Demokrasi direnenler sayesinde ülkelere yerleşiyor

9

Sanki cezası kesinleşmiş bir hükmün infazına direniliyormuş havası veriliyor; oysa istifası istenen belediye başkanlarının koltuklarını boşaltmaları için görünür bir sebep yok. Son seçimde yeniden halkın oyunu almayı başarmış kıdemli üç belediye başkanı, partilerinin genel başkanı sıfatını da taşıyan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın talimatına uyup istifa etmiyor…

Hepimiz gün sayıyoruz.

İlk birkaç gün “Neden?” sorusuna cevap arayanlarımız çıkmıştı, şimdilerde sorulan soru yine ‘neden’ ile başlıyor, ama farklı bir neden. Şimdiki soru şu: “Neden istifa etmiyorlar?”

Neden acaba?

Muhtemelen beraber yürüdükleri yollarda hep dayanışma içerisinde bulunduğunu düşündükleri siyaset arkadaşlarının, hiç değilse bazısının, kendilerine arka çıkmasını ve yapılmak istenene karşı tavır almasını bekliyorlar…

İçlerinde halkın kolektif itirazını bekleyen de vardır.

Geçmişte de seçilmişlerden seçim-dışı yollarla koltuklarını kaybedenler olmadı mı?

Oldu. En göze çarpan örneğı hatırlamakta zorlanacağımızı sanmıyorum.

Ancak onu görevden almak için hukukun yamultulması gerekmişti.

Konuşması sırasında okuduğu bir şiir Türk Ceza Kanunu’nun bir maddesine aykırı bulundu, görevden alma ve siyasi yasaklı kılma cezasını mahkeme verdi.

Yapılanın yanlışlığını anlatmak için o dönemde okyanus kadar mürekkep harcamışızdır.

Önü kesilmek istenen ve bu amaçla belediye başkanlığı yargı yoluyla elinden alınan kişi sonradan başbakan oldu; bugün de cumhurbaşkanı…

Siyaset böyle bir şey, halkta karşılığı olan siyasetçi kolayca tasfiye olmuyor.

İstifayla görevlerini terk etmeleri beklenen belediye başkanlarının halkta karşılığı yok mu peki?

“Yok” deniliyor.

Bizdeki sistemde göreve atayan iradenin atadığı kişiyi görevden alma yetkisi bulunuyor. Bürokraside yürürlükte olan sistem bu.

Seçimde aday kimin tercihiyle halkın önüne çıkarılmıştı; hangi tek-seçicinin?

Hah, işte şimdi de o irade kendilerini görevden alıyor.

Daha doğrusu görevden alınmıyorlar da.. istifa etmelerini bekliyor…

Çünkü siyasette bürokrasinin kuralı geçerli değil.

Direniyorlar mı, yoksa direnmiyorlar mı?

Galiba iradenin önünde kimsenin direnemeyeceği düşüncesiyle başlatılan bir süreçti bu; ancak biletleri kesilenlerden üçü direndikleri görüntüsü veriyorlar.

Tam bir direniş değil sergiledikleri; ağızlarından tek bir itiraz sözcüğü çıktığı yok çünkü. Hatta içlerinden biri ‘Ümmetin lideri’ diye andığı iradeye uygun davranacağı görüntüsünü de vermişti.

Olay giderek ‘şuyuu vukuundan beter’ sözünü hatırlatacak bir hal alıyor.

Dosyalardan söz ediliyor görevden alınmalarına hak vermemiz için; geçmişte kurdukları ve işlerine yaramış ittifaklar hatırlatılıyor…

İyi de bu tür ithamlar yalnız onları mı vuruyor? İki ucu da keskin bir bıçak şu anda kullanılan; istifaları beklenen başkanları da yaralıyor belki, ancak bıçağı sallayanları da kan revan içerisinde bırakıyor.

Sonunda ne olur?

Herhalde bir biçimde başkanların kendilerinden bekleneni yerine getirmeleri sağlanır.

Ama öyle sağlanır, ama böyle; sürecin sonunda büyük ihtimalle başkanların değiştiği yeni bir tablo ortaya çıkar.

Farklı bir gelişme olur ve direniş koltukta kalmayı sağlarsa şaşırırım.

İlkelere ne oldu?

Geçmişte, en iyi bildiğimiz görevden alma olayının yaşandığı günlerde, halkın iradesine tasallut olarak gördüğümüz için yapılmak istenene birlikte karşı çıktığımız kalemler, gazetelerinin manşetleriyle paralel bir tercihle, şimdi farklı bir tavır sergiliyorlar.

İki olay arasında paralellik kurulmasına da karşı çıkarak…

Oysa konu, yapılmak istenen işlemin muhatabı olan kişilerle sınırlı değil; tam tersine, karşımızda olan bir ‘ilke’ sorunu.

Halkın iradesine seçim-dışı yollarla müdahalenin yanlış olması bir demokratik ilkedir ve o ilke en küçük görevden seçimle gelinen en yüksek makama kadar her seçilmiş için geçerlidir.

Direnen başkanlar kendileri için bu direnişi gerçekleştiriyor olsalar da durum değişmez; onların direnişi bütün seçilmişlerin yararınadır.

Keşke gönülsüz olduğunu istifası sonrasında yaptığı açıklamayla dışa vurmuş olan ilk başkan direniş sergileseydi.

Keşke onun yerine bir başkası getirilmek istendiğinde kent meclisi buna direnseydi.

Keşke onun boşalttığı koltuğun kendisine terk edildiği kişi yapılmak istenene direnseydi.

Demokrasi biraz da direnmeler sayesinde ülkelere yerleşiyor.

Sonucu ne olursa olsun direnenler haklıdır; bunun bilinmesini istedim.

ΩΩΩΩ

9 YORUMLAR

  1. Yazının altında yer alan yorumlara baktımda yapılan yorumların çoğunun yazının içeriğiyle alakası yok.
    Oysa yazarın söylemek istediği şey çok açık.
    Seçilen kişiler direnebilse…
    Halkımız seçtiği kişilere sahip çıksa…
    Bunların olamayacağını yazarın kendisi de gayet iyi biliyordur.
    Çünkü biat kültürü ile yetişen toplumlarda demokrasi bilinci yeterince gelişmemiştir.
    Şeyhine biat…
    Liderine biat…
    Ben Peygamber’den başkasına biatı anlamıyorum.
    Bulunduğu makama halkın desteği ve kişisel yetenekleri ile gelmemiş, liderinin işareti ile o makama oturmuş kişiden nasıl direniş bekleyeceksin ki?
    Önce siyaseti tabana yaymak gerekir.Siyaset tabandan yukarıya şekillense kimse kimseyi görevden ayrılmaya zorlayamaz. Hukuk dışında…
    Ama bizdeki gibi yukarıdan aşağı şekillenen siyasetin hüküm sürdüğü bir ülkede lider ya da liderler ne derse o olur.
    Görünen o ki; ülke ve millet olarak çok fırın ekmek yememiz lazım.

  2. Bürokrasi,demokrasiye karşı..Şimdilik üçsıfır galip durumda..Üç üç olma ihtimali de var,altı sıfır olma da…
    Bu karşılaşmada ,toplumun, amigolik yapılmadan demokrasi taraftarı olması tabiidir. Demokrasinin tarifi bile bunu gerektirir.Bu durumda,direnen üçlü ve-veya son teslimiyetçiler olma ikilemiyle karşı karşıya olan üç demokrasi silahşörü bakalım bu tarihi pozisyonlarını nasıl kullanılacak ;zafer mi, hezimet mi?

  3. Şunu herkes görüyor olmalı ki, Ülkemizde, siyasi Partiler hep lider partisi olarak gelip
    geçmiştir. Son zamanlardaki zayıf lidelerine rağmen CHP kendini bundan müstağni (ayrı) tutamaz.
    İstifaya zorlamalar, O kişileri yıprattığı gibi,patiyi de yıpratıyor.hiç olmazsa “kol kırılır, yen içinde” kabilinden, partinin kendi içinde ve sessizce yapılmalı idi, bu iş. Yaşını-başını almış, hayatta belli mesafe kat etmiş kişiler bu usulden elbetteki hoşnut olmayacaktır. Sessizce Başka görevlere tayin edilerek de yapılabilmeli idi.
    Kaldı ki – emir kulu olsalar bile- korkarım, yerlerine gelenler 1,5 yıllık süre içerisinde gidenleri aratabilir. Belediye Meclis üyeleri buna direnemezdi. Çünkü, çoğunluğu aradan sıyrılanlar,
    yalakalık yaparak veya araya hatır koyup seçilenlerdir.
    Halkın iradesine, seçim dışı yollarla müdahaleden – bu safhada – kimse söz edemez. Zira, O mevkilerden GİDERKEN İLKELER hatırlanacak, GELİRKEN ise hiç hatırlanmayacak. Öyle mi ? Oh, ne güzel, cici Demokrasi.
    Bizim ülkede,hiçbir zaman ÖZÜ itibariyle, DEMOKRASİ hükümferma olmamıştır. Bunu kabul etmek durumundayız. Genelde hep liderlerin burusu ötmüştür. Bazı zaman ve yerlerde ise,ya para (menfaat) veya zorbalık hakim olmuştur. Bu yönü itibariyle,demokrasi ideal bir yönetim tarzı da değildir. Yonca tarlası gibi bir şey…
    Gerçek demokrasi isteniyorsa, Deniz Baykal’ın vaktiyle teklif ettiği gibi, Partiler kendi
    pusulalarında adaylarını, 5-10-15 her ne ise, isimleriyle yazarlar. Hem partiyi, hem de bu listeyi oylar, seçmen. İşin doğrusu – zor olmakla beraber – bu.
    Yok, eğer, esas seçimi lider yapıyor, adayı o tayin ediyorsa, görevden alması da o kadar tabii karşılanmalıdır.
    Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanlığına gelişi ve gidişini (alınışını) bu olaya benzetmek Ülkede mantık eğitiminin yokluğunu veya doğru konuşanların azlığını gösterir.
    R.T. Erdoğanı, HÜR İRADE veya (Partinin başı) o Makama getirdiği halde,-o biçim MAHKEME Kararı da olsa,-görevden alan İRADE MAHİYETİ itibariyle çok farklıdır. Bu olayda, sözüm ona Mahkeme Kararı da olsa, ne hukuk var, ne mantık, ne de ilke mevcuttur. Sadece ve sadece, yalakalık ve zorbalara UŞAKLIK vardır.Yalnız, Belediye Başkanlarının görevden alınışında,SIRITAN
    nokta, 3-5 dönem Vatandaşa seçtirdiğin kişilerin- seçim kaybettirdi, diye – görevden alınması ŞIK
    düşmemektedir. Yoksa, halkda karşılığım var diyen – havada kalmış- nice insan gördü-geçirdi, bu Memleket.
    Her sistem kendi mantığı içerisinde yorumlanmalıdır.

  4. Türkiye Cumhuriyeti Türklerin kurdukları, tarihte öne çıkan 17’nci devlettir diye bilinir ve cumhurbaşkanlığı forsunda da böyle görülür. Aslında gerçekte çok daha fazladır. 32 beyliğimiz, 38 devletimiz, 15 imparatorluğumuz, 34 hanlığımız, 4 aatabeyliğimiz, 10 cumhuriyetimiz var. Her birinin özellikle, büyüklükleri başkadır. Hatta farklı kaynaklara göre bu sayının 150’yi bile bulduğu söylenir. Tarihte Türkler kadar çok devlet kurmuş başka bir millet yoktur diyebiliriz.

    Dünya nüfus gelişiminde tarih boyunca, bir çok ırk ve kültür devamlı irtibat halinde olmuş ve bir birine karışmıştır. Misal 16’ncı Türk devleti diye bilinen Osmanlı İmparatorluğunda padişahlarımızın çoğunun annesi Türk değildir. Benzer şekilde toplumun da çok farklı milletlerden oluştuğu bir gerçektir. Baskınlar, fetihler sürecinde erkek-kız çocuklar, yetişkin kadın-erkek köleler ana devletin içine değişik şekillerde girmiş ve daha sonra bunların önemli bir kısmı Türklerle evlilikler yaparak nüfusun artmasına katkıda bulunmuşlardır. Alınan yerlerin halkları ile de benzer karışmalar zaman içinde olmuştur.

    Bu durum aslında sadece biz Türkler için geçerli değildir. Fransız diye bildiğimiz milletin, ismiyle anılan Fransa’da başka kökenden hiç mi vatandaş yoktur? Yani hepsi öz ve öz Fransızlardan mı oluşur? O zaman siyahi Fransızlara ne demeli? İngilizler de tarih boyunca bir çok kıtada sömürgecilik yapmış bir millettir. İngiliz vatandaşlarının safkan İngiliz olduğunu söylemek mümkün müdür? Ama devletlerinin ismi İngiltere’dir.

    Bu durum safkan ari ırk yaratmak gibi hastalıklı düşüncesi ile ülkesini ve dünyayı savaşa sürüklemiş Hitler Almanya’sı için bile aynıdır. Alman vatandaşlarının içinde farklı ırk ve kültürden de insanlar vardır. En basiti çok ciddi sayıda Türk ve Rus ırklarından vatandaşları vardır. Ama devletlerinin adı Almanya’dır.

    Kısacası Tarihte bizimle ilgili tüm devletleri kuranlar Türk soyundan gelen insanlardır. Bu devletler de Türk devletleridir. Bazıları devleti kuranların adı ile anılsa bile, aslında öyle bir millet yoktur. Yani 600 yıl dünyaya hükmetmiş, ecdadımızın tarihteki en önemli devletlerinden birisi olan Osmanlı İmparatorluğu, Türk kökenli bir soyun kurduğu bir imparatorluktur. Adı Osmanlı İmparatorluğu olsa bile kökü Türklerdir. Osmanlı diye bir millet yoktur, Osmanlı sadece bir soyun, hanedanlığın adıdır. 1258’de Söğüt’de doğan Osman Gazi kurmuştur. Osman Gazi de, Oğuzların Bozok kolunun Kayı Boyundandır. Hepsi de Türktür.

    Ama aynı zamanda da Osmanlı İmparatorluğu bir Türk-İslam devletidir. Buna kimsenin itirazı yok zaten. Lakin Türklüğümüzü arka plana atıp da, Osmanlıcılık yapmaya kalkarsak, o zaman zaten şu an siyasete hükmedenlerin hükmü bile olmaması lazım! Çünkü Osmanlı Hanedanının yaşayan bireyleri vardır. Gelip dedelerinin devleti için, bu devlet bizim, buralar, şuralar hep bizimdi desinler. Ülkeyi bırakalım da onlar yönetsin o zaman. Öyle ya, Osmanlıyı sanki bir millet gibi anarsak, o zaman Osmanlının hanedan devamı da her söz hakkına sahip olmaz mı?

    Ben bir Türk’üm ve Türklüğümden de hep gurur duydum. Türk olarak adı geçen tüm geçmişimdeki devletlerden de gurur duydum. Hiç bir zaman kendimi sadece henüz 100 yaşına bile girmemiş Türkiye Cumhuriyeti ile sınırlı görmedim. Geçmişi binlerce yıla dayanan Türk ırkının-milletinin bir parçası gördüm.

    Ama kökeni Türk olmak demek, kurduğu devletlerdeki diğer kökenden gelenleri yok saymak demek değildir elbet. Bir devleti kim kurduysa kursun, kurduğu devletin içinde yer alan tüm kültür, millet ve ırklardan herkes o devletin bir parçası ve eşit haklara sahip vatandaşlarıdır. Hiç kimsenin bir diğerine o Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Musevi, Arap, göçmen, yerli, muhacir, Yörük, Pomak, Laz, vs. diye üstünlüğü yoktur. Herkes eşit vatandaşlık haklarına sahip bu devetin bir parçasıdır.

    Hal böyle iken, işi Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ”Ne Mutlu Türküm diyene!” sözünü bile kullanamayacak hale getirir ve birleştirici unsur olarak ümmetçiliğe dayanmaya çalışırsak, maalesef Ortadoğu devletlerine ışık olan özelliğimizi de kaybederiz. Öyle ya, ozaman bu ülkenin Müslüman olmayan vatandaşlarına karşı bir ayırımcılık yapmış olmaz mıyız? Bu nedenle devlet laik bir yönetim sergilemeli ve farklı inançlara sahip tüm vatandaşlarının inanç özgürlüklerini ve inançlarını uygulama haklarını güvence altına almalıdır.

    Ayrıca, tamam ben de başkanlık sistemini yıllardır savunan biriyim. Bugünlere mevcut parlamenter sistem ile geldiğimiz için, lider sultasına dayalı bu sistemi hiç bir zaman savunmadım. Ama tabii siyasi partiler yasası ve seçim sistemi değiştirilerek sistemin hataları düzeltilebilir. Lakin yine de belli sayıda parlamenterin oyu ile başbakan seçen bu sistemi yanlış görüyorum. Kendisini yönetecek olan kişiyi halk seçmelidir.

    Tamam belki de eyalatler de bulunabilir. Ama bunları mevcut Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında yapmalıyız. Vatandaşlık bağı ile insanları eşit olarak bir birine bağlamaya çalışmalıyız. Eğer ümmetçiliğe dayalı bir yapıyla, yeniden eski Osmanlı günlerimize döneriz, bir çok Orta Doğu ve hatta Afrika ülkesi bize bağlanır diye düşünüyorsak, unutmayalım ki zamanında Şeyhülislam ve Halife Osmanlı’dan olduğu halde, bizi ilk arkamızdan vurup da bağımsızlık ilan edenler Araplar olmuştu! Halife ve Şeyhülislam Osmanlı’da hüküm sürmesine rağmen, imparatorluk paramparça edilmişti. Topraklarımızın her yerine bir çok milletiin orduları girmişti. Ülke parçalara bölünmüştü. Tüm gücü ile yaşayan Osmanlı İmparatorluğunu yıkan ne Gazi Mustafa Kemal Atatürk, ne de onun kurduğu cumhuriyettir. Osmanlı zaten yıkılmış ve parçalanmış bir haldeydi. Sultan bile İstanbul’da yabancı askerlerin kontrolünde hareket edebiliyordu. Hakimiyetimizdeki Arap’lar Osmanlıdan ayrılmışlardı. Son kalan imparatorluk parçası da yabancıların hakimiyetine geçmek üzere iken, yıkılmış olan Osmanlının yerine, Kurtuluş Savaşı ile geri kalan topraklarındaki yabancılar atılarak, Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

    Şimdi bölgede bu kadar çok devlet ve bölgenin de bu denli değerli yer altı kaynakları varken, böyle bir birlikteliği yeniden sağlamak ancak, iyi ticari ilişkiler ve komşuluk ilişkileri ile olabilir. Sınır değiştirerek yeniden büyüme çok sancılı ve acılı bir gelişme olur ki, beraberinde çok derin savaş riskleri vardır.

    Eğer enerji kaynaklarına ulaşmak için bölgede yeniden bazı emellerimiz varsa, bugünün dünyasında enerji fakiri olduğu halde ekonomik zenginlik yaşayan, tarım toprağı olmadığı halde tarım ülkesi olan bir çok devlet vardır. Zenginlik sadece petrol ile olmaz. Katma değerli her türlü üretim, yüksek demokrasi, adalet, herkese eşit bağımsız mahkemeler, güçlü ekonomi de bize bu yolu açar.

    Tabii bu görüşlerim yine de devletimizin devamı için bölgesel riskleri görmemezden gelmemize sebep değildir. Eğer Afkanistan’da, Afrika’da, Orta Doğu’da ABD, Fransa, İngiltere, Almanya güç bulundurma hakkını kendisinde görebiliyorsa, bizim hepsinden daha çok bu hakkımız vardır. Bölgeyi yüzyıllarca yönetmiş bir millet olarak, o topraklar ile bir çok bağımız vardır. Hepsinden öte, bizi parçalamaya yönelik planları bozmak için her türlü askeri güç kullanmak bizim en doğal hakkımızdır ve de yapmamız gerekendir.

    Maalesef devamlı değişen siyasi söylemlere devam ediyoruz. Anlaşılan o ki, bu işin bir süre sonra devamında cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü yok etmek için açık açık kararlar alındığını görmeye başlayacağız. Hoş zaten bu yönde bir çok hamle zaten yapılmaya başlandı.

    İşte bunları görerek, bu zihniyet ile gidilirse bize henüz huzur yok diye düşünüyorum. Umarım yanılırım da artık bu ülkede de huzur, barış, kardeşlik, hukuk, adalet, demokrasi, insan hakları, bağımsız yargı ön planda ve herkes için eşit hale gelir.

    • Bayağı uzun bir “yorum” yazısı okumuş olduk.

      …” maalesef Ortadoğu devletlerine ışık olan özelliğimizi de kaybederiz.”

      Bu “ışık olma özelliğimizden” biraz bahsedip örnek verebilirmisiniz.. mesela, Ortadoğu’da, bu güne kadar ışık olduğumuz, yol gösterdiğimiz ve onun da bizim önerdiğimizi uygulayan bir ülke ismi verebilir misiniz?

      Bir de bu “Ümmet meselesini” örneklendirebilir iseniz sizi yeniden okumuş oluruz.

  5. Demokrasi biraz direnenler sayesinde iste böyle tokezliyor… Aksine demokrasi tam direnen .. ayak süren. . Eğip bükmeden duran ve konuşan insanlar sayesinde yerleşir. ..
    Bence Türkiye ve İslam Dünyası, aydın ve toplum olarak herseye ragmen önce direnmeyi, doğruları konusabilmeyi ve bu uğurda bedel ödemeyi öğrenmeli ve herseyi göze alabilmelidir.
    Aksi takdirde bu yakınmalar ve sürünmeler her zaman kaçınılmaz kaderimiz olacaktır. ..

  6. Sayın Koru ellerinize ve yüreğinize sağlık. Sizin bu yazınızı okuyunca kendi kendime şunu söyledim, keşke Altan kardeşler ve diğer tutuklu yazarlarda dişarda olsaidiler.
    Madem seçilmişler emirle görevlerini birakiyorlarsa boşuna bu kada masraf edip seçim yapmaya ne gerek var, kendileri isdediklerini onların yerine getirsinler, nasıl olsa onlarda damatlar yeğenler çok var aile devleti kurup rahatca sorunsuz idare ederler, Gökcek gibileri ilede uğraşmazlar.
    Eğer Gökçek ve diğerleri istifa ederlerse bu istifaların zararı gene memlekete dokunur.
    Abdul Latif Şener AKP den ayrıldığı zaman RT hakkında söylediklerine çok kızmıştik kendisi akrabamız olmasına rağmen ona inanamamıştık, zaman onun ne kadar haklı ve doğru söylediğini bizlere gösterdi.
    Ben bir süre önce M Gökcek hakkinda burada yazmıştım gende yaziyorum Gökcek öğle Kadır Topbaş gibi sesiz sedasız gitmez gidersede onu gönderenlerde beraber götürür.

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here