Müslüman sporcu, gazeteci ve politikacının yalan ve gerçek girdabında sınanması.. Ne durumdayız?

63

Müslüman bir sporcu, bir gazeteci, bir politik şahsiyet, inanç sistemine aykırı olduğunu bildiği türden yanlış davranışlar sergiler mi?

Hayli zamandır hafta sonlarımı evdeysem yerli-yabancı futbol liglerinden maçları izlemekle geçiriyorum. 

Artık dünyanın çeşitli takımlarında Türklerin çoğunluğu teşkil ettiği Müslüman ülkelerden oyuncular da bulunuyor.  

Onları faul yapar veya faul alacak biçimde yerde kıvranırken gördüğümde aklıma hep girişteki soru geliyor.

Cumartesi günü, şampiyonluk iddiasını hala sürdüren önemli bir takımın golcüsü maç içerisinde aldığı sarı karta ek olarak, oyunun bitmesine saniyeler kala kural-dışı bir davranışta bulundu ve hakemden, haklı olarak, kırmızıya dönüşen yeni bir sarı kart aldı. 

Ardından yorumcular “Süper ligde bir sonraki maç güçlü bir takımla oynanacağı için bunu mahsus yaptı” görüşünü seslendirdiler. İlk aldığı sarı kartla cezalı duruma düştüğü için gelecek ilk lig maçında oynayamaz duruma düşmüş golcü oyuncu; ikinci sarı kart sayesinde arada yapılacak Türkiye ligi maçına çıkmadığında yeni kural gereği cezasını çekmiş sayılacağı için, bir sonraki lig maçında oynayabilecekmiş…

Takımın teknik direktörü, “Bizim takım öyle bir şey yapar mı, ayıp ediyorsunuz ama” çıkışında bulundu, yine de kimseyi inandıramadı. 

Aldatma anlamına gelen bir davranış sportmenliğe sığabilir mi? 

Reklam

“Salah, yeter ki sen gol at, biz de Müslüman oluruz”

İngiliz Liverpool takımı bu yıl şampiyonluğu garantiledi; en yakın rakibiyle arasında dünyalar kadar puan farkı var.

Liverpool’un en golcü iki ismi –Muhammed Salah ile Sadio Mane– Müslüman kimliği ağır basan futbolcular. Her ikisi de attıkları gollerden sonra sahada çimen üzerinde hemen secde ediyorlar. [Bizde de her takımda aynı şekilde davranan futbolcular var.

Her ismi kısaltmaya meraklı İngilizler Muhammed Salah’ı ‘Mo’ diye anıyorlar.

Mo Liverpool taraftarınca çok seviliyor.

Sahaya her çıkışında, attığı her golden sonra, kendisi için yazıp besteledikleri şu şarkıyı söylüyor taraftarlar:  

“Mo, Mo, Mo, Salah, Mo Mo, Mo Salah-la-la-la, la-la-la-la-la-la-la.

If he’s good enough for you, he’s good enough for me.

Reklam

If he scores another few, then I’ll be Muslim too.”

If he’s good enough for you, he’s good enough for me.

Sitting in the mosque, that’s where I wanna be!

Mo Salah-la-la-la, la-la-la-la-la-la-la.”

Türkçesi:

Mo, Mo, Mo, Salah, Mo Mo, Mo Salah-la-la-la, la-la-la-la-la-la-la.

Eğer senin için yeterliyse benim için de yeterli.

Birkaç gol daha atsın, ben de Müslüman olurum

Eğer senin için yeterliyse benim için de yeterli.

Camide oturmak mı, ben de orada olmak isterim.”

İşte o şarkı:

Dün akşam zorlu Manchester United maçı yine Muhammed Salah’ın son saniyede attığı golle mühürlendi.

Geçen yıl şampiyonlar liginde Real Madrid’in haşarı beki Sergio Ramos onu Mısır milli takımının hayati maçlarında oynayamayacağı bir hale soktu, kasti olduğuna emin olduğum biçimde sakatlayarak…

Muhammed Salah’ın kendisi bir rakip takım oyuncusunu kasten sakatlar mı, sakatlayabilir mi, sakatlamalı mı?

Üzerinde ciddi ciddi düşündüğüm soru bu.

Aynı soruyu gazeteciler, yazarlar ve hatta politikacılar için de sorabilirim:

Müslüman bir gazeteci veya yazar başkalarına -hatta okurlarına- zararı olacağını bile bile yalan haber yazabilir veya öyle bir yalan haber üzerine yorum yapabilir mi?

[Apple TV+’ta yayına giren ‘Truth Be Told’ (Gerçekler Açığa Çıkmalı) adlı bir dizi var. Bir cinayet davasını takip edip okurlarıyla paylaşan genç bir gazeteci suçladığı kişinin ağır ceza almasına sebep olur, kendisi de o konudaki göz dolduran haberleri sayesinde muhabir olarak New Yok Times’a kapağı atar. Tam 19 yıl sonra artık deneyim kazanmış gazetecinin içine hapse attırdığı mahkumun suçsuz olabileceği kuşkusu düşer. “Ne yani, hata yaptığını dünyaya ilan mı edeceksin, bu senin sonunu getirir” diyen yakınlarına aldırmadan gerçeği ortaya çıkarmak için tehlikeyi de göze alır.]

Dindar kimliğiyle bilinen politikacılar, ağızlarından çıkan sözlerin hep doğru olması gerektiğini düşünürler mi, yoksa yalan iddiaları gerçekmiş gibi birbiri ardına ortaya atarlar, atabilirler mi?

Çok az dini eğitim almış biri bile eminim şu anekdotu işitmiş veya bir yerlerde okumuştur:

“Peygamber bir gün şöyle demişti” diye başlayan rivayetleri ilk ifade edenler ‘hadis’ denilen Hz. Peygamber’e atfedilen sözler ve davranışların kaynağıdır. Hadisleri derleyenler o sözleri ilk nakleden kişilerin ‘doğrucu’ bilinen birileri olmasına önem vermişler, hayatlarında bir kez bile yalan söylediğini öğrenmişlerse öyle birinin rivayet ettiği sözü ‘hadis külliyatlarına’ almamışlardır. Hatta, o ilk dönemde yaşayan birinin, yemlemesi gerektiğinde yemi olmadığı için atını aldatacak biçimde davrandığını öğrenince, onun naklettiği sözleri de ‘doğru’ kabul etmemişlerdir.

Atını aldatanı bile doğrucu kabul etmeyen ve aktardığı sözlere güvenmeyen Müslümanca bir anlayış…

Neyi merak ettiğimi anlamışsınızdır sanırım.

Golden sonra yere kapanıp secde eden Müslüman bir sporcu rakibini kasti sakatlar, faule maruz kalmadığı halde kendini yere atıp penaltı almaya çalışır mı?

Dindar kimliğiyle tanınan bir gazeteci, bir yazar, bir politikacı muhataplarını aldatır, aldatabilir mi?

Bunları yaparsa kendisinden çok inandığını ilan ettiği inanç sistemine zarar vereceğini bile bile?

Yalan belgelerle insanları hapse düşüren, sınav sorularını önceden vererek bağlılarını başkaları karşısında kayırmayla sonuçlanacak bir sahtekarlık sergileyebilen, bulundukları makamlarda çeteleşerek haksızlıklar yapabilen, Beytülmale zarar veren, haksız kazançlar elde edebilen kişiler çıkabilir mi dindar bilinen insanlar içerisinden?

Çıkarsa ne olur?

Görüyorsunuz, zihnimi ben nelerle meşgul ediyorum…

ΩΩΩΩ

63 YORUMLAR

  1. Sn F.K.T.’nin yorumuna katılıyorum.

    CHP’nin münafıkça bir tavırla muhafazakarlaşması teşvik ediliyor.Toplumsal barışa katkı verecek bir yaklaşım değil bu.Ayrıca dini siyasete alet etmenin farklı bir sosla servis edilmesi.

    Bu yaklaşımı destekleyenler, bunun yerine; şayet halk iradesi o yönde tecelli ederse, CHP ile merkez sağ/muhafazakar/dindar kesimi ağırlıklı temsil yeteneğine ulaşmış bir siyasal partinin koalisyonunu teşvik etseler daha tutarlı olur, toplumsal barışa katkıda bulunmuş olurlar.

    7 Haziran genel seçimleri sonrası Ak Parti-CHP koalisyonu gerçekleşebilseydi, Türkiye bugün yaşadığı bazı sorunları yaşamıyor olabilirdi.

  2. Günümüzde sporcuların da, gazetecilerin de, politikacıların vb diğerlerinin de pek çoğunun müslümanlık konusunda şov yaptığı ve dinimize gayrimüslimlerden daha çok zarar verdiklerini üzülerek gözlemliyorum. Ben şahsen artık din referansını kullanmanın bayatladığına inanıyorum. Maalesef bunu başardılar.

  3. Toplumların dini inanç sistemlerinin uygulanmasındaki çarpıklıklar hemen her toplumda görülüyor. Çarpıklık ile kastedilen bir tutarsızlığa dikkat çekilmesidir, öyle ki Kutsal Kitap’tan kaynaklanan ve doğru olduğuna inanılan değerlerin uygulaması kaynağı ile uyumlu olmuyor, hatta bazen zıttı oluyor.

    Dini inançların itikadı ile uygulaması arasındaki bu tutarsızlığın en çok Müslüman toplumlarda olduğu (maalesef) görülmektedir. (Bu tesbite temkinli yaklaşanlar da olabilir, onlara da biz kendi işimize bakalım derim).

    Peki neden böyle oluyor? İki ana neden görüyorum :

    1) Akıl özürlü olmayan herkes iyi ile kötüyü ayırt edecek şekilde ve Tanrı’nın varlığını akıl edecek/sezecek şekilde yaratılmıştır. Yani insanın iyi ile kötüyü ayırt edebilmesi için gerçekte Kutsal Kitaplara dolayısıyla Elçilere (peygamberler) gerek yoktur. Kuran’da bu gerçek bir ayette çok güzel açıklanmıştır. Hesap gününden bir sahne örnek verilmiştir ve hesaba çekilen bir kişi günahları okunduğunda şöyle demiştir, (mealen): “Evet bu günahları işledik fakat biz cahildik, aramızdan bir elçi seçilip uyarılsaydık ya”. Başka ayetlerde de her topluma Elçiler gönderildiği ve insanların uyarıldıkları yazmaktadır. Anlaşılan o ki ilahi adalet hesap sorarken bahane olmaması için elçiler gönderip uyarmıştır. Yoksa insanoğlu pekala iyi ile kötüyü ayırt edebilecek donanıma sahiptir ve bunu yapmaya niyeti olmayana Elçi de Kitap da bir fayda sağlamayabilir. Nitekim içlerinde şekli ibadetlerini de aksatmayan pek çok kimselere pek bir faydası olmadığını da aşikar bir şekilde görmüyor muyuz?

    2) Kuran iman etmeyi ön planda tutmuyor, sıklıkla aklımızı kullanmamızı öğütlüyor. Zira imanın (inancın) kaynağı olan ruhumuz şeytanın etki alanındadır. Oysa aklımız şeytanın etki alanında olmayan güvenilir bir limandır. Ahlakın kaynağı ruh, erdemin (fazilet) kaynağı aklımızdır. Müslüman toplumlarda hakim olan öğreti, inançlarını akıl ile denetlemeyi günah olarak görmekte ve doğrudan imanı savunmaktadır. Aksi durumu “imanından ve Allah’ın varlığından şüphe etmek” olarak değerlendirmektedir. Bu ise büyük günahtır! Oysa Peygamberi gören az sayıdaki Müslüman dışında sonraki nesiller kaçınılmaz olarak “atalarının dinini” devam ettirmişlerdir. Bu geleneksel din ise hayat pratiği içinde güncel çıkarlar ve siyasi bağlantıları ile yozlaşmış ve özünden uzaklaşmıştır.

    Müslümanların başına gelen bu durum geçmişte Hristiyanların başına fazlasıyla gelmiştir. Fakat 1517 Reform hareketi ile birlikte Hristiyan dini olabildiğince yozlaşmalardan temizlenip özüne dönmeye çalışmıştır. Sonunda seküler-laik devlet düzeni ile “erdem” ön plana çıkartılmış ve hukuk da bunun üzerine inşa edilmiştir. Şeytanın etki alanındaki ruh kaynaklı inançlar ise kişisel tercihlere bırakılmıştır.

    Müslüman toplumlarda ise ‘Hükümdar-Cami işbirliği’ ile şu kural geçerli olmaya devam etmektedir: “Kuran tek başına yeterli değildir, zira onu yeterince anlayamayız. Bunun için (rivayet ve eklenti) hadisler ile geçmişteki din alimlerinin ortak görüşlerinden (icma) oluşan şeriat kuralları gereklidir. Bunlara uymayan dinden çıkmış sayılır (mürted) ve cezası ölümdür.” Tabi Müslüman toplumlarda tutarlılık diye bir endişe/ihtiyaç olmadığı için bu kesin kural da işine geldiği gibi uygulanmaktadır.

    Müslüman toplumlar kendi reformlarını (dinde özüne dönüş ve akılcılık/erdem) gerçekleştirmediği sürece Dücane Cündioğlu’nun da işaret ettiği gibi “hiçbir şansları yoktur”. Kurtuluş şeytanın nüfuz edemediği aklımızı kullanmaktan geçer. Hangi Müslüman toplum bunu başarabilirse kendini ıslah ettiği gibi Dünya’da da büyük saygınlık kazanır. Fakat bunun çok düşük bir ihtimal olduğu da maalesef bir gerçektir. Zira Müslüman bir aydın ya dinden uzaklaşıp deist oluyor yada geleneksel dinin kurallarını sorgulamadan kendine rehber edinmeye devam ediyor. Şahsi kanaatim odur ki Kainat Kitabı’nı okumasını bilmeyenlerin Kuran Kitabı’ndan da pek yararlı dersler çıkartması mümkün değildir.

  4. Üstadım yazısında herbiri üzerinde uzun uzun düşünmemizi sağlayan çok güzel sorular sormuş.

    Hemen hepimizin bu sorulara hem kısa hem uzun, olması gerekeni hemde var olanı anlatan cevapları vardır, inşallah vardır.

    Herbir soruya ait cevapları gerçekte yaşananlar üzerinden uzun uzun düşününce, bir de halifelik tartışmalarını hatırladığımda benim de aklıma şu soru düştü;

    Peki böyle bir ortamda biri kalkar da şeri yönetime geçtik, artık ülkeyi şeri hükümlerle yöneteceğiz derse ne olur?

    • Baran bey, üzerinde uzun uzun düşündüm dediğiniz konu şimdi bu mu yani..? Halife hafterin libyada tartışılabilecek kadarlık bile bir meşruiyeti ya da toplumsal karşılığı yok ki..!

  5. Faydalı bir hizmet sonucu kendiliğinden oluşan rant ile, rant oluşsun diye yapılan hizmeti ayırt edebilecek kadar aklımız da vicdanımız da var çok şükür.

    Eğer borçlanarak yapılıyorsa faydalı bir hizmet dahi çok elzem değilse doğru değildir, zira hesabını bilmeyen bir toplum bir derdi çözerken başka bir dertle mustarip olur.

    Hele ki borçlanarak yapılan fakat çok elzem olmayan yatırımlar içinde öyleleri var ki bunların faydasının geri dönüşü çok ama çok uzun yıllar alıyor. Bazılarının da hiç net faydası olmayacak. Açıkçası bunlar asla borçlanarak yapılmaması gereken yatırımlardır, böylesi yatırımlar ancak bütçe fazlası var ise yapılabilir. Fakat bütçe açığı da olduğu halde böylesi yatırımlar sırf rant oluşsun ve bundan kendileri ve yandaşları yararlansın diye yapılıyor.

    Kısacası rant var, raaant var! Kanal İstanbul ise Raaaaaannnnnttt işidir ve rantiyeciliğin bile raconuna aykırı olduğundan olabilemeyecektir. Racona aykırılığı anlatan çok güzel argo tabirler var fakat sansüre takılmamak için bunları ben yazmayayım, siz tahmin edersiniz zaten.

    • Borçlanarak değil de himmet karşılığı yapılan faydalı hizmetten(ne demekse?) bahsediyorsan onu bi geç mim; sahi bi zamanlar “faydasız hizmet” de vardı değil mi? Ne rant yapmışlar ama; daha yeni binlerce dolar ve euro yakalandı gaybubet evlerinde, c.uzan haltetmiş…

  6. O kadar uzun uzun yorumlar var ki doğrusu benimkine sıra geleceğine pek ihtimal veremiyorum ama yine de konu hakkındaki düşüncemi kısaca belirtmek isterim. Gerçek bir müslüman asla yalan söylemez .Çünkü yalan her kötülüğün anasıdır dolayısıyla yalan söyleyen bir insanın asla dürüst ve samimi olması mümkün değildir. Onun her hal ve hareketinde ve hatta bütün ibadetlerinde riya kaçınılmazdır . Böyle bir insandan da zaten müslüman olarak bahsedilemez o gerçekte bir münafıktır ! Selam ve saygılarımla

  7. Fehmi beyin bugün’kü yazısı yorumcularıni aniden “TÛRK usulu İSLAM alimi yapi verdi.
    Yalnız meâlen “içkili iken namaza yaklaşmayın”ayetinideki içkili ikeni kelimesini yazmayipde diğer yarısını yazanlar gibi.
    Futbolcu’nun secde etmesinin neresi İSLAMA AYKIRI?
    O gol attiktan sonra zafer sarhoşluğu yaparark seyirciye koşup kendini alkışlatmak yerine! Kendini yaratan ALLAHA LAİKİ İLE TEŞEKÜR ediyor. Allah CC yer yüzünü bizler için mescit yarattığına göre! Allahın verdiği yetenek ve başarıya şükür etmesi neden gösteriş olsun?

    Arapça bilen ve okuduğunu anlayan dindar bir siporcu ne yaptığını, Kurani Kerimi okduğu zaman tek kelime dahi anlamayan Bizim Türkledenmi öğrenecek?

    Bizde Kuran sadece Ölulere okunuyor. Oysaki Kuran ölûler için değil diriler içi indirilmiş.
    Bugün reisciler hakkında bir şey daha öğrendim….

    Maşalah reisciler hiç yalan sõylemiyormuşlar! her birini on parmağında on iftira hünerini (Mârifet)sanki bunlar hergün Trump yapiyor.

    Sahi Reisiniz Muhammed Alinin cenaze töreni için ki günlüğüne gitmesine rağmen! Neden apar topar geri dõndü
    Bunu çıkın mertçe açıklayın!

  8. Buralarda dini konularda en son konuşması gereken kişi(cehalet anlamında söylüyorum) nusret beydir ama bu konuları diline dolamak suretiyle en çok suistimal eden ise şair h.k dır. Sn.bernarın da haklı olarak yakındığı din gösterişçisi şampiyon ise turgut ertav; itirazı olan..?

    • Rumuzumu kullandığınız için itirazım var, çünkü itham var…

      Suistimal mi? hiç değilse bir tane örnek verin de hangi dini konuları suistimal (az buz değil, hem de en çok!) ettiğimizi görelim. Gerçekte, bir suistimal olmadığı halde size niye suistimal gibi geldiği konusuna girme fırsatı da bulmuş olurum. Haydi göreyim seni tek bir örnek ver!

      • Bu ifadelerini aşağılardaki diğer yorumundan aldım: “Dün biraz aceleyle yazıp yolladığım yorumun girişi bugünkü yazıda üstünde durulan konuyla ilgili. Yani, sonradan olma değil, anadan-doğma ezberine müslümanların yoğun olduğu ülkemizde, işin aslında acaba ne kadar müslüman olunduğu konusu…” sence bu ikinci cümlede bi sorun yok mu..?

        • Üzerinde durulan konu o ise, o cümlede bir sorun yok! Durumu tanımlamak için başvurduğum ifade tarzı alışıla-gelmişin dışında olabilir. Ancak, habire ayet veya hadis/rivayet nakli yaparak dini bir konuyu suistimal falan var mı? öyle bir örnek varsa göster dedim. Benim değindiğim konular toplumsal konulardaki çarpıklıklara, geri kalmışlığa, pek çok kişinin sorgulamadığı konuları sorgulamağa yöneliktir. Bunları eleştirir, çoğu zamanda ülke-yararlı olduğuna inandığım tekliflerde bulunurum. Benimkisi suistimalse senin yaptıkların yapmağa çalıştıkların ne oluyor? Biri de kalkıp sana dese ki “Yahu, sen de doğruları partizanlık adına yamultuyorsun, yanlışları empoze ediyorsun, bu tür yanlışlıklarla hakkı adaleti suistimal ediyorsun”, ne tür bir itirazın olabilir ki?…

          Gelelim işaret ettiğin ikinci cümleye: Orada burada, yorumlarda çok rastlamışımdır; Kişi diyor ki insanın dinini seçmek elinde değil. Din geleneğinin, kültürünün hakim olduğu toplumda doğuyorsun. Müslüman kişi dahi bunu söylerken adeta öyle doğmuş olduğundan rahatsız. Özellikle, içinde yaşadığımız dönemde… Deistlik arttı deniyor ve hatta ateist olanlar başka dine geçenler var (dernek kurmuş olanlar, internette rastlıyoruz). İzmir’li rahib’in bir ifadesi vardı, hatırlarsanız. Türkiyedeki toplumdan ümitliydi, anasından müslüman doğmuş olan, hayat boyu laikçilikle şartlandırılarak gevşetilmiş olanlar hristiyan olmaya epey yakındı, altyapıları elverişliydi. Adam o ifadesinde bunu demeğe getiriyordu, ümitliydi! Değindiği kesim dini taban olarak müslüman ailelerden yetişenler; yani modern Haluk Fikret’ler (anadan-doğma müslüman- Halbuki, yeryüzünde her insan müslüman doğar denir. Bunlar sonradan annesinin yönlendirmesiyle-babasının etkisiyle, veya boşlukta yaşıyorken toplumda ortak kültürdeki etkilerle hristiyan, budist vs olur derler..). Aslında, isteyen istediğini olsun, topluma faydalı olsun pozitif katkıda bulunsun. İtirazım yok! Ancak yine de bu tür kayıplara üzülüyor insan (Bunun sebebi de gelenekselleştirilmiş/türevlendirilmiş olmasına rağmen dinimizin orjinal haliyle, Kainatın yaratıcısından kaynaklandığına dair samimi inancım(ız)). Bir de hayatın serüveninde hemen herşey olup da (markist, maoist ateist vs) sonradan müslüman olmanın şuuruna erenler var. Bunlar geç te olmuş olsa jetonu düşmüş olanlar, görmüş-geçirmiş işin doğrusunu tekrardan keşfetmiş tipler. Ikinci cümlemdeki alışıla-gelmişin dışındaki ifade şeklime dair yorum bundan iberet.. Dini suistimal bunun neresinde?

    • Hocam onu en iyisi şu alttaki eleman açıklar ama burası da yeri değil; nitekim kendisi de yeşil sahalarda secdeye giden futbolcu istemiyoruz, gösteriş falan demişken sizin bir de bu ayet mealine girerse pek yakışık almaz yani… o yüzden siz şimdi burdan yan taraftaki ilahiyat hocası yazarlarımızdan –ki nurdan abla bi tanesine bayılıyo ama hangisiydi ben de hatırlamıyorum– birinin köşesine geçin ben arkanızdan geliyorum, hadi selametle…

    • Verdiğınız site
      Bakara 114 mealini yalnış yazmış.
      Doğrusu bu.
      Allah’ın mescitlerinde onun adının anılmasını yasak eden ve onların yıkılması için çalışandan kim daha zalimdir. Böyleleri oralara (eğer girerlerse) ancak korka korka girebilmelidirler. Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük bir azap vardır.

  9. Şu spor sahalarında secde yapaktan vaz geçin.Gösteriş ve reklamlarla müslüman olunmaz.Secde yapılacak yer, ibadet yerleridir.Spor sahaları ibadethane değildir.Başarınızı şükretmek için,gidin evlerinizde veya mescitlerde secdenizi yapın.Gösterişi bırakın.İslam ,gösteriş dini değildir.

    • Bunu ben yapma(dı)m, siz de muhtemelen yapmazsınız ama başkası yapmak isterse ona da karışamazsınız (nokta!).

      Her türlü sevinç tezahürü olabiliyor. Kimisi havada parende atıyor. Kimisi dizleri üzerinde çimende kayıyor.. Kimisi istavroz çıkarıyor öpüyor. Kimisi (çok azı) secdeye varıyor. Bu işe Futbol Federasyonu (FİFA) vs karar verir; kural neyse odur. Sizin şu söylediğinizin başı örtülüler üniversiteye giremez demekten pek bir farkı yok! Gösteriş olarak almak şart değil! bu bir sevinç ifadesi ev şükranlık hissi…

  10. Spor,savaşa hazırlık oyunu değildir.Spor ,savaş aracı olamaz.Spora ,savaş olarak bakılamaz.Spor sahaları, savaş meydanları değildir.Spor;barış,yardımlaşma,boş vakitleri iyi yönde değerlendirme,kötü alışkanlıklara yönelmeme,varsa kötü alışkanlıkları bırakma,bedeni ve ruhi gelişimi sağlama,insani değerler kazandırma vs.gibi insani olgulara hizmet etmelidir.Kulüb başkanlarının,teknik drektörlerin,hakemlerin,spor hocalarının bu hassasiyete dikkat etmesi gerekir.Ayrıca, takım sporları ekip işidir.Ferdiyetçilik,kıskançlık,öç alma,birileri kolama veya ayağını kaydırma,kendi kişisel benliğini ön plana çıkarma vs.gibi insanlık dışı işler olmamalıdır.

  11. 3. Körünün 2019 yılı geçiş garanti bedeli olarak;
    ilk yarsı için 1 milyar 450 milyon TL ödenmiş
    ikinci yarısı için 1 milyar 600 milyon TL ödenecekmiş.
    Yani sadece bir projenin bir yıl için garanti bedeli 3 milyar 50 milyon YTL.
    Tabii ki geçişten alınan bedeller de yüklenici firmaya gitti.
    Nasıl yükse?
    Bu da Siyasal İslamcıların “para” ile sınavı

    • Yani, “israfmetre” ler, “işbilmezmetreler” siyasilerin foyasını iyot gibi ortaya çıkarıp seçmenlere göstermiş oluyor. Seçmenler bu işlerin takibini pür dikkatle yapabilmeli. T.L.’ler gökten zenbille inmediğine göre, bunlar öncelikle vergi verenlere adaletsiz bir yük teşkil eder. Adaletin tesisi ise öncelikle ibret ve önlem almakla olur. Peki ya bu iş nasıl olur? Bu işin fizibilitesine karar veren uzman (!) siyasilerin maaşlarından belli oranlara kesinti yaparak. Bu becerisizlikler de bunların siyasi/hesap bilirlik performansına/siciline işlenmeli ki hesabı “fiyasko derecesi”nde olanlar bir daha kesinlikle seçilemesinler.

      Batı ülkelerinin ekonomik işlerliğinde ve gelişmelerinin bir yüzünde bu tür önlemler var. Vergi ödeyenlerin parası ülke geleceği için adeta kutsallaştırılmış, ülkede kıymeti bilinen kaynaklar kategorisinde. Ziyan edilemez! İsraf edilemez! Edenler sistemde diskalifiye olur ve bir daha koltuk yüzü de göremez! Liyakat ölçümleri sadece diplomaya dayandırılamaz. Diplomasını-aklını-tecbübesini konuşturamayanların sistemde barındırılması ülke aleyhine işleyen adaletsiz bir şeydir. Ülke yönetimi becerinin yanısıra hassasiyet gerektiren bir konu.

  12. NURDAN HANIMA
    Siz olmadan bu sayfanın tadı yok. sayfayı açtığımda ilk sizin yorumunuza bakıyorum. Hiç kimseye aldırmayın, troller sizi yıldırmasın. Fehmi Bey’in yorumları ve siz. hergün okuyorum.
    Selam ve dua

    • Sıradağlar silsilesi arkadaşa:
      maalesef nurdan ablanın gözüne kestirdiği kimi yorumlara el çırpmaktan başka yaptığı bir şey yok; eğer deli saçması kopiler okumaya meraklıysanız eski paylaşımlarına filan tekrar bi gözatın isterseniz..! Ayrıca nurdan ablayı öyle şişirerek çalıştıramazsınız, onun dilinden asıl hamza bey anlar…

    • Hakan, bey! Merhaba, Bendende Selam ve dualar.
      iltifatınz için teşekür ederim.
      Hakan bey,Evvel Allahın izni ile troller beni bıktıramaz.
      Fehmi beyin yazısı yayınlandıktan sonra, TV de bazen ilginç programlar oluyor onu izliyorum.
      Ondan dolayi oranın sabahı buranın akşami olduğu içın yatiyorm ve kalkınca yorum yaziyorum. Kendi isimlerini ve cinsiyetlerini dahi yazmaya korkan trollerın ağa babalarından zerre kadar çekinmem.
      Çünkü onlar milletin helal kazancını gasp ederek yaşiyorlar.
      Allaha Emanet olun.

      • İyi güzel diyosun da nurdan abla zaten bıkan biziz, yani sizin içiniz rahat olsun, yalnız yorumcuların medeni durumu veya cinsel tercihlerini sorgulamak da ne oluyor ki? Adı başka cinsi başka biçok köşe yazarı yok mu basında.

  13. Dünya İslamilik endeksinde ilk 40 ülke arsında müslüman ülke yok. Yani yalan atmama/dürüstlük,temizlik kul/insan haklarına riayet, çalışkanlık vs ölçülerinde.
    Batılı dürüstlük ölçüsünü mikrofon uzatıp “dürüstmüsün?” diye sorarak yapmıyor? Önüne adres te olan iç para dolu cüzdan atarak yapıyor.Sonra cüzdanların kaçı yerine ulaşıyor onu takip ediyor.
    Çok ilginç çocuklar da bunu yapar.
    Buradaki trolllere soruyorum: Çocuklarınızdan “babam bana söz verdi. Sözünü tutmaz ise eşek gibi anıracağım ” sözünü hiç duydunuz mu?
    Sayın KORUnun sorduklarına samimi, inandırıcı ve içten cevap vermek o kadar zor ki.

    • Sayın y.k. madem bu kadar zor durumdasınız sayın korunun sorularına samimi cevaplar vermek zorunda da değilsiniz yani, hatta sussanız daha iyi olacakmış gibi görünüyor..!

  14. Sayın yazarın ince bir mizah yeteneği vardır ve kimi zaman su yüzeyinde beliriveren yunuslar gibi şöyle bi görünüp kayboluverir. Bugünkü meselesi de biraz öyle, insanı gülmekten yerlere yatırır yani: yeminle söylüyorum, çocukları rahipler tarafından taciz edilir mi acaba diye korkudan kiliseye gidemez hale gelmiş katolik dostlarımızın yakınmalarından, şikayetlerinden bıktım usandım artık, vallahi onların yerine biz utanıyoruz..! Vatikanın bünyesinde sıkça vuku bulan bu türden çirkeflikler sebebiyle birçok mümin artık bezmiş vaziyette; öyle ki kendilerine kıble belledikleri bir makamın ve kurumun personelleri arasındaki skandallar yetmiyormuş gibi bir de kilise cemaatine ve çocuklarına yönelik yüz kızartıcı cürümlerin önü alınamaz hale gelmiş… balık baştan kokarmış deyip alayının allah belasını versin desem; şimdi iyi yetişmiş, evrensel değerleri filan da özümsemiş, sorgulayan, badem bıyıklı bi yığın çemiş “haçlılar sizin caminize, karınıza kızınıza ilişmezler…” diye üzerime atılıverirler! İyisi mi burda keseyim, yalnız benim de mevzuya şöyle bir katkım olsun en azından: uzun yola çıkarken veya uyku öncesi, abdest/namaz öncesi yerine getirilen bazı rutin hazırlıklar gibi bu futbolcu elemanlar da tapınma ihtiyaçlarını maçtan önce daha hijyenik bir ortamda yerine getirseler iyi olmaz mı..?

    • Doğrudur, “cinsel taciz”, “cinsel istismar” bağlamındaki bizdekine benzer bir kokuşmuşluk kliselerde de var. Bizdeki sapıklar gibi, oradaki sapıklar da korunuyor. Velhasılı kelam, iki tencerenin de dibi kara, ve birinin dibinin karalığı diğerinkinin karalağını aklamıyor maalesef.

    • Hasan bey yine sayın yazarın zihinsel durumuyla ilgili karşılanması imkansız büyüklükte bir beklentiye girmişsiniz; yok özeleştiriymiş, yok kapsamlı doyurucu yazılarmış falan derken gene çizmeyi aşmışsınız..! özellikle de sayın yazarı samimiyet testine tabii tutmaya kalkışmanız hiç yakışık almamış; ne biliim, allah size de akıl sağlığı versin en iyisi…

  15. Zihninizi çok iyi şeylerle meşgul ediyorsunuz Sn. Koru ve bu yazı sizin zihniniz için de umum Müslümanlar için de bir milattır. Müslüman (elit) toplumun her kesimini içine alacak bir “öz eleştiriyi” gündeme aldınız.

    Şikayetinde bulunduğunuz yanlışlıklar için, sizin de vaktinde aynı yanlışları yaptığınızı söyleyecekler çıkacaktır elbette, dedim ya; hepimizin de azami bir samimiyetle bir öz eleştiri sürecinden geçmemiz gerekiyor. Tabi, bunu dert edinenler…

    Çok doyurucu, çok kapsamlı çok yerinde bir yazı okuduğumu söyleyebilirim.

    Yazının başındaki resmi görünce konunun, sadece, sahada secde eden futbolcular, İslam ve Futbol ilişkisi üzerine olacağını düşünmüştüm. Şundan: Geçenlerde oynanan bir maçta, sevincini sahada secde ile göstermeyi yeğleyen iki futbolcunun secde halindeki fotoğrafını, sosyal medyada paylaşan zat, fotoğrafın üstüne de “Öyleyse yalnız beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.” Bakara Suresi 152. ayetini iliştirmişti. Bunu yapan bir din görevlisiydi.

    Doğrusu ben bunu yadırgadım: İbadetle ilişkili olmayan bir mekanda, sıradan, zevkine ve sportif bir faaliyetin neticesi bir coşkuyu, İslami bir ibadetin bir rüknu olan secde ile ifade etmek bana göre yersiz; bu sevince ortak olan bir din görevlisi taraftarın ise bunu Kur’an’dan bir ayet ile anlamlandırması daha da bi yersiz…

    İşte bu “yersizlikler” bizi ele veriyor..Bu, bizim samimi ve “yerinde olmadığımızı” gösterdiği gibi, Müslüman toplumların dini naslara aykırı bu yaşam tarzı gayr-i müslimler ile Müslüman toplumun eğitimsiz nesline, dini (İslamı) değersizleştiren farklı bir İslam bakışı sunuyor.

    Nasıl osun ki; yalan, aldatma, haksızlık, hukuksuzluk, hırsızlık, yolsuzluk, adam kayırma, rüşvet, beytülmale el uzatma, irtikap, cinnet, CİNAYET…

    Hepsi de İslamda haram ama Müslüman toplumların iliğine kadar nüfuz etmiş kötü hasletler bunlar.
    Hele, idareciler, yöneticiler, akil adamlar, kanaant önderleri, iş insanları, alimler(!)-öğretmenler bu kötü hasletlere bulaşmış iseler…

    Sorun gitsin: Yanlış (yetersiz) olan İslam mı, Müslümanların yanlış inanışları mı?

    Hz. Ali’ye ait olduğu söylenen bu söz ne kadar da doğrudur; “İnandığın Gibi Yaşamazsan Yaşadığın Gibi İnanırsın”.

    • “Yalan, aldatma, haksızlık, hukuksuzluk, hırsızlık, yolsuzluk, adam kayırma, rüşvet, beytülmale el uzatma, irtikap, cinnet, CİNAYET…” Evet, bunların hepsi Kuran’da haram ve suç, sayın Günay. Hepsi de itaat edilmesi GÜÇ emirler. İslamın, hayata geçirmekte ZORLANILAN buyurularına ters bir yaşam sürüp bunlara ters, zaaflı, güvenilmez bir kişilik sahibi olunduğu oranda, dindarlığını gösterme şirretliği ve lumpenliği güç kazanıp yaygınlaşıyor ne yazık ki.

      Dindarlığını kamusal hayatta ve gündelik yaşamında kolay ve görüntüye ilişkin yollardan diğerlerine gösterme ihtiyacı bir lumpenleşmenin işareti, ve bu ihtiyaç ile o insanın ahlak yoksunu oluş derecesi birbirine paralel. Mutlaka ya bir çıkar beklentisi olduğu için, ya ahalksızlığını gizlemek için, ya da toplumsal kabul görmek için yapılıyor bu “dindarlığını gösterme” eylemleri.

      Bu söylediklerime topçusu da, o topcunun sevincine dile getirdiğiniz yoldan katılan din görevlisi de, cumhurbaşkanı sıfatıyla ülke idaresinin tepesindeki Recep Tayyip Erdoğan da dahil.

      Bu yorum sayfalarında zaman zaman şu ya da bu ayet veya hadisi kopyalayıp yapıştıran insanların bu davranışlarını da yadırgıyor, doğru bulmuyorum. Çünkü, meselemiz, insanların doğru ya da yanlışı idrak edememeleri, İslam’ın doğru ve yanlış saydığı şeylerden haberdar olmama meselesi değil. Herkes biliyor doğru olanı, herkes biliyor zulm etmemek, mazlumun yanında durmak, kul hakkı yememek vb. gerektiğini.

      Öyleyse, bir ayeti kopyalayıp yorumun içinde yer verip durmanın gereği ne? Bu yapıldığında, yorum olarak yazılanlar daha doğru, ya da yorum sahibi kişi daha erdemli, bilgili, hakikate yakın mı oluyor?

      • Ayet ve hadis paylaşımlarına getirdiğiniz eleştirinizde haklılık payı yok sayın Bernar bey. zira din bunu teşvik eder. Bunu ispatlayan ayet ve hadisleri paylaşmıyorum karşısınız diye.

        • Yazarımız Sn. F. Koru niye yapmıyor bunu? Her gün yazıyor ve dinin “teşvik ettiği” şeyi yapmıyor Koru. . . Burada bir tuhaflık var -yok mu?

          Size, “İslam Ahlakı” desem, kurabileceğiniz 4 ya da 5 cümle olur mu? (İslam Ahlakı, dinsel ve felsefi bir alandır, öyle “İslam’a inanan insan yalan söylemez, hırsızlık yapmaz” türü genel geçer ahlak önermeleriyle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Hocaefendiniz’in metinlerinde videolarında falan bulamazsınız bunu. Ahkam kesmeden önce, oturun en az benim kadar İslam üzerine okuyun ve düşünün.)

          İslam alimimi misiniz? Yoksa, bol keseden ayet ve hadis kopyalayıp yapıştırmanız, bir Cemaat mensubu olarak burada kabul görme beklentisiyle yapılan kurnazca bir taktik mi?

          Dindar geçinmeniz ve Gülen’i Hocaefendi bellemeniz mi size “Getirdiğiniz eleştrinizde haklılık payı yok sayın Bernar” diye kendinizi otorite yerine koyma hakkı veriyor? Yoksa, tribünlere oynayıp, “Nasılsa bunun dindar olmadığı biliniyor” hesabıyla çoğunluğu arkanıza alma kurnazlığı mı?

          Dindar olmayan biri neden İslamı sizden daha iyi biliyor olmasın?

          “Haklılık payı yok sayın Bernar”

          İyi, siz öyle buyuruyorsanız öyledir. İslam’ın ve İslam Ahlak’ının ne olup ne olmadığını bir Gülen müridinden daha iyi bilecek değilim herhalde!

          Başka neleri teşvik ediyor dinimiz?

          Devlet bürokraisisi içinde gizlice ve sinsice örgütlenmeyi, gizli dinlemeler yapıp günü geldiğinde kullanılmak üzere bir Ses Dosyaları Arşivi oluşturmayı da teşvik ediyor mu?

          Anlatın da öğrenelim!

      • Hayır Bernar bey…o, kişinin ne yaptığıyla, ne için yaptığı veya hangi niyet ile yaptığıyla ilgilidir ve sanırım bu, yorumlarında kendini gösterir.

        Hem bunu yargılamak, ilgilinin kişiliğini sorgulamak bize düşmediği gibi yorumunda/yazısında bu kendini zaten açığa çıkarır ve bizi buradan ilgilendiren de yorumunda neyi anlatmak istediğidir onun.

        Hem de bu sanal ortamın dışında kendisini tanımadığımız, ilişki kurmadığımız, muamelesine şahit olmadığımız kişiyi buradan yargılamamız da bizi doğru bir neticeye götürmez.

        Doğrusu, zaman zaman ben de bunu yapıyorum ve ayet ve hadislerle verdiğim örnekler, bunu ne için yaptığım, yorum yazılarımda zaten kendini belli ediyor. Bunu, sayın yazarımızda zaman zaman yapıyor; kaldı ki bu, o anki konusunun ilgili kesimlerce daha iyi anlaşılması, tamamlayıcı olması içindir. Bir dayatma, bir zorlama ya da empoze yoktur.

        Ha, “ben bunun dışındayım”, “bu beni ilgilendirmiyor” , “ben inanan biri değilim; ayet ve hadisler benim için referans teşkil etmez” diyenlerdenseniz
        -ki, bunu zaman zaman siz de buradan izhar ediyorsunuz; hakkınızdır- “es geçin” gitsin…

        Müslüman bir toplumu ilgilendiren konularda dine referans göndermekte Müslümanın hakkıdır, değil mi?

        Müslüman toplumlardaki dine mugayir yozlaşma, o toplumların günümüzdeki en büyük derdidir, hastalığıdır.

        (Bakınız, -kopyala, yapıştır şeklinde- yine ayet ve hadis ile cevap vereceğim :)). Bu yozlaşmanın temelinde Müslüman toplumların aşağıdaki -ve buna benzer- ayet ve hadis metninin içeriğini içselleştiremediği yatar -kanımca-…

        “Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz?”
        “Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında çok çirkin bir davranıştır.” (Saf suresi 2. 3. ayet)…

        Ve bir hadis-i şerif; “Ameller ancak niyetlere göredir ve herkese ancak niyet ettiği şey vardır. Kimin hicreti Allâh’a ve Rasûlü’ne ise onun hicreti Allâh’a ve Rasûlü’nedir. Kimin de hicreti elde edeceği bir dünyalık yahut nikâhlayacağı bir kadın için ise, onun hicreti de hicret ettiği şeyedir.”

        Tabi ki bu Müslümaları ilgilendirir; olmayanları değil.

        Günümüz Müslüman toplumları “yozdur” da geri kalan dünya toplumları çok mesut ve bahtiyar mıdır; insani(!) bir yaşam sürmekte midir?…Ve 1, 2 dünya savaşlarından bu tarafa insanlıkta kardeşi olanların kanını akıtıp canını alanlara, malına mülküne el koyanlara ve onlara -kapitalizm, sosyalizm ve diğer “izm”lerle- bir köle hayatı yaşatanlara; buna ses çıkarmayanlara ne demeli? v.b. sorular da insanın aklına takılmıyor değil.

        Hoşçakalın Bernar bey.

        • Yorum metinlerinde kopyala yapıştır biçimimde ayet ve hadis referanslarının doğru olmadığı düşüncemde ısrarlıyım. Bunun benim kişisel olarak dine yakınlığım ya da uzaklığımla ilgisi yok.

          Benim bir Müslümanın olaylara yaklaşımında, meseleleri ele alışında dini referans almasıyla, dinsel öğretiyi çözümlemesinin temel referans olarak almasıyla hiçbir sorunum yok. Benim bundan rahatsızlık duyabileceğimi düşünmüş olmanız ya talihsizlik, ya dikkatsizlik, ya da başka bir şey.

          Aşağıdaki sözleriniz ise, talihsizlik ötesi ve bunu bernimle ilişkilendirerek yazmış olmanızı “işin kolayına kaçmak” olarak değerlendirip gülümsüyorum:

          “Günümüz Müslüman toplumları “yozdur” da geri kalan dünya toplumları çok mesut ve bahtiyar mıdır; insani(!) bir yaşam sürmekte midir?…Ve 1, 2 dünya savaşlarından bu tarafa insanlıkta kardeşi olanların kanını akıtıp canını alanlara, malına mülküne el koyanlara ve onlara -kapitalizm, sosyalizm ve diğer “izm”lerle- bir köle hayatı yaşatanlara; buna ses çıkarmayanlara ne demeli? v.b. sorular da insanın aklına takılmıyor değil.”

          Fehmi Bey’in 8 Ocak 2020 tarihli yazısının altındaki yorum metnim aşağıda ve beni “Günümüz Müslüman toplumları yozdur” söylencesini dillendiren insanlar gurubu içinde gösterme çabanızı niçin gülümseyerek karşıladığımı yeterince açıklıyor. . .

          Bernar 8 Ocak 2020 at 16:06

          Radikal bir önerme ile başlamak istiyorum: “Batı ve Batılı, sadece aklını değil, ahlak ve vicdanını da yitirmiş bir evresinde kendi uygarlığının.”

          Sayın F. Koru’nun bugünkü yazısında dile getirdiği endişe, abartılı bir endişe değil. Gerçekten de, akademik metinlerde sıkça kendisinden “modernite-sonrası” olarak söz edilen bugünün dünyasında, belirleyici içeriği “şiddet” ve “öteki’ne karşı duyulan nefret ya da güvensizlik” olan bir ilkellik çağından geçiyoruz.

          Bu ilkellik ve barbarlık çağından ne zaman, nasıl ve hangi araçlarla çıkılacak?

          Çok yakıcı bir soru bu.

          Üzerine herkesin, ama, en çok da Müslümanların kafa yorması gereken bir soru. Basit ve anlaşılır bir nedenle soru üzerine en çok Müslümanların kafa yorması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü, eğer insanlık bu karanlık şiddet ve barbarlık çağından bir yolunu bulup çıkamaz ise, Müslümanlar, sayıları milyarlarla ölüçülüyor da olsa, birer sivrisinek ya da çekirge sürüsü gibi, fiziki olarak yok edilecekler.

          Abartıyor muyum?

          Batı ve Batılı’nın şiddet kapasitesini bilenler, abartmadığımı da bilirler: Bırakın tarihin eski dönemlerini, modern dediğimiz yakın zamanlarda bile, Batılılar iki dünya savaşında birbirlerini dahi milyonlar olarak boğazladılar. Nagazaki ve Hiroşima üzerine atom bombası bırakmakta tereddüt göstermediler. İlkin Irak, ardından Suriye’de kaç milyon insanın telef olup gitttiğini bilen biliyor.

          Henüz daha iklim değişikliğinin yol açacak göründüğü küresel çevresel felaketleri, su savaşlarını vs.yaşamıyoruz. Buna rağmen Afrika başta gelmek üzere açlıktan kırılan kıtalardan ve ülkelerden yola çıkıp Avrupa sahillerine varma çabası içindeki insan kütleleri yüzbinler olarak telef oluyorlar giriştikleri umutsuz çaba sırasında.

          Eskiden, kendisine “sosyalist” denilen otoriter-faşizan rejimler birer birer yıkılıp duvar altında kalarak tarih sahnesinden çekilinceye kadar, ismi “sosyalizm” ya da “komünizm” olan, yığınları harekete geçiren bir evrensel ütopya vardı. Kapitalizmin azgınlığını ve barbarlığını kısmen dizginliyordu “toplumsal devrim” korkusu. Batı denilen ülkelerde, okuyan, soran, sorgulayan hayli insan vardı.

          Şimdi artık bunlar da yok. Batılı, Amerika’dan Avrupası’na, oradan Avustralyası’na kadar, dipsiz bir tüketim ve haz güdüsü, giderek derinleşen bir güvenlik kaygısı ve talebi içinde, topyekün salaklaştırıldı. Sadece salaklaştırılmadı: Ahlak ve vicdan gibi iki önemli insani kapasiteden de arındırıldı. Son 20 yılda göçmen, Müslüman, İslam karşıtlığını esas alan ırkçı popülist siyasal partilerin istikrarlı olarak güç kazanıp iktidara gelmeleri ya da iktidarı paylaşır güce erişmeleri bunun sadece bir göstergesi.

          Yinelemekte yarar var: İnsanlığın yeni, evrensel ölçekte, inandırıcı ve harekete geçirici bir global ütopyaya ihtiyacı var. Bu karanlık çağdan çıkabilmemiz için önkoşul bu.

          Müslümanlar, böyle evrensel bir ütopyanın yaşamsallığının ve aciliyetinin yeterince farkındalar mı?

          Bana pek öyle görünmüyor. Baskın eğilim ya da görüntü, “Böyle bir evrensel ütopya yaratılması çabasına gerek yok ki. Zaten var: Kuran ve İslam.”

          Ben dindar değilim. Ama, İslam ve Müslüman karşıtı bir insan da değilim. Bu değindiğim baskın eğilimi sahiplenen Müslümanlara, “Sözünü ettiğin evrensel ütopya zaten elimizde Kuran ve İslam olarak mevcut” önermesinin pratik bir işlevi olmadığını söylemek istiyorum. Birer birey olarak bu önermenize inanabilirsiniz. Ama, bu yetmiyor. İnsanlığın da, hemen inandırıcı bulup sahiplenmese bile bu önermenizi, en azından dönüp bakması, merak etmesi, anlamaya çalışması, bir umut ve çıkış yolu olarak tartışması gerekiyor önermenizi.

          İnsanlığın böylesi bir merak ve umut içine girebilmesi için, çok eski tarihlerdeki güzel ve olumlu yaşanmışlıklardan söz etmeniz, güzel ve anlamlı ayet ya da hadisleri kopyalayıp yapıştırmanız pek bir anlam ifade etmiyor. KURAN ve ISLAM’A BIR SAYGINLIK VE INANDIRICILIK KAZANDIRACAK PRATİKLERE İHTİYAÇ VAR.

          Önermenizi en azından tartışılır kılmak için, toplumsal iç barışını tesis etmiş bir ülke örneğine, adalet ve insan hayatına saygı temelinde yükselen bir devlet aygıtını yaşama geçirmişlik örneğine, toplumsal kalkınmayı başarmışlık örneğine ihtiyaç var.

          https://fehmikoru.com/ilkel-caglara-geri-mi-donuluyor-korkusuz-bir-donemden-insanlarin-korku-ile-yonlendirildigi-bir-doneme/

          • “Günümüz Müslüman toplumları “yozdur” da geri kalanı…” cümlesi tamamen benim bir ifadem ve siz bununla ilgili bir benzetme dahi yazmadınız yorumunuza; sözlerimin akışında bunu genele matuf, genelin izharı babında yorumladım ve sizinle bir alakası yok, sizi başka gruplar içinde gösterecek bir çabam da yok Bernar bey.

            İşte sanal alemde iletişim kurmakla fiziki iletişimin arasındaki fark ki; bu, bazı duygularımızı, mimiklerimizi ve beden dilimize dair yansımaları kısıtlıyor ve yorumun olgunlaşmasına engel duruyor. Bu yüzden kanaat beyan ederken bu eksiğimizi göz önünde bulundurmak gerekir.

            Neyse ki netameli ve ihtisas gerektiren konularda sözü sahibine bırakmak daha yeğdir ve ben fazla bir şey söylemeyeyim.

            Yorumunuzda ki bir çok kısıma ve alıntılanan bu “…Ama, bu yetmiyor. İnsanlığın da, hemen inandırıcı bulup sahiplenmese bile bu önermenizi, en azından dönüp bakması, merak etmesi, anlamaya çalışması, bir umut ve çıkış yolu olarak tartışması gerekiyor…” pasajına katılıyorum Sn. Bernar.

            Müslümanlar bunu hayata geçirmeli, örnek olmalılar ki, İslami kaynaklar buna yeterince mevcut.
            Tekrar hoşçakalın.

          • Kaç kişi biliyor ve farkında, kestiremiyorum: “İslam Ahlakı” diye ciddi, evrensel boyutta değerlendirilip tartışılan, akademide doktora düzeyinde tezlere konu olan bir alan var. Bunu, İslam’ın ve İslam düşüncesinin deruni yanı ile de ilgili dindarlar, dindar aydınlar biliyorlar. Benim, yorum sayfalarında bir yorumcunun kendi metninin arasına ayet kopyalayıp serpiştirmesine itirazım, sanıldığı gibi sadece benim öznel kanaatim değil, İslam Ahlakı’nın gereğidir.

            Siz, Sn. F. Koru’nun da zaman zaman yazılarında ayetlere ve hadislere yer verdiğini söylediğinizde zihnim karıştı. Sadece F. Koru’nun bütün yazılarını hiç sektirmeden okuyan bir okuru olduğum için değil, yazarın, söz konusu İslam Ahlakı ilkesi gereğince böyle bir şeye uzak duracağını varsaymış olduğum için zihnim karıştı. (Doğrudur, yanlıştır, ben F. Koru’nun böylesi ilkesel bir tutumu benimsemiş olduğu sanısındayım.) Yazarın yüzlerce günlük yazısından birinde dahi buna rast gelinmemiş olmasının bir rastlantı değil, belki de bu ilkesel tutumla ilgili olacağını düşünüyorum.

            Meselenin bir başka yanı da şu: Bir Marksist gelip burada kendince bir şeyler yazsa ve yazısının aralarına, “Marks’ın de söylediği gibi. . .” deyip Marks’ın kimi sözlerini kopyalayıp yapıştırsa, aynı rahatsızlığı duyar, bunun o şahsın metnini yüzeyselleştirdiğini düşünürüm.

            F. Koru’nun ayet ve hadis referanslarına uzaklığının, Cübbeli Ahmet’den bilmem kimine kadar popüler ‘din adam’larının iki lafta bir ayet hatırlatması yapmadan duramamasının bence bir nedeni olmalı. . .

  16. Sözün ve fiilin birbirine uyuşmaması tarih boyunca insanoğlunun en büyük sorunlarından biridir. “Ayinesi iştir lafa bakılmaz, kişinin görünür rütbe-i aklı eserinde” sözü ile Ziya Paşa bu durumu ortaya koyar. Ayrıca “Onlar ki verir lâf ile dünyaya nizâmât, Bin türlü teseyyüp bulunur hânelerinde“ diyerek de lafa değil, fiile bakmaya insanlar çağrılır.

    Diğer bir düşünce yanlışı da topluluk içinde bazı insanların yaptıkları yanlışları tüm topluluğa teşmil edilmesidir. Bu ise hem modern hukuka hem de İslam’a aykırıdır. Veda hutbesinde “Baba oğulun, oğul babanın suçunu çekmez” denir. “Kimse kimsenin suçunu çekmez” tarzındaki ayet ise tam yedi yerde geçer. Dolayısı ile “Suçun ve Cezanın Şahsiliği”ne inanmak ve uymak İslam’ın şartıdır. Suçun ve cezanın şahsiliği modern hukukun temel prensiplerinden biridir ancak en çok ihlal edilen hukuk kurallarından biri de budur. İkiz kuleleri bombalayanların cezasını zavallı Afgan ve Irak halkı çekmiştir. Tarih buna benzer yüzlerce olay ile doludur.

    “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır”, “İtibardan tasarruf olmaz”, “Acırsanız acınacak hale gelirsiniz” gibi sözlerle insan hakları, hak ve hukuk, dürüstlük, doğru söz uyuşabilir mi? Aynı şekilde “savaş bir hileden ibarettir” adlı hadisi her yere yayanlar da yanlış yapmaktadırlar. Halbuki dinin temeli dürüstlüğe, kendi çıkarına aykırı bile olsa dürüst kalmaya ve şahitliğe dayanır. Peygamberimiz kendi toplumu içinde “emin” diye anılırdı.

    Saf Suresi’nin ikinci ve üçüncü ayetinde “Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında çok çirkin bir davranıştır.” denir. Ayrıca “Aldatan bizden değildir” diye de hadis vardır.

    Peki bunca güzel kurala rağmen neden sorun çıkar? Onu Prof. Kemal Görmez http://www.anayasa.gen.tr sitesinde iki makalede izah etmiş. “İslam Hukuku’nun Değeri 1 ve 2” adlı makalelerinde sorunun teori değil, pratik olduğunu söylüyor. Bunun için de gereken şeyin iyi bir inanç değil, iyi bir formülasyon geliştirmek olduğunu belirtiyor. Batı bunu başardığı için üstün hale geldiğini; İslam dünyası bunu yüzyıllardır beceremediği için de iyi durumda olmadığını belirtiyor.

  17. Maalesef dürüstlük, doğruluk, ahlaki davranmak konularında çok büyük bir sorun var toplumda. Eğitim sistemi bu konularda yeterince destekleyici değil, aileler de hızlı şehirleşme ile birlikte ciddi bir yalnızlaşma yaşıyor ve desteksiz şekilde çocukları yetiştirmek zorunda kalıyorlar. Din de içi boş bir merasime dönüştürülmüş halde. Kimse dini eğitimle ahlaklı olmuyor. Hatta tersi doğru gibi. Cemaatler ve dini gruplar bu işin pastasını ve rantını yeme derdindeler, eğitimle hiç ilgileri yok. Çoğu cahil insanların elinde. Denetimsiz. Sorunlar sadece gün geçtikçe büyüyor. Rüşvetsiz, torpilsiz ne iş yapılabiliyor, ne iş bulunabiliyor. Gençler işsiz ve bu durumdan çok muzdaripler. Dün haberlerde vardı. Hukuk sınavlarında 1.,2.,3. olmuş gençlere mülakat marifetiyle iş verilmemiş. Yozlaşma çok ciddi boyutlarda. Bu gidişe dur demek gerekiyor. Samimi bir değerlendirmeye ihtiyaç var. Herkes başını önüne koyup düşünmeli.

    • Sn. Biokur, konudan haberim yok ama bahsettiğiniz sınavlarda mülakattan da başarılı olmak gerekmiyor muymuş? Adaylara mülakatta ırkı ya da mezhebi mi sorulmuş, neymiş yani..? Yalancılık ayıptır..!

      • Haber odatv.com sitesinde. Adalet bakanlığı sınavı. Benzer haberler sürekli çıkıyor yeni değil. Fetö’nün sınavlarda yaptığı hırsızlıklardan sonra getirilen bir uygulama mülakatlar. Ve bunun da dürüst yapıldığı maalesef söylenemez. Mülakatı yapanların insafına ve dünya görüşüne kalmış kararlar. Elbette mülakat da gerekli ancak sorular liyakatı ölçme odaklı olmalı.

        • Aman efendim devleti paylaşma, canhıraşane bir alan kapma yarışında bir adam bir adamdır anlayışında “liyakat’ da neymiş!

  18. Bazan öyle şeyler oluyor ki insanı “çekil bir kenara ve olanı biteni uzaklardan sadece seyret” durumuna sürüklüyor.Sonra birden bugünkü gibi bir yazı “durum diye bir laf var,buyrunuz size durum!” diye karşınıza çıkıyor;artık dur durabilirsen.

    Tarihimizde “Haçova Savaşı” olarak bilinen çok önemli bir savaş var.Ordunun hezimete doğru gittiği,ordu komutanı olan padişah ve etrafındaki çoğunluk idarecilerin ricati düşünecek duruma geldikleri sırada,geri hizmetleri sınıfının öndekilere adeta “DEĞERLER SİSTEMİ UYARISINI” yaparcasına ,gözlerini karartarak hücuma kalkmalarıyla ordunun kendine gelip, toparlanarak kazandığı savaş.Bu eylemleriyle o geri hizmetlerindekiler kendilerinden sonrakilere şu dersi vermişler:Sözü söylemesi gerekenlerin söylemediği yerde,yapılacakları yapması gerekenlerin yapmadıkları yerde,kepçeyle ,tavayla da olsa birilerinin birşeyler yapması lazım.

    Oradan çıkardığım dersle bana,bu sayfalarda yazma motivasyonu veren geçen sene 5 Şubat tarihli ‘o günlerin siyaseten ihtiyaç konusu olan ‘beka meselesi’ üzerinden yazdığım ilk yorumu ‘ilintisi’ münasebetiyle şimdi bir daha arz etmek istiyorum.

    “Hatırlasak ki asıl beka,değerlerin ikamesiyle sağlanır.Tarihe karışmış devletlerin ve toplumların ortak özellikleri adaleti hafife almak,zulme bulaşmak,yolsuzluk,rüşvet,fuhuş vb.her türlü haram sayılan kötülüklerin çoğalması,iyilerin de kötülük yapanları uyarmaması gibi” İlahi beka kanunu “gereklerine aykırı davranmaları hatasına düşmeleriydi.Bizler de Allah’ın “beka kanunu “şartlarına uyacağız ki bekamız daim olsun.

    Beka dürtüsüyle hareket edenler her farklı düşünceyi aleyhlerine sanıyorlar ve bu kaygıyla topluluk halinde aleyhte gördüklerine karşı hücuma kalkıyorlar.Yakın bir örnek üzerinden gidelim : Son yıllarda çokça gerçekleşen bir kitle psikolojisi harekatı birkaç gündür Ahmet Taşgetirene uygulanıyor.Farklı bir bakış açısıyla biraz farklı birşeyler söyledi diye bir grup tarafından lince uğratılmaya çalışılıyor. Çoğunluğuz, o halde haklıyız “zannediliyor .

    Sanki bir zamanlar Allah,Peygamber deyince “İran’a git,Arabistan’a git “diye sözlerimizi gırtlaklarımıza düğümleyenler çoluk çocuklarını da yanlarına alarak kitle halinde mahalle değiştirmişler,biraz hak-hukuk diyene ,kalıplaşmış ,zamana uygun yeni yaftalarıyla fakat yine o eski itici -tanıdık üslupla saldırıyorlar.

    Lakin bu hal çok sırıtıyor;çünkü bu üslup Kuranın,Peygamberin öğretilerine uymuyor. Müslümana yakışmayan bir üslup bu.Yaklaşımlar,değerlendirmeler Müslümanca değil.Kitle psikolojisiyle hareket etmenin sonucu bütün bu olanlar.Şimdi durup bir düşünmek lazım;biz ne yapıyoruz diye.

    Kitle psikolojisi insanların değer yargılarını yokeder. Biri bir taş atar,peşindekiler ‘ne yapıyoruz?’diye düşünmeden aynısını tekrar eder.Yığınların,kalabalıkların gözü kördür.O Atmosferin etkisi altında sağduyu kalmaz.Bir süre sonra yanlış uygulama nefsin ve şeytanın iç desteğiyle taraftar psikolojisiyle kişinin savunmaktan vazgeçmeyeceği öz malı haline gelir.

    Bu kitle -taraftar psikolojisinden ve “çoğunluk haklıdır “narkozundan kurtulmak lazım.”Çoğunluk her zaman haklıdır “diye bir doğruluk ta yok ayrıca.Enam suresi 116da”Eğer yeryüzündeki insanların çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar.Onlar sırf ZANNA uyarlar ve kafadan atarlar “buyrulur.

    Artık olayların başka boyutları da olabilir mi diye serinkanlı bir şekilde kendi aklımızla fikretmeyi denememiz,ZAN hastalığından kurtulmayı öğrenmemiz lazım .Düşünürlerin vicdanlarını serbest bırakmamız lazım.Fikir sahiplerinin fikirlerini kaos ortamına düşürüp bozmamamız lazım.

    İnsani değerlerimizi hatırlamamız lazım.

    Biz insani değerlerimize uyarsak o değerler bekamızı temin edecektir zaten.”

      • Uğur Zan hastalığı mı yazmış…Bu Uğur? H.Gayret kardaş beni sen Zanneden seni ben Zanneden mi? İçe dönüş mü yaşıyor, çare mi arıyor kendisine yoksa… Zannedersem Aslında bi özür dilese kurtulacak bu Zan hastalığından ama…

        • Benim “Zan” ile;
          içyüzü,karışık sinyaller veren olaylara ilişkin
          henüz hukuk sisteminin,
          objektif manada adaleti gerçekleştirmek gayesiyle,
          usulüne uygun olarak,
          herkesi tatmin edecek mahiyeti haiz topladığı delillerle,
          hakkaniyete uygun bir sonuca varmadan,

          toplumun,
          ordan burdan duyduğu laf-u güzaflara istinaden verdiği “peşin hüküm”lere dayanan “sabit fikir”leri kastettiğimi çok iyi biliyorsun.Ancak yazdıklarımı sulandırmak için laf döndürüyorsun.

          Ayrıca haberin olsun;”Cihat Yaycı’dan ne eksiğim varmış” diye düşünüp,sonunda bir “gayretmetre” icat ettim.Senin itirazlarını bir de bunun üzerinden değerlendirdim.
          Son günlerdeki yazdıklarını mucidi olduğum “gayretmetre”ye Türkeş ismiyle yerleştirdim;olumlamadı.Sonra Başbuğ yazdım,olmadı.Sayın Başbuğ yazdım,Süt Başbuğ yazdım,sonuç değişmiyor.Ardından Yalı Kazığı,İskele Babası,Meksika Dubası gibi şeyler de yazdım ama netice yine aynı.Zavallı gayretmetre her seferinde adeta bir havalı kornaya dönüşüyor,hortlak görmüşcesine yırtınarak : “gayreeettt!gayreeettt!” diye bağırmaya başlıyor…

          Yani anlayacağın;ben seni gayret ile karıştırmıyorum.Çoklu karakter hastası olduğunu söylüyorum ve bunu gayretmetre ile de teyit etmiş durumdayım.Tabidir ki her hasta gibi hasta olduğunu kabul etmemeni ve Gayret ile aynı kişi olduğunu bilmemeni de gayet normal karşılıyorum.Fakat beni dinlersen hastalığının tedavisini yaptırabiliriz,
          iyileşir bana da ömür boyu dua edersin…Benden söylemesi;üstüme düşeni yapayım da gerisi sana kalmış artık.

        • Sayın başbuğum valla ne diim; allaha yakın olsunlar bana uzak olsunlar… tevekkeli boşuna dememişler; eşşeğimin alnı sakar / kendi adını başkasına takar..!

  19. Dün biraz aceleyle yazıp yolladığım yorumun girişi bugünkü yazıda üstünde durulan konuyla ilgili. Yani, sonradan olma değil, anadan-doğma ezberine müslümanların yoğun olduğu ülkemizde, işin aslında acaba ne kadar müslüman olunduğu konusu…

    Liverpool’lu seyircilerin tezahürat şarkısında “Eğer senin için yeterliyse, benim için de yeterli” tercümesi eksik olmuş. Belki de İngilizce bilenlere yorum yapma vesilesi olmuş olsun diye de bu kasten yapılmış olabilir (yani, işin içinde masum bir hatadan ziyade siyaset var galiba!!). İngiliz burada Salah’a diyor ki “O inandığın, uğrunda alnını secdeye koyduğun Tanrı seni böylesine bir başarıya ulaştırıyorsa, biz de O’u Tanrı olarak kabul edebiliriz”. “Bunun için camiye de gelebiliriz”… Yani, bütün bunlar futbolcu olarak Salah’tan duyulan memnuniyetten dolayı onu memnun etmek, başarısının devamı için motive etmek anlamında şeyler. O seyircilerin büyük çoğunluğunun dinle-dini arayışla pek alakası yok. Ancak, onlar için sonuçta başarı önemli. Çünkü dinleri, kültürleri farklı olsun kim olursa olsun insanlara gerekli şartları temin ederek onları motive ediyorlar ve ortaya çıkan sonuçlardan da istifade edebiliyorlar.

    Batı işte bunun için süratle gelişti. Biz ise bırakın yabancıyı kendi insanımızın inancına dahi pek saygı göstermedik. TR-C geçişte kendi saplantılarıyla M.K. Atatürk Paşa bu konuda ilginç bir örnektir, ancak malesef iyi bir örnek değildir. Geri kalmışlığımızda pozitif etkisinden çok negatif etkisi büyük olmuştur denilebilir. Benim tezi/hipotezim şu: Bu negatif etkiyi doğuran “Akıl-İman Sentezi” zafiyetidir. Bu zafiyet TSK ve TC-CHP’ye miras bırakılmıştır. Sonuçta, elit ve egemen bir tabaka oluşturuldu ancak bu gücün ülke kalkınmasına yetmeyeceği belliydi. İşin dahası, oluşturulan kutuplaşma devam ettirildi. Bunun sonucunda, her 10-15 yılda tekrarlanan darbeler ve muhtıralardan istikrarlı gelişme modunu yakalayamadı ülke. Bayramdan bayrama namaza gitmek, ama her 10-15 yılda bir darbe-muhtıra yapmak “laikçilik mezhebi”nin tipik ritüelleri haline getirildi.

    Cemaatlerin tarihçelerine bakalım. Bunların ortaya çıkması- saklı kıpıklı dini toplantıların gündeme alınarak darbelere haklılık payı çıkarılması, köken olarak TR-C ye geçişteki ilk yıllara kadar gider. Halbuki, bütün dindarlar, cemaatler akıllı bir yaklaşımla ülkeye çok daha üretken, eğitime büyük oranlarda katılgan, bilim-teknolojiye çalışmaya motive edilerek kazandırılabilirdi ve hatta bunlara dinamo vazifesi yüklenebilirdi. Bunlar olsaydı, ülkede daha homojen bir yapı da kendiliğinden ortaya çıkabilirdi. Çünkü hemen herkes, topyekün ve beraberlikle gelişmeye odaklanacaktı. Gelişmeler yurdun dört bir yanına nüfuz ettikçe etnik ve demografik farklılıklar sorunlara yol açmayacaktı….

  20. Dün yazdığım kısa bir yoruma verilen bir kaç kısa cevap konuyu biraz daha açmamı gerekli kıldı,meramımı tam anlatmış olmak için.

    Konu rant.Toprağın,tabiat unsurunun geliri,getirisi anlamında kullanılıyor bu kavram.

    Henüz asfaltı dökülmemiş,karda kışta çamur içinde kalan bir sokağa asfalt
    dökersiniz o sokaktaki evlerin değeri de
    kirası da artar.Ufak çaplı bir ranta sebep olur.

    Okulu çok uzak olan bir semte bir ilkokul
    yaparsınız orası da okulsuz olduğu günlere göre bir miktar kıymet kazanır,rant
    oluşur.

    Şehrin kenar mahallesinde elektriği,suyu, kanalizasyonu olmayan evlere bu hizmetler götürüldüğünde evlerin değerinde de,kirasında da artış olur.

    Bir semte maliye binası,adliye binası, hastane… yaparsınız o çevre değer kazanır.Bu kurumlarda çalışanlar işyerlerine yakın olması için oradan ev kiralar,ya da ev alır.Bu tür yatırımlar da bir ranta sebep olur.

    Bir şehrin yolları trafiği çekmez hale gelir,yeni bir cadde,yeni bir çevre yolu açılır,bu da bir ranta sebep olur.

    Yeni bir sanayi bölgesi kurulur,çevresini
    değerli hale getirir.

    Bir bölgeye baraj yaparsınız,sulu tarıma geçersiniz arazinin değerinde büyük artış olur,yani bu da ranta sebep olur.

    Yapılan köprüler,yollar,tüneller,hava alanları,Kanalistanbul…Bunların hepsi
    ranta sebep olur.Yapılan her yatırım siz istemeseniz de ranta sebep olur.

    Sonuçta bu işten kazançlı çıkan sizin vatandaşınızdır.Toprağı değer kazanan
    bu ülkenin insanıdır.Efendim yabancılar da
    arazi alıyormuş.Alsınlar!Sırtlarına mı alıp
    götürecekler toprağı?Sizin vatandaşınız da
    ABD’de,Kanada’da,Londra’da,Paris’de ev alıyor,mülk ediniyor.Kritik bir durumda kendilerine çeketinizi alın,ülkeyi terkedin
    dense yapabilecekleri bir şey var mı?Evlerini sırtlarında mı getirecekler?

    Bunları herhangi bir iktidarı savunma adına söylemiyorum.Yukarıda ifade etmeye çalıştıklarım her iktidar için geçerlidir.Ankara belediyesinin açacağı yeni bir yol da,Kayseri belediyesinin açacağı bir yol da değer artışına,yani
    ranta sebep olur.Bundan da şu veya bu partinin yandaşları değil,ülkemizin vatandaşları yararlanmış olur.

    Ben Demirel’e hiç oy vermedim.Ama GAP’ı
    o yaptı,Güneydoğu’da sulu tarıma geçildi, toprak değer kazandı,rant oluştu.Fena mı
    oldu?

    Sonuç:Rant oluşmasın diyorsanız,taş üstüne taş koymayacaksınız,hizmet yapmayacaksınız.Yan gelip yatacaksınız

    Yoksa siz bunu mu istiyorsunuz?Dünkü
    yorumuma verilen cevabı alkışlayan
    sayın H.Gayret’in nurdan ablası bunu istiyor gibi geldi bana.

    • Nurdan abla, artık kırdığın ceviz yediğin fındık bini aştı; kaç kere söyliiceem uluorta herkesin içinde öyle mevsimi gelmiş kuşlar gibi çırpına çırpına onu bunu alkışlama diye, laf çıkar diye, al başına iş..! Böyle giderse siyah minibüse filan gerek kalmadan erişim yasağı uyguliicaaz anlaşılan…

  21. Ya Fehmi Koru hoca: Dünyada bu kadar aç insan varken; imamların şahaşalı camilerde namaz kılmaları ve halkın parasıyla yapılan imam evlerinde yaşamaları caiz midir?
    Gazeteci, sporcu ve siyasetçi; kendi menfaatleri doğrultusunda hareket ederler. Keşke herkes sizin gibi din konusunda hassas olsaydı. En dindar ülke bildiğimiz Suudi Arabistan bile ABD uşaklığı yapmaktadır. Allah bu dünya hayatını devam ettiriyorsa: Küçük çocukların, yaşlıların ve dilsiz hayvanların hatırına devam ettirmektedir. Yoksa Dünya çoktan helak olurdu….

    • Seni hatırına devam ettirmediği ortada nusret; açlıktan kıtlıktan bahsediyorsun, dünyanın en büyük insani yardım organizasyonu bütçesine sahip türkiye liderliğini bir kez olsun takdir ettiğini görmedik..! Var mısın; bu yıl kimse arabistana hacca falan gitmesin, başvuru paralarını da myanmar ya da filipinlerdeki müslümanlara gönderelim..?

      • Biri de çıksın desin Hacca gitmiyorum, o parayla afrikada mısırda Yemen’de aç kalan çocuklara yardım ederim derse elini değil ayağını öperim. İktidar elinden geleni yaptı suriyeliler için. Sağolsunlar ama çamlıca camisi olmasaydı da insanlar ibadetsiz kalmazdı.

        • Nusret abi sen bu Gayret’e uyup da niyetini bozma. Hac müstakil olarak
          farz olan bir ibadet açlıkla mücadele de başka bir ibadet yani birini diğeri için terk edemezsin. Hele haccı imkanın varsa hiç terkedemezsin.

  22. Herkesin bildiği ve yaşadığı gibi çıkıyor, oluyor öyle şeyler. Hatta Türkiyenin rutinin de var bile diyebiliriz. Türkiye dışında da oluyor öyle şeyler. Peki çıkış yolunu, çözümü konu eden bir yazı istirham etsek sizden, bence çok istifade ederiz.

    • Yalan söylemek kadar dindar bir insana yakışmayacak bir başka kötü davranış olamaz.Yalan söyleyen bir insan benim gözümde bitmiştir.Bu ister politikacı,ister gazeteci,ister futbolcu olsun.

      Elbette müslüman bir futbolcuya yaralanma numarası yakışmaz.
      Futbola ilgim olmadığı için kimler nasıl hareket ediyor,kim hangi numarayı yapıyor
      bilmiyorum.

      Siyasette destek verdiğim liderin ise bir tek yalanını görmedim.Katılmadığım sözü olabilir,ama asla yalanı yok.En büyük rakibi olan kişinin ise yalan söylemek kadar başarılı olduğu ikinci bir konu yok.
      Son zamanlarda yıldızı parlayan bir belediye başkanı da aynı lideri gibi.Hık
      demiş burnundan düşmüş sanki.Tencere
      yuvarlanmış kapağını bulmuş.

      • Bana liderini söyle sana en az 10 yalanını söyleyeyim 🙂 Amerika’da New York Times ve diğer kaynaklar Trump’ın yalan listesini tutuyorlar. En son 15 bin yalanı geçmişti Trump. Her gün 15 yalan gibi bir durum. Keşke bizde de siyasilerin yalanlarını kataloglayan siteler olsa.

        • Bekir bey hiç sorun değil, bilakis en sonda belirttiğiniz gibi tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş; alper beyi bilmem ama biz yorumlarınızdan gayet de istifade ediyoruz yani… sonuçta yarası olan gocunur, öyle değil mi?

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız