‘Otoriterlik’ mi, sistem sorunu mu? Üzerinde düşünülmeyi hak eden soru bu…

22
Reklam

Türkiye’ye dışarıdan bakanların epey bir zamandır ülkemizdeki siyasi sisteme yapıştırdıkları sıfat sonunda bizde de geniş kabule kavuştu. Yönetime ‘otoriter’ sıfatı yakıştırılıyor ve meydana gelen her yeni gelişme o tespit ışığında değerlendiriliyor.

Son birkaç yıl içerisinde elimden geçen çok sayıda yabancı yayında -kitap ve makalede- gördüğüm şu: Dünyada neredeyse moda haline gelen ‘otoriter’ yönetimlere örnek verilmesi gerektiğinde mutlaka Türkiye’nin adı da geçiriliyor.

O kitaplarla makalelerin yazılmasına sebep olan Donald Trump’ın dört yılında ABD de aynı yolda bir ülke olarak görülüyordu.  

Trump gitti, fakat Avrupa da dahil farklı coğrafyalardaki ‘otoriter’ yönetimler varlıklarını sürdürüyorlar.

‘Otoriter yönetim’ denildiğinde akla yalnızca ‘tek adam rejimi’ gibi genel-geçer yakıştırmalar gelmemeli. Rejimin otoriter olması için başta bütün ipleri elinde tutan bir tek kişinin bulunması gerekmiyor; daha önemli olan o kişinin veya kişilerin yönettiği halkın ne hissettiği… 

Demokrasilerde varlığına alışılmış özgürlükler alanının ülkelerde daralması yönetimin ‘otoriter’ özelliği ile ilgili sayılıyor…

Güçlü lidere sahip olduğu halde halkın kendisini haklardan mahrum hissetmediği ülkeler de olabilir ve onlardan ‘otoriter’ olarak söz etmek doğru değildir.

Ayrıca her güçlü liderin bütün yetkileri elinde toplama arzusuna sahip olduğu ve iktidardaki ömrü uzadıkça o arzusunu hayata geçirmeye kalkışacağı da bir kural sayılmamalı.

Reklam

Hiç ilgisi yok.  

Ülkemizde siyasetin yeni bir zemine oturmasını getiren ‘Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi’ne geçilmesi Türkiye’ye dışarıdan bakan ve gördüklerini ‘otoriterlik’ ile değerlendiren yorumculara haklı çıktıklarını düşündürdü.

Referandumla değiştirilen anayasa maddeleri cumhurbaşkanına olağanüstü yetkiler vermekte. ‘Kuvvetler ayrılığı’ ilkesini ortadan kaldıran, Meclis’in işlevini azaltan, hem bakanlar kurulunu hem de bakanların başında bulundukları bürokrasiyi sadece cumhurbaşkanına hesap verir hale getiren yeni sistem ‘otoriter’ bir yapının varlığına işaret ediyor dışarıdan bakanların gözlemine göre.

Konuyu ele alışımın sebebi bir süredir zihnimde taşıdığım bir kuşku. 

Artık iktidar cephesinde en yetkili ve etkili makamlarda bulunanlar ile görev tanımlarında “İktidarın her yaptığını desteklemek” yazan yorumcuların da kabul ettikleri, ekonomide herkesi etkileyecek boyutlara ulaşan sıkıntıların ‘otoriterlik’ gölgesi altında bulunulmayan bir ortamda yaşanmayabileceği kuşkusu bu. 

Türkiye bugünküne benzer ekonomik sıkıntıları benim gözlemcisi olduğum başka dönemlerde de yaşamıştı. 1980 öncesinde, 70 sente muhtaç olduğumuz, bizzat dönemin başbakanı tarafından itiraf edilmişti. 5 Nisan 1994’te herkesi yarı yarıya fakirleştiren yüzde 40 devalüasyon kararı alınmasına kadar geçen süreçte faizlerin gecelik yüzde binlere ulaştığı oluyordu. 2001’de üç partili koalisyon ülkemizi IMF kapısında el açmaya ve yurtdışından kurtarıcı ithaline mecbur bırakmıştı. “Teğet geçti” denilse bile dünyayı etkisi altına alan 2008 global krizi bizde de dengeleri sarsmıştı.   

Ancak hepsinin ardından krizin üstesinden gelinmesini sağlayan iyileştirmeler yaşanabilmişti.

Sonuncusu, yani AK Parti’nin iktidarda bulunduğu 2008 yılında ABD’de başlayarak dünyanın başka ülkelerine de sıçrayan global ekonomik kriz aslında Türkiye’yi de vurdu. O zamana kadar istikrarlı büyüyen Türk ekonomisi (büyüme 2007’de yüzde 5 idi) 2008 yılında sıfır büyümeyle yeniden tanışmış, bir sonraki yıl ise büyüme eksi 4.7 olarak gerçekleşmişti. 

Reklam

AK Parti’nin ilk yıllarında uygulanan ekonomik program sayesinde tek haneye düşen enflasyon 2008’de çift haneye  (10.1) çıktı ama ertesi yıl yeniden tek haneye (6.8) geri döndü.  

Dolar da krizin ortasında bile 1.50 TL olarak sabit kalabildi.

O günleri herkes tedirginlikle geçirdi. Ancak, alınan tedbirlerle, dönemin başbakanına “Kriz başka ülkeleri sarsarken bizi teğet geçti” övüncünü kamuoyuyla paylaşmayı sağlayacak şekilde düze çıkılabildi.

Muhtemelen o kriz döneminin üstesinden gelinmesinde kişilerin de rolü büyüktür, ancak onların o başarıyı göstermesini sağlayan iyi çalışan bir mekanizmanın devrede bulunuşunun daha önemli olduğunu düşünmemiz için pek çok sebep var.

İktidar-muhalefet ilişkileri bile bugünkünden farklıydı 2008-2009 döneminde.  

Hükümette ve bürokraside görev alanlar halkın kendilerinden başarı beklediğini biliyor ve bunun için çaba gösteriyorlardı.

Ülkede mevcut her eğilimin görüşlerini serbestçe ifade edebildikleri medya da yol ve yön gösterici yayınlarıyla yanlış yapılmasına müsaade etmiyordu.

Meclis’te o iki yılın bütçe görüşmelerinde partileri adına konuşanların katkıları şimdi yeniden gözden geçirilse, tartışmalardaki seviyenin bugünkünden çok yüksekte olduğu görülecektir.

2008 krizi ve ardından yaşananlar ile bugün meydana gelen gelişmeler arasında ne fark olduğu yukarıdaki kısa özetten anlaşılabilir.

O gün sorunun farkındaydık, ancak üstesinden gelinebileceğine güvenimiz vardı.

Bugün eksik olan o güven.

Güvenin yokluğu ise 2018’de geçilen yeni sistemle ilgili.

Yeni sistemin ön tanıtımı sırasında propagandası yapıldığı üzere şimdi kararlar çok daha kolay alınıyor. Kararı alanın kimseye hesap vermesi gerekmediği gibi, sürecin içerisinde yer alan herkes ona hesap vermek zorunda. Konuya eleştirel yaklaşabilecek ve öngörüleri dinlense yapılan yanlışlıklara düşülmekten kurtulunabilecek uzmanların görüşlerini aktarabilme imkanı ise sıfır; merkez denilen medya onlara geçit vermiyor.

Sistem bunalım üretiyor.

‘Otoriter yönetim’ tespiti işte bu gerçek ışığında önemini yitiriyor.

Kendilerinden ‘otoriter’ olarak söz edilmeyi hak eden ülkelerde ekonomik sıkıntı yaşanmıyor. 

Tam tersine, ABD’de Trump, iş başında bulunduğu dört yıl içerisinde, ekonomiyi canlandırmayı başarmıştı ve ‘Korona’ derdi çıkmasaydı bugünlerde ikinci dönemine devam ediyor bile olabilirdi; bütün nefret uyandıracak yaklaşımlarına rağmen seçimi çok az farkla kaybetti Trump.     

AK Partililer şapkalarını önlerine koyup “Tam unutulmaya yüz tutmuşken şu sistem değişikliği işini başımıza kim sardı, neden?” diye düşünmeli.

ΩΩΩΩ

Reklam

22 YORUMLAR

  1. “H. Gayret
    7 Ocak 2022 At 01:40
    “AVAM
    5 Ocak 2022 At 15:56
    Dünyanin engüzel sözleri,tavırları,davranışları ilgililerin menfaatına yaramıyorsa en çirkin,en kötü yöntem,en kötü davranış kabul edilir.
    Dünyanin en anlamsız sözleri,en yanlış tavırları,en zalimce uygulamaları,en acımasız yöntemleri
    İlgililerin menfaatına yarıyorsa,en güzel kabul edilir ve savunulur.
    Her uygulama,çok güzel ama bu benim lehime mi yoksa aleyhime mi olacak; sorusunu içten cevapladıktan sonra,duruma göre iyi veya kötü diye savunma mekanizmasını hayata geçirecektir.
    Ben şimdiye kadar yaşadıklarımdan bunu anladım.

    Yorumu Cevapla
    Y.K.
    5 Ocak 2022 At 13:39
    Ne yazdığını doğru yazıyosun, ne de okuduğunu doğru anlıyorsun.”

    SAYIN YKya KERHEN DE OLSA KATILIYORUM…”

  2. Totaliter yönetim , otoriter yönetim , oligarşik yönetim , tek adam yönetimi , çift adam yönetimi, çok adam yönetimi… ne sayarsanız sayın , bizim bir ‘ kabile devleti ‘ olduğumuz artık kesinleşmiş oldu !
    Aklın , mantığın, sağduyunun olmadığı, kör kör parmağım gözüne anlayışı ve deneme /yanılma yöntemi ile yönetilen , ekonomisi uçuruma yuvarlanmak üzere olan – belki de yuvarlandı- bir ülke için başka ne denir!

  3. Sayin Koru uzun yıllardır sizi takip ederim.Son bir kac yildan beri hükümet aleyhine yazi yazmaktan muhalefete akil vermiyi varlik sebebiniz galiba . Dünyadaki bölgesel gelişmeleri yazmaya firsat bulamiyorsunuz. Turki cumhuriyetlerle yapilan iliskiler, Afrika devletleriyle iliskilerle ilgili yazılar bekliyoruz. Hukumutin isine yarar diye mi ilgisisliiniz

  4. Sistem-Faiz-Enflasyon ve Görseldeki Dış Mihraklı Paralar “Nas”a Karşı!

    Sistem değişince bazı şeylerin farklı olması doğal. Sistem otoriterliğini ekonomik iyileşmeler doğrultusunda kullanamadı, Özellikle halka yansıyacak şekilde üretim imkanlarının yaygınlaştırılması gerekirken biraz para kazananlar daha fazla para kazanmanın yolu olarak üretimi değil ticareti, ve paraya kestirmeden para kazandırmanın yollarına odaklandı. Borsaymış, dövizmiş bir çoğu oturduğu yerden paraya para kazandırmanın heyacanına ve tadına vardılar. Banka faiziyle oturdukları yerden, döviz bürolarının önlerinde paraya para kazandırmak varken üretime dayalı para kazanma daha meşakkatli hale gelmiş olmalı. Sarımsak bile ithal edilmeğe başlandıysa artık ülkede para kazanma kültürü üretime dayalı olmaktan çıktı, tüketime doğru hızla değişti. Bu kültür değişikliği cari açığı dışarı bağımlılığı arttırdı. İhtiyaçlara yönelik ÜRETİM TEMEL DOĞRUlardan biriyken devleti yönetenler bunu göremediler (ya gördüler de aldırış etmediler, ya da gördüler ama önlem konusunda aciz kaldılar).

    • Sistemi yönetenler aynı kültürün hazine tarafı oldular. Paraya kolaydan para kazandırmaya çalışanların fınansal nefsini besleyen ve milletin aleyhine çalışan taraf oldular. Yani iş pratikte “iki uçu .oklu değnekle yerli ve milli bir tattaravalli oyunu”na döndü. Bir ucu faiz, diğer ucu enflasyon. Üretim kapasitesi bile çokçası dışa bağımlı. Dışa bağımlı olmasa, faizler düşürüldüğünde enflasyonun düşmesi beklenir. Sistemin başındakiler dışa bağımlılığı göremiyorlar mı ki başları sıkışınca “Nas”a sığınıyorlar. Faizin haram olduğunun nedenini dahi düşünüp anlamayan “Nas”tan ne anlar. Evet, bir müslüman faizin haram olmasından ne gibi bir anlam çıkarmalı ve ne yapmalı?

      Madalyonun bir yüzünde de “Sistem”in değişmesi ve denenmesi de çok kötü bir zamana denk gelmiş olması var. Bu da şüphesiz korana virüsünün bütün dünyayı tokatlarken bizi de ihmal etmemiyle oldu (Bizde insanız, aynı etten kemikten; Beraber yürüdük bu yollarda!). Bunun ABD’ye tokatı çok ciddi bi tokattı, ama üretim ekonomisi sağlam. ABD nin bundan nasıl etkilendiğini, iş piyasası kültüründe nasıl bir değişiklikler yaptığını anlamak istiyen meraklılar varsa aşağıdaki Vaşington Post’ta çıkan yazıyı okuyabilir.

      https://www.washingtonpost.com/business/2021/12/29/job-market-2021/?utm_source=pocket-newtab

    • Sayın hb, türkiyenin tarım ve endüstiyel üretimi sadece kendimize değil tüm komşularımıza, bütün rusyaya ve ab ye yetecek seviyededir, inanmıyorsan avrupa avmlerindeki marketlere, beyaz eşya ve elektronik eşya mağazalarına girip bi gözat, ok?

      • Sn Gayret, yani Hollandayı geçtik mi?!! Bu dediğin doğruysa sistem başı/devlet paragözlerle niye tattaravalli oynayıp duruyor. Yoksa bu oyunun bir kazananı var o da millet mi?

        ….
        Uy nefsine yalan üret!
        Yalanı yay yanlış türet,
        Ulu tengrin birşey demez,
        Yalan-yanlış şeyler öğret!

        • Sayın hb, fiatın avrupada en çok satılan, en kaliteli modelleri hangi ülkede üretilmiş ve oralara ihraç edilmiş bir bakar mısın?
          Avrupada başka araba mı üretilmiyor da, ab vatandaşları sürekli türk malı fiatı tercih ediyor, bunu hiç düşündün mü?

          • Sn H. Gayret: İstatistikleri/rakamları konuştur ki görelim hak verelim, oturduğun yerden, İSKEMLEden atmakla olmaz o işler. “Fiat”mış peahh! peki bizim saraylıların “mercedes” merağına ne diyeceksin o zaman?! adam olsunlar da “Fiat” kullansınlar. Bakalım, ağızlara sakız edilen TOGG çıkacak mı piyasaya. Çıkarsa bizimkiler acaba “mercedes” hastalığından kurtulacaklar mı? gerçekten merak ediYORUM!

  5. YENİ SİSTEM VE GETİRDİKLERİ.
    Devlet B.nin tam rafa kalktı dendiği bir anda derinlerden kulağına fisidanan bir emirle
    gel seni BAŞKAN yapayım , diyor ve yapıyor.
    Ülke uçuşa geçecekmiş dendi.
    Doğru söylemişler.
    Everestin tepesinden yamaç paraşütüylemi yoksa paraşütsüz mü uçuşa geçtik herkes hissediyor sanırım.
    Aslında BAŞKANLIK bir gaye için tercih edildi derinlerden.
    Bir görev ifa ettirilmek ve edeni de bitirmek için geçici bir süre için uygulanması düşünüldü.
    Fakat ,bu sisteme alışanlar bir kere kötü alıştılar.
    Kolay bırakmak istemeyecekler.
    Parti başkanlığı aslında tam bir otoriter sistem yönetimi iken;Seçimi kazanan parti başkanı da BAŞKAN gibi oluyordu aslında.
    C.başkanını seçtiriyor,çankayanın noteri oluyordu.
    Peki neden bu yetmedi de,illa başkanlık dendi.
    Geçmiş yıllarda,c.başkanının seçimine vesayet (askeri bürokrasi) başbakana posta koyuyordu.
    Öyle benim istemediğim kriterlere sahip birini seçtiremezsin ha diyor du.
    Sözde eski vesayet kalıntısı ana muhalefet de bunu alkışlıyordu.
    Vesayet varken,Başkanlık istemek anlaşılabilir bir durumdur.
    Bunun için zamanın da Özal da Demirelde bunu dile getirdi.
    Günümüzde askeri vesayet bir şekilde bitirilmiş,eski tüfek bürokrası yerle yeksan edilmişti.
    Vesayetin öncü kuvvetleri.
    Basın,üniversiteler,Barolar,sendikalar,meslek odaları,yüksek yargı organları kısaca eski dönemin bütün işbirlikçi ve devletin kırmızı kitap etrafında toplanmış bütün elitleri.
    Bütün bunlar eski tek parti döneminin kale burçları idi.
    Şimdi bunlar yeni tek parti döneminin yeni kale burçları konumundalar.
    Bu durumda vatandaş bütün bunlara hükümran olabilecek otoriter tek bir yeni adamı hafzası alamıyor.
    Bu yeni yapılaşmayı bu ekonomik enkazı başka kim yönetebilir.
    Yeni gelen e her an gidecek gözüyle bakılacağından ,kale burçlarından her gün birinden isyan bayrakları çekilecektir.
    Gelecekte,bu sistemden kurtulmak sancısız ve hasarsız olması, imkansıza yakın olmaz inşallah.
    Ya yönetim enkaz altında kalacak ki; hiçbirimiz istemeyiz.
    Yada enkazı kesin başarısız olsun diye yeni yönetime bırakıp,kısa süre sonra çok daha güçlü gelme fırsatı bulacaktır.
    Eğer derinlerde istenen görevini tamamladı artık bizim için de sorun olmaya başladı fikri yaygınlık kazanırsa,gidiş kesindir.
    Bir daha dönmemek üzere,siyasal islamci iktidarlar elveda demek zorunda kalacaklardır.
    Halk,özellikle genç ve orta yaş kuşağı bu dönemin lanetini ne yazik ki uzun dönem din adına
    kaydedecektir.
    Dünya hayati geçici diyenlerin,sekülerden daha çok dünya ya tapındıklarını pratikte yaşadiktan sonra,dinin önerdiği güzelliklere de arkasında nasıl bir menfaat kotarılıyor diye rağbet edilmeyecek ,belkide büyük tepkilerle karşılanacaktır.
    Dünyada,bizim dışımızda bazı gelişmeler,yanı dış dinamikler,iç dinamikleri etkileme gücü her geçen gün artarak devam ettiğinden belki bundan bizde kazançlı çıkarız.
    Bakınız,kazakistan olayları.
    Yerlı ve milliler; Rusyanın yardıma çağrılmasını alkışlıyor.
    Bu iş kime yaramış sa bu kaosu o çıkarmıştır.
    Türk devletlerine ağabeylik yapmaya kalktığımızda bu işin boyumuzu açtığını hep yaşadık.
    Özal adriyatikten,çin denizine kadar ,demişti sonuç ne oldu.
    Kendi gemisi su alan ,diğer su alan gemilere ne kadar yardım edebilirse,akıl vermek dışında.
    Neyse ,hepimiz kendi gemimizi yüzdürmek için meşru dairede her yola başvurmak zorundayız.
    Ülkemizde,ekonomik kaostan sonra,siyasi kaoslara da gebedir.
    Siyasi kaos olmaz inşallah.
    Siyasi kaos olmaz sa ekonomik kaosun üstesinden her türlü geliriz.

  6. Önce Kılıçtaroğlu İmamoğluna göndermede bulundu.Popstar seçmiyoruz Cumhurbaşkanı seçiyoruz diye. Dün de İmamoğlu twitir hesabından yürüyen merdive ters binen kedi videosu yayınladı. Bakalım savaşı kim kazanacak.
    Chp yönetimine yakın medyalar İstanbul belediyesine alınan Pkklı Dhkpli Mlkpli fetölü terör üyesine bağı olan yaklaşık beşyüz kişi hakkında açılan soruşturma için belediye başkanlığına kayyum atanacak diye yayınlar yapmaya başlamışlar. İmamoğlu ve Kılıçtaroğlu arasındaki savaşı başka tarafa çekme gayreti var.
      
    Fanatik CHP seçmeninden bile İmamoğlu denilince, “Her şey güzel olacaktı, hiçbir şeyin güzel olduğu yok” sözlerini duyarsınız. Sokağa çıkıp küçük bir kamuoyu araştırması yapsanız, İstanbulluların İmamoğlu’ndan memnun olmadığını görürsünüz.İmamoğlu zaten başarısızsa bunu seçmen fark edecektir. Bunun dışındaki her adım, İmamoğlu gibi başarısız bir belediye başkanına can suyu olur.
    Eğer İmamoğlu, seçmenini tatmin etmiyorsa gelecek seçimde yokluğa kavuşur.

    İBB içerisinde FETÖ, PKK, DHKP-C kadrolaşması varsa bu mutlaka soruşturulmalı.
    Bu korkunç iddiaların sonuna kadar üzerine gidilmeli. Ama bu iddialar yüzünden İmamoğlu’nun görevden alınması söylentilerine dahi izin verilmemeli.

    İmamoğlu ne kadar görevde kalırsa, iktidar için o kadar iyi. İstanbul ve Türkiye böyle balon bir figür görmedi. Görevde kalsın ki halk kim hizmet yapıyor kim yapmıyor iyice bellesin.
       Bu dönemde Büyükşehirleri Chp nin alması aslında çok iyi oldu. Genç neslin Chp li yönetimleri tanımasına vesile oldu.

  7. Sayın Koru,
    Sosyal hadiseler iki temel nedene indirgenemeyecek kadar çok boyutludur. Otoriterlik ve sistem boyutunun dışında bir diğer temel unsur yönetilen kitledir. Bununla ilğili bir gözlem şöyle ;
    Almanya’da doğdum, Almanya’da büyüdüm.

    Eğitimimi Almanya’da tamamladım. Sene’den sene’ye gelirdik ailece Türkiye’ye.

    Son 3 yıl içinde yıl’da 4-5 kez gelmeye başlamıştım. Taki geçen yıl Ağustos ay’ında Samsun’a yerleşmeye karar verene kadar.

    İlk defa gelmiştim Samsun’a. Çok beğendim. Ve Eylül’de Almanya’ya dönüp, pılımı pırtımı toplayıp 16 Aralık’ta Türkiye’ye doğru yol’a çıktım.

    Bir kaç ay memleketim Ayancık’ta yaşadıktan sonra 28.07.2019 tarihinde Samsun’daki evime taşındım.

    Herkes sordu: Nasıl radikal bir karar aldın da doğup büyüdüğün yerleri böyle terkettin?
    Dedim “Vatan Sevdası. Ayrıca hiçbiryeri terkettiğim yok. İşim, evim, Almanya’da duruyor. Sıkılırsam dönerim.” Şu 11 ay içinde neler gördüm, neler yaşadım şu memlekette tarif bile edemem.

    Almanya’da yaşadığım 33 yıl’da görmediğim şeyleri gördüm ben bu memlekette.

    Bana olağanüstü gelen şeyler ama Türkiye’de yaşayan insanımızın alışık olduğu ve gayet tabii gördüğü şeyler.

    Ben şunu bilir şunu söylerim: bu memleketin sorunu hükümet falan değil, bu memleketin sorunu insanımız!

    Bizim insanımız sorun!

    Bizim insanımız sıkıntı!

    Herkes sadece ve sadece kendi çıkarının derdinde. Kul hakkı diye birşey yok bu memlekette. Herkes herkesin sırtından en kolay şekilde çıkar elde etme derdinde.

    Dostluklar dahi çıkar üzerine kurulmuş. Ele geçirilen fırsatlar şuursuzca değerlendirilmekte. Ne vefa var ne vicdan. Insanlar yüzleri kızarmadan yalan konuşuyorlar. Yalanların üstünü örtbas ediyorlar. Varlıklı olan doymuyor, yokluk çeken ise kendi başarısızlığını hükümete yüklüyor!

    Kimse kendine karşı dürüst değil!

    Kendine karşı dürüst olmayan insan başkasına karşı nasıl dürüst olabilir ki.

    Türkiye’de yaşayan insanlarımızın bir çoğu Alman’lardan “GAVUR” diye bahsederler. Çok tiksindiğim ve asla kullanmadığım bir kelime. Gavur Allah’ı olmayana denir, başka dîn’den olana bu şekil hitap edilmez!

    Evet, Alman’ın biz Türkler’den öğreneceği bir çok şey vardır mutlaka. Merhamet gibi, samimiyet gibi. Ama bizim insanımızın elin Alman’ından öğrenmesi gereken çok daha fazla şey var!

    Bundan emin olabilirsiniz!

    Gavur dedikleri asla kişiye göre fiyat belirlemez, kimseye saygısızlık etmez, kimsenin hakkını gasp etmez.
    Kendisine verilen görevi en iyi şekilde yerine getirir, kimsenin hakkına girmez, fırsatçılık etmez.

    Bu memleket’e en iyi hastaneler, en iyi şirketler de kurulsa bizim insanımız insan olmadıktan sonra bu memleket hiçbir yere varamaz.

    Birinci kalite hastane yapılır, doktor vaktinde odasında olmaz, temizlikçi temizliği düzgün yapmaz, hemşirelerin elinden telefon düşmez, hastalar desen herkes herkesin sırasını kapma derdinde.

    Kimsenin kurallara uyduğu yok. Cezalar caydırıcı değil diye sitem ederler, suçluya ceza verildiğinde hükümete küfür ederler.

    Katil müebbet yer, katilin ailesi hükümet’e söver, katil serbest kalır, bu sefer öldürülen’in ailesi hükümet’e söver. Hakimler, savcılar kime göre adil belli değil, herkesin adalet anlayışı bir garip bu memleket’te.

    Bizim insanımız insan olmayı başaramadığı sürece yer yüzünün en iyi yöneticisi de geçse bu devletin başına, biz arpa tanesi kadar yol alamayız. Önce zihniyet değişmeli.

    • Ahmet Bey yorumunuzu dikkatle okudum.

      50 yıla yakın bir süredir Almanya’da yaṣıyorum.

      Almanya’ya gelmeden Türkiye’de de ҫalıṣtım ve Almanya’da
      yaṣarken Türkiye’nin hemen her tarafını gezdim.

      Türk insanındaki bahsettiğiniz değiṣikliğin bende farkındayım. Yalnız, bahsettiğiniz değiṣiklik insanlarda kendiliğinden olacak ṣeyler değil.

      Eğitenin, Terbiye edenin, talim ettirenin ve yönetenin önce kendi davranıṣı ile örnek olması lazım.

      Örneğin, Almanya’da devletin, devlet büyüklerinin söyledikleri ile yaptıkları arasında Türkiye’deki gibi bir uҫurum yok.

      Almanya’da devlet vatandaṣın iṣi ҫabuk olsun diye bürokrasiyi kolaylaṣtırır.
      Türkiye’de devlet ise vatandaṣ istismar etmesin diye bürokrasiyi iҫinden ҫıkılmaz hale getirir

    • Sayın Ahmet bey çok güzel analizde bulunmuşsunuz, fakat yönetim mi kötü yoksa toplum mu?
      Tavuk mu yumurtadan çıkar yoksa yumurta mı tavuktan çıkar misali sorunun kaynağını ulaşmakta sıkıntı var. Bu sorunun kaynağına ulaştığımızda yani sorunu teşhis ettiğimizde tedavisinde çok kolay olacaktır. Fakat bu hastalığı teşhis etmek bir dert. tedavi etmek iki dert. Söylediğiniz gibi sorun insan olunca gerçekten bir çaresizlik oluyor. Bir insanın bir neslin Kültürünü, Ahlakını, Davranışlarını değiştirmek on yıllar hatta asırlar alır. Takdir edilen bir Alman insanının davranışları gibi bir toplum yetiştirmek neredeyse mümkün değil. Sebebine gelince, beklide yarım asırdan fazla Almanya da kalmış yaşamış Türk insanı onca yıla rağmen Ülkesine geldiğinde hala eski davranışlarını sürdürüyorsa, eski alışkanlıklarından vazgeçemiyorsa, yeni bir nesil yetiştirmenin ne kadar zor bir iş olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Saygılar

      • Ahmed bey “…yarım asırdan fazla Almanya da kalmış yaşamış Türk insanı onca yıla rağmen Ülkesine geldiğinde hala eski davranışlarını sürdürüyorsa” bunun sebebi asimile edilemeyişindendir!
        Ha, almanyada edindiği kimi kötü alışkanlıkları getirip memleketimize de bulaştırıyorsa, o da almanyada yaşarken uğradığı bozunmanın sonucudur, ok?
        Ne güzel ırkımız var, hırsız değiliz arsız değiliz!!!

  8. Birde yukardan bakalım aşağıya ne görülür acaba? Asya, Ortadoğu, Kafkas, Afganistan…
    Ortasında bir garip bencileyin ülkesi 🙂.
    Herkes gidiyor (işsiz emekli ordusu gibi) kıraathaneye, yetkilisi kuruyor kebaphane (kavemiydi kütüphane mi hatırlayamadım şimdi).
    Aeropaya gitmiş te geri gelmiş mitnat hanımın çocuğu beğenmez kimseyi ister gitmek baloya sinemaya her gece her gece durmadan hala.
    Nerden geldiyse aklıma🤔.

  9. “Türkiye’de sorun arıyorsanız o iktidar değil, muhalefet sorunudur.

    İktidar yanlış yaptığı zaman oyları azalıyor ama muhalefetin oyları yükselmiyor.

    Ama iktidar doğru yaptığında AK Parti’nin oyları artıyor, aynı zamanda muhalefetin oyları da düşüyor.

      Türk siyasetinde belirleyici olan liderdir. Seçimleri lider kazanır. Erdoğan AK Parti’yi kurduğu günden bu yana girdiği her seçimi kazanan bir lider. Çünkü Türk milleti Erdoğan’a güveniyor. Çünkü Erdoğan ekonomik ve siyasi kriz anlarında küllerinden doğan bir lider. 20 Aralık’ta yine büyük lider olduğunu gösterdi. 20 Aralık kararları ile bir hamle yaptı, işin seyrini değiştirdi.
    Muhalefet ise topluma güven veren bir lider çıkaramıyor. Hepsini toplasanız bir Erdoğan etmiyor.

    Böyle olunca yabancılar da 2023’e dönük hesaplarını değiştirmeye başlamışlar.” diyor sizin sevmediğiniz bir yazarımız.

    Fehmi bey e duyrulur.
    Ekonomik krizden geçtiğimiz şu günlerde bile
    Millet muhalefete güvenmiyor. Nokta.
    İtirazı olan ilk önce şunu araştırsın.
    Millet neden Muhalefete güvenmiyor.

  10. Fehmi Koru gibi düşünenler ve
    İktidara muhalefet eden partilerin büyük çoğunluğu “Bütün kötülüklerin anası sistemdir” derken, halk tersi bir düşüncede.
      Fehmi Koru sadece muhalif partilerin desteklediği anketleri baz alıyor. Bu da onu eksik yorum yapmasına neden oluyor.
    Kadir Has Üniversitesi Türkiye Araştırmaları Grubu ve Global Akademi ortaklığında yapılan anketten çarpıcı sonuçlar çıkmış.
      Vayandaşın referandumda evet dediği başkanlık sistemi için  Vatandaşa şu soru soruluyor: “Ülkenin yönetim tarzının nasıl olması gerektiğini düşünüyorsunuz?” Cevap yüzde 55.7 Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi… Parlamenter Sistem diyenlerin oranı ise yüzde 44.3
    İlginç olan, yönetim sistemi değişikliği tartışmaları yapılırken, yüzde 30’larda olan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne destek bugün yüzde 55’i aşıyor. Parlamenter Sistem ise yüzde 48’le başlayıp bugün yüzde 44’lere gerilemiş durumda.
    Erken seçim meselesinde de durum farklı değil. Halk yeni bir sistemi benimsediği gibi o sistemde erken seçim kavramının olmadığının da farkında. Bu nedenle de gündeminde erken seçim yok. Hem de açık ara farkla… Erken seçim istemeyenlerin oranı yüzde 64.5, isteyenlerin oranı ise sadece yüzde 16.9…
      CHP, İyi Parti, HDP, Saadet, Deva, Gelecek, hatta bunları destekleyen onca küçük parti, aylarca ekranları işgal edip erken seçim çağrısı yaptılar, toplumdan aldıkları destek yüzde 20’yi bile geçmedi. İşin daha vahim tarafı, o partilere oy verenlerin bile bu söylemi inandırıcı bulmaması.

  11. Ne demişlerdi.
    “Verin Bize Yetkiyi Görün Etkiyi”
    “Ülkeyi Uçuracağız”
    Etki, 7,9 şiddetinde hissedildi,
    Uçma işi ise hala devam ediyor. Çılgınlar gibi uçuyoruz.
    İstedikleri yetki verildi. Ne oldu peki, yetki verildi verileli ekonomik sıkıntılar hiç bitmedi.
    Özgürlükler, adalet sistemi, eşit gelir dağılımı diye bir şey kalmadı .
    Artık yeni bir örnekleme Kazakistan diyebiliriz.

  12. KHK DEVLETİ
    Şu anki ucube sistemin teorik mimarlarından biri de hakkın rahmetine kavuşan Prof. Dr. Burhan KUZU idi.
    Burhan KUZU’nun doçentlik tezi ” Kanun Hükmünde Kararnameler” idi.
    Bu tezi, akademik yönden tek kelime ile ifade etmek gerekir ise, “mükemmel” dışında bir kelime bulunamaz.
    Burhan KUZU, Anayasasında “Hukuk Devleti” yazan, ancak fiilen “Kanun Devleti” sayılabilecek Türkiye Cumhuriyetini, “KHK Devletine” dönüştürmeyi başardı.
    Sorbonne Üniversitesinde doktora yapmış biri için çok kötü bir final.
    Temennim odur ki, bu ucube sistem de en kısa zamanda tarihin tozlu raflarında yerini alır ve ülkemiz Hukuk Devleti olur.
    Sayın KORU’nun oteriterlik mi, sitem sorunu mu?
    Sorusuna cevabım: İkisi de şeklindedir.
    Sistemin tek kelime ile tarifi: ” Sistemsizlik”
    Böyle bir sistem ile iyi niyetli kişiler bile vatandaşa güven veremez.
    Bu sistem ile kim olursa olsun “otoriter” damgası yemekten kurtulamaz.
    Bir de yöneticiler şaibeli ise gerisini sizlerin aklınıza basiretinize ve ferasetinize havale ediyorum.

  13. ‘Otoriter yönetim’ demişken;
    “otoriteye saygılı olunsun!”
    Güneydeki sevdiğimiz küçük ülkenin otoritesi otorite de, bizimkisi bostan korkuluğu mu?
    Efendim?
    Sayın ali namlu buyrun diyalog kültürüne!
    Efendim?
    Buyrun diyorum, görüş alışverişine çağırıyorum sizi!?
    Haklı mıyım, haksız mıyım, siz ne dersiniz?
    Estek köstek, “dialog kültürü” bizde ne gezer değil mi????

    • Oteriteye saygı Anayasanın ve yasaların hangi maddesindeymiş?
      Sadece otoriter rejimlerde oteriteye saygı mecburidir.
      Demokratik ülkelerin sadece bazılarında vatandaşın saygısızlık etmeme yükümlülüğü vardır.
      Otorite samimi bir saygı bekliyor ise, önce kendi herkese saygı gösterecek.
      Örnek olacak vesselam.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız