler alanında gerçekleştirdiği en önemli reformlardan biri 1991 yılında Türk Ceza Kanunu‘nda (TCK) yapılan değişikliklerdi. Turgut Özal, cumhurbaşkanı olduktan sonra, henüz Anavatan Partisi hükümeti iktidarda iken, Adalet Bakanı Mahmut Oltan Sungurlu‘ya, TCK’nın fikir özgürlüğünü kısıtlayan üç maddesini (141, 142 ve 163. maddelerini) değiştirme çalışmasını başlatma talimatı vermişti.

TCK 141 ve 142. maddeler ‘sol’, 163. madde ise ‘sağ’ kesimin görüş ve faaliyetlerini ‘suç’ haline getirmekteydi. 141, 142’inin kalkmasına ‘sağ’ ve ‘liberal’ kesim “Komünizm gelir”, 163’ün kalkmasına da ‘sol’ ve ‘liberal’ kesim “Şeriat gelir” diye karşı çıkmaktaydı.

Özal‘ın ısrarı, Sungurlu‘nun çabaları sonuç verdi, o maddeler kaldırıldı.

Davetiyle gittiğim bağlı kurumlardan birinin Kızılay’daki binasında görüştüğümüzde, Adalet Bakanı Sungurlu, yazılarımda verdiğim değişime desteği bir de ağzımdan dinlemek istediğini söylemişti.

Herhalde şimdiki bakanın görüştükleri de, hiç değilse aklı başında olanlar, “Mutlaka bu değişiklikleri gerçekleştirin” desteğini vermiştir.

Acaba 1991’deki kararlılık 2019’da tekrarlanabilecek ve ülkemizi içte-dışta savunmasız bırakan yanlış mevzuat ile o mevzuata dayalı uygulamalardan vazgeçilebilecek mi; yoksa bu da 15-20 bin oyun sonucu belirleyeceği İstanbul seçiminde özgürlükler konusunda hassas kesimi etkileme amaçlı bir manevra mı?

Yabancı ülkelerdeki Türkiye uzmanları şimdi bu soruya nasıl cevap verebilecekleri üzerinde kafa yoruyorlardır.

Doğrusu aynı soru benim kafamı da işgal ediyor.

ΩΩΩΩ

[Bu yazının İngilizce tercümesi için link:]

32 YORUMLAR

  1. Merhum Prof. Mahir Kaynak vaktiyle şöyle demiş : “Türkiye’de derin devlet olmadığı için bugünkü sorunlarını çözemiyor. Oysa dünyada büyük güçleri temsil eden devletlerin hepsinin içerisinde, görünen yöneticilerin arka planında bir derin devlet vardır. Fakat Türkiye’de derin devlet yoktur, (tabiri caizse) derin çeteler vardır. Bugün bizde eksik olan ve giderilmesi gereken budur.”

    Yani Türkiye’de eleştirdiğimiz ‘vesayet rejimi’ aslında derin devlet değil, sığ devlet. Türkiye’nin derin devleti yok, çünkü derin düşünen insanları yok. Çünkü bilim-teknoloji-matematik ‘gavurun işi’ ; bizim işimiz ise dincilik, Atatürkçülük, milliyetçilik, kürtçülük taraflarından birisine kapıkulu olmak !

    Batı tarihinde seküler/laik rejimi aydınlar ve burjuvazi savundu ve halkı da (işçi sınıfı) buna ikna etti. Marx ve Engels de işçi değil aydın sınıfındandı.
    Batı tarihinde seküler/laik rejim oturtulurken, krallık/monarşi rejimleri vardı. Seçimler falan yoktu, halka görüşü sorulmuyordu. Hatta kadınların üniversitede okuması bile neredeyse yasaktı. Bu süreç yüzyıllar sürdü.

    Türkiye’de ise herşey 27 yıla sığdırılmak zorunda kaldı (1923-1950). Dolayısıyla Tek Parti CHP’sini bu kadar eleştirmek doğru değil. Esasında, gelişim sürecinde dersini iyi çalışmayan Osmanlı Hükümetlerinin eleştirilmesi gerekir. Veya en doğrusu geçmişi eleştirmeyi bırakıp bugün elbirliği ile ne yapabiliriz ona odaklanmak gerekir.

    Muhafazakâr aydınların ve bazı sol aydınların da yanıldığı diğer bir konu da ‘elitist / seçkinci’ suçlamasıdır. Küresel düzeyde eğitim almış ve kafası da gerçekten çalışan bir ‘entelektüel’ halk goygoyculuğu mu yapmalıdır. Kimisi halk ile daha güzel ilişkiler kurabilirken kimisi de bunu beceremez. Bir milletin kalkınabilmesi için teknik ve sosyal alanlarda ‘elit’ kişilere ihtiyacı vardır. Elit kişilerin kimi zaaflarını siyasetçiler oy devşirmek adına kullanmamalıdır.

    Türkler ve Kürtler bin yıldır birlikte yaşıyor ve üç aşağı beş yukarı aynı zihniyete sahiptirler. Dolayısıyla Kürtlerin Türkiye’yi etnik milliyetçi talepleriyle ‘demokratikleştirmesi’ mümkün değildir. Olsa olsa çatışmalara neden olurlar ve zaten öyle de oluyor.

    Seküler/laik rejimin temelleri M.K. Atatürk tarafından atılmıştır. Zaman dar olduğu için ‘dinde reform’ askeri yöntemlerle yapılmıştır. Bu konuda Atatürk’ü suçlamak yerine dinde reformu asıl başlatması gereken din adamlarını suçlamak gerekir. Fakat onların birçoğu hayatlarını tabiri caizse ‘din satarak’ sürdürmeyi ve dini siyasi çıkar aracı olarak kullanan siyasetçilerle işbirliğini tercih etmişlerdir. (Emevilerden bu yana olduğu gibi, hala kendisinden bahsederken Hz. Muaviye diyorlar).

    Atatürk büyük bir eğitim reformu yaparak ‘Türk rönesansını’ da başlatmıştır. Fakat sonradan gelen nesiller maalesef eğitim sisteminde yeterli düzeyde bir ilerleme sağlayamamıştır. Bunda sağıyla soluyla herkesin kabahati/sorumluluğu vardır.

    M.K. Atatürk bu devrimleri yapmasaydı Türkiye şu anda Irak veya Suriye’ye benzerdi, veya eskiden olduğu gibi bir-iki gömlek ileride olurdu. Hâlbuki aramızda uçurum kadar fark var ve bu Atatürk’ün eseridir.

    Kısacası şu anda Türkiye’de gelişmiş Batı anlamında seküler/laik rejim de yok, derin devlet de yok. Her kafadan bir ses çıkıyor ve uzlaşmak da mümkün görünmüyor. Zira dindarlık bir uzlaşma nedeni olamaz, putperestler de dindardı. Biz Müslüman dindarlarız demek de çare değil, zira halk tabiriyle herkes kendine müslüman. Ancak akli ahlak (erdem) üzerinde bir uzlaşma zemini yaratılabilir. (Söylenecek çok şey var, ama zamana yaymak zorundayım).

    • Merhaba Fatih Bey. Benim de sizin yazılarınızı ilgiyle izlediğimi söylememe ihtiyaç olmasa gerek. Son haftalardaki yorum metinlerinizin hem bu sayfalara -siyasi bakış açısı anlamında- bir çeşitlilk, hem de entelektüel bir düzey kazandırdı. Sanırım yorum sayfalarına sıkça göz atan okurlar da bu durumun farkında.

      Hayli farklı pencerelerden bakıyoruz Türkiye’nin geçmişten bugüne gelen serüvenine. Fikir ayrılıkları, itirazlar kaçınılmaz. Bir önceki yazınıza istinaden yazdıklarıma ilişkin olarak, “Çok fazla sayıda ve biraz da erken sonuçlar çıkarmışsınız.” diyorsunuz. Söylediğiniz şeyin doğru olma ihtimali bir hayli yüksek. Böylesi konularda sözlü ve yazılı olarak öylesine çok diyalog ve müzakerenin parçası oldum ki geçmiş yıllarda, söylenmemiş olanı söylenmiş gibi düşünerek itiraz yükseltmem, yani belli peşin hükümlere sahip olmam kuvvetle mümkün. Haklı görünen dotça siteminizi akılda tutacağım.

      Yazınız, Mahir Kaynak’tan kısa bir alıntıyla başlıyor:

      Türkiye’de derin devlet olmadığı için bugünkü sorunlarını çözemiyor. Oysa dünyada büyük güçleri temsil eden devletlerin hepsinin içerisinde, görünen yöneticilerin arka planında bir derin devlet vardır. Fakat Türkiye’de derin devlet yoktur, (tabiri caizse) derin çeteler vardır. Bugün bizde eksik olan ve giderilmesi gereken budur.”

      Bu kısa alınıtıda dile getirilmiş olanla hemfikir misiniz, ya da hangi noktaya kadar hemfikirsiniz, bunu kestiremiyorum. İki güçlü itirazım olur Mahir Kaynak’ın bu iddia ya da çıkarsamasına:

      Birinci itirazım şu: Zihin dünyası, çok uzun yıllar, ortaokulu bitirdikten sonra girdiği Kuleli Askeri Lisesi’nde, ardından Harp Okulu’nda, ardından TSK içinde biçimlenmiş bir eski MİT ajanından, Türkiye’nin meselelerine demokratik bir perspektiften bakması pek umulamazdı. Nitekim, hiç de şaşırtıcı olmayan bir biçimde, Mahir Kaynak, derin devletin varlığına itiraz etmiyor. Onun ‘kalitesi’nden yakınıyor. Kabaca söylersek, “Artırın bizim derin devletin entelktüel kalitesini, meseleler çözülsün” fikrinde. Şimdi, soru şu: Derin devlet, entelektüel kalite ya da kapasitesinin ne olduğundan bağımsız olarak, hem YASADIŞI bir oluşumdur (çünkü kamsual alanda ne bilinebilir, ne tartışılabilir, ne denetlenebilir bu yapılar) hem de demokratik siyasal sistemin tam karşısında konumlanır doğası gereği. “Entelektüel kalitesi”ni artırarak, böyle bir yapıyı meşru ve demokratik kılamazsınız. Derin devlet, zaten derin olduğu için gayrı-meşru, anti-demokratiktir.

      İkincisi şu: Mahir Kaynak, aklınca aklımızla dalga geçiyor: Bizdeki derin devlet aslında “iyi” bir derin devlet değil imiş. Bizdeki derin devlet değil, olsa olsa “derin çeteler” imiş. Dönüp sormak gerekir: Kamusal alanda görünür, bilinir, tartışılabilir ve denetlenebilir olmayan karanlık bir yapıdan, “derin çeteler” dışında ne olması umulabilirdi ki? Daha kurulduğu andan itibaren, yargıdan dinsel alanın tahakküm ve kontrolüne (Diyanet İşleri Başkanlığı) varıncaya kadar, toplumsal alanın tümü üzerinde egemenlik kurmuş, Anayasa Mahkemesi’nden Hakimler ve Yargıçlar Yüksek Kurulu’na, Üniversite Yüksek Kurulu’ndan bilmem neye varıncaya kadar iliklerine kadar siyasallaşmış bir devlet kurumundan “derin çeteler” değil de ne çıkar?

      Hadi “derin çeteler”i aldık, bunun yerine, “entelektüel kalitesi iyi” bir derin devlet koyduk Mahir Kaynak’ın arzu ve tespitini gerçekleştirdik. Elimizde, seçimlerden siyasal partilere, cumhurbaşkanlarından bilmem neye kadar, LEGAL ve DEMOKKRATİK alanın arkasında ve üzerinde, nurtopu gibi bir ‘güzel’, ‘kaliteli’ derin devletimiz oldu. Kim olacak o ‘şimdi sağlıklı’ kılınmış ‘olumlu’ derin devleti teşkil edecek olanlar? “Akil adamlar mı?” Peki onların ‘akil’ olduklarına karar verecekler kim? Akvaryumdaki japon balıkları gibi bir cam fanusun içinde mi doğup yetişecek o ‘sağlıklı’ derin devletin akil adamları? Bunların siyasetten, ideolojilerden etkilenmeyeceklerinin garantisi ne? Bunlar, sadece akil olmakla kalmayıp aynı zamanda dünya nimetlerinden elini ayağını çekmiş evliyalar mıdır?

      Velhasıl kelam, MEŞRU ve DEMOKRATİK olmayan her derin yapı, doğası gereği ve kaçınılmaz olarak, bir çetedir. Böyle olduğu için de “derin”, “gayrı-meşru”, “anti-demokratik” bir çete olarak kalmaya yazgılıdır.

      “Oysa dünyada büyük güçleri temsil eden devletlerin hepsinin içerisinde, görünen yöneticilerin arka planında bir derin devlet vardır.”

      Bu da, sağcısından solcusuna her türlü komplo teorisini satın almaya çoktan hazır, aklını anti-emperyalizmle ve emperyalizmin oyunlarını bozmakla bozmuş insanlarımızın kolayca inandıkları koca bir yalan ve manipülasyon. “Yahu itiraz etmeyin bizdeki derin devlete. Batılılarda da var bu. Öyle korkacak bir şey yok.” tadında bir derin devleti meşrulaştırma girişimi.

      Batı Avrupa’da, sermaye gurupları vardır. Medya aracılığı ile, bizdeki TÜSİAD, MÜSİAD gibi kendi legal işveren örgütleriyle siyasal süreçleri, iktidar partilerini etkileyip yönlendirirler. Bunun dışında, falliyetleri parlamento tarafından denetlenen, her konuda hesap sorulabilir gizli istihbarat teşkilatları vardır. Bunların en tepedeki başkanı bile yüksek mahkemelerde yargılanabilirler, yargılanmışlardır da -dileyen Alman ve İngiliz istihbarat teşkilatlarının kısa bir tarihçesine göz atsın Wikipedia’da.

      Kemalizm, bir devlet ideolojisi. Bundan, derin devletin -içeriğinden ve kalitesinden bağımsız olarak- bir bütün olarak gayrı-meşru, demokrasi karşıtı, gerçekten demokratik bir siyasal düzende asla olmaması gereken bir yapı olarak reddedilmesini zaten bekleyemezsiniz. Çünkü, Kemalizm, nihai olarak, ülke ve vatanın bekasının neyi gerektirdiğini bilen bir seçkinler gurubunun en üst düzeyde karar alıcı mekanizma olmasını arzu eder. Millete güvenmez. TSK’nın, D. Avcıoğlu gibi ‘sol-Kemalist’ aydınların ve bunlazrın çıkardıkları Kadro gibi düşünce dergilerinin, bunlara kulak veren TSK mensuplarının yakalarını darbecilikten bir türlü kurtaramamalarının nedeni de budur.

      Demokrasinin tarihine ilişkin değininiz bana çok sorunlu göründü Fatih Bey. İşçi snıfının ve burjuvazinin tarih sahnesine çıkmalarıyla İngiltere’de ve Fransa’da başlayarak Almanya’yı etkisi altna alan demokrasi mücadelesinde, Marks ve Engels’in bir fikir babalığı olmamıştır. Fırtına Almanya’yı sarmalına aldığında, demokratik geleneğin taşıyıcısı sosyal demokrasidir ve temsilini Alman Sosyal Demokrat Partisi’nde bulur. Marks, bu reformist ve “uzlaşmacı”(!) sosyal demokrat geleneğin mahkum edilmesini, devrimcileştirilmesini, bir sosyal devrim ile “proleterya diktatörlüğü”nün kurulmasını vaaz etmişti. Devrimci marksistler, Alman sosyal demokrasi içinde her zaman azınlık kalmışlardır. Nitekim, Alman sosyal demokratlarının savaş kredsileri leyhine oy vermelerinin ardından, parti içinde azınlığı temsil eden Rosa Lüksemburg, Karl Liebnecht ve arkadaşlarıyla birlikte Alman Sosyal Demokrat Partisi’nden ayrılarak Alman Komünist Partisi’ni kurmuştur. Marks’ın vaaz ettiği “proleterya diktatörlüğü”nün ne menem bir şey olduğunu da, bize Rusya’da nihai olarak Stalinizme evrilen Leninist Bolşevikler (ki reformist sosyal demokrat Menşevikler içindenküçük bir devrimci azınlık olarak çıkmıştır Lenin ve Bolşevikler), Çin’de Mao’nun Çin Komünist Partisi, Doğu Avrupa ülkelerinde General Jaruzelski liderliğindeki askeri diktatörlük, Romanya’da Çavuşesku rejimi vs. layıkıyla göstermişlerdir -Berlin duvarı üstlerine yıkılıncaya kadar. Velhasılı, Marks ve Engels’in arası “demokrasi” ile hiç mi hiç iyi değildir. Marks, sosyal demokrasiyi “burjuva sınıfının ideolojisi” olarak mahkum eder. Onun devrimcileştirilerek proleterya diktatörlüğünün kurulmasını, böylece sonu komünizme varacak sürecin başlatılmasını önerir. Bu anlamıyla, demokrasi karşısında, otoriterlik yanında saf tutmuştur.

      Şöyle söylüyorsunuz:

      “Türkler ve Kürtler bin yıldır birlikte yaşıyor ve üç aşağı beş yukarı aynı zihniyete sahiptirler. Dolayısıyla Kürtlerin Türkiye’yi etnik milliyetçi talepleriyle ‘demokratikleştirmesi’ mümkün değildir. Olsa olsa çatışmalara neden olurlar ve zaten öyle de oluyor.”

      Türklerin milliyetçiliği anlaşılır ve meşru. Türklerin milliyetçiliği demokrasi açısından bir sorun teşkil etmiyor. Ama, bin yıldır Türklerle birlikte yaşamış, savaşlarda bu toprakları birlikte savunmuş Kürtlere gelince, milliyetçilik hak değil. Ne olur Kürtler de tıpkı Türkler gibi milli duygulara sahip olurlarsa? Hiç iyi olmaz, “olsa olsa çatışmalara neden olurlar ve zaten öyle de oluyor”. Size şunun garantisini verebilirim, Fatih Bey: Bu görüşlerinizi, zihni ve olaylara bakışı demokratik bir zihniyet içinde biçimlenmiş bir Slovak’a, bir Finli’ye, bir İskoçyalı’ya anlattığınızda, sizin bu bakış açınızın “ırkçı esintilerle de malul” bir bakış açısı olduğunu söyleyecekler, demokratik değil otoriter bir zihniyeti yansıttığını dile getireceklerdir.

      Şu tespitte bulunuyorsunuz:

      “Seküler/laik rejimin temelleri M.K. Atatürk tarafından atılmıştır. Zaman dar olduğu için ‘dinde reform’ askeri yöntemlerle yapılmıştır. Bu konuda Atatürk’ü suçlamak yerine dinde reformu asıl başlatması gereken din adamlarını suçlamak gerekir.”

      Her türlü reform, ancak ve ancak TOPLUMSAL RIZA ile MEŞRU ve YARARLI’dır. Sizin yazdığınız gibi “askeri yönetmelerle yapılmış” reformlar, hem GAYR-I MEŞRU, hem de sonuç itibariyla hiçbir yere varmayan nafile girişimlerdir. M. Kemal, bu konuda tek başına değildir. Irak da askeri yöntemlerle gerçekleştirilen reformlarla sekülerleştirildi. Mısır’da Müslüman Kardeşler’in seçim yoluyla iktidara gelebilmiş olması, Mısır’ın askeri yolla reforme edilip sekülerleştirilmesinin doğrudan sonucudur. Seküler elitler, ancak faşist ve kanlı askeri darbe yoluyla iktidardan indirebildiler Mursi Hükümeti’ni (aynı şeyi Türkiye’de AK Parti iktidarına karşı yapmaya niyetli hayli askeri kadro vardı -Balyozcusundan Ayışıkçısına kadar. Bereket bunların yolu kesildi de aynı vahşeti Türkiye’de yaşamamış olduk.) Fransız sömürgeciliği sonrası tıpkı Türkiye gibi askeri yöntemlerle sekülerleştirilmiş olan Cezayir’de, seçimle iktidara geleceği kesinleştiğinde Cezayir İslami Kurtuluş Cephesi’nin başına neler geldiğini, o seküler-laik rejimin ne denli azgın bir diktatörlük olduğunu hep birlikte gördük. Bugün, bir zamanlar George Habbash gibi sosyalist Marksist gurupların içinde cirit attıkları Filsitin Özgürlük Hareketi’nin en büyük teşkilatı olan on yılların seküler-laik FKÖ Filistin halkı arasında azıınlık, HAMAS ise çoğunluk durumdadır.

      Askeri yönetmelerle dayatılmış reformlar, halk yığınlarının indinde hep geri teper, sayısız kere denenmiş, hep aynı sonucu vermiştir.

      Demokrasi (1) rıza (2) uzlaşma rejimidir. Askeri güç kullanarak şu ya da bu projesyi topluma dayatma rejimi değil. Yığınların geleneğini, dini yaşayış biçimini, yığınların etnik aidiyet duygusunu hort zortla ne değiştirebilir, ne de ortadan kaldırabilrsiniz. Buna yeltenebilirsizin elbette. Dinsel alanı ve geleneği devlet gücüyle kontrol edip biçimlendirmeye girişebilirsiniz. Bunu yaptığınızda, karşınıza bir asır sonra çıkacak olanlar, sizin çocuklarınız olan Cübbeli Ahmet’ler, Nihat Hatipoğulları, elinde mezura ile bayan avukatın etek ölçüsünü almaya kalkışan hakimler olur.

      Ben, bu halkın dindarlığına, üzerlerindeki milliyetçi-faşizan baskılar ve yok sayma hareketleri son bulduğunda etnik aidiyetlerini makul ve barışcıl bir biçimde yaşayacaklarından hiç kuşku duymadığım Kürtlerimize güvenilmesini öneriyorum.

      Tarih ve içinde yaşadığımız günde tanıklık ettiklerimiz öğreticidir.

      Seküler-laik Baasçı Esat rejimi, baba Esat ve oğul Esat yıllarında Suriyeli Kürtlere bir kimlik kağıdını bile çok görmüşlerdi. Yok hükmündeydi Kürtler. Peki bugün?

      Üç-beş aşiret ağası idi Kürtler seküler-laik Saddam rejimi onyıllarında. Biz de öyle söylüyorduk zaten -üç beş aşiret ağası. Peki bugün?

      Demokrasi, rızaya ve uzlaşmaya dayanan rejimin adı. Meşruiyet, olmaza olmaz koşul. Bunu yaratan da öyle vatanseverliğinden kuşku duyulmaz üç beş akil adamın dehası olmadı. Arkasında üç asıra mal olmuş bir toplumsal siyasal mücadeleler tarihi var.

      Cumhuriyet boyunca, dindarlarımızla ve Kürtlerimizle yeterince uğraştık bence. Artık seküler-laiklerimizle uğraşalım derim. . .

      • Şimdi gel de şu yazıyı 3-5 cümleyle anlat;böyle bir şey mümkün mü?Fatih beye de teşekkür ederim,gerçekten foruma renk katıyor.Burada Bernar beyin yazdıklarına kendimi yakın görüyorum.Çok kapsamlı,ufuk açıcı bir yorum metni olmuş.01.22 deki de öyle;yalnız son cümledeki CHP ve seçmenlerine ilişkin kısma hafif bir itirazla ,onların da sosyal dokuyla kaynaşmasının sağlanmasının sosyal huzur için gerektiğini söyleyecektim (ki bana göre Kılıçdaroğlu bu misyonu yerine getirmeye çalışıyor) ki,bu yazının sonunda onu da tashih etmişsiniz…Emeğinize sağlık Bernar bey.Çok ta okuyucunuz olduğunu düşünüyorum.Selamlar…

  2. Türkiye’yi demokratikleştirmeyi, yargıyı özerk ve bağımsız kılmayı amaçladığını idda ederek ortaya bir “yargı reformu paketi” yuvarlamak, bu ister Erdoğan’dan, ister Kılıçdaroğlu ya da Bahçeli’den gelsin, ahlak yoksunu bir aldatmacadır.

    Geleneksel merkezi-bürokratik devlet aygıtı, iktidarını yerelle paylaşılmasını kabul etmeye zorlanmadığı sürece, hiçbir temel meselemizi çözemeyiz. Yurrtaşlar, Ankara’yı kontrol edemezler. Ama, yurttaşlar, Ankara Belediyesi’ni de, Bayburt Belediyesi’ni de pekala kontol edebilirler.

    Merkezi hükümet sultası, tüm partilerin işine geliyor. Tepedeki lider ve onun etrafındaki üç beş kişi, partileri kontrol ediyor, kimin milletvekili, kimin bakan vs. olacağına karar veriyor. Hepsi, yeniden seçilebilmek ya da bir bakanlık koltuğuna yerleşebilmek için, parti liderliğinin dümen suyunda hareket etmek zorunda.

    Hepsi, devlet bürokrasisine hakim olmak kendi kadrolarını beslemek anlamına geldiği için, merkezi devleti ele geçirmek için didişiyor. Buradan ne katılımcı demokrasi, ne hukuk devleti, ne adalet, ne de yolsuzlukların hesabının sorulması, ne de liyakat çıkar. Bir asır boyunca her ne çıkmışsa, ancak o çıkar.

    Türkiye, bu çağdışı merkezi devlet sultasından kurtulmalıdır. Milletvekilleri, tıpkı belediye reisleri gibi, kendisini seçmiş yereldeki yurttaşlara karşı sorumlu olmalı, ancak onları memnun kılması halinde yeniden seçilme şansına sahip olabileceğini bilmelidir.

    Ademi-merkeziyetçilik talebinin ülkeyi böldürmek isteyenlerin bir oyunu olduğunu söyleyenler, bu kokuşmuş merkeziyetçi devlet oligarşisinin olduğu gibi sürmesini isteyenler.

    “Bana merkeziyetçi mi yoksa ademi-merkeziyetçi mi olduğunu söyle. Ben de sana yurrtaşlardan ve denetlenebilir bir yönetim modelinden mi, yoksa yurttaşların karşısında, kişisel bekası ve beklentisi bir partinin merkezi iktidarı ele geçirmesine bağlı biri mi olduğunu söyliyeyim.”

    Kastomonu ya da Düzce’nin, veya Muş ya da Mardin’in sağlık ocağına mı, yoksa birilerinin okçuluk derneği şubesi ya da Atatürk Kültür Merkezi’ne mi ihtiyacı olduğuna neden Ankara karar veriyor ki?

    Adına “il” ve “ilçe” dediğimiz yerellerde yaşayan yurttaşlar, o il ya da ilçede neye ihtiyaç duyduklarını bilemeyecek kadar salak insanlar mı?

    Eğer hal bu ise, neden okullar açıp öğretmenler yetiştiriyoruz?

    Alayını kapatalım gitsin!

  3. Yargı sistemi genel olarak ikiye ayrılır :
    1) Klasik hukuk : Hırsızlık, yaralama-cinayet, iş hayatı ilişkileri, tapu-kadastro, boşanma … v.b. davalar ile ilgilidir.
    2) Siyasi hukuk : Birçok örnek verilebilirse de genel olarak siyasi iktidar mücadelesi ve bunun çeşitli yansımaları ile ilgilidir.

    Klasik hukuk sorunları genel olarak ; hukuk fakültelerine kolayca girilmesi, hukuk eğitiminin vasat oluşu ve her hukuk mezununun yargıç ve savcı olabilmesinden kaynaklanmaktadır. Fakat az sayıda Üniversite dışında bu sorunlar diğer meslekler için de geçerlidir. Dolayısıyla eğitim sorununu çözemeyen AKP hükümetlerinin özel olarak hukuk eğitimi sorununu çözmeye çalışması veya bunun mümkün olduğuna inanılması gerçekçi değildir.

    Siyasi hukuk sorunları ise esasında bir hukuk sorunu değildir, siyasi rejim sorunudur. Tarihe baktığımızda, bugünkü siyasi rejimlerin o toplumların tarihi gelişim süreci içinde şekillendiğini görmekteyiz. Batıda bu süreç ‘rönesans ve reform’ ile başlayıp sanayi devrimleri ile akıllanıp bugünkü seküler/laik rejimlere gelmiştir. Gelişmiş Batı’nın tarihinde kilise ile uzlaşma değil mücadele vardır.

    Osmanlı Devletinde ise diğer tüm İslam ülkelerinde olduğu gibi, Hükümdarlar ile Din adamları arasında çatışma değil işbirliği vardı. Osmanlı düzeninde hükümdar/hükümet dışında 3 temel sınıf bulunurdu : İlmiyye, Askeriye, Diniyye. Cumhuriyet döneminde İlmiyye sınıfı Üniversitelere, Askeriye sınıfı TSK’ya dönüştü. Eskiden Kadılar da diniyye sınıfının bir parçası olduğu için, Diniyye sınıfı ikiye bölündü : a) Hukuk sistemi, b) Diyanet sistemi. Örneğin Osmanlı’daki Şeyhülislam’ın bugünkü karşılığı Anayasa Mahkemesi Başkanı’dır, (bir nevi Şeyhülcumhur).

    Yüksek devlet görevlilerinin ve özellikle derin devletin ülke yönetimine müdahil olmak istemesi ayrı bir konudur, onu kendi konsepti içinde değerlendirmek gerekir. Türkiye’nin aşamadığı sorun, ister seçilmiş ister atanmış olsun devleti yönetenlerin hukuk ile ilişkilerindeki çağdışı çarpıklıklardır. Bu ise bir hukuk sorunu değil zihniyet sorunudur. Eskiden Kadı’nın Hükümdarın isteğine göre fetva vermesi, bunun için Kuran’da uygun ayet yoksa sayısız rivayet hadislerden uygun birine başvurduğu bilinmektedir. Bugün de Modern Kadılar (yüksek hakimler) gücü elinde tutanların isteğine göre ‘367 fetvası’ veya ‘İstanbul seçimleri tez yenilene’ fetvaları verebilmektedirler.

    Bu çarpık zihniyet geri kalmış veya gelişmekte olan ülkelerin tamamında vardır. Tam gelişmemiş ülkelerin ortak özelliği, akılcılık ve temel ahlaka dayalı (erdemli) bir siyasi rejime sahip olamayışlarıdır.

    Ahlakı tanımlamak çok zordur ve bu nedenle güvenilemez. Türkiye örneğinde dindar=ahlaklı eşitliğinin geçerli olmayabileceği açıkça görüldü. Buna göre Müslüman olmaya devam ederken, gelişmiş ülkelerde olduğu gibi gerçek bir seküler/laik siyasi rejimi de elbirliği ile oluşturmak zorundayız. Yoksa yargı reformu paketiymiş falan boş işler.

    • Yorumunuzda şöyle söylüyorsunuz, Fatih Bey: “Yüksek devlet görevlilerinin ve özellikle derin devletin ülke yönetimine müdahil olmak istemesi ayrı bir konudur, onu kendi konsepti içinde değerlendirmek gerekir.” Bunun NEDEN “ayrı bir konu” olduğu ve NEDEN “kendi konsepti içinde” değerlendirilmesi gerektiği konusunda hiçibir gerekçe göstermiyorsunuz.

      Meselenin, “Mademki dindar=ahlaklı eşitliğinin geçerli olmayabileceği açıkça görülmüştür, o halde seküler/laik siyasi rejimi elbirliği ile oluşturmamız gerekiyor” çıkarsamasına temkinli yaklaşmamızı gerektirecek bir çok-boyutluluk içerdiği kanısındayım.

      İleri sürdüğünüzün aksine, “Yüksek devlet görevlilerinin ve özellikle derin devletin ülke yönetimine müdahil olmak istemesi ayrı bir konu” değildir. Bugün yaşadığımız sorunların, sözünü ettiğiniz “zihniyet sorunu” da dahil olmak üzere, birinci dereceden sorumlusudur. Ne önemsizleştirilebilir, ne de bu sorunla sadece dolaylı yoldan ilgili bir meseleymiş gibi resmin dışında bırakılabilir.

      Seküler/laik siyasi rejim = demokratik, adaletli, özgürlükçü bir siyasal rejim şeklindeki eşitliğin de gerçekle ve bu toprakların deneyimleriyle örtüşmüyor.

      Bu, “İyi ama bizdekiler “gerçek” seküler/laik siyasi rejimler değillerdi zaten” türü bir savunmacı argümanla geçiştirilebilecek bir mesele de değil.

      Bizde, “gerçek” bir seküler rejim (her ne ise bu -sanırım sizin indinizde Avrupa ülkelerindeki rejimlere karşılık düşen bir rejim esas olarak) zaten olamazdı, bugün de olamaz. Çünkü, bunun taşıyıcısı bir sınıf yok. Çünkü, bizdeki seküler-laik rejim projesninin taşıyıcı toplumsal aktörün çok ciddi bir ZİHNİYET sorunu var. Demokratik değil, devleti kutsayan hastalıklı ve otoriter bir zihin. Eşitlikçi değil, seçkinci (elitist).

      Bu böyle, çünkü, Batı Avrupa’da olanın aksine, bizde seküler-laik rejim talebinin taşıyıcısı toplumsal sınıf hiçbir zaman emekçi sınıflar olmadı: Seküler-laik bürokrasi sınıfının ideolojisi oldu ve hala daha böyle bu.

      CHP’liler, sık sık, toplumun eğitimli kesimlerinden oy alıyor olmalarını bir övünç vesilesi olarak görürler, eğitimsiz ve yoksul kesimlerin AK Parti’ye oy verdiklerine işaret ederler. Doğrudur bu. Ama, bu, aynı zamanda, CHP ve seçmenlerinin neden demokratik bir zihniyete sahip olamayacaklarının da işaretidir. Bizde eğitimli sınıf bürokratik sınıfıtr. Tıpkı Mısır, Irak, Suriye gibi ülkelerde onyıllar boyu yaşanmış olduğu gibi.

      Avrupa’da demokrasi, üreten sınıfların hak mücadelerinin ürünüdür. Devleti kutsamak gibi hastalıklı bir zihniyetten de uzaktır.

      Bizde ise, demokrasi, çoğulculuk, eşitlik, seküler bürokratik sınıfın sadece lafızındadır. Pratiği, adaletsizlik, hukuksuzluk, otoriterliktir.

      CHP’liler, “İyi ama Adalet Partisi ve sonrasında iktidar olmuş tüm siyasi partiler sağcı partilerdi. Neden bunların günahlarını CHP üstelnsin ki? Gerçekçi ve hakkaniyetli bir yaklaşım mıdır bu?” diye sorabilirler.

      Buna verilecek yanıt, “Evet, gerçekçi ve hakkaniyetli bir yaklaşımdır bu” şeklinde olmak zorundadır. İki nedenle:

      Bütün sağ partiler sekülerdir ve CHP’nin çocuklarıdır. CHP’nin ZİHNİYET’i ile damgalanmışlardır doğumlarından itibaren. Bu birinci neden.

      İkinci neden, bugünlere gelinceye kadar (ve büyük ölçüde bugün de) CHP hep bir şekilde iktidar olmuştur zaten. Geriye doğru bir bakışla Anayasa Mahkemesi’nin, baroların, yüksek üniversite kurullarının, ordunun tüm aktörlerinin CHP’nin amca oğulları olduklarını pekala söyleyebiliriz. İster 367 fetfasını alın, ister “Ordu göreve!” pankartları arkasında yürünen Cumhuriyet Mitinglerini alın, ister Ergenekon davalarının avukatlığını gönüllü olarak üstlenen parti genel başkanını hatırlayın, isterseniz de barış süreci döneminde CHP’nin gerici ve devletçi tutumunu.

      Bütün bunlar ve daha pek çoğu resme dahil edilmeden girişilecek çözümlemeler hem eksik, hem de yanıltıcı olacaktır.

      Sorunlarımızı, Erdoğan’ın tek-adam rejimi dönemindeki günahlarını dindarların omuzlarına yükleyerek açıklayamayız.

      Dindarlar, Kürtlerle birlikte, Türkiye’yi demokratikleştirebilecek yegane toplumsal aktörlerdir. Erdoğan hegemonyasına öngelen yıllardaki AK Parti yılları bunu olanca açıklığı içinde kanıtlamıştır. Erdoğan ve AK Parti “sekülerleştikçe” ve “Atatürkçüleştikçe” otoriterleşmiş ve hukuksuzluk alabildiğine yaygınlaşmıştır.

      AK Parti’nin dindar kesimlerden oy alıyor olması, onu dindarların partisi yapmaz otomatik olarak.

      Dindarlar yığınlar halinde AK Parti’den uzaklaştılar. Zihinleri dindarlıkla değil devletçi hamasetle yoğrulan milliyetçileştirilmiş ve lumpenleştirilmiş yoksullar hala oy veriyorlar.

      Zaten böyle olduğu için yeni bir kitle partisi ihtyacı doğmuş bulunuyor.

      Zaten böyle olduğu için AK Parti’yi iktidardan düşürecek olan toplumsal aktörler, artık bu partiye oy vermeyen dindarlar ve Kürtler.

      CHP ve CHP seçmenleri değil.

      • Bernar Bey, değerli yorumlarınızı takip ediyorum. Fakat yukarıdaki yazımdan çok fazla sayıda ve biraz da erken sonuçlar çıkarmışsınız. Bunun üzerine biraz cevabi nitelikte bir yorum daha yazdım. Selamlar.

  4. Erdoğan gene yapti yapacağıni.
    ADALETMIŞ? NEYIN adaleti?
    Hepsi yalan ve gündem saptirma…
    BAYRAM DEĞIL SEYRAN DEĞIL ENIŞTE MISALI.
    Yoksa bu adalet İSTANBUL- SEÇIMLERININ adaletimi?
    Erdoğan saltanatini sürdürebilmek için iki şeye ihtiyaci var birisi SEÇIM ranti..onun ıçin Türküyenin gündemini sürekli seçimlerle meşgul edip! Malum oy için de seçim +şehit cenazeleri…. 17 senedir bu böyle geldi böylede gidiyor.

    Erdoğan! şimdiye kadar yaptiklarinin aynisini Turkiyede bundan sonrada devam eder ve karşiliğıni fazlasi ilede aliŕ.

    Fakat! Bu tip her tarafi dökulmuş adalte paketi adi altinda adate adaletsizliği anlatan, sondaki kelimeler önceki kelimeleri yalanlayan ve tamamen oynadiği oyunun bir perdesi olan ABD ve AB tarafina YUTTURAMAZ…!!!!
    ABD ve AB yüksek faize rağmen şımdiye kadar olduğu gibi, Erdoğanin adinı yatirim koyduğu ve içerdeki trollerine peşkeş çekip dünyaya küfür, hakaret, tehdit, ihraç edip + kendiside meydan okuyarak dünyayi cehenneme destek veren ve yardim eden birisine inanipta kuruş dahi yardim etmezler.

    Istanbulu kayip eder etmez günluk şehit cenazeleri gelmeye devam ediyor.
    Iyi uyumalar Turkiye.Iyi uyumalar şehitliğe aday Analari.

    • İnternette Erdoğanin Adalet paketi nasil anlaşildiğina dair, Çesitli dillerde yazilan ve hapsinin hem fikir olduğu bir bölümün Turkçesinin buraya aktariyorum
      ×××××
      “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Batı’yı oyalama amacıyla hazırlattığı ve avukatlara yeşil pasaport verilmesi dışında somut bir sonucu olmayan ‘Yargı Reformu Paketi’nin açıklandığı gün Birleşmiş Milletler’den Türkiye’deki binlerce tutuklu ve KHK mağdurunu doğrudan ilgilendiren tarihi bir karar çıktı. BM İnsan Hakları Komitesi’nin 2980-2017 sayılı “İsmet Özçelik ve Turgay Karaman / Türkiye kararı” (*) Erdoğan rejiminin insan”

  5. Avam, Uğur, Abdurrahman Serdar isimleriyle yazan arkadaşların da haklı olarak işaret ettikleri gibi, yargı, her zaman siyasal iktidarı ele geçirmiş olanların kontrol ettikleri ve araçsallaştırdıkları bir alan oldu ülkemizde. Dün de öyleydi, bugün de öyle. Bu öylesine bıktırıcı bir durum ki, bu ve buna benzer ifadeler adeta klişe haline geldi bu meseleyi konu alan yazılarda. Hemen herkes bu durumdan şikayetçi görünüyor, ama şikayetçilerin samimiyetleri oldukça kuşkulu.

    Biz bu geleneksel meselemizi öyle “yargı reformu paketleri” vs. ile aşamayız. Türkiye’de seçimle iş başına gelen partilerin SÖZCÜĞÜN GERÇEK ANLAMINDA iktidar olabilmeleri, hem onların hem de bizim çok iyi bildiğimiz üzere, DEVLET AYGITINI kontrol edebilmelerini gerektiriyor. Adını sıklıkla “devlet bürokrasisi” ya da kısaca “bürokrasi” dediğimiz aygıt, onyıllardır, kendi başına bir iktidar odağı.

    Seçimle iş başına gelen siyasal partiler, ya bu güç odağı ile uzlaşmanın yollarını arıyorlar, ya da, eğer güçlü bir halk desteği ile gelmişlerse iktidara ve konjonktür de el veriyorsa, bürokrasiyi kendi konrtrolleri altına almaya çalışıyorlar.

    AK Parti, halkın güçlü desteğini alarak geldi iktidara. Hem bu ayrıcalığı sayesinde, hem de kendisinden önceki düzen partilerinin itibarlarını ve inandırcılıklarını tamamen tüketmiş olmalarının verdiği avantajla devlet bürokrasisi (ordunun ve yargı kurumlarının egemen güç oldukları “vesayet düzeni”) ile cebelleşmeyi göze alabildi. Uluslararası konjonktür de buna uygundu (“zamanın ruhu” dediğimiz bir rüzgar esiyordu o yıllarda günümüzden farklı olarak). Bu mücadelede esas olarak Gülen Cemaati’nin yetişmiş kadrolarına yaslandı AK Parti. Cemaat’in yargı alanını demokratikleştirmek yerine kendisini bürokratik aygıtın yerine ikame etme stratejisi ve hırsı, sonuçta hem kendi yıkımına yol açtı, hem de Erdoğan’ın daha önceki vesayet odaklarıyla koalisyona gitmesine yol açtı. Epeyce bir süredir Erdoğan seçim kazanarak bu odaklara hizmet ediyor (insanlar ülkeyi Erdoğan ve AK Parti’nin yönettiği, devleti şimdi kendi Islami camialarının kontrol ettikleri yanılsamasındalar). O güç odakları da, buna karşılık, AK Parti etrafında şirketleşmiş çıkar guruplarının (medya patronları, dini cemaatler, belediye yönetimleri vb.) kurmuş oldukları mekanizmaya ilişmeyerek bu koalisyonu ayakta tutuyorlar.

    Bu koşullarda, yargı reformu vs. ancak yanıltıcı ve istismara yönelik bir söylem olarak kalmaya mahkum. Güç kaybetmiş bir AK Parti ve onu kontrol eden (ve ülkenin demokratikleşmesi ile arası tarihsel olarak hiç mi hiç iyi olmayan) vesayetçi-bürokratik güç odakları ile yargı alanında bir yere varılamaz.

    Gerçekten bu konuda umutlu olabilmemiz içini ilkin bu AK Parti Şirketi + Vesayetçi bürokratik güç odakları koalisyonunun yıkılması gerekiyor.

    “İyi güzel de bunun yerine ne koyacağız?” sorusu hemen akla geliyor ve soruluyor -özellikle de, bu iktidara muhalif olanların derdinin Erdoğan’ı yemek, ülkeyi Batılı güçlere teslim etmek olduğuna inanan, ya da buna inanmış görünüp bin dereden su getirerek, her meseleyi hamasete boğarak AK Parti iktidarını sürdürmeye çalışanlar tarafından.

    Bu koalisyonun yıkılmasından sonra, ortada iki seçenek olacak: Yaşadıklarımızın farkında olan, AK Parti’nin eski AK Parti ile bir ilgisinin kalmadığını ve bu partinin yakında oy alarak iktidar paylaşanı olma yeteneğini de yitireceğini gören dindar muhafazakarlar, yeni bir siyasal parti kuracaklar. Bu parti ile, tarihten ve son onyıllarda yapıp ettiklerinden ders çıkarmış görünen CHP, sağlıklı bir milliyetçiliği temsil eden İyi Parti, dışarıdan HDP’nin de desteğini alarak, yeni bir koalisyonu şekillendirecekler. Saadet Partisi’nin de böyle bir koalisyona kem gözle bakmayacağını, içinde yer almasa bile, böyle bir koalisyona cephe almayacağını düşünüyorum.

    Erdoğan’ın -aslında geleneksel devlet bürokrasisi oligarşisinin bir tuzağı olan- tek adam rejiminin toplumda yarattığı derin kutuplaşma ve siyasal düşmanlıkların dikkate değer ölçüde törpülenip yaraların büyük oranda sarılabildiği bir ortamda, yeni siyasal konjonktür, HDP’nin de demokratik siyaset alanına çekilmesini kolaylaştıracaktır ve yeni koalisyon bunu teşvik etmeli ve başarmalıdır da. Kürtlerin oyunun dışında tutmak, Türklere de Kürtlere de kaybettirir. Kürt sorunu vardır, çözülmüş falan değildir. Kürt sorununun çözümü, Türkiye’nin demokratikleştirilmesi, devletin tepeden tırnağa siyasallaşmışlık halinden çıkarılması sorunu ile çok yakından ilgilidir.

    Türkiye, devlet’i, her tür vesayetçi bürokratik devlet odaklarının bir rekabet ve çatışma alanı olmaktan çıkarmadıkça, hukuk, adaleti akılcı bir devlet işleyişi vb. sorunlarını asla çözemez. O odakları her dönemde besleyen geleneksel merkezi-bürokratik iktidar mekanizmasını gerileterek, devleti gücünü paylaşmaya, yerel yönetimlerin iktidardan pay almasına rıza göstermeye zorlamak durumundayız.

    Ne eski parlamenter sistemle, ne Erdoğan’ın tek adam rejimiyle hiçbir yere varamayız. Onyıllardır seyredegeldiğimiz oyun, isimleri değişen ama içeriği ve işlevi değişmeden kalan siyasal aktörlerle ve siyasal liderlerle tekrarlanıp durur. Bir dönem “bizimkiler”, bir başka dönem “ötekiler” gelir. Ve hep birlikte kaybetmeye devam eder gideriz. Kendi çocuklarımıza ihanet etmeyi sürdürürüz.

    AK Parti Şirketi + geleneksel vesayetçi bürokratik güç odakları koalisyonu yakında yıkılacak. İstanbul seçimi öyle de sonuçlansa böyle de sonuçlansa yıkılacak. Dindar muhafazakarlar, yeni kitle partisinin kuruluş sürecine omuz versinler.

    CHP’lier ya da o çizgiye yakın arkadaşlar, bu partinin nihayet gelenekle barışma çabalarını yüreklendirsinler, ulusalcı, kültürel hegemonyacı tiplerin partide öten borularına pamuk tıkasınlar.

    HDP’li arkadaşlar, partilerinin Türkiye’nin demokratikleşmesi çabalarına destek vermesi için çaba göstersinler. Bir yandan Tükiye’ye kaybettiren Türk milliyetçiliğinin ve Kürt düşmanlığından beslenen vesayetçi devlet bürokrasisinin baskısına haklı olarak direnirken, diğer yandan Kürtlerin ve partilerinin bunların işine gelen şiddet ve PKK dilinden uzaklaşması için mücadele etsinler.

    Ancak bunlar olduktan sonra yargı reformu paketlerinin bir anlamı olabilirü ancak buynlar olduktan sonra “Her şey çok güzel olacak” sözünün hayatta bir karşılığı olabilir.

    Dindar muhafazakların da, CHP’lilerin de, HDP’lierln de, Cemaat’in de, son 17 yılda yaşanmış olanlardan ders çıkarmış olduklarını düşünüyor, buna inanıyorum.

    İnancımın boş bir inanç olup olmadığını bir yıla kalmadan göreceğiz.

    Rasyonel ve gerçekten iş gören bir devlet aygıtına, demokratik bir düzene ihtiyacımız var. Bunu hep birlikte, iş birliği yaparak başarabiliriz.

    23 Haziran sonrası, bu fırsatın kapısını aralayacak. Hepimiz o fırsatın değerini bilelim, heba etmeyelim.

    Bunun için: Kurulacak yeni kitle partisine ve Saadet Partisi’ne destek verelim. . .

  6. bence siyasetçi işini yapıyor. (sonuçta bizim vekilimiz olduğundan bizim için çalışıyor demekki.).
    hukukçular işini tam yapıyormu acaba?
    yasama yürütme yargı. duvara asılması gereken güzel bir cümle.
    adalet mülkün temelidir. asılmış.
    öğrenciler okulda hukuk okuryazarlığı öğreniyor mu?
    hangi cümleyi sarfederse, düşüncesini açıklarsa suç işlemiş olur biliyor mu?
    kapısına gelen bir evrakı hangi durumda imzalamalı? kaç gün içinde nereye itiraz etmeli?
    attığı oy birilerince çöpe atılırsa ve tekrar gel yine oy ver böyle uygun gördüm derlerse ne yapacak?
    kızını bir gece rezidansın tepesinden atmışlar ise yada kaldırımda çocuğu giderken lüküs bir araçtaki ehliyetsiz bir zibidi ezmiş ise; baba ”pisi pisine gitti yavrum” hissine kapılıyor, katil yada failini bulup cezalandırılacağindan eminim! diyebiliyor mu!.
    okulda bunları öğrenmiş olsamı daha iyi, yoksa bir avukat bürosu arayıp randevu alıp(yeşil pasportuda alınca yurtdışına çıkmamışsa) önce ödeme şartlanı konuşup sonra mı konuya girse iyi?
    hukuk kurallarını kendi işine yarayacak kadar bilse, adaletin yerini bulacağından emin olsa.
    kur’anı arapça oku yeter, mealini gel ben sana okur üflerim diyen den hemen meczup diye şüpheleniyoruz.
    hukukcuyum diyen her kişiden de şüphelenmeye başlarsak daha mı iyi? tüm hukukçular güvenilir mi?
    yada hukuk deyince x ilinin kuvvetli ve kudretli barosu başk. bir kükredii ki sorma!
    bu muhabbetlermi daha iyi yoksa:
    ülkede 100 hukukçudan 49’u ulusarası hukuk alanında diplomalı, bu ülkeye yatırım yapılır.
    60’ı yabancı dili biliyor(ing.rusça,çince,isp,frsızca).
    anayasasına sahip çıkan öyle bir halk varki ikide bir birileri gelip anayasyı değiştirelim demiyor.
    bir tarikat veya grup bu yetişmiş insanları etkisine almaya gücü yetmez,
    bir düzen içinde liyakatli kurulları var öyle entellektüel bilgiye sahiplerki üyelerini sanırsın hepsi tek tek kurul başkanı. (tırramp abd deki yargıçları harcadı keşke bizde bu yargıçları ithal edebilsek diye kıskandı).
    demek mi daha güzel ve hoş olurdu?
    bir uyandım:
    oruçtan tansiyonum düşmüş kendimden geçmişim.
    fakat ne güzel kadir gecesi ve bayram hediyesi bir güzel rüyaydı benim için.
    iyi bayramlar.

  7. İslamcıların istismar etmeyeceği bir değer ya da bir olay veya herhangi bir şey düşünemiyorum. Bu son yargı paketi de bu istismarlardan bir tanesi. Sevgili Fehmi Koru’da buna yazısının sonunda işaret etmiş. Yazarımızın son zamanlarda gösterdiği bu istismarcılığa işaret etme meyli, kendisinin, uzun yıllar İslamcıların değirmenine su taşıdığı gerçeğiyle İlginç bir tezat teşkil ediyor. Ama yine de, şimdi olması, hiç olmamasından iyidir diyelim.

    • Sn,Aware rumuzlu yorumcu! Siz yazari ne zamandir ve hergün okuyup okumadiğinizi bilmiyorum, fakat yorumunuzdan anladiğim kadari ile pek tanimiyorsunuz.
      Sayin Koru, yazilarinda, kendi inanci, siyasi görüşü, ve diğer değrleri ve itibar ettiği kişileri savunmaz…
      Sevsin, sevmesin, Müslüman olsun olmasin, sadece doğru bildiklerini yazar.
      Kendiside Islamci değil insancıldır.
      Yani Haksizlik karşisinda güçlünun yanida değil haklinin yaninda yer alir.
      Bir Müslüman hic bir zaman Din simsarlarinin (islamcilarin) değirmenine su taşimak şoyle dursun, gücü yettigi kadari ile o suyun kökunu kurutur.

      • Nurdan Kardes, siz ne kadar zamandır tanıyorsunuz, yazarı? Iddia ederim ki benim kadar eski degilidir. Fehmi Koru’yu kesintili de olsa, ta Milli Gazete ve Yeni Devir’de yazdigi donemlerden tanırım. Cok yakin zamana kadar, eger herhangi bir konunun AKP ve AKP’nin oncusu, yancisi, türevi veya benzeri klikler lehine yorumlanacak bir yonu varsa, onu one çıkarirdi. Simdi değişmiş gibi gözüküyor. Bakalım gercekten degisip değişmediğini zaman gösterecek.

  8. YARGI REFORMU
    Sovyetler anayasasını okuyunuz, Doğu Almanya anayasasını okuyunuz. Dünyanın en adil hükümlerini içerir. Benim okuduğum ilkokul Sovyet topraklarına bakıyordu. Biz o tarafa bakmazdık. Yani o kadar kötüydü ki zulüm düzeni bize kadar ulaşıyordu. Bahçeli söylüyor, söylüyor ama içinde tek kelime nasıl yapılacağını söylemiyor. Söyledikleri hep kişilerin iyi davranmaları temennisinden ibarettir. Kişiler iyi davransaydı zaten yargıya gerek kalmazdı. Hakim olmak iyi insan olmak demek değildir. Halk arasında ne kadar iyi insan varsa, hakimlerden de o kadar iyi insan vardır. Halk arasında ne kadar zalim varsa hakimler içinden de o kadar zalim vardır. Onlar da ulusun parçası.
    Adil yargının prensipleri vardır.
    İnsanlar kötü niyetli değildir. Bozuk düzen onları kötü davranmaya götürmektedir. Yargı demek 1) Savunma, 2) Soruşturma 3) Bilir kişiler 4) Yargıçlar olarak yer alırlar.
    Yargı; tarafsız, bağımsız, saygın ve etkin olmalıdır. Bunda ihtilaf yok. İslam devletlerinin vasfıdır. Yalnız barış devleti olmak isteyen devletler kaç tanedir? Türkiye barış devleti olmak istiyorsa, güçlü, hükmeden bir devlet olmak istiyorsa tartışmalıdır. Muhalefet iken isteniyor da iktidar olunca unutuluyor.
    Birinci barajı geçtiğimiz farz edelim. Diyelim ki AK Parti iktidarda ilen de İslam Devleti olmayı kabullendi. Sorun gerçekleştirme sorunudur. Bu da ancak ilimle sağlanır. Batıda bunun ilmi yoktur. Batı daha Roma seviyesine kadar bile ulaşmamıştır.
    Askerler darbe yaptılar. Oturup kendileri anayasa yaptılar. Evren meclisi topladı. Onlara yaptırdı, yetmedi İlmi jüri kurdu, yetmedi. Halka sundu %92 ile kabul ettirdi. Yine de oturmadı, on sene, yirmi sene geçmedi yenisini yapma zorunluluğu doğdu.
    Kur’an 1400 sene önce indi. Bugün de günümüzün sorunlarını çözmektedir. 200 kişiye sormuşlar. Bize sormadılar.

  9. Daha önce de yazmıştım ; uzun uzun ve adeta köşe yazarı gibi yorumlar yapan arkadaşları kınıyorum ! Hele bir de birbirleriyle dalaşmaları yok mu ! O kadar uzun açıklamayı zaten kimse de okumuyor ! Kendinizi tatmin etmekten başka bir faydası yok !

  10. Yeni askerlik sistemi için hazırlanan ve komisyondan geçen kanun tasarısında bulunan bir madde dikkat çekti. Söz konusu düzenlemede şu ifadeler yer aldı: “Barışta, olağanüstü hal veya seferberlik hallerinde veya savaşta, askerliğini henüz yapmadan, Cumhurbaşkanınca gerekli görülen sahalarda özel olarak görevlendirilen gönüllüler, Cumhurbaşkanınca belirlenen şartlara uydukları takdirde askerlik hizmetinden muaf tutulur.”

    Abdüllatif Şener konuyla ilgili olarak şöyle bir tweet atmış.

    65 maddelik yeni Askerlik Kanunu, esas itibariyle 3 maddeden ibaret.
    1- Artık parası olanlar Mehmet Bey, parası olmayanlar Mehmetçik olacak.
    2- Cumhurbaşkanı istediği kişileri bedel bile ödemeden Mehmet Bey sınıfına alabilecek.
    3- Mehmet Bey’ler şehitlik şerefine nail olamayacak !

    Yargı reformu paketini ve bağlantılı olarak konuşulan af meselesini çok dikkatli okumak ve takip etmek gerekir. Zira bugüne kadarki Erdoğan gözlemlerimden şu kanaate vardım. Netameli konularda bir kanun çıkartılacağı zaman, kamuoyunun hatta muhalefetin de hoşuna gidecek bazı maddeler ekleniyor ve medyada hep bunların konuşulması sağlanarak olumlu bir izlenim edinilmesi sağlanıyor (en azından yetmez ama evet dedirtiliyor). Fakat daha sonra önceden hazırlığı yapılmış bazı başka maddeler son anda komisyona getirilip alelacele kabul ediliyor, Meclise sevk ediliyor ve kabul ediliyor.
    Daha önce çok rastladığımız böylesi gelişmelere hazır olmalıyız. Erdoğan ‘algı yönetimi’ konusunda nicelerine şapka çıkartır.

  11. ABD ajanlarını tekrar yargının en üst noktalarına getirin onlar teknik nakavt.
    İddianameler düzsünler 3 doğru ,peşine onlardan olmayanın ocağına incir ağacı dikecek kumpaslarla dolu
    İşte o zaman yorumcu arkadaşların istediği olur işte o zaman hukuğun üstünlüğü tesis edilir

  12. “Yargı reformu paketi” üzerine değerlendirmelerin, sadece reform paketinin içeriğine göre yapılamayacağı kanısındayım. Bu açıdan, sayın Koru’nun bugünkü yazısı son derece yerinde. Konu üzerine Emin Şirin’in değerlendirmeleri de ufuk açıcı.

    Bugün Türkiye’de görev yapan hakim ve savcıların toplam sayısı 22.000 dolayında. Bunların 14.000 tanesi (yani toplam hakim ve savcıların 4’te 3’ü), bu görevlere 15 Temmuz sonrası getirilmişler. Bunların söz konusu görevlere getirilme süreçleri vakti zamanında çok tartışıldı. Pek çoğunun AK Parti teşkilatlarından geldiği biliniyor.

    Son derece deneyimsiz bu hakimler ve savcılar, yanısıra, gerçekten liyakat sahibi oldukları da kuşkulu. Çok daha önemlisi, bunların özlük hakları ve mesleki terfileri, kendilerini bu görevlere getirenlerin ellerinde. Bunlardan, karar alırken, kendilerini o göreve getirmekle kalmayıp mesleki yazgılarını belirleme gücünü kendi ellerinde tutanların beklentilerinden bağımsız kararlar alabileceklerine inanabilyorlar mı buradaki iyimser okurlar?

    Bugün de hiç azalmadan yaşadığımız adaletsizlik ve hukuksuzluk, söz konusu reform paketinin içerdiği düzenlemelerden yoksun olduğumuz için mi yaşanıyor?

    Yoksa, hukuksuzluğu ve zulmü olağanlaştıran bir iktidarın ve onun seçip iş başına getirdiği o 14.000 yeni hakim ve savcının belirlediği hukuk(suzluk) düzeni mi asıl mesele?

    Neden reform paketinin müzakeresi ve kanunlaştırılması sonbahara atılıyor? Muhalefetin karşı çıkmayacağı aşikar olan maddeler bir torba yasa ile bir kaç günde geçer meclisten. Neden sonbahar?

    Ergenekoncu ve partizanlaşmış bir sistemin ne bu tür reform paketleriyle adam edilebileceğine, ne de iktidarın samimiyetine inanıyorum.

    Önceki gün Çamlıca Camii’nde düzenlenen sabah namazı etkinliğine gelemeyen imam ve din görevlileri tek tek müftülüklere çağrılarak yazılı savunmaları isteniyor “yargıda reform müjdesi” verildikten hemen sonra.

    Haftalarca gazetecilere saldırıldı, F. Koru açıkça tehdit edildi, ana muahlefet liderine linç girişiminde bulunuldu.

    Bunlar ve daha binlercesi karşısında susmakla kalmayıp açıkça böylesi hukuksuzlukları teşvik etmiş olanlar, o reform paketinin içerdiği düzenlemelerden yoksun olduğumuz için mi o şekilde tutumlar aldılar?

    Seçim erteleme süreci gözlerimizin önünde yaşanmadı mı?

    Binali Yıldırım, TV5’de katıldığı programda, İstanbul Belediyesi şirketlerinden biri olan İSPARK’ın zarar etmesiyle ilgili soruya aynen şöyle cevap veriyor: “Onu ben de anlamış değilim. Benim de kafama yatmıyor.”

    Araba parkları benzin mazot yakmıyor. Bir bakım, onarım gideri falan yok. Koyuyorsun oraya buraya elinde fatura kesme makineli üç beş kişi, İstanbul halkından milyonları topluyorsun her gün.

    Nasıl zarar eder ISPARK?

    Neden araştırılmıyor Binali Yıldırım’ın bile kafasına yatmadığı ve açıkayamadığı bu durum?

    “Yargı reform paketi”nin içerdiği düzenlemeler olmadığı için mi?

    Erdoğan’ın içeriğini açıklamadığı ve sadece “gündemimizde” demekle yetindiği “af” ne ise ve neyi amaçlıyorsa, bu “reform paketi” de odur ve aynı şeyi amaçlıyor.

    İşe yarayıp yaramadığını 23 Haziran akşamı geç saatlerde görmüş olacağız. . .

  13. ” Paket hazırlanırken 200 kişiyle görüşülmüş”, müş……Haydaa….

    Koru’ya soruyorum : Kaç adet dava maduru, mahkumu, mazlumu kişi ile Avukatı ile veya istemiyerek o kararı vermek zorunda kaldığını düşünen hakim’in FİKRİNE, ŞİKAYETİNE Müracaat edilmiş.
    Bizimkiler -kendi arasında veya AB şarlatanları arasında – gazel okur, döner, döner gene okur. ANADOLU İnsanı’nın maduriyeti, şikayeti, kayıbları hiç KAALE ALINMİŞ mı? Anadolu’nun feryadı, düdük sesi hükmünde algılanır. (Onlarınki hep mahşere kalacak. Kalsın bakalım. Millete, Allahtan bulasınız, başınıza gelsin, diye dua etmekten başka bir şey kalmıyor).
    Yapılanlar geniş bedenin eskimiş gömleğini hep zayıf bedene uydurmaktır. Hele, şu aileyi yok eden, darmadağın eden, namusu silip süpüren, haklıyı haksız çıkaran kanunlar. Essah, Kapitülasyon neye deniyordu; ne bitmez Çile imiş.
    Cumhuriyet kurulmuştur, ama, ANADOLU İNSANI o gün, bu gündür hep REAYA – sesi
    duyulmak istenmiyen – köledir. “Adam yerine konanlar hep suçlular, AZINLIK mensubları veya onların BATILI Avukatlarıdır. Anadolunun müslim insanlarının görevi ise, hep şehit vermek ve vergi ödemektir.
    bir mert adam çıkıp, derdiniz ne diyebilecek mi, Millete ?
    Bahçeli’ye hatırlatırım. Millet pahalı domates ve bibere (yokluğa, kanaate) razı oldu, peki
    Millilik, Kapitülasyonlar, AB uşağı İTTİHAD-İttifak nerede ?

  14. BİZDE SİYASİLERİN SEÇİM ÖNCESİ VAATLERİ BUZ ÜZERİNE ATILMIŞ İMZA GİBİDİR,SEÇİMDEN SONRA GÜNEŞLİ GÜNLER GELECEK İSTEĞİ BUNDAN OLSA GEREK.
    Milletin aklıyla ancak bu kadar alay edilebilir herhalde.
    Uzun yıllar icraatın başındakilerin vaatlerde bulunması ne demek?
    İktidara getirirseniz beni; yapacaklarım değil mi?
    Peki uzun yıllar ülkeyi yoksa başkaları mı yönetiyor du?
    Seçim sen nelere kadir sın.
    Bütün mesele reyleri kapmak.
    Bunun için oy kullanacakların duyması gereken her şeyi ifade etmeye veya yapmaya ne engel olabilir.
    Alt tarafı 1-2 ay halkın istediğini söyle veye yap.
    Ondan sonra bakarız.
    Uzun yıllar dır hep aynı tekrarı izler dururuz.
    Peki neden hep aynı yerden ısırılıyor uz?
    Çaresizlik sendromu.
    Hepsi aynı,hatta diğerleri daha da kötü.
    En az kötüyü seçmek lazım.
    En iyiyi bulana kadar denemek daha doğru değil mi?
    Nasıl olsa devlet kim gelirse gelsin yapmasına izin vereceği şeyler bellidir.( çaresizlik durumu).
    Karşımıza çıkma başarısı gösterenlerin hepsi önce aynı tezgahtan geçirilmiş sonra uygun görülenler sahneye çıkmayı başarmıştır.
    Bizde seçim öncesi söylenenlerin kıymeti harbiyesi yoktur.
    Bizde esas seçimden sonra söylenenlerin kıymeti harbiyesi vardır.
    SEÇİM ÖNCESİ HAYALLER VARDIR.
    SEÇİM SONRASI GERÇEKLER KONUŞUR.
    Önemli olan bizim için seçim sonrası gerçeklerin neler olacağını doğru tespit etmektir.
    Seçim öncesi siyasilerin konuşmaları,işkence altında ifadesi alınan tutuklunun ifadeleri kadar gerçektir.
    Biz basit bir vatandaş olarak ne yapabiliriz.
    Başkasından bekleyeceğimiz bir şey yoktur.
    Beklediklerimizin bizden beklediklerini unutmayalım.
    HUKUK HER ZAMAN GÜÇLÜLERİN TERCÜMANI OLMUŞTUR.
    Adalet hak edildiği kadar gerçekleşmiştir.

  15. “Yitik, kaybedildiği yerde aranır’ derler; biz de kaybettiğimiz değerleri kendi içimizde bulacağız.” denilerek ilan edilen reform paketi açıklamasındaki şu vurgu paketin arkasındaki en önemli iki ihtiyaç zeminini gösteriyor:

    “Yargı reformu belgesi hem vatandaşlarımızın sisteme güvenini artıracak hem de daha öngörülebilir yatırım ortamına yardımcı olacaktır. ”

    Küreselleşen dünyada ekonomik bağımlılıklar eninde sonunda her konuyu kendine tabi
    kılıyor.”Ülkenin yabancı yatırım kaynaklarına ihtiyacı var ve hukukun güvensizliği ortamında yabancı kaynaklar ülkeye yönelmez “eleştirisi uzun zamandır yapılıyordu.Bu eleştirinin doğruluğu piyasa tecrübesiyle de anlaşılmış oldu.Bu eleştirileri de yapan yeni siyasi partilerin kurulacağının artık anlaşılmış oluşuyla da ,bir yöneliş değişikliği yapma zorunluluğu doğdu gibi görünüyor.Yeni denklem kurma ihtiyacı dolayısıyla,eski denklemin bu yeni denklem içerisinde nasıl yer alacağı ve/veya bu sebeple doğabilecek handikapları,gerilim alanlarını da zaman içerisinde gözlemleyeceğiz.

    Ben burada asıl,bu reform paketiyle yeniden ve daha yoğun şekilde tartışılan
    “Yargıdaki uygulama problemleri “nin birincil derecede kanunlardan,hukuki düzenlemelerden kaynaklanmadığını anlatmak istiyorum.

    Neticede kanunlar usulüne uygun toplanan delillerin değerlendirilmesiyle ,hakimler tarafından uygulaması yapılarak,kalıptan hayata geçirilen ve sonuç doğuran hukuki düzenlemeler.Kanunları,uygulayıcısı olan hakimler, belirlenmiş bir genel kabul üzerinden geliştirdikleri perspektife göre şekillendiriyorlar.
    Haliyle bizdeki hukuk uygulamasındaki ana sıkıntı Yargı sisteminin kanun uygulayıcılarından kaynaklı oluyor.

    Yargının tarafsızlığı ilkesini sağlama sorumluluğu,birinci elden siyasi iktidara değil,bizatihi hukuku uygulama yetkisi bulunan Yargı makamlarına aittir.

    “Hukukun üstünlüğü,hukuk devleti “ilkeleri Anayasal olarak belirlenmiş ve içerikleriyle her yetkili kişiyi bağlayan kavramlar.”Yargının tarafsızlığı ,hakimlerin bağımsızlığı ”
    ilkeleri de,mahkemelerin uymakla yükümlü oldukları kurallar olarak AİHS ve Anayasa metinlerinde yerlerini almış.Yargı Anayasa gereği devletin üç temel kurumundan biri.Hukukun üstünlüğü,İdareyi de Yargıyı da bağlayan bir kavram;buna göre her kurum ,uygulamalarının en üstünde denetleyici olarak hukukun olduğunu gözetmek zorunda.Bu denetimi de Hukuk Devletinin bir parçası olan Yargı sisteminin uygulayıcısı olan hakim savcılar birinci elden yapmakla yükümlü.Ama maalesef ülkemizde hakim savcıların mesleki profesyonellikleri gelişmeyip,mesleki etik kurallara uymayı içselleştirememeleri veya uygulama cesaret eksikliği kendi bağımsızlıklarını,tarafsızlıklarını dahi -ellerinde bu gücü korumanın dayanak yasaları ve uygulama yetkileri bulunmasına rağmen -koruyamamaları sonucunu doğuruyor.

    Maalesef ülkemizde hakim- savcıların hukuku içselleştirme problemi var.Memur zihniyetiyle idareye tabi olmayı,bulundukları konumun gereği kabul ediyorlar.Hukukun ruhuna uygun olup olmadığını sorgulamaksızın aslında her zaman ve zeminde istisnasız her kişiye aynı uygulanması gereken kanun metinlerini,kendilerini konjonktüre göre farklı uygulama esneklikleri geliştirmek zorunda hissederek, buna göre oluşturdukları şablon metinleri uygulamayı hukukçuluk olarak görüyorlar veya belki bu psikolojiyle kendilerini rahatlatmış oluyorlar.

    Sadece herkesin verdiği şu klasik örnek üzerinden yürüyelim:15 Temmuz sonrası Yargı uygulamalarının en çok eleştirilen konusu “suç ve cezaların geçmişe yürümezliği” ilkesi ve “işlenildiği zaman suç olmayan eylemden dolayı ceza verilemeyeceği” ilkesi ,hukuk eğitimi görmemiş gazete yazarlarının dahi bilip ısrarla bu konudaki hukuka aykırılıkları sürekli dile getirmelerine rağmen hiçbir şekilde suç teşkil etmeyen ,15 Temmuz öncesi adı cemaat olan yapının yardım kuruluşuna 15 Temmuzdan yıllar önce 5er TLlik telefon mesajıyla cüzi bağışlar yapmak,bankasına para yatırıp işlem yapmak,gazetesine abone olmak,okuluna çocuğunu göndermek gibi fiillerin biri,ikisi olmasa bile birkaçının biraraya gelmesiyle oluşan hakim kanaati nazarında mahkumiyet sebebi olarak değerlendirilebiliyor.

    Hakimler “Suç ve cezaların geçmişe yürümezliği ilkesi ve işlenildiği zaman suç olmayan eylemden dolayı ceza verilemeyeceği”ilkelerini bilmeden mi bu uygulamaları yapıyorlar?Elbette ki hayır;sadece konjonktür gereği esnetme hakları bulunmayan hukuk kurallarını esnetme gereğini duydukları için bu tarz kararlar verebiliyorlar.Son Yargı paketinde mutlaka yerine getirileceği ifade edilen “Adil yargılanma ilkesi “de böylesi durumlarda ihlal edilebilir gibi değerlendiriliyor.Oysaki su mutlaka kendi mecrasını bulur,hukuk ta er geç mecrasını bulur.Bu tarz kararların er geç yine yargı kararıyla döneceği açık…Ama konjonktür şartlarında bile bile bu tarz refleks mahiyetli kararlar verilebiliyor.Bu tarz örneklerde kanunlardan kaynaklı bir sıkıntı var mı?Hayır,tamamen uygulama sıkıntısı sözkonusu olan…

    Şimdi hükümetin açıkladığı bu paket -açıklandığı şekliyle -uygulama imkanı bulursa uygulamadaki değişiklikleri de gözlemleyebileceğiz .Bana göre,bu paketin hükümet eliyle hayata geçirileceğinin ilanı,Yargı makamlarının da artık uygulama değişikliğine gidebileceklerinin şartlarının oluştuğunu göstermektedir.Bekleyip göreceğiz…

    • Bazan belki yazanın ifade eksikliği,veya muhatabın ifade metninden bir bölüm üzerine yönelmesi veya metnin muhatap üzerinde uyandırdığı çağrışımlar dolayısıyla muhatap yazanın kast ettiğinden daha farklı bir sonuca ulaşabiliyor.Böyle bir yanlış anlamanın önüne geçmek gayesiyle şu notu yazıma ilave etmiş olayım.Hakim-savcıların mesleki etik hassasiyet eksikliklerini son zamanlarla sınırlamıyorum ben.Bu geçmişten gelen bir hastalık…Ve son zamanlarda en yoğunluk şekliyle yaşadığımız adil yargılanma eksikliğinin şartları ve ortamı da geçmişten gelen bu hastalıktan kaynaklı olarak oluşmuştur.Yargı geçmişten beri düzgün işleseydi ,her şey daha düzgün olurdu,şu konuştuğumuz problemleri de yaşamazdık yani…Yoksa boşluk oluştuktan sonra onu kendine göre doldurmak isteyeni de çıkabilir elbet…

  16. Türkiye’de yargı altın çağını yaşamaktadır … (İçerde ve dışarıda tepkiler iyice artınca) … Yahu bu altının ayarı düşükmüş, bakır karıştırmışlar … Hırsızlar altınımızı çalmışlar … Bunu kesin CeHaPe yapmıştır, zaten imamı da çalmışlardı …

  17. Eski türkiyeyi takip etmekle görevli yabancı uzmanlar genellikle ortadoğu masasına bakan bir enstitü veya araştırma merkezine bağlı olurdu. Yeni türkiye ise bölgesindeki kavruk ülkelerden ayrışalı çok oluyor; söz konusu uzmanlar da iş bulabilmek için artık daha doğumuzdaki ve güneyimizdeki daha yoksul ülkelere gidip geliyorlar ve onların dillerini öğreniyorlar. Öyle ki 15 temmuzdan sonra “muhataplarımız birer birer gözaltına alınıyor!” diye feryat figan eden nato generalinin de ima ettiği gibi sahadaki çoğu elemanlar/işbirlikçileri etkisiz hale getirilmiş oldu. Gezi eylemlerinden sonra yabancı işveren bu türkiye uzmanlarına “haber kaynaklarınızı genişletin, böyle olmuyor…” neden sürekli çuvallıyoruz gibisinden bi uyarıda bulunmuştu zaten. Nihayet bugün gelinen noktada ise; kendi aralarında biraz para veya eleman toplayıp ya da artık soros ödemek istemiyorsa bile testerelerin prensine ödettirip youtubeda ucuz yollu bir “welcome to turkey” kanalı açmakta karar kılmışlar anlaşılan. Yani ekonomisiyle, dışpolitikasıyla, askeri sanayisiyle çoktan bir üst lige çıkmış olan yeni türkiyeyi artık arapça veya farsça bilen bikaç çemişin tatil ve yol masraflarını karşılamakla okumak filan mümkün değildir. Ama hem ortadoğuda hem asyada hem de balkanlar ve avrupada sokaktaki sıradan insanlar türk dizileri izleyerek harıl harıl türkçe öğreniyorlar..! Neden mi..? Kendilerine sorun..:)

  18. AKP=Erdoğan, yargı reformu hakkındaki taleplere şiddetle karşı çıkıyorlardı. AKP sözcüleri ve havuz medyası “Türkiye’de yargının altın çağını yaşadığını” söylüyorlardı. Şimdi bu iddialardan 150 derece dönüş yapılacağı vaatleri nasıl yorumlanmalı ?

    – Yurt içinde ve yurt dışında bağımsız gözlemciler, yargı reformu paketinin samimiyetine şüpheyle yaklaşacaklardır.
    – Samimi olmasalar bile böyle bir değişime mecbur kaldıkları anlaşılmaktadır. Bu mecburiyet hangi neden(ler)e dayanmaktadır ?

    Bu konuyu, “Pençe harekâtının zamanlaması” ve “Doların artış trendinden düşüş trendine evrilmesi” konuları ile birlikte değerlendirmek doğru olur. Tabi ki yaklaşan İstanbul (bir çeşit Türkiye) seçimleri öncesine denk gelmesi de aynı kapsamda değerlendirilmelidir.

    Önemli bir soru (Gerçek BEKA bu sorunun cevabı olabilir) :
    Küresel bir ‘gizli el’ Türkiye’de, “Siyasal İslam + İttihat Terakki = Cumhur” İttifakının en az 2023’e kadar iktidarda kalması için desteğini sürdürüyor. Zira küresel güç istese Türkiye’ye sermaye girişini büyük ölçüde keser, dolar en az 8 TL olur, erken seçimle hükumet gider. Bunu niçin yapmıyor ?

    Not-1 : Rahip Brunson olayı küçük bir istisnai örnektir. Bizimkiler direnince dolar fırladı, serbest bırakılınca düştü. Fakat bunu Trump yaptı, ‘küresel güç’ değil.
    Not-2 : Küresel güç ile kastedilen Trump değildir. Trump, ABD Başkanı olarak sadece önemli bir aktördür. Belki de Türkiye hakkında ‘küresel güç’ (daha doğrusu küresel gücün bir kısmı) ile aynı görüşte değildir, tam olarak kestiremiyorum.

  19. Sayın koru bu beyler başkasına sorma ihtiyacı duymazlar çünkü herşeyi bildiklerini zannederler lakin hergün hain darbeden sonra beşyüzbin insana dokunduklarını açıklar ve kin nefret ve düşmanlıklarını tatmin ederler bilmezler ki herşeyi bilen gören ve duyan bir zat ve sahibi mutlak var alınan ağları duyuyor uç yıldır sadece içimize elimize çocuklarımıza Derdimizin açtık çünkü onların sesi çok çıktığı için yapılan zulümlere kardeşimizi bütün yakınlarımızı da inandırdılar medya ve algı ellerinde ama Aldatamadıkları ve kandıran adımları Rabbimize var sahibimiz var tamamı…..

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız