ABD ve Rusya gibi mi, yoksa Çin ve Almanya gibi mi davranmalı Türkiye?

5

Okumuş yazmışlarımız arasında Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’na nasıl girdiğini bilmeyenimiz yoktur; ama ben yine de kabaca özetleyeyim: Türkiye o dönemde Almanya ile yakın ittifak ilişkisi içerisindeydi. Almanlar etraflarındaki ülkelerle savaş başlatınca, Osmanlı’nın da kendilerine destek çıkmasını istedi. Üç Alman zırhlısı İstanbul’a geldi, Osmanlı bayrağıyla Karadeniz’e çıkan zırhlılar Sivastopol’a ateş açtı. Savaşa girdik. Ruslar Trabzon’a ve İstanbul/Çatalca’ya kadar askerleriyle geldi; İstanbul İngilizler tarafından işgal edildi.

Cumhuriyet’i kuran kadro genç birer kurmay subay olarak gözlemledikleri o dönemden sonra, ‘‘Bir daha asla’’ keskinliğiyle sahip oldukları kanaat sayesinde, ülkeyi, bütün baskılara rağmen, İkinci Dünya Savaşı hengâmesi dışında tuttu.

Türkiye modern zamanlarda bugüne kadar savaşmadıysa sebebi budur.

Kıbrıs harekâtı bir istisnadır: ‘Yavru vatan’ bilinen Kıbrıs’taki Türk varlığı hayati tehdit altına düştüğü için o müdahale kaçınılmazdı. Türkler ile Rumlar’ın ortak olduğu Kıbrıs Cumhuriyeti bir darbeyle varlığını yitirdiği için de ‘garantör’ devlet olarak müdahale uluslararası hukuka uygundu.

Çin büyük devlet, ama

Büyük devlet’ olmak savaşla kazanılan bir mazhariyet değildir.

Çin sözgelimi, nüfusuyla olduğu gibi ekonomik gücüyle de büyük bir devlettir. ABD ekonomisi bile Çin desteği sayesinde ciddi badireleri savuşturabiliyor. Çin sınırları dışında çok geniş bir coğrafyayla ikili ikişkiler ve güçlü işbirlikleri oluşturuyor, ancak uluslararası ihtilaflara karışmaktan ısrarla uzak duruyor.

Hedef olarak kendilerine 2050 yılını koymuş görünüyor Çin’i yönetenler; o zamana kadar sıcak çatışmalardan uzak durmaya yeminli görünüyorlar.

O zaman geldiğinde de maceracılığa sapacaklarını sanmam.

Bu girişi yapmamın sebebi Suriye’den gelen ülke güvenliğine yönelik tehditlere tedbir olarak başlatılan Fırat Kalkanı operasyonu ve şimdilerde de Afrin harekatına bazılarının ‘savaş’ mantığı içerisinde yaklaşması.

Dün bir yakınımı yurtdışına uğurlamak için gittiğim İstanbul Atatürk Havalimanı’nın dört bir tarafı bir meslek kuruluşunun ‘‘Bu ordu ki…’’ diye başlayan ve savaş mantığını yansıtan sloganlarıyla donatılmıştı.

Aynı mantığın gazete köşelerine ve televizyon ekranlarına da yansıdığını görebiliyoruz.

İsrail, ABD ve Rusya ile Almanya

Bugünün dünyası emperyal güç olma iddiasındaki bazı ülkelerin başkalarına ait topraklara göz dikebildikleri bir dünya. İsrail bunlardan biri; kurulduğu günden beri sınırlarını genişletip duruyor. ABD kendisini iki bin yıl öncenin dünyanın dört bir tarafını askerlerinin çizmelerine çiğnetmiş Roma İmparatorluğu’nun mirasçısı görüyor; 171 ülkede askeri üs bulunduruyor ve olur olmaz ihtilaflara taraf haline gelmekten kaçınmıyor.

Şimdi de Rusya o statüye yerleşti; önce Ukrayna içerisinde otonom bölge olan Kırım’ı topraklarına kattı, şimdilerde Suriye ile sıcak denizlere açılma yolunda adımlar atıyor. İran himayesindeki Beşşar Esad da ona bu fırsatı tanıyor.

Bu üçlü, —Rusya, İran ve Beşşar—, Suriye’nin kuzeyine de hakim hale gelme mücadelesi veriyorlar.

Almanya da aslında ‘büyük devlet olma’ iddiasını günümüzde de sürdürüyor. Ancak, 60 milyondan fazla insanın hayatına mal olmuş iki dünya savaşını çıkarmış Almanya’yı günümüzde yönetenler, bu iddiayı farklı yollarla gerçekleştirme yöntemini tercih etmiş durumda. Silah zoruyla, savaş çıkartarak gerçekleştiremedikleri hayal, ekonomik güce kavuştuktan sonra büyük çapta gerçeğe dönüşebildi: Bugün Avrupa’nın patronu hiç kuşkusuz Almanya.

İki örnekten hangisi daha cazip?

Soruyu laf olsun diye sormuyorum. Gerçekten üzerinde düşünülmesini istiyorum.

Ve Türkiye

Türkiye Avrupa’dan Orta Asya ve Ortadoğu’ya uzanan geniş bir coğrafyanın kapısı konumunda bir ülke. O coğrafyada yer alan ülkelerin kimiyle dini, kimiyle etnik, kimiyle de tarihi bağları bulunuyor.

Pek çok olumlu özelliğe sahip ülkemiz: Yaşlanan dünyada nispeten genç ağırlıklı bir nüfusu var. Darbelerle sınanmış ve her seferinde halkı sahiplendiği için sağlam bir demokrasi alışkanlığı bulunuyor. Petrolü yok, ancak yine de ekonomisini rekabetçi bir anlayışla güçlendirebildi. Dünyanın neresine gitseniz orada kök salmış, ancak gönlü yine de ülkesinde Türkler ile karşılaşabiliyorsunuz. Sorunları var, ama en ciddisini (Kürt sorunu) çözebileceğini belli edebilmişti.

Eskiler ‘‘Hazır ol cenge ister isen sulh u salah’’ derken, amacın barış ve refah olduğunu, bunu yaparken de güçlü bir ordu gerektiğini ifade etmişlerdi. Türkiye’nin, son askeri harekatlarda da gücünü ispat etmiş bir ordusu bulunuyor.

Türkiye için doğru tercih Çin’in ve Almanya’nın yöntemidir. Buna ‘yumuşak güç’ deniliyor.

Askeri bir operasyona mecburen sürüklenmiş bir ülkeyiz ve tek bir yanlış adım atmamamız gerekiyor.

Etrafımız o yanlış adımın atılmasını bekleyen aç kurtlarla dolu.

Bunu bilelim de.
ΩΩΩΩ

 

5 YORUMLAR

  1. beyler birazda ihmal edip okumadığınız yazarların yazılarınıda okuyun.bakın neler yazmışlar.prf.Necmettin Çalışkan’ın yazısı.Okuyun lütfen

    Ülkemiz en üst düzeyde bir temsille 59 yıl aradan sonra Katolik dünyasının ruhani lideri Papa’yı ziyaret etti.

    AB Papayla görüşünce hani Hristiyan birliği oluyordu? Veya bu ziyareti bu kritik dönemde CHP veya -ocaklardan uzak- İslami hüviyet taşıyan bir parti yapsaydı tepkiler ne olurdu? Öncelikle şunu belirtelim ki bir devlet adamıyla, dini bir liderle hatta bir düşmanla görüşülmesini yadırgamıyoruz. Burada sorgulamaya çalıştığımız şey “başkası yapınca vatan hainliği; ben yapınca kahramanlık” yaklaşımıdır.

    Saadet Partisi’nin CHP ile görüşmesine takılıp kalanlara da dünkü kardeşlerini hain ilan edenlere de duyurulur.

    ***

    Gelelim Papa’ya yapılan ziyarete ilişkin sorulara;

    Nice zamandır Kudüs’e, Gazze’ye gidilecekti, gidilmedi. Ama iş Vatikan’a gelince tüm imkansızlıklar(!) aşılıp Vatikan’a gidildi. Ne ilginç!

    59 yıl boyunca hiçbir devletliye nasip olmayan(!) bu tarihi görüşmenin, bu kadar ani, hızlı ve Şehid Namzedi Binlerce Askerimizin cephede olduğu bir döneme sıkıştırılmasının, deyim yerindeyse yangından mal kaçırırcasına yapılmasının anlamı neydi?

    Hatırlayacaksınız, Papa göreve geldiğinde, Ermenilere soykırım yapıldığını söylemişti. Bunun üzerine Vatikan Büyükelçisini geri çekmiştik. Şimdi ne oldu? Acaba Papa, kararından vazgeçti de onun için mi ziyaret ettik?

    İslam coğrafyasına yapılan saldırılar dolayısıyla Papa’nın yanında yer almak, onunla aynı fotoğrafa girmek ortaçağ zihniyetini hortlatma ve Haçlı seferi olarak nitelendirilmişti. Acaba Papa, bir çağrıda bulunarak Ortadoğu’da yaşanan işgal ve katliamlardan dolayı Müslümanlardan özür mü diledi?

    Bu ziyaret kan gölüne dönen İslam dünyası lehine hangi faydaları sağlayacak acaba?

    ***

    Ziyarette Papa’dan dua istendiği şeklinde bir haber basına yansıdı. İhtimal vermiyoruz ama gerçekten dua istendi mi? öğrenmek istiyoruz. Ehli sünnetin kalesi hocaların bu konudaki fetvalarını büyük merakla bekliyoruz?

    Fotoğraf karesinde Trump ailesiyle aynı pozun yakalandığı görülüyor. Donald Trump, eşi, kızı, damadının sıralanması ile Türk heyetinin sıralaması aynı oldu. Bu karelerde ne amaçlandı? Trump’a mı özenildi? Trump’ın bu pozla vermek istediği mesaj ortada iken hangi mesaj verilmek istendi?

    Gelelim en çok konuşulan ve trollerin elinde patlayan sandalye krizine. Arşivden görüleceği üzere Papayı ziyarete giden tüm liderler, (Sisi, Putin, Trump vd.) aynı masada aynı sandalyede oturuyor. Yanlarına 3. şahıs olarak küçük sandalyede tercüman oturuyor.

    Bu defa da güya küçük sandalye verip küçük düşüreceklermiş de karşı çıkılmış(!). Ucuz kahramanlık peşindeler. Tercümanın oturacağı sandalye nasıl da milli mesele haline getirildi? Biz “Papa ile ne görüşüldü?” diye merak ederken çok büyük bir kriz varmış da başarılı bir şekilde atlatılmış gibi sunuldu. Güya sandalyeyi reddederek siyasi-idari, dehası-zekâsı denilerek algı oluşturuldu. Hâlbuki ortada bir kriz falan yoktu. Gene cambaza bak olayı. Bakalım cebimizden ne çıktı bunu zaman gösterecek. İşin aslının ortaya çıkmasıyla trollerin elindeki yalan her zamanki gibi balıklama atlayan sazanların kucağında patladı. Yağcılara doğan gün ne yazık ki erken battı. Yağcıların da her yanlıştan bir medet umma, her hatadan bir hikmet bulma edası bildiğiniz gibi. Önemli olan; sandalye krizi neyi saklamak için gündeme getirildi?

    Kafamızda başka sorular da var. Mesela acaba Papa ziyareti ile dinler arası diyalog yeniden mi başlatılıyor? “FETÖ”nün dinler arası diyalog safsatası Ak Parti’de ‘Medeniyetler İttifakı’ adı ile yeniden mi hortluyor?

  2. Soylediginiz, Almanya gibi güçlü olma tezi doğrudur; ama bu sekilde güçlü olmak plan, program, azim, sabir, sebat, ve en onemlisi akıllıca cok calışmak ister. En iyisi oradan başlamaktır.

  3. Sayın KORU, okurun dikkatini sınamak için değilse küçük bir yanılgı içinde. Boğazlardan üç değil iki alman zırhlısı girdi. Birinci harbde ise ne Ruslar nede diğerleri çatalcaya geldi.

  4. 1986 yılından beri sizi okuyorum Sayın Koru. Ama son yıllarda eski ışıltınızı göremiyorum. Daha iyi araştırır. Araştırmadan yayımlanan yazılara çok kızardınız. Ama şimdi aynı şeyi siz yapıyorsunuz. Çin’i hiç araştırmadan yumuşak güç olarak kayda geçirebiliyorsunuz. Tibet işgal eden kim? Çin denizinde yapay adalar yapan ve bunlara agresif askeri harekatlar için üstlere çeviren. Çin silah kullanmaktan asla çekinmiyor Çin denizinde ve etrafında. Ama henüz küresel bir askeri güç olamadı. Suriye meselesinin Türkiyeyi yıkma oyununa dönüştüğünü görmüyor olmazsınız. Türk milletinin karakterini benden daha iyi bildiğinizden eminim. Biz maaşım için savaşıyorum diyen bir yapıya sahip değiliz. Her türlü mücadele ki sonunda şehitlik varsa büyük kabul edilir ve hamiyet-i milliyeyi cezp eder. Eğer bu durumdan siyasi iktidarın bir kazanç elde edeceğini düşünerek bizi I. Dünya savaşı yenilgisi ile uyarıyorsanız bu çok nahoş bir tutumdur. Türkiye’nin bir ülkeyi işgal ettiği yok. Halkın ordusu ile gurur duyması da çok normal. Türkçe kadar iyi kullandığınızı bildiğim İngilizcenizle Türkiye’nin haklı tezlerini dünyaya anlatsanız naçizane kanaatim ülke için çok daha faydalı olacaktır.

  5. Şeriat ne diyor?
    Dış ilişkilerde dört yol vardır:
    1- Dar-ı Eman: hakemlik sistemini kabul eden ve devleti hakem kararlı ile yöneten kuruluş olarak kabul ederler. Çıkacak her türlü niza hakemler yoluyla çözülür. Bu devletler arasında gümrük, vize, kota yoktur. Herkes kurallar içinde hareket eder. Kurallar dışına çıkan olursa yargı kararı ile gerekli ceza verilir. Bu devlete yapılmış saldırı bize yapılmış kabul edilir. Birlikte savunmaya geçilir. Saldırıda birlik yoktur ama savunmada birlik vardır.
    2- Dar-ı İslam: bunlar ile barış halinde yaşarız. Sözlerinde durdukları takdirde biz de sözümüzde dururuz. Ticari ilişkilerimiz vardır. Karşılıklı olarak iç işlere karışılmaz. Bu ülkeler ile de ilişkilerimiz serbesttir, kişiler vizesiz, gümrüksüz hareket ederler. Her iki tarafın vatandaşları da güvence altındadırlar. İki ülke arasındaki ihtilaflar hakemler yoluyla çözülür ama başka bir devlet saldırırsa biz karışmayız. Savunma desteği vermeyiz.
    3- Dar-ı Terk: bu devletlerde çıkış serbest, giriş izne tabidir. Oraya giden vatandaşlarımızın güvencesi yoktur. Bu devletlere biz saldırmayız. Onları terk ederiz. İsteyenler bizim ülkemize hicret edebilirler. İltica edemezler. Hicret, bir daha dönmemek üzere ülkeyi terk etmek demektir. Hicret ettiği ülkedeki mallarını hicret ettiği devlete bırakır. Bu devlet onu kendi topraklarında iskan eder, kendi vatandaşı kabul eder. Bu devletlere onlar saldırmadıkça saldırmak meşru değildir. Bu devletlerin de iç işlerine karışamayız.
    4- Dar-ı Harb: bir devlet demir perde koyar yani dışarıya çıkışlara izin vermezse bu devletle savaş meşrudur. İsteyen devletler gönüllü askeri birlikler oluşturup o ülkeyi işgal eder ve mallarını ganimet olarak bölüşürler. Bir ülkenin bu hale gelmesi için hakemlerin kararı gerekir. Osmanlılar da şeyhülislamın fetvası ile buna yakın bir uygulama yapmışlardır.
    O halde Türkiye önce devletlerin şeriatını net olarak ortaya koymalıdır. İran ile birlikte Türkiye dar-ı eman haline getirilmelidir. Ondan sonra dar-ı İslam olanlar hakem kararlarını kabul eden ülkelerdir. Sonra çıkış vizesini koymayan ülkeler ise dar-ı terktir. Türkiye artık devletini İslam şeriatına yani barış düzenine göre yönetmeye başlamalıdır. Buna yetecek gücü vardır. Koru’nun anlattıkları şeriatın emrettiği dış siyasettir. Birinci cihan savaşını imparatorlukları yıkmak için Sermaye çıkardı. İkinci cihan savaşını Yahudileri İsrail’e hizmete zorlamak için Sermaye çıkardı. Üçüncü cihan savaşını da Sermaye kendi imparatorluğunu kurup devletleri birer çiftlik kahyası olarak kullanmak için çıkarmak istemektedir. Çin ve Almanya iyi birer emsaldir.

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here