‘Yangın’ haberi veren kanallar mı, vermeyenler mi haklı? RTÜK bugün ne yapacak?

27
Reklam

Bizde yanlış bir anlayış pek çok alanda kendini gösteriyor; bu alanlardan özellikle biri güncelliği ve mesleğimiz sebebiyle bugün ele alınmayı hak ediyor…

Genel kuralı hatırlatayım: Kendisine cezalandırma yetkisi tanınmış olan kişi ve kurumlar hukukun genel ilkelerine uymak ve adil davranmak zorundadırlar.

Yargı imiş gibi…

Kararı verecek kişilerin hukuk eğitimi almış olmaları gerekmiyor, ancak kararları yine de hukuka aykırı olmamalı, kararlarını kılı kırk yararak vermeliler.

Hukuk eğitimi almış, yargı alanında görev yapan insanların verdikleri kararlar tartışılır, adalet sistemi eleştirilerden nasibini alır, yargı kamuoyu yoklamalarında güvenilir kurumlar arasında gerilerde kalırken, hukukçu olmayanlardan adaletli davranmayı beklemek ters gelse de gerçek budur.

Yargı mensupları da, cezalandırma yetkisi tanınmış kurumlarda görev yapanlar da görev alanlarında hukukun sınırları içerisinde kalmak zorundalar.

RTÜK diye bir kurum niçin var

Radyo ve televizyonları denetleyip genel yayın ilkelerine aykırı davrananları cezalandırma yetkisinin sahibi RTÜK öyle kurumlardan biri.

Reklam

Kuruluşu sırasında, yasası çıkartılırken yapılan tartışmaları hatırlıyorum; en fazla üzerinde durulan hakkaniyet vurgusuydu. Bunu sağlamak amacıyla, üyelerinin TBMM tarafından ve partilere güçleri oranında temsil hakkı tanınarak belirlenmesi uygun görülmüştü.

Farklı anlayışta olanların üzerinde uzlaşacakları kararların adil olacağı inancıyla…

Bu konuya girmemin sebebi, RTÜK üyelerinden birinin sosyal medya hesabından duyurduğu, bugün yapılacak üst kurul toplantısında bazı kanalların ‘yangın’ haberleri yayınladıkları için cezalandırılmalarının ele alınacağı haberidir.

Meğer, RTÜK, kanallara ‘yangınları göstermeyin’ talimatı göndermiş, şimdi de o talimata uymayan kanallar cezalandırılacakmış…

‘‘Hangi kanallar bunlar?’’ merakında olanlar varsa, duyuruda onun da cevabı var: Muhalif sayılabilecek kanallar…

Sorun ‘talimat’ ile başlıyor.

Yayın kuruluşlarına, hangi sebeple olursa olsun, ele alınacak veya alınmayacak konuları belirleme yetkisi hiçbir kuruma tanınmamış bulunuyor. Anayasanın ‘‘Basın hürdür, sansür edilemez’’ (m. 28) kesin hükmü bunu garanti altına alıyor.

Önceden veya yayın sırasında talimatla konu belirlemek veya konu kısıtlaması yapmak hukukta ‘sansür’ tanımı içerisinde mütalaa ediliyor. Ülkenin dört bir tarafı yanar, bazı insanlar hayatlarını, pek çoğu da bütün varlıklarını kaybeder ve herkes gelişmeleri yakından izlerken, esas duyarsızlıkları sebebiyle konudan uzak duran kanalların kınanması gerekirdi. 

Reklam

Habercilik bunu gerektirdiği gibi, ülkenin yararına olan da budur.

Duyurunun bir yanlış anlamadan kaynaklandığını ve RTÜK’ün, bugünkü toplantısında, ‘yangın’ konusundaki yayınları cezalandırmayı ele almayacağını düşünmek istiyorum.

Türkiye, biraz da medyası eliyle, konulara yaklaşım yönünden tam ortasından bölünmüş durumda. Her iki bölümde yer alanlar diğerinin önemsediği konuları önemsemiyor, hatta çoğu diğerinin sabah-akşam konuşup tartıştığı konulardan haberli bile değil…

İki tarafın ilgilendiği konular birbirinden farklı.

Biri diğerinin hassasiyetlerine sağır ve kör.

Ülkenin ortak hassasiyetle ele alınmayı gerektiren temel konularının ülke vatandaşlarının bazısı tarafından önemsenirken diğerleri tarafından görmezden gelinmesi doğru bir durum olabilir mi?

Maalesef bizde durum bu.

Bugünün yarını da var

Siyaseten doğru olan ülke için de doğru kabul edilemez.

Bugün konumları bakımından bölünmüşlüğü tercih edenler, yarını da düşünmek zorundalar.

Yarının değişmesi mukadder şartlarında kendilerinin şimdiki konumlarına gelen yeni simalar da aynı yolu izlerlerse ne olur? RTÜK’ün üyelik yapısı da yeni aritmetiğe göre değiştiğinde, şimdinin güçlülerinin hoşuna gitmeyecek talimatlar kanallara yağdırılır ve uymayanlar cezalandırılırsa?

Herhalde iyi olmaz.

Üyeleri hukuk eğitimi almamışsa bile kurumların vereceği kararların hukukun genel ilkelerine aykırı olmaması kuralı zaten bunun için var. 

Adalet önemli. Adil davranmak şart.

RTÜK için güncelliği sebebiyle hatırlattığım bu kural, aslında cezalandırma yetkisine sahip devletin bütün kurumları için gereklidir.

Medyaya gelince…

İnsanlar özgür iradeleriyle okuyacakları gazeteleri ve izleyecekleri kanalları kendileri seçer; beğendiklerini izler, diğerlerini ihmal ederek cezalandırır.

Teknolojinin sağladığı geniş imkanlar sayesinde yayınlarını sürdüren RTÜK’ün elinin uzanamayacağı farklı yayınlar var.

O kanalların öylece pırtlak gibi belirivermesi ve izleyiciden -hem de milyonlarcasından- ilgi görmesinde kendi yanlış uygulama ve kararlarının etkisini araştırmak da RTÜK’e düşüyor.

ΩΩΩΩ

Reklam

27 YORUMLAR

  1. Ender bey’in muhabbeti sarmadı beni, ben Ozan bey’e cevap yazacağım izninizle.

    Ozan
    9 Ağustos 2021 At 11:02
    Sayın Fehmi Koru’ya çağrımı tekrarlıyorum: Tüm araç gereçleriyle üzerimizde denenen “rızanın imalatı” Naom Chomsky “manufacturing consent” hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Naom Chomdky hakkında bir kaç yazı okumuşluğum var, fakat şimdi hatırında değil, haliyle de “manufacturin consent” hakkında ne dediğini bilmiyorum. hem İngilizcem kıt hemde vaktim yok, eğer Ender bey kıymetli vaktini kültürüne,hayat görüşüne, dünya okumasına, siyasete bakışına, bilim ve teknik ile alakasına, düşünce ufkuna, uzak görüsüne, en önemlisi de inanç dünyasına bir hayli Fransız (öyle böyle değil anlamında) kaldığı The cemaat konusundan feragat edip Chomsky bu konuda ne demiş diye merak eder, öğrendiğini de bize anlatırsa çok müteşekkir olurum.

    Fakat manufacturing consent kavramı bildiğim bir kavram. 19 yaşımda bir arkadaşımın refakatinde Fındıkzadede 4 yıldızlı bir otelde kasiyer olarak işe başladım. 3 kasiyer 5 kattaki kasalara bakıyoruz, otelin devamlı sakin ikinci katında olan bar kasasında işe alışmam söylendi, turizm acentalarıyla anlaşmalı çalışan oteli Avrupalı emekli sınıfı doldurduğu ve full paket konakladıkları için bara iki üç kişiden fazla gelen olmuyordu ama kıdemli kasiyer bana cihazları tanıtırken “barmene dikkat et eli uzundur” dedi. Bir kaç gün sonra anladım. Barmen şahıs şirketini kurmuş, işi büyütmek istiyor ama kıdemli kasiyeri razı edemiyor. Barmenin hiç bir çekincesi yok, yanımda konuşuyorlar kasiyer yanaşmıyor, beni de tembihliyor. Ertesi günü barmen kulağıma “kasa çekmecesinin altına para bıraktım, kasa fazla verecek, kasiyer bu parayı cebine koyacak bende onu suç üstü yapacağım, sen de şahit ol, o parayı cebine koyduğunda yoluma gelmek zorunda kalacak” dedi. Kasa kapandığında dediği gibi kasiyer kasa fazlası olan parayı aldı cebine koydu. Bana da ” genelde kasa fazla vermez, çok nadir olur. Kasa fazlası kasiyerindir” derken barmen parayı sordu ve kavga başladı, kasiyer nöbetçi müdürü çağırdı durumu anlattı, ikisi de beni şahit tutmuştu. Nöbetçi müdür hakemlik yaparken içmeye başladı, bir kaç kadeh içtikten sonra ikisine de işe devam kararı verdi. Ben de zaten hayalimdeki iş olmadığı için ayrıldım.

    Ozan bey’in Türkçeye rızanın imalatı olarak çevirdiği manufacturin consent kavramından barmenin haberi olduğunu sanmıyorum, Naom Chomsky dense kulağımın dibinde çam çom etme tepkisini verecek bir tip olmasına rağmen rızanın üretimini işinin ehli bir usta rahatlığında uygulayabiliyorlar.

    Başka bir örnek: iş çevresinden tanıdığım iki arkadaş firmalar hakkında konuşuyorlardı; biri “falanca firma nasıl” diye sordu, diğeri “sen orada çalışamazsın” dedi. Ben, kurumsal bir firmada komple bir mühendis neden çalışamasın” diye sordum, cevap olarak, “orası eski bir firma, yaşlı bir patronu var ve yönetici kadrosunun en yenisi 15 senelik çalışan. Yöneticiler kendi sistemlerini kurmuşlar, onlara ayak uyduracak insanları işe alıyorlar” deyince ben gene sordum, tamam işte bu arkadaştan daha uyumlusunu nereden bulacaklar dedim. Gene cevap olarak, “öyle değil, adamlar şirket içinde şirket kurmuşlar, maaşlarının iki üç katını yolsuzlukla kazanıyorlar, düzenlerini bozdurmazlar kimseye” dedi. Peki o şirket nasıl batmıyor, eski firma diyorsun dedim. “Yaşlı patron karına bakıyor işin yürümesine bakıyor, başka bir şeye bakmıyor, yönetici kadro sistemi işletiyor, patronun karını gözetiyor, kendi karını komisyon ve rüşvet olarak iş dağıttıkları firmalardan alıyorlar. Küçük işletmeler o firmadan iş almak için komisyon ödemeye gönüllüler ve racona uyuyorlar” dedi. Soran arkadaş bunları duyunca “yok abi ben bu güne kadar çocuklarıma haram lokma yedirmedim, ben öyle alengirli işlere gelemem”dedi.

    Naom Chomsky barmeni tanımıyordur herhalde.
    “Rıza üretimi” ya da manufacturin consent bu iki örnekten de anlaşıldığı üzere son derece ilkel bir duygu olup çürümüş toplumların kokuşmuş bireylerinin rahatça uyguladıkları bir yöntem. Her halde Baom Chomsky de bu ilkel duyguya dikkat çekmek için uyarı mahiyetinde daha üst düzey örneklerle anlatmıştır.

  2. Sevgili Kara Türk’e:

    Klasik bir tartışmaya gireceğiz görünüyor. The cemaat bağlamında din ve siyaset. Bunun yeterince ve açıkça yapılamadığını görüyorum. The cemaat anatomisi bilerek ve isteyerek yapılmıyor. Ancak bu yapılmadan ülkemizin az gelişmişliğinin aşılamayacağını düşünüyorum. Aslında siyaset bilimcilerin ve ilahiyatçıların bu tartışmayı yapması lazım. Ancak bunu yapacak hem cesaret hem de dürüstlük yok kimsede. Ne yapalım bizim gibi amatörlere kaldı bu iş bu küçük köşe altında.

    The cemaat, dini görünümlü siyasi bir örgüttü demiştim. Siyaset gütmek herkesin hakkı elbette. Her kişi ve topluluk siyaset yürütebilir ve yürütmelidir. Siyaset sonuçta problemlere çözüm bulmanın yolu. Öbür türlü şiddete başvurmak zorunda kalınacaktır. Bunu da son tahlilde kimse istemez.

    The cemaatin siyaseti ise farklıydı diyorum ben. Onlar evet siyaseti kullanıyorlardı, kendilerini büyütmek geliştirmek, problemlerini çözmek için her cepheden siyasetçi ile anlaşma yoluna gidiyorlardı. Bunlara da hiç bir itirazımız olamaz.

    Ancak The cemaat’ın nihai hedefi siyasete tümden sahip olmaktı. Türkiye’yi kendileri yönetmek istiyorlardı. Buna dini gerekçeler de gösteriyor olabilirler ve mensuplarının da büyük çoğunlukla buna inandırılmışlığı söz konusu kanımca. Başka türlü ortaya çıkan çok fazla haksızlık ve hukuksuzluk içselleştirilemez ve haklı gösterilemez.

    Sınavlarda yapılan hırsızlıklar çok yaygındı. Bu kadar yaygın bir hırsızlık başka türlü nasıl saklı tutulur ve uzun süre devam eder. Yada kamu kurumlarına yerleştirmeler. Siyasi bir taraf olmadıklarını iddia ediyorlar ama yargıda HSYK’da pazarlıkla üyelik alıyorlar. Akp’ye soranız şimdi inkar edip bir iki kişi üzerine atarlar suçu.

    Diğer gizli örgütler de bu tür işler yapabilir, çıkar örgütlenmesi çok yaygın olabilir. Ancak dini olduğunu iddia eden bir örgüt, The cemaat, bunu yapıyorsa bunun anlamı daha farklıdır. Ya sahte dincidir yada bunları dini inanmışlıkla yapıyorlardır. Bu durumda ikincisi elbette. İnanarak ve inandırarak bu işleri yapıyorlardı.

    Aynı durumun açık siyaset yapanlar için de söz konusu olduğunu söyledim. Akp de demokrat görünümlü olarak geldi, ama özde siyasi islamcı bir grup. Ortaya çıkan çok yaygın yolsuzluk, hırsızlık ve hukuksuzlukların yeterince taraftarlarında tepki görmemesinin sebebi de dini duyguların istismar edilerek yapılanların yüce amaçlar için yapıldığının yutturulması.

    Dava diyorlar kısaca buna. Bu şifre bir kelime elbette. Ne olduğunu sorsanız farklı şeyler söyleyecekler ve gizleyecekler. Ama herkes az çok bunun ne olduğunu hissediyordur.

    Gülen’in bu mealde bir kaseti vardı hatırlarsanız. Kendi mensuplarına nasıl devlete sızmaları gerektiği anlatılıyordu. Bunun üzerine uzun davalar da oldu vs ve sonunda bunlar affedildi siyaset tarafından. Ancak hedef değişmedi ve sonunda işi şiddete kadar götürdüler. Nihai amaç siyasete tam hakim olmaktı. Demokrasiye de elvada elbette.

    Din bu anlamda ülkemizde ve diğer İslam ülkelerinde kullanılan bir araç maalesef. Tüm İslam ülkeleri, istisnalar hariç, anti-demokratik ve aynı dertten muzdarip. Dinin bu şekilde siyasete alet edilmesinin yanlış olduğu da anlatılamıyor. Çünkü asıl dini yorumlayacak kişiler dinin siyasetin sahibi olması gerektiğini anlatıyorlar, açık veya gizli. Bu modern zamanlara uygun bir söylem değil, dini onlar gibi yorumlamayanlar da dinin siyasete karışmamasını söylüyorlar. Bu konuda uzlaşı yok yani. Ancak muhafazakarların çoğunluğu, yönetimin dinin elinde olmasını düşünüyor. Örnekleri de ülke ülke çok fazla. İrandaki mollalardan, Müslüman Kardeşler’e, Afganistanda Taliban’a, IŞID’a kadar. Bu yönetimlerin tamamı da kötü yönetimler. İnsan hakları ihalelerinden her türlü yolsuzluklara.

    Sonuç olarak elimizde dinin siyasete alet edilerek iktidar savaşında kötü kullanımını tekrar tekrar görüyoruz. Buradan tek çıkış siyaseti dinden soyutlamak olmalı (laiklik) diye düşünüyorum, liberal demokrasilerin üzerinde uzlaştıkları çözüm de bu. Ülkemiz, halkımız yani, bu zihniyetten uzak olduğu için daha uzun zaman debeleneceğiz görünüyor.

    Ben böyle görüyorum.

  3. S-400 aldınız. ‘Saray’ı korumak için aldı’!
    PKK’yla mücadele ediyorsunuz. ‘Saray’ın savaşı’!
    Ormanlar yanıyor. ‘Sarayını sat yangın söndürme uçağı al’!

    O saray dedikleri Külliye Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ait.

    CHP Genel Merkezi Söğütözü’de. Ankara’nın arsa fiyatları bakımından en pahalı semtlerinden birinde.
    Yaklaşık dokuz dönüm arazi üzerindeki bina yirmi katlı.
    Bina 28 bin metrekare kullanım alanına sahip.
    Arsa bedeli hariç tam 25 milyon liraya mal oldu o günün şartlarında.
    Binada 330 binek araç ve 10 otobüs için kapalı otopark var. Yüzlerce de oda bulunuyor. 350 ofis çalışanı var
    Yapıda 6 adet toplantı salonunun yanı sıra 600 kişilik bir konferans salonu, 200 ve 100 kişilik birleştirilebilir tarzda iki seminer salonu, 200 kişilik kafe, 120 kişilik yemek salonu var.
    20 katlı binanın gemiyi andıran 13. katı Kemal Bey’e ait.

    Yazık değil mi böylesine devasa bir binanın boş yere işgal edilmesine!

    Kemal Bey’e tavsiyem satsınlar bu binayı parasıyla üniversite mi açarlar, hastane mi yaparlar, yangın söndürme uçağı mı alırlar bilmem?

    Chp Merkez Binası niye satmıyorsunuz?

    Kendisine iki artı bir ofis fazlasıyla yeter. Zira yalan ve iftira üretmek için böylesi bir binaya ihtiyaçları yok!

    • Akp’nin de öyle şatafatlı bir binası var aynı bölgede. Ne bir tanesi. Her ilde, her ilçede, her mahallede. Üstüne de saraylar silsilesi. Nasıl olsa bir kişi bütün kararları veriyor. Ne gerek var bu kadar adamı binayı beslemeye. Satsın hepsini uçak alsın, millete IBAN vereceğine.

    • İletişim (propaganda) başkanlığı bunun için var. Her konuda haber yasakları gizli kapaklı onlarca yapılıyor. Yakında her medya kurumuna bir adam atayacaklar. Muhtemelen var. Bir de sosyal medyayı toptan halledecekler. Bütün yaz ona çalıştılar ormanlar yanarken. Sosyal medyada aykırı görüş tespiti ve mahkemelere sevki yanında. Koskoca bina var orada. Ne iş yapıyorlar zannediyorsunuz. İletişiyorlar işte. Despotlukta sınır tanımayarak.

  4. Son zamanlardaki Afgan göçü farklı.

    Abd, Afganistanda kendi istihbaratında çalışan aileleri Abd ye mülteci olarak alacak diye Abd dışişleri açıklama yapıyor.

    Afganistan’da devam eden savaşın şiddetini artırması üzerine ABD hükümeti 2 Agustosta Türkiye yangınlarla mücadele ederken yaptığı açıklamalar:

    ***Daha önce ABD güçleri ve yetkilileriyle beraber çalışmış binlerce Afgan mülteciyi kabul edilecek

    ***Ülkesini terk eden Afganların başvurularının işleme konacak

    ***Türkiye gibi başka bir ülkeye gelen ve gerekli şartları taşıyan Afganların internet sitesinde form doldurduktan sonra başvularının değerlendirilecek.

    Aileleri direk Afganistandan uçaklarla Abd ye almıyorlar. Onları Türkiye ye yönledirip Türkiyeden sizi alacağız diye sürüyorlar. Bunu duyan diğer Afgan aileleri de harekete geçiyor. Akın başlıyor.

    Niye bunu yapıyorlar. İranı, Türkiye yi, Suriyeyi daha da istikrarsızlaştırmak. Abd, Pkk kozu, Fetö kozundan sonra Afgan göçünü koz olarak kullanacak. Oyun büyük.

    Abd nin bu açıklamasından sonra Türk dışişleri bir açıklama yapıyor.

    *”Öncelikle ABD’nin açıklaması bölgemizde büyük bir göç krizine neden olacak ve göç yollarında Afganların acılarını artıracaktır. Soruna bölge ülkeleri arasında çözüm bulmak yerine ülkemizin rızası olmaksızın ülkemizde çözüm aranmak istenmesi kabul edilemez.”

    *”ABD’nin sorumsuz bir şekilde ve Türkiye’ye danışmadan aldığı bu kararı kabul etmiyoruz.”

    *”Son 7 yıldır dünyada en fazla sığınmacıya ev sahipliği yapan ülkemizin yeni bir göç krizini üçüncü bir ülke adına üstlenecek kapasitesi bulunmamaktadır” 

    *”ABD, eğer bu kişileri ülkesine almak istiyor ise doğrudan uçaklarla ülkesine nakletmesi mümkündür”

    Geçen sene 505 bin kişinin İran üzerinden  Türkiyeye girişi engellendi. Son üç ayda ise bu rakam 300 bin kişi. Birden bu yoğunluk artışı gözleniyor. Türkiye Afgan göçünü engellemek için yoğun çaba harcıyor.

    Birden Kemal Kılıçtaroğlu bir açıklama yapıyor.

    “Erdoğan’ın Biden ile Afganlıların Türkiye’ye göç etmeleri konusunda gizli bir anlaşma yaptılar. ” yalana bak. Bir yerden siyasi fonlama yapılıyor.

    Oyuna bakarmısın. Yeni gündemi belirlemişler. Biden Amcadan Jemal amcaya pas geliyor. Önümüzdeki günlerde yalanları harlayacaklar.

    Ne demişti Bidon Amca:
    Bence ona (Erdoğan’a) çok farklı bir yaklaşım uygulamalıyız. Muhalif liderleri desteklediğimizi açıkça göstermemiz lazım. Bir yol haritamızın olduğunu açıkça göstermemiz lazım. Düşündüğümüz şeyle ilgili sesimizi yükseltmemiz lazım, bedel ödemeli.

    Biden Amca, çok farklı yaklaşımla Kılıçtaroğluna fonlama yapıyor. Kılıçtaroğlu niye bile bile yalan söylüyor.

    Türkiye’de yeni bir oyun başlatıyorlar anlaşılan.Kılıçtaroğlun açıklamaklarından sonra Youtube ve sosyal medyada birden Afganlılarla ilgili olaylar patlamaya başladı. Bir Afgan youtuber Türklerle ilgili uygunsuz sözleri dolaşıma sokuldu Bugün de Alanyada iki Afganlının Türk bayrağı ile ilgili prokatif görüntüleri piyasaya sürüldü.
    Kendi ülkesinde Abd ye çalışan bir Afgan Türkiyede her eylemi yapar.

    • Tek adam da nihai sözü söyledi. “Güçlüyüz, finansmanı iyi yönetiyoruz” dedi Afgan göçü konusunda sorulara. Kafa hep dolara çalışıyor. Yani neymiş. Bir anlaşma varmış. Muhtemelen Dışilişkilerin haberi yok bu konudan, çünkü resmî tercüman bile almadı Biden amca ile görüşmeye NATO zirvesinde. Sonra Kabil havalimanına atladılar, biz koruyalım bilmem ne. Siz kendi ülkenizi korumayı öğrenin önce. Ülkeyi bir darbeye teslim ediyordunuz az daha. Millet topladı devleti sokaktan.

  5. Cemaatin ne yapıp yapmadığı ortada.Gercek cemaat siyaset yapmaz .harama el uzatmaz kişileri bolmez iki yüzlü olmaz hedefe ulaşmak için her yol mübah demez.
    En önemlisi bunca yapılan çirkinlik varken yurt dışına kaçmaz ve hakkını savunur .Ancak korkaklar ve suçlular kaçar ki cemaatin tepe yöneticilerinin tamamı yurt dışına kaçıp piyonlari öne sürmüş ve onların vebalini almıştır.Bakalim haklarını nasıl ödeyecekler.

  6. İzmir suikastıyla ilgili olarak kurulan ve üç Ali’ler olarak da bilinen İstiklal Mahkemesi , birinci aşama yargılamasını 26 Haziran- 13 Temmuz (1926 ) arasında İzmir’de Elhamra sinema salonunda yapmıştır.Mahkeme Bşk.nı Kel Ali, üyeler ise Kılç Ali ve Dr.Reşit Bey , yedek üye Laz Ali , savcı ise Necip Ali’dir.Yani görüldüğü gibi üç değil dört Ali var ve bunlardan sadece savcı olanı hukuçudur !
    Bu zaman zarfında yargılanan 40 kişiden 15 ine idam ve diğerlerine muhtelif cezalar verilir.
    İdam cezası alanların infazları, 13/14 Temmuz gecesi İzmir’in değişik yerlerinde yerine getirilir !
    Yargılamanın ikinci aşaması ise Ankara’da ve 2- 26 Ağustos tarihleri arasında yapılır.Yargılanan 57 kişiden 4 üne idam verilir, diğerleri de muhtelif ceezalara çarptırılır!
    İdam cezası alanların infazları, 26/27 Ağustos gecesi Hamamönün’ndeki Ulucanlar cezaevi önünde yerine getirilir !
    Toplam olarak 131 kişinin yargılandığı bu davalarda 34 kişi de serbest bırakılmıştır !
    Hem siyaset ve hem de hukuk tarihimizin ibretlik bir trajedisini hiç bir yorum yapmadan arz ediyorum .
    Selamlar, iyi günler

  7. Rtük sitesindeki basın açıklaması

    (03.08.2021)

    Ülkemizdeki radyo ve televizyon yayıncıları, TBMM’de millet iradesiyle çıkarılan 6112 sayılı Yasa çerçevesinde faaliyet göstermektedirler. Ayrıca Radyo ve Televizyon Üst Kurulu tarafından paydaşlarla birlikte hazırlanan ve yayıncılarımızın altına imza koyduğu “Görsel-İşitsel Yayıncılık Etik İlkeleri” ortadadır. Bütün yayıncılarımız yayıncılık ilkelerinin farkındadır.  Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, Anayasa ve Kanunla teşekkül etmiş resmi yayıncılık otoritesidir. RTÜK’ün yayıncı kuruluşlarla teması doğaldır ve bu ilişkiler görevleri arasındadır. RTÜK Başkanlığı, Yasanın verdiği yaptırım yetkisinden önce yayıncı kuruluşlarla diyalog halinde yayınlardaki eksikleri istişare etmektedir. Gerekli hallerde uyarılar doğrudan muhatap Genel Yayın Yönetmenine iletilmektedir.

    RTÜK Başkanlığı tarafından yapılan her olumlu ve yapıcı açıklamayı kamuoyuna farklı bir şekilde sunma çabası manidardır. Üst Kurul Başkanlığımız açık kapı iletişim politikasıyla hareket etmektedir.

    Bugün ülkemizdeki yayıncı kuruluşlara ilettiğimiz mesaj yayıncı kurumların tepe yöneticilerine “kişiye özel” olarak gönderilmiştir. Mesaj, diyalog çabamızın bir parçası olarak gizli ve saklı olmayan ilgili Kanun maddelerinin ve yayıncılık etik ilkelerinin hatırlatmasıdır. RTÜK’ün medya kuruluşlarını, tarafların imza altına aldığı “Yayıncılık Etik İlkeleri” çerçevesinde uyarması kadar doğal bir şey yoktur. Zira, bu ilkeler konusunda hassas davranılmasını istemek ve ikazda bulunmak yayıncılık alanını düzenleme ve denetleme görevi olan RTÜK’ün sorumluluğudur.

    Bütün yayıncılarımızın malumu 6112 sayılı Kanun’un ilgili maddelerini burada  sıralamasak da dikkatlerden kaçtığını tahmin ettiğimiz etik ilkeleri tekrar hatırlatmak isteriz.

    “Görsel-İşitsel Yayıncılık Etik İlkeleri” yayıncıların ortak imzasıyla kabul edildi.

    Söz konusu ilkeler, medya hizmet sağlayıcıların “yayıncılığın toplumsal sorumluluk gerektirdiği bilinciyle izlenme/dinlenmeyi ‘tek ölçüt’ kabul etmeden yayınlarında uymayı taahhüt ettiği” 20 maddeden oluşuyor:

    – İnsan onuruna, temel hak ve özgürlüklere saygılı olmak

    – Türkçe’nin doğru, güzel ve anlaşılır şekilde kullanılmasının yanı sıra dilin düzeysiz, kaba ve argo kullanımından kaçınmak

    – İfade özgürlüğü ve haber alma hakkı çerçevesinde, olay ve olguları doğru ve tarafsız vermek

    – Milli iradeye saygılı olmak

    – Toplumun inanç, değer ve hassasiyetlerini gözetmek

    – Irk, dil, din ve cinsiyet ayrımcılığına; aşağılama ve ön yargılara yer vermemek

    – “Çocukların korunması” ilkesini gözeterek, çocukların ve gençlerin fiziksel, zihinsel ve ahlaki gelişimini olumsuz etkileyen yayınlar yapmamak

    – Ailenin bütünlüğünü ve sürekliliğini desteklemek

    – Kadını istismar eden içeriklere yer vermemek

    – Özel hayatın gizliliğini korumak

    – Şiddeti teşvik etmemek ve meşrulaştırmamak

    – Çok sesliliğe ve kültürel çeşitliliğe önem vermek

    – Kişilerin ve kurumların cevap ve düzeltme haklarına saygılı olmak

    – Terör örgütlerinin amaçlarına hizmet etmemek

    – Savaş, terör amaçlı saldırı, doğal afet ve benzeri olağanüstü durumların ortaya çıkardığı kriz zamanlarında sağduyulu ve sorumlu davranmak; toplumda korku ve infial oluşturabilecek yayınlardan kaçınmak

    – Alkol, tütün ürünleri ve uyuşturucu maddeler ile kumar başta olmak üzere, her türlü bağımlılıkla mücadele konusunda gereken hassasiyeti göstermek

    – Genel sağlığa zarar verecek yayınlar yapmamak, sağlık ile ilgili yayınlarda bilimselliği ve uzmanlığı ön planda tutmak

    – İzleyiciyi yanıltıcı ve zaaflarını istismar eden ticari iletişim yayınlarına yer vermemek

    – Çevrenin ve hayvanların korunması bilincini geliştirmek

    – Haksız amaç ve çıkarlara hizmet etmemek.

    “Görsel-İşitsel Yayıncılık Etik İlkeleri”nin 15. Maddesi yani “Savaş, terör amaçlı saldırı, doğal afet ve benzeri olağanüstü durumların ortaya çıkardığı kriz zamanlarında sağduyulu ve sorumlu davranmak; toplumda korku ve infial oluşturabilecek yayınlardan kaçınmak” bölümü tüm yayıncılarımız tarafından kabul görmüş ve imzalanarak kayıt altına alınmıştır. Hal böyleyken bu hatırlatmaları yapmayı, farklı yerlere çekme çabalarını art niyet olarak görüyoruz.   

    Ayrıca basın açıklamamızın ekinde yer alan kişiye özel gönderilen mesaj içeriği de bazılarının dediği gibi asla bir tehdit değildir. Bunun sansür olarak anlaşılması ilginçtir.

    Bu vesile ile gelişmeleri doğru ve tarafsız olarak aktaran medyamıza teşekkür ederken, bölgede bulunan acil müdahale ekiplerine ve vatandaşlarımıza şükranlarımızı iletiyoruz. Yangınla canla başla mücadele eden resmi ve sivil tüm  görevlilere, elinden geldiğince söndürme çalışmalarına destek olan saygıdeğer halkımıza müteşekkiriz.

    Yüreğimizi yakan orman yangınlarında hayatını kaybeden şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyoruz.

    Uygunsuz yayınlar ve doğruluğu tespit edilmeyen paylaşımlar yoluyla moral ve motivasyon bozucu çarpıtmaların,  bölgedeki ormancılarımızın, itfaiyecilerimizin, fedakar vatandaşlarımızın ve diğer tüm görevlilerimizin çalışma şevkini kıracağını ve yangında yitirdiğimiz aziz şehitlerimizin saygıdeğer hatıralarına zarar vereceğini düşünüyoruz.

    Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

     

    RTÜK BAŞKANLIĞI

    Yayın Tarihi : 03.08.2021

  8. Sevgili Ender’e,
    Ender ismiyle yazan yorumcu sanırım sitenin en sadık müdavimlerinden biridir. Okuyabildiğim kadarıyla fikirlerini değiştirebilen, geliştirebilen biri. Gene anladığım kadarıyla Türkiye’deki tipik CHP çizgisini temsil ediyor. Ben daha önce yazdıkları ve dün bir yoruma cevap olarak yazdıkları üzerinden birkaç hususa işaret edeceğim.
    Dün “The cemaat, herşeyden önce politik bir örgüttü. Hedefi Türkiye’yi yönetmekti en baştan itibaren……” diye bir yorum yazmıştı. Ender, bu sitede en çok hak ve demokrasi vurgusu yapanlardan. Ancak maalesef Türkiye’de hakim faşist anlayışı o kadar içselleştirmiş ki (ki çoğumuz öyleyiz) savunduğu fikirlerin ne kadar korkunç olduğunu anlayamıyor. Uzun zamandır “The Cemaat’in niçin suçlu olması gerektiğini” anlatmaya çalışıyor. Bu zaten kendi başına sakat ve faşizan bir yaklaşım. Bir topluluk suçlu olmaz, bir topluluğa dahil olmak kimseyi suçlu yapmaz. Geçelim. Neymiş “The Cemaat Türkiye’yi yönetmek istiyormuş.” Ne korkunç bir suç değil mi? Öyleyse herşeyi hak ettiler mi? Lütfen ne dediğinize dikkat edin. İnsanları doğuştan hakları olan siyaset yapmakla suçluyorsunuz. Ne yani laiklerden izin mi almalıydılar? Diğer iddialar bundan daha beter sakat iddialar. Oysa kimse “gelin The Cemaat’ten olun” diye baskı görmedi. Şu ana kadar The Cemaat’in “cebir ve şiddet” kullandığını iddia edebilen de yok. Birkaç zırva iddia ortaya atılıp unutuluyor. Bunlar yetmediği için 15 Temmuz kurgusu hazırlandı. Ama The Cemaat’i yok etme hazırlıklarının çok önceden yapıldığı artık aşikar biliniyor. Zaten herşey gözümüzün önünde oldu.
    Erdoğan ve laikçi ortakları barajı o kadar yukarıda bir yere kurdular ki artık akıl, hukuk, insanlık vs. hepsi güme gitti. Sanki bir Cemaat’ten olmak suçmuş ve bu insanlara suçlu muamelesi yapmak normalmiş gibi herkes ben “onlardan değilim” ispatında. Maalesef Ender ve O’nun temsil ettiği zihniyet de buna teşne, bu değirmene su taşıyor.
    Şimdi hemen aynı mavallar başlayacak, “yok 251 şehit, yok soru çaldınız” vs. İşin daha vahimi Ender gibi bu rejime muhalif olanlar bu abuklukları büyük bir iştahla savunuyor. Varsayalım ki “The Cemaat yüzde yüz siyasi” idi. Ender yüzde seksen diyor. Kime ne? Suç mu? Hem siyaset yapmak nedir? “Dindarlar üniversite okusun, öğretmen olsun, asker olsun, hakim olsun” demek siyaset mi? Yada “başka dinlerden, fikirlerden insanlarla konuşalım, diyalog kuralım, onları dışlamayalım, başka dinlerin temsilcileri ile görüşelim” demek siyaset midir? Yada rahatsız olduğun uygulamaları engellemek için siyasetçilerle görüşmek suç mudur? Bunlar belki de siyasettir. Zaten Hz. İsa’da, Hz. Muhammed’de siyasi şeyler söylemişler bu durumda. “İnsanlara merhamet edin”, “putlara tapmayın” demek bir çeşit ülke siyasetini ilgilendiriyor değil mi?
    Ender ve O’nun temsil ettiği topluluk bu ülkeye barış getirmek istiyorsa kendilerini değiştirmek zorundalar, yoksa aynı filmi seyreder dururuz. Kendilerine acizane önerim, herkese eşit hakları savunun. Kimseyi (hele bir grubu) suçlu ilan etmeyin. İnsanlara, iktidar olduğunuzda hangi iyi uygulamaları yapacağınızı anlatın, tabii şimdiki yanlışlara da seçmece yapmadan karşı çıkın. Ki size güvenebilelim. Bizim iyi Kur’an okuyabilen siyasetçiye ihtiyacımız yok. O tiplerden yeter miktar piyasada var zaten. Sadece kendinize demoktrat olmaktan çıkın artık. Başka türlü bu despotluklardan kurtulamayız. Dinci olanı gider, dinsizi gelir. Birşey değişmez.

    • Ak parti yalancı diyorlar, Daha sonra Ak partinin argümanları ile cemaati eleştiriyorlar bilip bilmeden Günaha giriyorlar.

      Tek yetkili yer mahkemelerdir. Şu an Akp’nin düdüğü çaldığı halde bile hakimler diyor ki ya sen cezaevine gireceksin yada ben başka ihtimal yok. Suçsuz dersem ben cezaevine gireceğim diyor.

      AKP neden darbeden sonra cemaatin kanallarını, Gazetelerini kapattın bıraksaydın da madem millet olarak hakim konumundaysak iki tarafı dinleyip karar verseydik.

      Souları çalmak ve haksız bir yere yerleştirmek Haramdır.

      Bunların dersanesinde hep zekalı çoçuklar vardı, neden soru çalsın?
      Madem soru çaldın diyon canlı yayında imtihan etseydinde kaç puan aldığını görseydik.

      Hep aynı mantık “Çamur at yapışmazsa izi kalır”

      Hem Türkiye cumhuriyeti Muz cumhuriyeti değildir. Devletin kurum binalarında bir adet Mit adamı çalışır. cemaat vakıf şeklindedir devlet tarafındanda sürekli denetleniyordu.

      Misal camilerde de Mit adamları gezerdi. Hemde kim biliyormusunuz caminin avlusunda Esans, koku satanlardır.

      • Metehan, seni fena halde esanslamışlar.
        Soruları dersanedekiler değil. Askeri, emniyet, yargı mahrem yapılanma çalıyor. Soru alıp devletin kurumlarına yerleştirilen binlerce itirafçı var.
        Seni de anlıyorum. Soru çalındığını cemaatin büyük kısmı görmedi zaten. Normal olarak, bilmediğin için vefa uğruna savunuyorsun the cemaati.
        Cemaatin eski yazarlarından Ahmet Dönmez in sitesine git.Yurtdışana kaçmış, pişman olan bir sürü cemaatin askeri yapılanmasında görev almış kişilerin pişmanlıkları var. Kendileri anlatıyor.
        Herşey otada iken, bunları görmezlikten geliyorsanız en büyük vebal sizlerindir.
        Ha bi de cemaatin dersane ve kolejlerinde çalışmış 4bine yakın öğretmen mahrem imamların itirafları da cabası.
        Hadi bizi neysede.Seni ve cemaat mensublarını ayakta uyutmuşlar haberin yok.

    • Ülkeyi yönetmeye veya yönetenleri etkilemeye talip olmanın çeşitli yöntemleri vardır.
      1-siyasi parti kurmak.
      2-dernek kurmak.
      3-sosyal amaçlı vakıf kurmak
      4-gazete ,tv vs vs kurmak
      ..

      ama bunların içinde emri yöneticisnden değil ,paralelel amirlerinden almak yoktur.
      Bir “aşufte” ile buluşacak kişileri taa ABD deki hocalarına(!) bildirmek yoktur.
      Nakavat edecek sahte delillleri ,ABD papazı emri ile oluşturmak yoktur.
      yani devlette çalışıp emri ABD den almak yoktur.amirlerinden almak vardır.
      Bunun adı casusluktur.Birde bir örgüte üye olmak suç değil diye buyurmuşsunuz.Bir örgüt artık terör ve suç örgütü ise ona üye olmak tabii ki suçtur.Gidin PKK ya üye olun bakalım.
      fETÖ de terörö örgütü listesine alındıktan sonra bu örgüt faliyetlerine katılmak tabii ki suçtur
      Bu kadar basit konularda bile yığınla laf kalabılığı yapmak sizlerin işlediğiniz suçlardan almadığınız cezaların sizlere verdiği cesaret olarak yorumluyorum.
      Yazık bu devlet açıkca ABD ye cassuluk yapan elinde millete siah sıkarken yakalanan üç-beş kansızı anında infaz etseyd. kamera görüntülerien rağmen “O ben değilim ” diyecek arsılığı bulamazlardı.

      • Serdar sana bir soru!
        Bir ülkenin başbakanına aşufte ile tuzak kurma işine espiyonaj faliyeti denir bu faliyetin bir afı da “bal tuzağı”dur ve bu işi yapanlar da genelde casuslar olur, doğru mu? Şimdi Türkiye başbakanına bal tuzağı hazırlayan casusları korumak için casusluk faliyetini engelleyen insanları casuslukla suçlamaya da kontr-espiyonaj faliyeti denir, bu da doğru mu? Şimdi söyle bakalım sen kimler için bu casusluk faliyetlerini yapıyorsun?

        • Doğu perinçek ve Çin için yapiyor.
          Onun ne yaptığı Uygur’larda mevcüt.
          2016 son baharında Ilker Başbuğ çindeki iş adamlarının sorunlarını dinlerken. Sadece bu şahıs “EFENDIM ÇİN HÜKÜMETI UYGURLARDAN RAHATSIZ” diyiyor. Aklınca Uygurları şikayet ediyor. Oradaki konuşmaların, ses kayıtları ellerinde olanlar zaman’ı gelince bunlar gibi gambazcıları taşhır edecekler.

      • Casusluk suçlamalarının delillendirilmesi lazım. Millete silah sıkarken yakalananlar, yakalanmışlarsa infaz edilemez. Bu da suçtur. Darbe sırasında köprüde teslim olan er askerlerin infaz edilmesi de aynı şekilde suçtur. Devlet maalesef bu konuda da kötü bir sınav vererek şiddeti teşvik eder şekilde bunları af kapsamına almıştır. Bu hukuksuzluğun resmileşmesidir. Sonra başka boyutlara gider bu hukuksuzluklar. Bundan cesaret alan bazı aklıevveller televizyona çıkıp bizim silahımız hazır komşuları götüreceğiz 50 tane falan diye beyanlarda bulundular. Bunlar da affedildi. Resmen bu düşmanlıklar körüklenerek ve devlet zayıflatılarak iç savaş teşviki bunlar. Son derece tehlikeli. Hukuk birarada yaşayabilmemizin tek garantisi. Buna başta devlet uymazsa o zaman ne garantimiz var. Muz cumhuriyetlerinden ne farkımız var. Didem hanımın sürekli hatırlattığı Cüppeli hocanın uyarılarını da yanına koyun. Ülkenin çivisini çıkardı bu Akp.

  9. Orman yangınlarının tek suçlusu Mercedes.
    Mercedes yangın söndürme uçağı üretseydi Dünyanın en büyük yangın söndürme uçağı filosu bizim olurdu.
    Yada yangın söndürme uçağı üreten ülke yöneticileri Merkel’in bildiklerini bilseydi.

  10. Bir tek davaları var: Haram para
    Tabii ki, haram para helal yere harcanmaz.
    Cehenneme otoban yaptıklarına inandığım için, Ay’a yol yapmalarına şaşırmam.

  11. 12 eylül darbecileri yargılandı ama 12 eylül tüm kurul ve kurumları ile dimdik ayakta.
    hem yargıla hem de kurumlarını muhaliflerin tepesinde demoklesin kılıcı gibi salla.
    12 eylül ve 28 şubat deri değiştirmiş bir halde hala devam ediyor.
    her deri değiştirme de eski derinin sahipleri sızlanıyor.
    mağduriyet edebiyatı yapanların olası bir deri değiştirme de toplum nezdinde geçerli bir mağduriyet argümanı kalmadı.
    çünkü eski dericilerin bin beterini bu millete reva gördüler.
    hemde onların yapmadığı kadar inançlı kesime yaptılar bunu.
    kurunun yanında yaş demediler tamamını yaktılar.
    at izi it izine karıştı.artık ne at izi ne de it izi belli.
    öyle bir alamette gidiyoruz ki kıyamet bile çok hafif kalır.

  12. Konuyu birkaç yönden değerlendirmek lazım.Talimatı gönderenden önce kendisine gelen bu talimatı asli görevi toplumu bilgilendirmek olan basının neden toplumla paylaşmadığıdır. bana göre talimattan çok daha büyük bir hatadır bu .Korkak pısırık basın a basın mı denir. Olsa olsa el etek öpen zavallılar demek lazım.
    Diğer açıdan bakınca yangın haberini yayınlasa ne olur yayınlamasa ne olur. RTUK ancak konuyu yalan haber olup olmadığı yönuyle incelemeli ve yalan haberler var ise en ağır cezayı vermelidir. Bildiğiniz gibi yalan haber yaymada Ülkemiz % 40 gibi bir oranla dünyada liderliği hiçbir ülkeye kaptırmıyor.
    Maalesef her konuda ve kurumda resetlenmeye ihtiyacımız var .

    • “Korkak pısırık basın a basın mı denir. Olsa olsa el etek öpen zavallılar demek lazım”
      Ağzı olan konuşuyor,
      Sen O Hükümetin kesdiği cezayı bil bilsen ayakta zor kalın, böyle konuşmazdın.

  13. Halkın doğru haber alma bilgilendirme hakkı varmış….. Aman ha… Yalan…. Hişttttt.. Sus ve konuşma… Görme….. Duyma…. Sakın ha….. Sonra devleti zayıf gösteriyorsun diye… Hakkında işlem yapılabilir…..
    Yangın mı…. Ormanlar mı yandı…. Abartmayın…..
    Devletimiz sayısız yangın söndürme uçağı ile hemen söndürdü… Zarar bir kaç tl… Lik canım…..
    Olmaz öyle….. Canım….
    Bakın mis gibi programlar var… Tv kanallarında

    Kaçak ettiler bulundu mesela….
    Penguvenlerin antartika kıtasında yaşam alanı daralıyormuş…. Bence oraya fokuslanmalıyız…
    Bodrum marmaris antalya fotografları hep kılıçtaroğunun işi…..

    Hep montaj…..
    Padişahım çok yaşa…
    Patidişahım çok yaşa..
    Geçen bir nikah töreninde reisimizin sünetine uygun tören yapıldı… Niye kimse görmedi… Haberi…. Neyse..
    Padişahım çok yaşa…
    Pardon reisim çok ama çok yaşa

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız