Yandaşlara ve yandaşlığa prim verenlere samimi bir uyarı: Yandaşlık zararlıdır…

24

Bu yazının sizde bırakmasını umduğum özetini hemen en başta paylaşayım: Yandaşlık zararlıdır.

‘Yandaş’ diye anılmak için Cem Yılmaz’ın oynadığı bir reklam filmiyle literatüre giren anlamda ‘tamamen duygusal sebepler’ ile -yani para ile- bir ilişkinin bulunması gerekmiyor. Öyle olanlar da mutlaka vardır, ama öyle olmak ‘yandaşlık’ için gerek şart sayılmaz.

Gerçek anlamda ‘duygusal sebepler’ ile de bir şeye, bir kişiye veya bir davaya yandaş olunabilir.

ABD’nin, Donald Trump talimatıyla, uluslararası hukukun temel ilkelerinden birkaçını ayaklar altına alarak öldürttüğü Kasım Süleymani suikastı sonrasında yaşananlara bu açıdan ve biraz yakından bakıldığında, yazıları ve yorumlarıyla taraf tuttukları görülen bir kesimin sonradan nasıl boşa çıktığı rahatlıkla görülebilir.

Taraf tuttuğu için İran’ın Süleymani suikastının hak ettiği çapta bir eylemle ABD’ye derhal cevap vermesi gerektiğini hararetle savunan, Irak’taki iki üste bulunan Amerikalı askerlere füze atılmasına arka çıkan, Tahran’dan yapılan “Füzelerle üsteki 80 Amerikan askeri öldürüldü” resmi açıklamasına alenen sevinenler oldu.

İran’ın tavrını ülkenin resmi makamlarının kendilerini savunmasından bile ileri savunanlar, eyleme İran’da sevinenlerden daha fazla sevinenlerin yazdıkları ve söyledikleri arşivlerde öylece duracak.

Kendi sınırları dışından gelen taraf tutan değerlendirmeler, Tahran’da, Amerika’nın yasadışı suikast eylemine yine ölüm getirecek eylemlerle cevap vermeyi yöntem olarak belirlemiş yetkililere doğru yolda olduklarını düşündürmüştür de.

Sonrasını ise hepimiz biliyoruz: İran suikasta Amerikan askeri öldürerek cevap vermek istemiş, gönderdikleri füzelerin 80 askerin canını aldığını duyurmakta fazla aceleci davranmış, ancak eylemde tek kişinin burnunun kanamadığını sonunda itiraf etmişti Tahran.

Reklam

Üstelik, gecenin bir vakti kalkışından sadece iki dakika sonra düşen, içinde çok sayıda İranlı yolcunun da bulunduğu Ukrayna uçağının başına gelen önce ‘teknik sebepler’ ile açıklanırken, uçağın atılan füzelerden birinin isabet etmesiyle düştüğü kabul edilmek zorunda da kalınmıştı.

Özür üstüne özür diliyor Tahran yönetimi ve tazminat ödemeye de hazırlanıyor.

Hesap ortada

Yandaşlığın çok yönlü zararlarını herhalde fark etmişsinizdir.

Bir kere, ille bir tarafı tutma uğruna ortaya atılıp Amerika’ya anlayacağı dilden hemen cevap verilmesini savunan, üslere füze gönderilmesi eylemini beğenen, eylemde 80 Amerikan askerinin hayatını kaybetmesini yerinde bulan tarzda yazılar yazıp yorumlar yapanlar, kendilerini herhalde hiç istemeyecekleri bir yanlış duruma düşürmüş oldular.

Onların varlığından haberdar ve tarafgir yazıları ve yorumlarının bu defa da gerçeği gözlerden saklamaya yarayacağı zannıyla Tahran’da algı yönetimine başvurmuş olanları, yandaşların bu tavırlarının yanlışa sürüklediği de pekala düşünülebilir.

Hem kendileri rezil oldular yandaşlar, hem de tarafını tuttukları kişileri rezillendirdiler.

Yandaşlık, hiç tereddüdünüz olmasın, zararlıdır.

Reklam

Aslında bunu en iyi bilebilecek olanlar bizim ülkemiz insanları…

Kütüphanemde en sonuncusu Cumhuriyet yazarı Mine Söğüt’e ait olmak üzere [Darbeli Kalemler, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 2010] askeri müdahaleler öncesi, sırası ve sonrasında çıkan yazıların derlendiği eleştirel kitaplar var. En az beş ayrı kitap. ‘Darbeli kalemler’ denilenler, öncesinde darbelere çanak tutup demokratik iktidarları devirmek üzere hazırlık yapanlara cesaret vermiş, darbe gerçekleştiğinde sütunlarından alkışlamış, sonrasında da yaptıklarına gerekçe ve mazeretler üretmiş yazarlardır.

Yaptıklarının utanılacak bir iş olduğunu kendileri unutsalar bile arşiv unutmuyor.

Siyasi iktidarların her yaptığına, tuttuğu takım gol attıkça tribünden “Oley, oley” sesleriyle destek veren taraftar kitlesi gibi, heyecanla onay verenler her ülkede ve her dönemde çıkabiliyor. 

‘Lord Haw Haw’ yakıştırmasıyla anılan William Joyce’un adını duymuş muydunuz? William Joyce ABD’de doğmuş bir İngiliz vatandaşıydı, fakat İkinci Dünya Savaşı sırasında pek çok ülkeyi işgal ettiği gibi İngiltere’nin üzerine de uçaklar gönderip bombalar bırakan Nazi yönetimini, Almanya’dan yayın yapan bir radyoda her gün ana dilinde övgülere boğan kişiydi.

Bu rezil işi para için yapmıyordu Joyce, Nazilerin savunduğu görüşlerin doğru olduğuna inanıyordu da ondan yapıyordu.

Nazi rejimiyle birlikte Joyce’un da sonu geldi.

Hiç de hoş olmayan biçimde hem de…

Yandaşlar yandaşlık yaptıklarına da kaybettiriyorlar, ama bunu sıcağı sıcağına anlamak pek mümkün olamıyor; hasar ancak her şey olup bittikten sonra çıkarılan icmalden anlaşılabiliyor.

[“İran Kasım Süleymani’nin ABD tarafından uluslararası hukuka aykırı bir suikastla öldürülmesine nasıl bir tepki verseydi doğru olurdu?” sorusuna cevap teşkil edecek bir yazı emekli büyükelçi Oğuz Demiralp tarafından kaleme alınıp T24’te yayınlandı. (‘İran fena çuvalladı’, 12 Ocak 2020). Okumanızı tavsiye ederim.]

Kıssadan hisse: Yandaşlık zararlıdır.

ΩΩΩΩ

24 YORUMLAR

  1. “Yükselen politikacı”yı bekleyen en önemli tehlikedir “Stalin Sendromu.” Politikacı, “Stalin Sendromu” hususunda dikkatli olmalıdır. Çünkü buna kapılan politikacının paranoyası etrafını tasfiyeyle bitmez, kısa zamanda etki ettiği her şeyi tüketir.

  2. “Gözdirek” ile yorumları tarıyorken yine ilginç bazı ifadeler dikketimi çekti. Kayra’nın türkçe mi farsça mı olduğu konusu sonuca bağlanırken yeni bir dostluk/koalisyon oluşturmuş. Derken M.Kemal Atatürk Paşanın ölümüne kadar derin devlet olduğu ileri sürülmüş. Deniyor ki daha sonra bir boşluk oldu ve bu da parçalı bulutlu bir şekil değişik hava akımlarıyla doldurulmağa çalışıldı (devamlılık esastır presibiyle kim ne tuturabilirse gibi bir şey). Gayet mantıki kabul edilebilir bir varsayım.

    Devlet zirvesi de o yukarı bölgeyi siyaseten kim temsil etmiş olursa olsun işine geldiği gibi, başka bir deyişle geleceğine, otoritesine hizmet edecek oluşumlarla birlikte/aynı paralellikte hareket edebilir. Buna “derin”ler dahil çeteler de dahil olmuş olabilir. Olmuş olanlar şeffaflıktan uzak, perde arkasından illegal bir şekilde olduğu için geleceğin herkesin hayal ettiği huzur dolu bir gelecek olması mümkün değildir. Yapılmağa çalışılan işlere özellikle faili meçhuller vasıta olduğu sürece vicdanen sorgulanacak ve millet devletten, hatta ülkeden soğuyacaktır (ki bu öok vahim bir şeydir). Böyle bir durum yerine, geleceğe ait istenen güzel şeyler şeffaf bir şekilde yapılmış olsa, akıl berraklığında büyük çoğunluk tarafından desteklenecektir. Bu düşünce tarzı/usul/metod yeni bir şey değil, gayet aşikar ve herkesin dillendirmeğe çalıştığı şeyler arasında ki. “Demokrasi”yi kendiliğinden doğuran şey de bu özelliktir.

    Gelelim daha temel bir konu olarak işin bir başka derinliğine; madalyonun farklı bir yüzüne. İnsanda var olan “gelecekle ilgili güvensizlik hissi ve endişe” insana hayatta kalma, yaşamını idame ettirebilme kadar temel bir sorun teşkil eder. Varoluş tarihi boyunca insan kendine meydan okuyan çetin hayat şartlarıyla karşı karşıya kaldıkça bu sorunun baskısıyla yarınından emin olabilmek için bir şeyler yapma ihtiyacı hisseder. İşte bu noktada “İnsan”dan “Devlet” oluşumuna bir sıçrama yapılabilir. Yani, “devlet”in de usul/metod yanlığlığı dışında böyle kollektif bir his ile birşeyler yapmağa çalışmasının doğallığı/makuliyeti ortadadır.

    Çok uzamasını istemediğin için şöyle bitireyim.

    “Yandaşlık” doğruluk istikametinde olduğu sürece zararlı değildir olması gerekendir… yani yararlıdır.

    “Doğruluk” herkesin istediği bir şeydir. O halde, ülkemizde-bölgemizde bu kadar kavga-gürültü niye? Bu konu tekrar dönülmesi gereken önemde bir konudur. Daha önce bir yorumcunun ileri sürdüğü gibi “derin devlet”, temsili olarak M. Kemal Atatürk Paşa idi. Durum böyle iken “üst akıl” kaynağı kimdi. Üst-aklı onun kendi aklı mıydı? Bu konu irdelenmeli. Daha fazla uzamasın. Şimdilik bu kadar, ama dahası var…

  3. Görebildiğim kadarıyla Türkiye’deki sözde derin devlete ve bazen onun çeteleşmiş haline bakarak değerlendirmeler yapılıyor. Basitçe söylersek esasında derin devlet, bildiğimiz devletin kendisidir. Siyasetçiler gelip geçici devlet kalıcıdır.

    Üst akıl ise sadece gelişmiş ülkelerde ortaya çıkabilmektedir. Bir de gelişmekte olan fakat gelişmiş ülke olmaya doğru yönelebilen ülkelerde görülmektedir. Üst akıl tabiri gelişmemiş ülke insanına itici gelir, bunun da farkındayım. Bu kelimeyi ben de kullanıldığı gibi yazıyorum, benim icadım değildir.

    Evren boşluk kaldırmaz ve her boşluk doldurulur. Türkiye’nin hayati sorunlarına siyaset bir çözüm üretemiyorsa devlet içinden birileri çıkar ve boşluğu doldurur. Şikayetçi olduğumuz sözde derin devlet bu boşluk yüzünden ortaya çıkıyor. Birbirleri ile sıkı rekabet halindeki ve oldukça farklı görüşlerdeki siyasi partilerin bir yandan önündeki seçimleri düşünürken diğer yandan ülkenin temel sorunlarına kalıcı çözümler üretmesi mümkün olmuyor.

    Örneğin eğitim sisteminde yapılacak köklü değişimler başarılı olsa bile bunun sonucu en erken 10 yıl sonra alınmaya başlanacaktır. Halbuki seçmeninin beğenisini kazanacak tipte bazı okullar açmak hemen gerçekleştirilebilir. Gerçekten yerli ve milli elektrikli otomobil yapmak için araç tipi elektrik motoru, enerji yoğun aküler, frenlemeden elektrik enerjisi elde etmek falan uzun soluklu işlerdir. Bunun yerine prototipi İtalya’da yaptırılan yabancı know-how ile üretime başlamak siyasetçiye uygun olanıdır. Örnekler çoğaltılabilir.

    Devlet memurları hukuken seçilmiş siyasetçilerin (Hükümetin) emrindedir. Siyasetçiler ise mevcut sistemin doğası gereği kısa vadeli düşünmek zorundadır. Peki orta ve uzun vadeli milli (ulusal) hedeflerimiz nasıl realize olacaktır? Ben önerilerimi geri alayım, önerilerime karşı çıkanlar bu sorunun cevabını versin.

  4. Yandaşlığın! Cahaletlik olduğunu, Fehmi beyin sayesinde, bu sitede öğrendim….Yandaşlık konusun’da burada en fazla okuduğum,”FEHMI BEY TARAFINI BELIRLE” kelimesi.

    Birisini seversınız veya sevmesınız; ona iftira atıldığını bildiğinz halde,”SIRF” sevmediğiniz içın, bildiklerinizi konuşmaz veya yazmazsaniz! O zaman siz, gizli taraftar oluyorsunuz, yazar veya konuşursaniz! Bu kez o insana karşı olanlar tarafından, “TARAFTAR” ilan edilip “helede” iftiracıların sevmediği birisi ise! Hakaretler hainlikler havada uçuşuyor….
    Örnek: Selahattin Demirtaş’ın “TERÖRİST” olmadığını yazdığın’ız zaman, Demirtaş’ın koltuğundan etmesinden emin olan rakbin’in! “TARAFTARLARI’nın, linçine uğruyorsunuz …. işin Acı tarafi! Bu tip insan tiplerinden en fazla bizde olması.
    Bize en iyi dersi İran halkı verdi.
    Destek için toplandılar, Mollaların yalanlarįnı öğrenince onlari hedef aldılar…

    Şu an haberlerde öldūrülen iranlı mollaları teröristi S K ABD de halkı ile yapıla ankette %56 onaylamiyor %44 onayliyor.
    bu olay bizde olsaidi ne olurdu, muhaleft de dahil % 90 onylanırdı…..

    Mollalar hiç bir zaman, işlerini şansa bırakmiyorlar…öldürlen genearal müsvedesi adamın! Bizim meşhur 15 Temmuzdaki rolunu yabanci gezeteciler son 2 yıldır yazmaya başlayınca! Danışıklı dövüşleri
    ortaya çıkmasın ve Trumpa seçim hediyesi için õlüm hükmü verdiler.

    Daha bir hafta önce Trump ve mollalar gizlice anlaşarak , İranda tutuklu, ABD vatandaşlai, ve Amerikada, tutuklu iran vatandaşlari karşılıklı serbest biraktilar….

    Ortadoğunun başının belası ve obölgeyi cehenneme çeviren İrandan başkası değil….
    En fazlada bizi karıştıriyor vezarar veriyor……

  5. Yandaş kelimesi mazisi çok eskiye gitmeyen,en çok son 70-80 senenin mahsülü bir kelime.Lügatte “birinden yana olan veya bir düşünceye, bir isteğe katılan, onu destekleyen kimse, yanlı, taraflı, taraftar:“En hararetli İngiliz yandaşları, üzgün ve umutsuz.” -A. İlhan.” manalarıyla anlatılmış.

    Bana göre bu kelime türetildiği kelime kökü itibariyle “taraftar” kelimesinden farklı anlamları da çağrıştırıyor.Ben bu kelimeden daha çok,
    ‘özellikle son zamanlardaki AKP iktidarına bir şekilde yanaşan her türlü menfaat odakları ve bağlılarını anlatmak için kullanıldığından olsa gerek,kendi menfaatini de temin edecek MERKEZe zihniyet,duygu dünyası ve yaşam tarzı olarak tabi olmasa bile,merkez güce yanaşmakla o gücün yanından yöresinden menfaat tırtıklayacak olma saikiyle,o taraftan görünerek kendi güç ve imkanlarını da menfaat elde edeceği MERKEZin lehine vererek,menfaat paylaşımından yararlanan her türlü çıkarcı grup ve kişileri ‘ anlıyorum.Yani bir nevi kartalın avının etrafındaki karga,akbaba sürüleri gibi,arslanın avının etrafına yandan yandan yanaşan çakal ve sırtlan sürüleri gibi birşey çağrıştırıyor bu kelime bende.

    Taraftar kelimesinin ise ‘menfaat güdüsü taşımaksızın bir şeye olan bağlılığı’anlattığı kanaatindeyim.

    Taraftar kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanıldığında dahi -İslam dahil-herhangi bir inanç sistemi, zihniyet veya şeye sloganvari bir taraftarlık yaklaşımının doğru olmadığı düşüncesindeyim.
    Önemli olan Kuran’ın tavsiye ettiği üzere,onların değerler sisteminin idrak edilmesi ve sürekli yenilenen bilgilerle yapılacak tefekkürün sağladığı muvazeneyle herşeye yaklaşmaktır.Zira eksik- yanlış bilgi ve tefekkürsüzlük ‘İslam’ı dahi asıl manasından saptırıp Hariciler gibi,Işıd gibi,Boko haram gibi sapmalara ‘islam’ adına taraftar olmaya sevk edebilir.

    Zaten de ancak İslamın değerlerinin idrak edilerek, o değerlerin tesisine gayret mahiyetli taraftarlıkla gerçek manada ‘İslam’ taraftarlığı yapmış olunur.

    Örneğin “Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun…”Nisa 135 ayetinde anlatıldığı üzere her türlü taraftarlıktan uzak bir şekilde adaletin temininin gözetilmesi gerekirken Kuran’ın 4 temel gayesinden biri olan ‘adalet’e karşı duyarsızlık,ihtilaflarda özen gösterilmesi gereken tahkikat eksiklikleri,delillendirmelerin gözardı edilişi,önyargılarla hüküm vermemeye dair örneğin Hucurat 6 ve 12, Nur 12-18,Sad 21-24,Ahzab 58 gibi ayetlerin hükümleri görmezden gelinerek,verilen kesin hükümlere taraftar olanların İslam taraftarlığı iddiası malüldür.Örneğin kamu kaynaklarını aşırma,rüşvet,düzen bozma gayeli yalan söyleme,hile,aldatmaca,zorbalık vs… gibi uygulamalarla birlikte İslam sistemi savunulamaz;zira bunların hepsi İslamın düzeltilmesini istediği aykırılıklardır.

    Yani kısaca İslamın değerler sistemine aykırı her türlü İslam iddiasına taraftarlık ta malüldür.

  6. Yandaşlık, menfaate dayalı ve duygusal bağlılık şeklinde olabilir. Menfaat yandaşlığı belediyeler dahil devlette bir işe alınmaktan başlayıp dev inşaat müteahhitlerine kadar uzanabilir.

    Yandaşların büyük çoğunluğunu duygusal bağlılar oluşturur. Sivri dilliler bazen bunlardan “keriz” diye bahseder. Duygusal yandaşlar üç yoldan kandırılır : i) Dini duygularına hitap edilerek, ii) Milli duyguları kaşınarak, iii) Akılları çelinerek.

    Bunlar doğrudan kandırma yöntemleridir. Bir de dolaylı kandırma yöntemleri vardır, ‘olmayana ergi’ gibi. Örneğin “biz gidersek ne olur, CHP gelir” denir ve bu durumda bazı duygusal yandaşlar “aman CHP gelmesin” diye AKP’ye oy vermeye devam eder. Tersine örnek de vermek isterdim fakat bunun için CHP’nin iktidara gelmesini beklemek gerekecek 🙂

    Duygusal yandaşlar her ülkede var, bu olgunun sosyolojik ve psikolojik açıklamalarını uzmanlar yapıyor. Hatta bu konunun demokrasi ile de yakın bağlantısı var. ‘Odunu aday göstersek seçtiririz’ veya ‘İsteseniz de istemeseniz de Kanal İstanbul’u yapacağız’ cümlelerini siyasetçilere kurma cesareti verenler işte bu duygusal yandaşlardır.

    Yakın geçmişte bir dişi mankenimiz “dağdaki çobanla benim oyum bir” diyerek şikayet etmişti. Ben bu tartışmada çobandan yana olmuştum. Temel insan hakları bağlamında aklı başında ve vatandaş olmak dışında hiçbir seçim kriterine ihtiyaç olmadığı açıktır. Fakat aklını kullanan ve vicdani hareket edenle yandaşın oyu bir meselesi tartışmaya açıktır. Hem iktidar hem de muhalefet yandaşları o ülkenin akılcı ve dürüst bir devlet düzeni oluşturarak kalkınması önünde büyük engel teşkil etmektedirler.

    Gelişmiş ülkeler kalkınma süreçlerini serbest seçimlerin olmadığı monarşi dönemlerinde tamamladığı için bu sorunu yaşamıyorlar, (ABD istisnai bir örnek). Gelişmekte olan ülkelerde ise siyaset (iktidar savaşı) çoğunluktaki yandaşlar üzerinden yürütülüyor ve bu durum sistemin tıkanmasına neden oluyor. Örneğin daha az sayıda kaliteli ve sonuç alıcı üniversiteler kurmak yerine her ile üniversite ve hemen her ilçeye bir MYO kurmak “siyasetçiye ve yandaşa” göre doğru oluyor, halbuki bu uygulama yanlıştır.

    Üst akıl konusunu bu vesileyle tekrar gündeme getirelim derim. Çete oluşumları, asker ağırlıklı yapılanmalar üst akıl/derin devlet değildir. Bir ülkenin rotası siyaset üstü olarak ve ortak akıl ile çizilmelidir, seçilmiş siyasetçiler bu rotada makul toleranslar dahilinde kendi becerilerini göstermelidir. Neyin akla ve bilgiye dayalı bir doğru olduğuna seçimle karar verilemez. Yeni dönemde güçlendirilmiş parlamenter sistem tartışmaları içine Senato kavramını da dahil etmekte fayda var.

  7. Ben yandaş değilim ama İran’ın attığı füzelerin daha etkili olmasını, Amerika’nın bu bölgeden çekip gitmesini isterdim. Sevinenlerin ne suçu var yani İran’ın beceremediğine üzüldük. Bu yazınızı bu bağlamda hiç sevmedim.

    • İran ABD’yi bölgeden kovamaz, zira gücü yetmez. İran Cruise füzesi korkusundan yolcu uçağını vurdu. Sorun bu gerçeği görmeyip duygusal bir şekilde İran tarafını tutmak. Futbol maçı mı bu?

  8. Yandaşlığı, bir lidere duyulan sevgi ve hayranlıkla, holigancılığa varan bir futbol taratarlığına benzeterek açıklamak bana doğru görünmüyor. Bu tür yaklaşımlar, yandaşlığın beslendiği kaynağın gözlerden saklı kalmasına yol açıyor.

    Bugünün veya belli zamandaki bir siyasal iktidarın ve onun lider(ler)inin seçmeni ve taraftarı olmayı, düşüncesizlikle, holiganlığı andırır bir ruh veya duygu hali ile vs. açıklayamayız. Bu, kibirli bir yaklaşım ve bakış açısı olur.

    Mesele günümüz iktidarı ve ona destek verme meselesi ise, örneğin, bu yorum sayfalarında iktidara destek veren bir yorumcunun bir muhaliften daha az akıllı olduğunu, sorgulayıcı bir zihne daha uzak olduğunu vs. ileri sürmek durumunda kalırsınız ki, bu hem gerçeği yansıtmaz, hem de, kibirli bir tutumu ima eder.

    Günümüzde Türkiye’deki yandaşlığın beslendiği kaynak, muhalif olduğunu düşünenlerin de pek çoğunun muzdarip olduğu bir ZİHNİYET’dir. Bu zihniyet, kökeni asırlara kadar geri giden, Cumhuriyet sonrası dönemde daha da azgınlaşıp yerleşmiş iki temel gelenekten beslenir:

    (1) Bir devlet ideolojisi haline dönüştürülmüş, temel işlevi devleti/yöneticiyi kutsamak ve eleştiriden azade kılmak olan geleneksel İslam anlayışı.

    Bizdeki İslam, böyle bir İslamdır. Devlet ve yönetici ne derse doğru odur, çünkü devlet ve yönetici neylerse doğru eyler. Bunların Kuran ve Peygamber’in önerileriyle ve vazgeçilmez koşul saydığı değerleriyle (adalet ilkesi, meşveret ilkesi, aklı kullanma önerisi, kul hakkı yememe buyruğu, vd.) pek bir ilintisi yoktur. Biricik kriteri sembollerdir ve devletin kutsallığıdır. Yönetici, İslami jestlerde bulunuyor ve İslami sembollere yer veriyorsa siyaset retoriğinde (dilinde), mesele bitmiştir: Devlet “Ergenekon!” der, “Kahrolsun Ergenekon ve Vesayet!” diye haykırmaya dünden hazırdır. “Sayın Öcalan!” der, yine hazırdır. “Kahrolsun FETÖ!” der, fazlasıyla hazırdır. “Şimdi Doğu Perinçek ve Bahçeli ile yerli ve milli moduna geçiyoruz arkadaşlar!” denir, yine hazırdır. Yeter ki, komutlar ve çağrılar devletten ve devletin başında simgeselliği ve din eksenli retoriği ile kendinden saydığı bir yönetici olsun.

    (2) Bir devlet ideolojisi olarak geleneksel İslam zihniyetinin ikizi Türk milliyetçiliği.

    Bu ikincisi de, tıpkı birincisi gibi, devleti kutsama, lider kültü üretme işlevi görmeye hasredilmiş bir devlet ideolojisidir. Terim (“milliyetçilik”), som altın gibi, yüzde yüz Batı medeniyetinin ürünüdür (nationalism), imparatorluklar çağının sona erip ulus devletler çağına geçişte ulus devlet inşası sürecinin üzerine inşa edildiği Batı ideolojisidir. Anti-emperyalizm şaklabanlığında birbirleriyle yarışan Batı muhalifi geleneksel dindar ile dine mesafeli (sıkça dine düşman) anti-emperyalist (!) laik Türk milliyetçisi için sorun değidir bu. Parti kurar, kurduğu partinin önüne “Milli” sözcüğünü eklemeden, parti geleneğinin adına “Milli Görüş” demeden duramaz. Tek adam diktatörlüğü kurar, adına “Milli Şef” der, vs.

    “Devlet” ve “milli”yi bir araya getirdiğinizde, asla bir araya gelmez sandıklarınız bir araya gelmek şöyle dursun, “devlet” ve “millilik” adına, yanlarına Doğu Perinçek’i de alıp pazara kadar değil mezara kadar yoldaşlaşırlar. Geleneğin ve resmi eğitimin güçlü ideolojik aygıtından geçip tornadan arzu edildiği gibi çıkmış yığınlara tek bir iş düşer: Dün nasıl “Kahrolsun Ergenekon ve Vesayet!” diye bağırıyor idiyse, bugün de, aynı heyecan ve inanmışlık içinde, “Kahrolsun FETÖ!” diye bağırır (bağırttırılır).

    Yandaşlığın eğitim düzeyiyle, insanın aklının çalışıp çalışmamasıyla vs. ile pek bir ilintisi yoktur. Deniz Baykalcılar arasında profesör, yazar çizer, sanatçı vs. takımından hayli yandaş bulabileceğiniz gibi, günümüz iktidarının ve onun liderinden yana da hayli bu türden yandaş bulabilirsiniz.

    Mesele, ZİHNİYET meselesidir -ve toplumbilimciler, zihniyetin toplumlarda en direngen, en yavaş hızda değişen toplumsal olgu olduğu konusunda hemfikir görünütler.

  9. Bende yandaşlığa farklı bir açıdan bakıyorum. Yandaşlığı futbol maçlarındaki taraftarlara benzetiyorum ev sahibi takımın taraftarı ve misafir takım taraftarı. Futbol maçlarında sahadaki oyunculardan çok taraftarların maça heyecan kattığı bir gerçektir. Özellikle derbi maçlarında yaşananlar bir derby maçında oynanan oyundan çok sarı ve kırmızı kartların havada uçuşduğu bol bol tartışmalı pozisyonların olduğu bir derbi maçında futbolcular nasıl gergin ve öfkeli ise taraftarlarının da aynı düzeyde hatta bir kaç katı gergin ve öfkeli olduğu görülür. Sıradan bir futbol maçı ise hiç kimsenin dikkatini çekmez hatta maç varlığından bile haberimiz olmaz. Bizdeki yandaşlık ise derbi maçlarındaki taraftarlar gibidir futbolcular coştukça taraftar da coşar ama ev sahibi takımın taraftarının coşmasını artık siz düşünün….

  10. Fehmi Beyin İran muhipleri hatırlatması bana da 1979’dan başlayarak İran’ı bir kurtarıcı olarak gören bir kısım dindarları hatırlattı. Bir kaç gün önce Tr724’de İran ile Türk Derin Devleti (DD) arasındaki ilişkiyi irdeleyen bir yazı vardı. Orada anlatılanlardan bir kısmını aşağıda okuyabilirsiniz. Benim bu konuda gözümü açan kişi sıradan bir esnaf oldu. Kendisi İlahiyat bitirmiş, sıradan Anadolu insanı birisi, bundan 5-6 yıl önce (2014) gözlemlerini ve bir anısını paylaşmıştı. O zaman AKP Cemaat’i yok etmek için düğmeye basmış, bunun hazırlıklarını yapıyordu ve Ergenekoncuları ve bilumum DD unsurlarını piyasaya salmışlardı. Bu esnaf Cemaat’ten değildi, daha çok Milli Görüş çizgisindeydi ama siyasetin içyüzünü bildiği için uzak duran biriydi. Refahyol Hükümeti iktidardayken MİT’te çalışan bir dostu ziyaretine gelmiş. Konu siyasete gelince MİT’çi dostu “Biz Erbakan’dan rahatsızız. Bizim İran’daki rejimle bir problemimiz yok, orada Molla Rejimi olması bizim için daha uygun. Eğer orada Batı dünyası ile işbirliği yapabilecek bir rejim olursa bizim önemimiz azalır, İran Batıyla daha yakın olur. İran’daki iktidar da Türkiye’nin laik kalmasını ve İslam Dünyasından uzak durmasını istiyor. Türkiye bu çizgide kaldığı sürece İslam Dünyasında İran’ın işi daha kolay olur. Biz de Türkiye’nin Araplara ve İslam Dünyasına fazla yaklaşmasını istemiyoruz. O nedenle İran Devleti ile kavgalı görünsek de aslında bu durum iki taraf için de en iyisi. Erbakan bunu değiştirmeye kalkıyor, bu kabul edilemez” şeklinde bir özet yapıyor. Bu açıklama birçok taşın yerine oturmasını sağlıyor pazılın eksik kalan parçalarını yerine oturtuyor.
    Alper Ender Fırat’ın yazısı bu anlattığım hususun detaylarına giriyor.
    “Artık iyice gün yüzüne çıktı ki Ergenekon ile İran arasında sıkı bir ilişki var.

    Bugün ifşa olan gerçekler ışığında geçmişi yeniden okuduğumuzda, bu ilişkinin çok eskilere dayandığını anlamak hiç zor değil.

    90’lı yıllardaki laik aydınlara yapılan su-i kastları hatırlıyorsunuz, o zamanlar Turan Dursun, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu gibi pek çok gazeteci, aydın ve akademisyenler öldürülür suç da dindar olan herkesin üzerine atılırdı.

    Tetikçilerin her zaman İran ile bağlantıları ortaya çıkar ve ülkedeki dindarlar töhmet altında tutulurdu. Vicdanlı herkes cinayetlerin arkasında derin devlet olduğunu düşündüğünden İran’ın bu cinayetlerde bir rolünün olabileceği akıllara gelmezdi. Din düşmanı jakoben laikçilerle İran Şiasının ilişki içinde olabileceğini kimse düşünmezdi. Öyle ya görünüşte bir tarafta şeriatı yaymaya çabalayana bir rejim, diğer tarafta ise din adına ne varsa düşman olan katı laikçi bir anlayış.

    Türkiye, 90’lı yıllarda, demokrasi adına ne zaman adım atmaya kalksa bu tür faili meçhul cinayetler işlenir ve rejim psikolojik üstünlük elde ederdi.

    Bugün anlıyoruz ki, cinayetler için İran, tetikçilerini kullandırtarak, tam da derin devletin istediği terörist dindar imajını oluşturuyormuş.

    Bir zamanlar ülkenin en güçlü kurumu olan MGK’da Genel Sekreterlik görevini yürüten Orgeneral Tuncer Kılıç de 2002 tarihinde, Türkiye’nin Rusya ve İran ile ilişkilerini arttırmaları hatta bölgesel arayışlar içine girmeleri gerektiğini savunuyordu.

    Ülke daha 28 Şubat’ın travmasını yaşarken MGK’nın başında bulunan Orgeneral Tuncer Kılıç, İran ile daha yakın ilişkiden söz ediyordu. Kılıç sanıyorum İran ile Ergenekon’un kurduğu derin ilişkileri yer üstüne çıkarma zamanı geldiğini düşünüyordu.

    Bu ilişkinin gün yüzüne çıkması AKP’nin iktidara gelmesinden sonra hızlandı. Hele 2011 seçimlerinden sonra İran, AKP’li siyasetçileri bahşişe boğmuş, Zarrab’ın rüşvetleriyle başlayan süreç 15 Temmuz tiyatrosu ile final yapmıştı.

    Bugün daha iyi anlıyoruz ki meğer 15 Temmuz, İran’ın Türkiye’ye nüfuz etmesinde bir milat olmuş.

    Bir tarafta din düşmanı, diğer tarafta radikal dinci gruplar ve bu iki grubun kesişme noktası İran. Gerçekten hayal edilmesi zor bir denklem.

    Şia’ya karşı tarih boyunca mesafeli durmuş, onların sinsiliğinin farkında olan sünni gurupları, 15 Temmuz tiyatrosuna öndeki Erdoğan maskesi ikna etmiş görünüyor. Erdoğan maskesi onların nasıl bir Şia tezgahına alet olduklarının farkına varmalarını engelliyor.

    Evet her şey o kadar karışık, her şey o kadar çorba ki kim neyi savunuyor, kimin ideolojisi nedir, kim neye tapınıyor belli değil. At izi it izine, it izi yılan izine, yılan izi deve izine ve bütün haşeratın izi her şeye karışmış durumda.

    Kendisine yapılacak darbeyi eniştesinden öğrendiğini söyleyen Recep T. Erdoğan’ın aksine, İran rejiminin dünyaya yayılmasından sorumlu Kasım Süleymani olayı çok önceden biliyor olacak ki o gün darbe akamete uğrasın diye güya cansiperane çaba gösteriyor. İranın Türkiye’deki nüfuz casusu Nurettin Şirin’in ifadesiyle 15 Temmuz darbe girişiminin akamete uğraması için kim ne yaptıysa hepsinden çok daha fazlasını yapıyor.

    Nurettin Şirin, Kasım Süleymani’nin Türkiye’de yaptıklarının adını birisi koysun diye feryat figan bağırıyor.

    Şu İran soytarısının Türkiye’de kestiği raconu düşünebiliyor musunuz?

    Aslanı boğan meğer tilkilermiş! Doğu Perinçek boş yere İran’a gidip TSK’dan 30 bin kişiyi temizledik dememiş. Şia’nın Suriye’de Hafız Esed ile yaptığı darbeyi farklı bir şekilde Türkiye’de yapmış.”

    • Hakan bey ne tiyatroymuş arkadaş bu yaa, bitmedi gitti..! Sahi şu yunanistana askeri helikopterle firar eden 8 opera sanatçısı mı dansöz mü ne vardı, onlar hayırlısıyla ne zaman dönecekler turneden? Üzerlerindeki kamuflajlarla iltica ediverdiler, yunan mahkemesi de şak diye bastı nikahı, oturma iznini; yahu yunan da mı tiyatro ekibinden nedir? Kaç 15temmuz geçti hala yoklar..! Papucumun tatlısu kurnazları…

  11. sayenizde eski büyükelçinin yazısını okudum.
    – “bir kısım bir şii militan lider …” tanımlaması ile “Ancak, öldürülme şekli yanlıştı, yargısız infaz olarak uluslararası hukukun ABD tarafından keyfi ihlaliydi. Tepkinin yoğunlaşması gereken nokta buydu: keyfiliğe karşı hukuku savunmak.” bölümü hariç, çok isabetli tespitleri var.
    – Öncelikle, “hariç” dediğim bölümleri açıklayayım.
    – Kasım süleymani, “bir şii militan lider” değil, bir terör örgütlenmesi yöneticisi. bu nedenle, “bir şii militan lider” tanımlaması, süleymaniyi masumlaştırmış. Bu nedenle bu tespit yanlış.
    – “Keyfiliğe karşı uluslararası hukuku savunmak” bölümü de bana pek doğru bir tespit gibi görünmedi. çünkü kasım süleymani ve iranın ıraktaki ve diğer bölgelerdeki eylemleri de uluslararası hukuka pek uygun değil.
    – Yani, “uluslararası hukukun savunulması” tamam, ancak kasım süleymani öldürüldü diye uluslararası hukuk çiğnenmiş gibi tavır alınması yanlış.
    – Kendi ülkemiz açısından ise, tencere dibin kara, seninki benden kara durumu var. Ülkemizin uluslararası hukuku savunacak masumiyeti yok. Suriye ve libyanın içişlerine karışmışken, hangi uluslararası hukuku, hangi yüzle savunacak ülkemiz merak ettim doğrusu.

    • İran ve ıraktaki son gelişmelerle ilgili dikkat çekici 2 özellik var bence.
      1- İran ve ıraktaki son gelişmeler, yeni bir arap baharının işaretleri gibi geldi bana.
      – Yalnız, arap baharı dendiğinde, insanlar, arapların demokrasiye ulaşacağını falan düşünebilir ya da amerikanın arapları bölmesi olarak değerlendirebilir. Heriki yaklaşım da bence hatalı olur.
      – Öncelikle, bu arap baharını, ülkemizdeki baharla falan kıyaslamamak, ona göre değerlendirmemek gerekir. Batının baharı ile ise, hiç bir yakınlığı yok. Bu bahar, sibiryada az biraz güneş açması gibi bir bahardır bize göre. ama araplar için bir gelişmedir.
      – Bu bölge, 3 büyük dinin bile adam edemediği bir bölge. böylesine ahlaksız bir bölgenin gerçek anlamda bir bahara bu kadar kısa sürede ulaşacağını beklemek abesle iştigal.
      – belki ilk arap baharı döneminde, dış güçler, (türkiye de dahil), bu bölgeye, şiddeti körükler düzeyde yaklaşım göstermemiş olsa idi, tam tersine, şiddeti önleyici, şiddeti kınayıcı bir yaklaşım göstermiş olsa idi, bu bölge, arap baharında ciddi bir aşama kaydedebilirdi.
      – Tıpkı bizdeki askeri darbeler gibi. Bizde de, askeri darbeler, aslında ülkenin gelişimin önündeki en büyük engellerden oldu. Askeri darbeler ve baskıcı uygulamalar olmasaydı, osmanlı ve islamcılık ile duygusal, kültürel ve fikri hesaplaşma daha sağlıklı bir zeminde gerçekleşebilecek ve böylece süreç türkiye cumhuriyeti tarihinin en gerici iktidarı olan akp-mhp iktidarına kadar gelmeyecekti. Türkiye halkı da bu kadar kişilik bozukluğuna, ahlak bozukluğuna uğramayacaktı. Yani, kemalistler, ulusalcılar vb. aslında yaptıkları ile, istediklerinin tam tersinin ekmeğine yağ sürdüler.
      – ortadoğuda, dış güçlerin, çatışmayı kışkırtıcı davranışları, arap baharının sağlıklı gelişiminin önündeki en büyük engellerden biri oldu.
      – şimdi iran ve ıraktaki gelişmeler ise, diğer bölgelere göre daha bir gelişime uygun gibi görünüyor. Burda en önemli risk, mezhep savaşının keskinleşmesi. bu önlenebilirse, bölgedeki gelişmelerin çok önemli sonuçları olacağını (tabii ki yine bu bölgeye göre) düşünüyorum.
      2- Kasım süleymaninin öldürülmesi ve uçağın kazayla düşürülmesi de dahil, irandaki olayların, hem irandaki dönüşümle, hem de irandaki iktidar mücadelesi ile ilişkili olduğunu düşünüyorum.
      – Sonuç olarak, bu bölgedeki gelişmelerin, diğer arap ülkelerindeki gelişmelere göre, ortadoğu için daha olumlu sonuçları olma ihtimalinin yüksek olduğunu (mezhep savaşı riski gerçekleşmezse!), ayrıca da, irandaki molla yönetiminin son demlerini yaşadığını söyleyebilirim.

  12. Yandaş bir sıfattır ve kelime anlamı birinden ya da bir şeyden yana olan, bir düşünüye, bir isteğe, bir oya katılan, onu destekleyen (kimse).
    Tabi biz bu kelimeyi daha çok iktidarın yanında hatta emrinde olan medyanın %90 dan fazlası için kullanıldığını ve hatta devletten ihale alan bazı şirketler için kullanıldığını görüyoruz.
    Bence yandaş kelimesi bu kesim için yetersiz kalıyor. Kelime anlamı özellikle futbolda fanatizmi besleyen, aşırı davranışlarda bulunan ve çevreye zarar vermeye eğilimli taraftar olan holiganı kullanmak daha doğru olur ki bu bile aslında tam tarif etmiyor. Neyse hangi kelimenin kullanıldığı çok onemli degil önemli olan bu kesimi ıslah edici tedbirler alınmazsa ellerindeki büyük medya ve sermayeyi yanlış kullanmaları durumunda Türkiye nin daha kabuk bağlamayan yaralarını kanatabilecek olmaları. Çok şükür milletimiz çoğu siyasetçiden de devlet adamından da medya patronundan da daha soğuk kanlı sabırlı ve şuurlu.

  13. Peygamber efendimiz (sav) buyuruyor. “Allah’ın emir ve yasaklarına aykırı olan yerde kula itaat edilmez.” (Mecmauz-Zevaid, 5/226; 9/177)

    “Ahir zamanda zalim amirler/yöneticiler, fasık vezirler, hain hâkimler ve yalancı âlimler olur. Her kim o zamana yetişirse sakın onlar için ne vergi memuru-haznedarı, ne yetki sahibi bir yönetici-yardımcı, ne de güvenlik-emniyet memuru olmasın.” (es-Sağîr, el-Evsat)

    “Müslümanların başına idareci olarak geçen kimse, kendi için istediği şeyleri Müslümanlar için istemez, onlara şefkat duygusu taşımazsa, Cennetin kokusunu koklayamaz.” (Camiu’s-sağir. c. 1, hds: 496)

    (Hiç kimse yoktur ki, on kişiye âmir olsun da, kıyamette, idare ettiği kimseler arasında hüküm verilinceye kadar elleri bağlı olmasın!) [Taberani]

    (Cehenneme girecek ilk üç sınıf insandan biri zalim âmirdir.) [İbni Hibban]

    (Halkın işlerini üstlenip de onlara güçlük çıkarana lanet olsun!) [Ebu Avane]

    (Siz âmir olmaya düşkünsünüz. Halbuki, hakkını gözetenler hariç, âmirlik, kıyamette pişmanlıktır.) [Buhari]

    Herhangi bir idareci olmadan ölmek, elbette senin için kurtuluştur.) [Ebu Davud]

    (Ey Abdurrahman, âmirlik isteme! Eğer sen istemeden bir makama getirilirsen, Allahü teâlâ yardımcın olur. Eğer kendi arzunla âmir olursan, Allahü teâlânın yardımından mahrum kalabilirsin.) [Hakim]

  14. 10 kişinin 9’unun yandaş olmasıdır aslında yanlış olan.
    9 dan 5’inin ise tamamen duygusal bağ nedeniyle yandaş olduğu ayan beyan itiraf ediyorlar zaten.
    yandaşlık aslında iyidir. hükmedenlerin büyük can alıcı bir hatası olduğunda yandaş olmayanların suçlayacağı bir suçlular cenahı olacaktır karşılarında; tıpkı paralel yandaşların akıbeti gibi mesela.
    tek hükmi sonuç:tüm ülke insanımızın KAYBETMİŞ OLMASI!
    keşke sadece o yandaşlar zararı paylaşsa, ödese.. karlar yandaşa, zararlar herkese.
    halbuki dünya görüşü yandaşlığı,
    muhafazakar görüş, düşünce, davranış, yaşantı yandaşlığı,
    ekonomik bakış, yatırım ve küresel aktörlük yandaşlığı,
    sosyal demokrasi, inanç beraberliği, yaşamsal faktör yandaşlığı,
    eğitim ve kültürel, turistik bakış açısı yandaşlığı,
    kırsal yaşam yandaşlığı, vs, vs… olsa daha iyi olmazmı?
    bir kısım yandaşlar, asgari ücret 2450 lirayken diğer kesimin 24500 lira almasının gerekçesini, vergisinin adaletli kesildip kesilmediğini sorgularsa, ücrette adaleti, iş yükünde insaniyeti savunursa,
    diğer kesim yandaşlar, işsiz sayısını, bir diğeri kadınları- çocukları, eğitimi, çalışma şartlarını, inancını tam olarak yaşyabilme şartlarını- kolaylaştırılmasını, ekonomiyi sorgulasa,
    yani sonuç olarak yandaş, tarafgir olmak iyidir. dediğini yaptırabilmek, doğru olanı savunup arkasında durmak. yanlış yaptığını düşündüğn varsa açık açık haykırabilmek!
    bunu becerebilme için ise; iş, aş, diğer yaşamsal faaliyetleri tarikat, cemat, dış güçler, başka devletler, bunların taşeronları, uşaklarından değil,
    kendi siyasetçinden, devletinden, hükümetinden medet ummak, talep etmek gerek diye düşünüyorum.
    bir ülke money gönderecek diye, diğeri seni başa geçirecek diye, öteki sana oyuncak alacam, ev açacam, ülke kuracam, çiflik yapacam, koyunların yününü kesip satacaksın diye kandırmasına müsade etmemeli bence.
    daha sonra ise, bir lider seçersin kendine ve onu beğenirsin; hatasıyla, sevabıyla..
    ekonomik tedbirlerine, politikasına bakarsın. belli bir sürede ne yapabileceğinin sözünü, beyanını alırsın.
    kanunlarını, yönetmeliklerini tam ve doğru olarak yaptırırsın.
    yada ben bunun yürüyüşünü beğenmedim, diye bahane üretir, bir altrnatif fikir de üretmeden kendinde bir halt olamazsın, karşındakininde işine gelir seni koyun gibi güder.

  15. Fehmi Bey 07.01.2019 tarihinde şöyle yazmıştı:”Kanaat sahipleri derhal ‘ABD yanlısı’ ve ‘İran yanlısı’ olarak tanımlanan tavırlar aldılar ve yine her zaman olduğu gibi herkes karşı tavır sahiplerini aldıkları konumlar yüzünden suçlamaya başladı.”

    Yandaşlık zararlı olduğuna göre,herhalde
    İran yandaşlığı kadar,ABD yandaşlığı da
    zararlı olmalı.Aksi takdirde bazı yandaşlıklar zararsızdır gibi bir sonuç çıkar ki,yazının ilk cümlesinde verilen
    özet yargı ile çelişir.

  16. Çok önemli bir konu seçtiniz ama, yandaşlara ve yandaşlığa prim verenleri uyarırken, dava uğruna prim verenleri de unutmamak lazım.

    “Ne vakte kadar dava, çalım; ne vakte kadar kibir, azamet!
    Mevlana”

  17. “Türkiye Futbol Federasyonu (TFF), kulüplerin takım harcama limitleri konusunda açıklama yaptı. TFF’den yapılan açıklamada, kulüplerin takım harcama limitlerinde sapma tutarının daha önce yüzde 30’dan 40’a yükseltildiği ve 15 Süper Lig kulübünün yazılı talebiyle yürürlükten kaldırıldığı hatırlatıldı.” Bu habere şimdi ocakmedyada rastladım, konuyu tam çözemedim ama galiba hiç şampiyon olamayan kulüplerin zengin yöneticilerini ilgilendiren bi durum gibi. Sonuçta futbol kulüpleri maç öncesi ve sonrası oyuncularına galibiyet primleri dağıtırken kendi yandaşlarına ise zırnık koklatmıyor anlaşılan…

  18. Yandaşlığı bir tık ileri götürüp Şehit Qasım Süleymani bile diyenler oldu. Bizim tayfa (muhafazakar kesim) ise; ABD’yi büyük şeytan, İran’ı ise küçük şeytan ilan ettiler. Her iki ülkenin de Irak ve Suriye sivil katliamlarında payları çoktur. Onca sivillerin vebalini bizzat İran ve ABD Allah katında ödeyecektir.
    Türkiye televizyonlarında da bazı programlarında Qasım Süleymani suikastı savunanlar da oldu. Eleştirilenler de oldu.Yandaşlık hepten zararlıdır. Siyaset ortamında da öyledir. Hani neredeler: Turgut Özal’ı Süleyman Demirel’i Bülent Ecevit’i Mesut yılmazı Tansu çilleri yandaş tutanlar? Şimdilik sadece Mustafa Kemal Atatürk’ü sevenler, Alpaslan Türkeş’i sevenler ve Merhum Mücahit Erbakan hocayı sevenler yandaş olarak hayatta kalmışlardır.
    Yandaşlık sadece İslam Dininde faydasız vardır. Yüce Allah’ın bir olduğuna, Kur’an-ı Kerim’in kutsal olduğuna ve Hz. Muhammed Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna kanaat getirmek.

  19. Dünyanın en kolay işi var olan iktidardan yana olmaktır. Hiç riski yoktur. Getirisi de boldur. Her devrin adamı olamak en yağlı, ballı iştir. Sadece manevra yapmayı bilmek gerekir. İşler değiştiğinde onlar da değişir. Dün övdüklerini yerin dibine geçirir. Dün sövdüklerini ölümüne savunurlar. Ancak bu durumları da geçicidir. Savundukları güç kaybettiğinde gemiyi ilk onlar terk ederler.

    İlkeli olmak kolay birşey değildir. Bedel ödemeyi göze almak gerekir. Her dönemin muktedirleri günah keçileri oluştururlar. İki lafınızdan birisi günah keçilerine sövmek olmalıdır. Yani muktedirin dilini kullanmazsanız elinizde neyiniz varsa alınırsınız. Muktedirler gerektiğinde size peygamber torununu öldürtürler. Yıllarca hutbelerde peygamberin değer verdiği sahabelerine, yakınlarına sövdürürler. Yıllarca arslan edasıyla ortada gezenlerin kedi kadar cesaretleri olmadığı ortaya çıkar.

    Atalarımız dost acı söyler derler. Ama doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar sözü de atalarımıza aittir.

    Tek hesabımız dünyada olsa biz de yandaşlar gibi güçlülerin nimetlerinden yararlanabilir, onların yanlışlarını öve öve bitirmezdik.

  20. Fehmi bey! Düşünebilen, yandaşlıkla değil akli ve bilgisi ile hareket eder.

    İran hayranlığına gelince!
    Bizde genelde Milli Görüş geleğinden gelenler! Adate İrana sevdalanmış gibiler.

    İran kendi Kürt vatandaşlarına göz açtırmiyor; fakat PKK nin kurucu ve destekleyicisi.

    Mollalarda zaten aynen bizdeki bazı”SIYASETÇILER” gibi koltuklarını korumak içın mahsun kanı akıtiyorlar.
    O uçaktaki yolcurın çoğusu üniversite öğrencisi’imiş.

    Ben şahsen o uçağın düşürülmesinin kaza olduğuna inanmiyorum.
    DOMUZ DERISIMİNDEN POST OLMAZ; PUTINDEN, TRUMP, VE MOLLALARDAN DOST OLMAZ”

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız