AK Parti kongresi öncesi düşüncelerim: Dimyat’a pirince giderken.. olmasın da..

12

Mehmet Barlas Cumhurbaşkanlığı zirvesi ile AK Parti çevrelerinde revaç gören hakim görüşü ustaca özetlemiş: Liderini cumhurbaşkanı seçtiren siyasi hayattan silinmeye mahkûm oldu ülkemizde; AK Parti bu kaderi paylaşmamak için ‘partili cumhurbaşkanı’ formulünü hayata geçirdi…

”Yani” diyor bugünkü yazısında Barlas, ”Geçmişte ANAP’ın ve DYP’nin yok olmak ile biten serüvenleri, artık AK Parti için söz konusu olmayacak.”

Doğrudur, 16 Nisan’da yapılan referandumda kabul edilen anayasa değişiklikleri arasında en âcil gündem maddesi ‘partili cumhurbaşkanı’ idi; Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, yarın yapılacak olağanüstü kongrede, geçenlerde üye kaydını yenilediği partisinin başına da geçecek.

Cumhurbaşkanı partisinin başına geçince, seçime gidildiğinde aday listeleri üzerinde son sözü söyleme hakkına sahip olacağı için yasama organının (Meclis) büyük çapta onun kontrolü altında bulunacağını..

Anayasa değişikliği bütünüyle uygulamaya konulduğunda (2019’da) bakanları doğrudan atayabileceği ve idarenin başı olacağı için yürütme organının (hükümet) da cumhurbaşkanının güdümüne gireceğini..

Referandumla gerçekleşen anayasa değişikliğinin âcil uygulaması gereği yeniden oluşan 13 üyeli Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) 4 üyesini doğrudan Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın atadığını, 7 üyesinin de AK Parti ve MHP’nin aday gösterdikleri arasından seçildiğini, kalan 2 üyenin adalet bakanı ile müsteşarı olduğunu da not edelim…

Tayyip Erdoğan, cumhurbaşkanı olarak, devletin bütün organları üzerinde doğrudan veya dolaylı etkili hale gelerek ülkenin kaderine tam anlamıyla hükmedecek…

Bize özgü, çünkü dünyada benzeri yok..

Bazen başka ülkelerdeki sistemlerle mukayese ediliyor, ama 16 Nisan referandumuyla Türkiye’de yürürlüğe giren ‘bize özgü cumhurbaşkanlığı sistemi’ ile ABD veya Fransa’da örneklerine rastlanan ‘başkanlık’ ve ‘yarı-başkanlık’ sistemleri arasında pek az benzerlik bulunuyor.

Demokrasilerde kimseye olağanüstü yetkiler verilmemesinin bir sebebi de, her siyasinin bir de Gaulle, bir Churchill, bir Adenauer olmayacağının.. ülkelerin başına Hollande, Cameron ve Schröder gibi sıradan siyasilerin gelebileceğinin bilinmesidir.

O yetkiler ya bir de yanlış birinin eline geçerse?

‘Türkiye’ye özgü cumhurbaşkanlığı sistemi’nde cumhurbaşkanına verilen yetkilerle, Cumhuriyet-öncesi tarihimizle de yolumuzu ayırmış oluyoruz.

Osmanlı’da başbakanlık kurumu (sadaret makamı) vardı; padişahtan mührü alan sadrazam hükümetini istediği isimlerden oluşturur ve mühür kendisinden alınana kadar imparatorluğu tepeden herhangi bir müdahaleye maruz kalmadan yönetirdi.

Dünyada ve tarihimizde benzeri bulunmayan güçlü cumhurbaşkanlığı iyi bir şey midir?

Cumhurbaşkanlığı zirvesi ile AK Parti çevrelerinin kongre öncesi değerlendirmelerine bakılırsa, oralarda bu yeni dönemin ülke için hayırlı olacağına inanıldığı anlaşılıyor. AK Parti, kongreye, ‘demokrasi, değişim ve reform’ sloganlarıyla gidiyor ve herhalde yeni dönemde bunun gerçekleşeceğine de inanılıyor.

İlk kez bizde deneneceği için, yeni sisteme, derhal ‘yanlış’ damgasını vuramayız; ancak yine de dünyanın dört bir tarafında farklı uygulamalar bulunsa bile, yaygın kullanım gören ‘demokratik’ sistem açısından bazı mahzurlar yaşanmasını bekleyebiliriz.

Özellikle de neredeyse bütün sistemlerde bir biçimde var olan ‘kuvvetler ayrılığı’ kavramıyla çelişen yönler açısından, ‘bize özgü cumhurbaşkanlığı sistemi’ sıkıntılarla karşılaşabilir.

Galiba bunu kendisi de öngörebildiği için, Cumhurbaşkanı Erdoğan, 15 Temmuz hain darbe girişimi sonrasında hükümet tarafından kısa süreli olmak üzere başvurulan ‘Olağanüstü Hal’ (OHAL) uygulamalarının kalıcılık kazanması gerektiğine inandığını her fırsatta açıklıyor.

Belli ki, OHAL de, ‘bize özgü cumhurbaşkanlığı sistemi’nin bir parçası olma özelliğine kavuşacak.

Sistemler ülkeden ülkeye pek değişmiyor, çünkü..

Yeni olduğu için anayasa değişiliğiyle getirilen sisteme hemen ‘yanlış’ diyemesek de, OHAL takviyeli bir yönetim tarzının getirebileceği toplumsal sıkıntıları öngörebiliriz; özellikle de bazı alanlarda sorunlar yaşanacağı dönemlerde…

Üzerinde düşünülmesi gereken bir yön de şudur: Ülkelerin sistemleri her bir ülkenin ‘kendine göre’ olmuyorsa bunun bir sebebi var; o da insanların ülkeden ülkeye değişmeyen bazı ortak özelliklere sahip oluşudur. Demokrasi ortak noktasında buluşulması, insan hak ve özgürlüklerine saygılı olma, hukuk devleti ilkesi ve yolsuzluğun yok edildiği refah toplumu ideali bu özelliklerdendir.

Geçmişte Asya’da, Latin Amerika’da, Ortadoğu’da, Avrupa’da birbirine taban tabana zıt sistemler vardı ve buna doğal gözüyle bakılıyordu. Bugün bu durum büyük çapta değiştiyse yanlış uygulamaların ülkelerin başına açtığı dertlerin görülmesi sayesindedir. Biraz dengelerle oynandığında bozulma kendisini hemen her alanda belli eder.

‘Partili cumhurbaşkanlığı’, Mehmet Barlas‘ın dediği gibi, AK Parti kendisinden önce liderini cumhurbaşkanı yapmış ANAP ve DYP örneklerinin âkıbetini yaşamasın diye getirildi; AK Parti’ye yaraması beklenir.

Umarım, kongrede ‘demokrasi’ kavramının içi gereği gibi doldurulur ve en kısa sürede OHAL’den vazgeçilir de ülkeye yaraması sağlanır yeni sistemin; ülkeye yaramayanın iktidardaki partinin işine yarayacağını sanmam da, buna inanmam da…

ΩΩΩΩ

12 YORUMLAR

  1. Bu gün Trump ı FBI inceliyor. Secimlerde usulsuzlugu ispatlarsa Trumpın azli söz konusu olacak. Simdi adamlar baskanlikla yonetiliyor ve demokrasiye bak. Denetim mekanizmasına bak. Kuvvetler ayrıligi boyle olur. Bizdeki mahkemelerin haline bakin. Hükümetin istemedigi bir karari alan hakim hemen açığa alınıyor sonrada ihrac ediliyor. Bir tek bu konuda dogru soylediler. Türk tipi. Ama demokrasi oldugundan ve hukuk devleti oldugundan emin degilim.

  2. Yapılan “bize özgü,dünyada benzeri yok”ise,buna birkaç defa YANLIŞ damgası vurulur.
    Damgayı şöyle vuracağım:”Tek Devlet,tek vatan,tek millet yetmemiş olacak ki,son halka eklendi:TEK ADAM!..
    Amerika”da değil,yaırn Türkiye”de “NOKTA” konulacak ve DALYA DENİLECEK;haydi hayırlısı..

  3. Bu sistemin doğruluğunu savunan değerli insanlara kuvvetler ayrılığı denen mekanizma benim bildiğim kurumlar arası kanunlar çerçevesinde birbirine uyumlu ancak birbirini denetleyici ve problem olan noktada müdahale darbeden bahsetmiyorum kararlarıyla hukuk kavramını harekete geçiren ve sonuclandıran bir yapı olması gerekir diye düşünüyorum bütün bu kurumların üyelerini seçen bir başkanı hangi kurum sen bunu yanlış yapiyordun diye cesaret gostrebiir varmı öyle yürekli insanlar acaba başkanlık bu ülke için faydalı görüşünde olanlardanım yanlış anlaşılmasın ama bu şekilde kuvvetler ayrılığı diye birşey sadece kelime olarak kalır gibi geliyor,

  4. Uçuruma doğru
    Oylamadan önce Türk halkının ‘Hayır’ diyeceğini, intihar etmeyeceğini iddia ettim. Burada yanıldım. Acaba intiharda da yanıldım mı? Kuran düzeni gelmedikçe yanılmamak isterim ve Erdoğan’ın ikinci defa da cumhurbaşkanı seçilmesini isterim. AK Parti’nin dağılmamasını isterim ama bunu mümkün görmüyorum.
    Ülkeleri hiçbir zaman kişiler idare etmez daima bir kadro yönetir. Erdoğan ne kadar güçlü ve ne kadar iyi insan olursa olsun çevresi ile ülkeyi yönetecektir. Birlikte yürüdüğü ve yollarda beraber ıslandığı kadroyu bırakmış, çıkarları için çevresinde toplanan kimselerle yoluna devam etmektedir. Uzaklaştırdığı arkadaşları ona karşı hala çıkmıyorlar. Ben de onu desteklemeye devam ediyorum. Artık ümidimi kestiğim için AK Parti’ye zarar vermemek için Adil Düzen Partisi’ni kurma çalışmalarına başladım.
    Parti’nin başarısı çok az görülüyor. Partimiz şeriatın emri olarak Erdoğan’a karşı olamaz, AK Parti’ye zarar veren parti olamaz. O zaman muhaliflerden kimse gelmiyor. AK Parti de tüm kadrosu ile intihar etmekte olduğu için onlardan da kimse gelmiyor. Arkadaşlarımdan da hevesli yok gibi. Nasıl kurulacak bu parti? Ben kurmayacağım. 1960’larda da durum böyle idi, o zaman da yalnızdım. Sonra Ahmet Tahir Satoğlu geldi, kooperatifi kurdu. Erbakan geldi partiyi kurduk. Allah birini görevlendirecek. Aslında partiyi o kuracaktır. Biz Akevler olarak her türlü hazırlığı yapmış bulunuyoruz. İkinci Erbakan’ı desteklemeye hazırız.
    Muhterem Cumhurbaşkanımız Erdoğan, Parti başkanı olduktan sonra hiçbir yetkisinin kendi elinde kalmadığını görecektir. Halkın %50’si şahsını destekliyor. Hareket Partisi seçime girdiği taktirde meclisteki ekseriyetini kaybedecektir. Erdoğan’ın partisi bu sefer devlet gücünü kullanacak, partisini silah zoru ile yaşatmaya başlayacak.
    Bu zannedildiği kadar kolay değildir. Halk Partisi’ni, İstiklal Savaşı’nı kazanan askeri kadro kurmuştu ancak 27 sene dayanabildi. Şimdiki AK Parti kadrosunda bir tek kişi halk tarafından destelenmektedir. Ekseriyetini kaybedince çıkarcılar hemen diğer tarafa geçerler.
    Ben AK Parti’nin dağılmasın istemiyorum ama intihar ediyor, dağılacak. Erdoğan’ın yerinde olsam cumhurbaşkanlığından istifa eder, bir askeri oraya getiririm. Kendim partinin başına geçerim. Yahut Parti ile fiilen ilişkimi keser tüm partilerin üstünde milletin seçtiği bir cumhurbaşkanı olurum.
    Mehmet Barlas’ın söyledikleri, yarayı kaşıyan kimsenin artık yara olmadan da kaşıyacağını iddia etmeden ibarettir. AK Parti ile değil ama Adil Düzen’le meşgul olmalıyız. Şimdi ben tek gibi görünüyorum ama ikinci Erbakan çıkacak. Ben bunun asker olmasını istiyorum. Akevler Adil Düzen Partisi’ni onun kurmasını sağlayacaktır. Tüm birikimini ona verecek.
    AK Parti’den dışlanan kadro da sadece dışarıdan desteklenebilir. Onlar Milli Görüş’ü bıraktılar. AK Parti’yi desteklemediler. Adil Düzen Partisi’nden onların aktif rol almaları yarar değil zarar verir.

  5. Asil ana sorunumuz toplumun siyasete bakis acisidir, hatta dunya gorusudur. Hiyerarsik devlet kurumu, bu hiyerarsi de herkesin zincir biciminde birbirine gebe olmasi kulturumuze islemistir. Bu yuzden kagit uzerinde yazan kanunlar ne olursa olsun “en tepedeki” her zaman pratikte mutlaga yakin bir guc bulundurmaktadir elinde. Bunun tek panzehiri burokrasi ve hukumet seklinde iki degisik guc zincirinin olmasi idi. Ideal bir cozum olmasa da pratikte zannedilenin aksine faydali oldugunu dusunuyorum. Simdi “tek guc zinciri” modeline geciliyor ki cok tehlikeli. Cunku toplumumuz “muhaleet yapmayi” bilmiyor ve sevmiyor.

    Ayrica “Ya guc baskasinin eline gecerse?” argumanini mantikli bulmuyorum. Farzedelim onumuzdeki 100 sene boyunca hep “iyi” baskanlar secildi, bu sistemin sakat olmadigini gostermez.

  6. Barlas ve Koru bazı vakıaları hatırlatmışlar, fakat değerlemelerinde bir konu hariç, yanılıyorlar. Ya bu yetkiler yanlış adamın eline geçerse ? Kısaca : Ertesi gün, nahak yere idam edilecek kocası kıvranıp, dururken, işin içinden çıkamıyan karısı, gel hele yatalım, yarına çok vakit var, demiş; sabah kalktıklarında, idam ettirecek kralın öldüğünü duymuşlar. Eğer Atatürk, Barlas ve Koru gibi düşünseydi, o inkilapların hiçbirini tahakkuk ettiremezdi. Tayyip bey de onlar gibi düşünse, hiçbir değişim yapamazdı ve yapmaz. Onun için Tayyip bey, bu Memleketin II. ATA’sıdır. Atatürk ülkeye mal edilmişti Tayyip Erdoğan da Milletin gönlünde yer tutmuştur. Demirel ve Özal gibi değil, Tayyip Erdoğan Halkın adamı olarak görülmektedir. Zaman her şeyi değiştirdiği gibi, her kuşun da eti yenmez, demiş Atalar.
    F.Koru, insanların ülkeden ülkeye değişmiyen bazı ortak özelliklerinin demokrasi ortak paydasında ortaya çıktığını ve buluştuğunu söylüyor. Halbuki, ……. isan haak ve özgürlüğü gibi saydığı özellikleri Cumhuriyetin
    ve demokrasinin kurulduğu günden bugüne, hiçbir dönemde ortaya konulamadı. Bu yüzden, halkımız,Tayyip Erdoğan yönetiminde, getirilen Başkanlık sisteminin ülkeye daha yarar sağlıyabileceği ve kuvvetler ayrılığının gerçek anlamı ile bu sistemde daha belirgin olacağı kanaatı ile Başkanlık sistemini tecih etmiş bulunuyor.

    • Halkın yüzde 80’i avamdır. Sayın Erdoğan bugün çıkıp “Hata ettik. Parlementer sistem daha hayırlıdır.” diye dese, bütün medyası ertesi gün parlementer sistemin ne kadar da iyi olduğundan, başkanlığın da aslında bize hiç uymadığından bahseder. Ve 3 ay sonra yapılacak referandumda tekrar parlementer sisteme dönülür. Bu “avam” meselesi tarih boyunca böyleydi ve kıyamete kadar da muhtemelen değişmeyecektir.

    • “milletin gönlünde taht kurdu”
      Hangi milletin? Biatcılarınmi? menfeatçılarınmi? İftiracılarınmi?
      Hangi millet adına bunu söylüyorsunuz?
      Eğer benim gibi milletten bahs ediyorsaniz?
      O tahat çoktan yıkıldı, yıkalmaklada kalmadı, insanların gerçek emellerini anliyamadığımdan dolayi kendime’ de güvenim kalmadı.

  7. …”Ne çare, Adil Öksüz hala ortalarda yok.” ..ortalarda olmayan bir Adil Öksüz’ün ..”Washington’da heyetimiz tarafından medya önüne çıkartıldığını ve tanıklıklarının bütün dünyaya öylece iletildiğini bir düşünün…”

    Düşündüm de; bunu bir ”kaçan fırsat” olarak değerlendiren Sayın Koru, Öksüz’ün devletin elinde olduğu haberini bir ”derin kaynaktan”mı aldı diye, yazmıştım dünkü yorumumda.

    Dünkü yazısına yapılan yorumlar henüz yayımlanmadığına göre ‘nasıl olsa Fehmi bey yorumlarımızı okumuyordur, okuyup yayımlayan Sayın Ahmet Koru Bey olduğundan, ”Öksüz’ün nerede olduğunu o da mı biliyordur” diye düşündüm ve yorumların yayımlanmamasına, bir hikmet-i Ahmet Taha Bey versiyonu olduğuna kani oldum.

    Bununla beraber şimdi, bu günkü yazıya yorum yapayım da yayınlanır mı bilmem…

    ”YENİ ATILIM DÖNEMİ”

    DEMOKRASİ. DEĞİŞİM. REFORM.

    3 KASIM 2002’de de büyük umutlarla başlangıç yapmıştı Ak Parti ve bu umutların büyük oranda gerçekleşmesini sağlamıştı, taki 2010’lara kadar.

    Sonrası malum..

    Şimdi ”yeni atılım dönemine” bizler, ”umut” bağlayalım mı?

    Mesela nereden başlanılacak?

    ”OHAL” kaldırılarak..

    Gazeteci yazarlar serbest bırakılarak..

    Haklarında iddianame bile yazılmamış yüz bini aşkın insanın tutuksuz yargılanması için salıverilmesinden, ailelerine çoluk-çocuğuna kavuşmalarından mı? Bir de haklarına…

    Sayın Hulusi Akar ve Sayın Hakan Fidan’ın, 15 Temmuz mel’anetine dair, ifadelerine başvurulmasından…

    Adil Öksüz’ün yargı önüne çıkarılmasından mı?

    ”HSK”nın oluşumu evrensel hukuki normlara ve demokrasiye uygunluğu sağlanarak mı başlanacak ”Yeni Atılım Dönemi”ne..

    ”Yeni Atılım Dönemi – Demokrasi. Değişim. Reform.”

    Bu Ak Partinin, 2010’dan sonrasına ”değiştiğinin” ikrarıdır.

    Madem eski rotaya dönülecekti ne diye ”değiştiler”, neden?

    Şimdi sistem de değişti..

    Bu sisteme ”eski rota” uyacak mı?

    Yeni hamam, eski tas…

    Hım..

    • Dünkü yorumum da bu günkü de yayımlanmış. Demek benimkisi, hüsnü kuruntu değil, aslında kötü kuruntu hiç değil. Kuruntu, sadece kuruntu.. Ahmet Bey hakkında yazdıklarım da bir özrü hak ediyor galiba…

    • Sayın Aksoy

      ..”Yetkiler millet tarafından verildiği sürece denetimi de millet tarafından yapılır.” diyorsunuz.

      Bu denetim şekli nasıl ve araçları neler olacak? Biraz örneklendirme yapar mısınız?

  8. Yazınızda “Osmanlı’da başbakanlık kurumu (sadaret makamı) vardı; padişahtan mührü alan sadrazam hükumetini istediği isimlerden oluşturur ve mühür kendisinden alınana kadar imparatorluğu tepeden herhangi bir müdahaleye maruz kalmadan yönetirdi.” demişsiniz. Size aynen katılıyorum. Hatta 1913 yılındaki ittihat ve terakki yönetimi Osmanlının savaşa girmesi için değil padişaha bilgi vermeyi padişahın ruhu bile duymadı. Sadrazam hükumetinin dahi haberi olmamıştı. Harbiye nazırı Enver Paşa tek başına Rus Sivastapolu bombalama emrini gemilere vererek Osmanlıyı 1. dünya savaşına dahil etmişti. Savaş sonucunda hangi cephede ne kadar asker kaybettiğimizin hesabını hala daha tam olarak bilmiyoruz. 1. Dünya savaşının etkisi 100 yıl sürdü. Geçmiş de iyi bir yönetim modelimiz varmış da başkanlık sistemi ile bu sistem yıkılmış gibi değerlendiriyorsunuz. İşinize geldiğinizde hep dünyadan örnek veriyorsunuz ama dünyada partisiz cumhurbaşkanlığı diye bir uygulama mı var. Partisiz cumhurbaşkanlığı 1960 yılından sonra bu makama askerleri kişilerin gelmesi için kurgulanmış bir projedir.

    Yazınızda Yetkiler yanlış kişilerin eline geçer ise ne olur demişsiniz. 15 Temmuzda yetkiler yanlış kişiler tarafından ele geçirilmeye çalışıldı. Ne olduğunu gördünüz. Bizim son 150 yıllık tarihimize bakarsanız yetkilerin yanlış kişilerin eline geçirilmesinin sayısız örneklerini görürsünüz. Yetkiler millet tarafından verildiği sürece denetimi de millet tarafından yapılır.

    1776 ABD Bağımsızlık bildirgesini, 1789 ABD anayasasını ve 1789 Fransız Yurttaşlar bildirgesini yazanları ingiliz filozof John Locke (1632—1704)’un fikirleri etkilemiştir.

    1776 ABD Bağımsızlık bildirgesini John Locke’un fikirlerinden etkilenen Thomas Jefferson kaleme almış ve T. Jefferson 1789 Fransız yurttaşlar bildirgesinde de paraf atmıştır.

    Merak etmeyin bu anayasa değişikliği John Locke’un ileri sürdüğü kuvvetler ayrılığı ilkesine uygundur.

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here