Diyanet’e benim de bir maruzatım olacak

21

Yazının tepesindeki fotoğraf dün çekildi. Cuma namazı için gittiğim Sultanahmet Camii’nde cep telefonumla ben çektim.

Camiyi 1603-1617 yılları arasında padişahlık yapmış 1. Ahmet, Hazine-i Hassa’dan (kendi cebinden) para aktararak inşa ettirmiş.

14 yaşında tahta çıkmış Sultan Ahmet, tahtta 14 yıl kalmış, 28 yaşında da vefat etmiş.

Dini hassasiyetleri olan bir padişahmış; arkasında dünya harikası sayılacak ve kıyamete kadar kendisine dua edilmesini sağlayacak bir büyük eser olan bu camiyi bırakmış.

Mimarı, Sedefkâr Mehmet Ağa

Binlerce insanın duvarları arasında huşu içerisinde namaz kılmasını mümkün kılan bir cami bu.

Huşu içerisinde kalmamak mümkün değil çünkü…

Gözü yormayan, tersine içinizdeki boşluğu hissettirerek orada bulunduğunuz süre içerisinde dünyayı ve hayatınızı daha farklı açılardan değerlendirmenizi sağlayan bir renk dinginliği söz konusu.

Artık ilk kim Batı’dan gelerek etkilenmişse, Sultanahmet Camii’ne ‘Blue Mosque’ (Mavi Cami) adını uygun görmüş; mavi rengin hakim olduğu çinilerinin etkisinde kalarak…

Cami bu yıl 1 Mart ile 1 Mayıs tarihleri arasında ziyarete kapatılacak, yalnızca namaz vakitlerinde bir bölümünde ibadet edilebilecek halde tutulacakmış; halen dışında devam eden yenileme çalışmaları caminin içine taşınacağı için…

Cemaatin yarısı yabancı müslümanlardı

Dün, Cuma namazı sırasında, Sultanahmet Camii tıklım tıklım doluydu. Geç kalan bir dostum kalabalıktan içeri giremedi; onun söylediğine göre, avlusundan meydana kadar uzanan mekanın bütünü cemaatle dolup taşmış…

Cemaatin mübalağasız yarısı başka müslüman ülkelerden gelen insanlardı; belki yarısından da fazlası…

Dilleri Türkçe olmayan binlerce insan, dün, namaz öncesi cemaati aydınlatan vaizin ve cuma namazının şartlarından biri olan hutbe için minbere çıkan hatibin ne anlattığını anlayamadı.

Sadece Türkçe konuşulduğu için…

Türkiye son yıllarda İslam Dünyası’nın ilgi odağı. O dünyanın insanları çeşitli güdülerle (bunlardan biri TV dizileri olabilir) Türkiye’yi seyahat planlarının ön sıralarına yerleştiriyor ve buldukları ilk fırsatta İstanbul’a koşuyorlar.

Batılı turist az, kendi dünyamızdan seyyahlar ise hayli fazla şu sıralarda.

Cuma günü de ‘selatin camileri’ denilen sultanlar tarafından yaptırılmış görkemli ibadethanelere koşuyor o insanlar…

Uzun vaazı ve hiç de kısa olmayan hutbeyi anlamadıkları bir dilden dinlemek tuhaflarına gidiyor olmalı.

Oysa hiç değilse hutbenin bir bölümü pekala Arapça veya İngilizce verilebilir…

Ankara’da Çankaya Köşkü’nün karşısındaki yenice Hasan Tanık Camii’nde olduğu gibi…

Ülkelerini başkentimizde temsil eden İslam Dünyası’ndan diplomatların da rağbet ettiği Hasan Tanık Camii’nde Cuma günleri hutbeyi Ankara İlahiyat Fakültesi hocalarından Prof. Mehmet Akif Koç herbirini beşer dakika olarak ayarladığı üç dilden veriyor: Türkçe, Arapça ve İngilizce olarak…

Sultanahmet, Süleymaniye, Fatih, Dolmabahçe, Mihrimah Sultan (Üsküdar) gibi camilerde de düşünülmeli böyle bir uygulama.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bünyesinde bu dilleri bilen hocalar var artık; İstanbul’daki üniversitelerde görevli ilahiyat menşeli öğretim üyelerinden de bu amaçla yararlanılabilir.

[Tophane’deki Nusretiye Camii’nin dünya Kur’an okuma yarışmalarından birinciliği bulunan imamı Selman Okumuş da üç dilden verirdi cuma hutbelerini.]

Anlamayınca cep telefonlarını çıkarıyorlar

Bilmedikleri dilden konuşmaları dinlemekten yorulan yabancı müminlerin bir süre sonra akıllı telefonlarıyla oynadıklarını fark ettim; hem de hatibin ‘bağımlılık yapan kötü alışkanlıklar’ konusunu işlerken camide bile konuşmaları dinlemek yerine cep telefonlarına saldıranlar olduğundan şikayet ettiği hutbe sırasında…

Yabancı insanlar konuşulanları anlamıyorlar ki, ne yapsınlar…

Namaz öncesi ve sonrasında caminin mehabetine dalıp gittiğimde, şu son günlerde tartışma gündemine ne kadar çok din ile ilgili konunun girdiğini düşünmeden edemedim.

‘Halvet’ o konulardan biri, hem de Şeytan’ın bile aklına gelmeyecek biçimi: ‘Asansörde halvet’ konusu…

Bir diğeri…

Zikretmeme gerek yok, hepsini bir çırpıda sayacak kadar biliyorsunuzdur; gazete sayfalarında ve TV ekranlarında biteviye tartışılıyor çünkü…

OCAKmedya sitemizin dini hizmetlerini yıllardır Almanya’da sürdüren ilahiyatçı yazarı Sinan Eskicioğlu ‘sapkınlık’ diyor o tür görüşler için…

Ne zaman o konular açılsa “Bunlar insanları dinden soğutacaklar” endişesi aklıma üşüştüğü için, muhteşem büyüklükteki Sultanahmet Camii’nde karşıma çıkan cemaat yoğunluğu, dindar insanların o tür tartışmalara kulak vermediğini düşündürdü.

Sultanahmet Camii’nde geçirdiğim bir saat bir yıllık moral yükledi bana.

ΩΩΩΩ

21 YORUMLAR

  1. Fehmi bey sultanahmet caminin imamı ishak kizilarslan ve özel görevli muezzini bu dediginizi 6 7 yıldır yapiyor zaten hem arapça hem ingilizce hem türkçe irad ediyolar siz gittiğinizde baska biri kıldırmış olabilir namazı hutbeyi de başkası okumuş olabilir yoksa dediğim gibi bu yapılıyor zaten

  2. Hutbeyi Türkçe olarak anlayabildiyseniz ne mutlu size. Zira camilerdeki akustik bozukluğu nedeniyle camilerin çoğunda ses yankılanıyor ve anlaşılmıyor. Bu durum müslümanların teknoloji ile ne kadar ilgisiz oldukları yaklaşımını çağrıştırıyor olmasından dolayı üzülüyorum. Önce bu konuda ciddi araştırma yapılmalı sonra özet de olsa yabancı dil konulmalıdır.

  3. Bu sorunun güzel bir çözümü var aslında . Herkeste akıllı telefon mevcut. Eğer FM radyo kanalının belli bir frekansından okunan hutbenin arapça ve ingilizce tercumeleri yayın yapılırsa insanların cep telefonu ve kulaklıkları ile bu hutbeyi dinlemeleri ve anlamarı mümkün olabllir. Benzeri FM yayınları karayollarinda bazı tünellerin icinde uyarıcı mesajlar olarak yapılıyor. Yani sistem nasıl olacak tecrubesi mevcut. Teknolojiden faydalanılarak cözüm üretilebilir.

  4. Biemer
    Ile
    Bir perdeye hutbenin diğer dillerde tercümesi yansitilabilir. Üç dil demek, hutbenin kısaltılmasi veya cemaati biktiracak kadar uzatılması demektir.

  5. Bütün namazları bir başkan kıldırır.
    Hanefilere göre farz namazlar;

    1. Günlük namazlar ocaklarda kılınır ve namazı ocak başkanı kıldırır. Ocak şehirlerde apartmanlar, köylerde mahalleler düzeyinde bir topluluktur. Bu namaza erkek, kadın, çocuk, yaşlı herkes iştirak eder. Günlük namazlardan yalnızca vitr namazı tek başına eda edilir. Ocağın siyasi bir kimliği, tüzel kişiliği yoktur.
    2. Hafatalık namazlar/Cumazı bucaklarda kılınır ve namazı bucak başkanı kıldırır. Bucağın eski adı “nahiyedir”. Nehyin, yasakların ve emirlerin konulduğu en küçük siyasi birimdir. Yargının ve infazın yapıldığı bir birimdir. Bucak başkanı cuma namazı esnasında, hutbeye çıkarak, Hamdele, salvele ve dualarla beraber bucağını ilgilendiren konuları bucak mensuplarına aktarır. “3 cuma üst üste gelmeyen bizden değildir” hadisi gereğince, bunu yapan o bucak başkanını tanımamış olur, başka bucağa taşınması icap eder.

    Köylerde bucak namazı kılnmadığı gibi, ocak messcitlerinde de cuma namazı kılınmaz. Cuma namazı namzgahlarda, genellikle bucak meydanında kılınır. Seferi olanlar, yani misafir olanalr da cumadan muaftır. Zira kendi bucağının başkanı olmayan bir başkanın talimatları onu ilgilendirmemektedir. ….
    Vacip Namazlar
    3. Ramazan Bayramı Namazı
    İl merkezlerinde kılınır, il merkez bucağının, aynı zamanda şlin de başkanı olan kişi tarafından kıldırılır. İl merkezine gitmek zor olduğu için vaciptir, farz değildir.
    4. Kurban bayramı Namazı
    Devlet merkezlerinde kılınır. Başkentin merkez bucağının, aynı zamanda başkentin ve devşetin de başı olan kişi tarafından kıldırılır. Namazdan sonra uzaktan katılanlara ve özellikle gelenlere ikramlar yapılır. Buna kıyasen İl namazından sonra da ikram uygun olur.
    Bugün bütün bu manalr ve müesseselerin fonksiyonları unutulmuştur. Kılınan namazlar birer gelenek, birer ritüelden başka bir şey değildir.

    Konu çok uzundur ve bir yorumda ancak bu kadar açıklanabilir. akevler.org sitesinde daha detaylı bir makalem vardır.

  6. Gerek şehirlerde, gerekse ilçelerde Osmanlı eserlerine değer verilip, restorasyonlarına önem verildiğine şahit oluyorum. Emlak vergileriyle birlikte vatandaştan tahsil edilen Kültür Varlıklarına Katkı Payı adıyla toplanan vergilerin çarçur edilmeyip, amacına uygun olarak tarihi eserlerin onarımında kullanılması bu eserlerin yenilenmesini sağlamaktadır. İzmir’de, Manisa’da eski haline dönüştürülerek yenilenmiş pek çok cami ve mescit bulunmaktadır. Bu camilerdeki huşu hakikaten insanı mutlu etmektedir. Bundan ayrı olarak, Vakıflar Genel Müdürlüğünün de bu konuda faal olduğunu gözlemliyorum.

  7. Mabetler
    Daha üniversite talebesi idim. Batının İslamiyet’i bozmak için Türkçe ibadet tartışması vardı. Ezan Türkçe mi, Arapça mı? Borçka Müftüsü Dersiam Hadi Efendi’ye uğradım. Benim görüşlerimi değiştirmeme neden oldu. Kuran namazda Türkçe okunur görüşü var İslam ulemasında ama ezanın Arapça olmasında ihtilaf var. Ezanın manası önemli değil çan gibi, borazan gibi tüm insanları namaza davettir. Tüm insanları birliğe çağırmadır.
    Türkçe ezan okumak demek İslamiyet’i kavmileştirmek demektir. Sonunda Demokrat Parti ikisini serbest bıraktı ama ertesi gün bir kişi bile bir daha Türkçe ezan okumadı.
    Hutbe üç dilde olamaz. Dünyada kıta merkezleri vardır. İstanbul, Pekin, New York benzeri metropollerde konuşmalar Arapça ve Latince yapılabilir. Uluslararası diller bunlardır. Geri kalan kavimlerde tek dille hutbe okunur. Her bucak kendi diliyle okur. Cuma namazı, bucağın haftalık kongresidir.
    İbadetler artık anlamlarını kaybetmiş halkın üzerine birer yük olmaya başlamıştır. İşsiz, güçsüz insanların turistik arzularını tatmin eden bir merasim. Yine de faydası vardır. Şeriat düzenine dek cuma ve hutbeler üzerinde durmalıyız.

  8. Birinci kısım tamam; katılmamak elde değil. Lakin İlahiyatçı Yazar’ınızın sapkınlık dediği konu; anlayamadık neyin sapkınlık olduğunu. Eğer bu konuların işlenmesine sapkınlık diyorsanız orda problem var. İslamın/Fıkhın bir hükmüne sapkınlık demek çok cüretkar. Gelin bu sapkınlığı mezkur hocaların şöhret sevdasına nisbet edelim de kelime doğru yere gitsin..

  9. Şair ne güzel söylemiş : ” Ey didar-ı hürriyet, esir-i aşkın olduk, gerçi, kurtuldük esaretten ” diyerek.
    Herşey sanki hürriyetle, demokrasi ile halledilecek, sanıyor milletimiz, öğreti bu.
    Oysa asl olan adil hükümdar, dürüst-temiz toplum olmalı.
    Koru, nadir de olsa, nihayet cemiyetin bir mes’elesine parmak basmış. İstekleri ve tesbitleri yerinde.

    Bugün, halkın, esnafın dinlenirken, çayını içiceği dinini öğreneceği mekanlar yok.
    Diyanet bu açığa çare bulmalıdır. Tekke ve zaviyelerin açılması bu ihtiyaca bir çare
    olabileceği gibi, alevi sünni çekişmesini de sonlandırabilir. Lojmanları da var olduğuna
    göre din görevlileri en evvela kendi ilimlerini artırabilmeleri için tam mesai yapmalıdır, ” Elifi görse mertek sanır” cahilliğindeki kişilere görev verilmemelidir.
    Kabul etmek gerekir ki, Cumhuriyet de, Medyası da İSlam Düşmanlığı esasına göre dizayn edilmiştir. Her ne kadar – şimdilerde olduğu gibi – İmanlı aileler, hacı- hocalar Cumhuriyetin kuruluşunda büyük emek vermişler. (Mesela, T.Özal’ın okul arkadaşı merhum Müh. İbrahim Eken Hocanın anlattığına göre, G.M.Kemal
    – mücadele yıllarında – Bulaşıkçızade Hocayı Kayseriye gelip 3 defa ziyaret etmiştir).
    H.Bayram-ı Veli Camiinde kılınan namaz ve yapılan dualarla Birinci TBMM.si açılmıştır. Halkın bizzat seçerek gönderdiği mebuslarla, bu Meclis’in kabul ettiği ” Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ” (İLK ANAYASA) ile Devletin dini, Şekli ” İSLAM ” diye tanımlanmıştir. Fakat, bu Meclis, arka plandaki İngiliz Oyunları ile (İstiklal harbinde yapmış oldukları gibi), kısa sürede tatil edilmiş, yerine TAYİN ile 2. MECLİS dizayn edilmiştir.
    Yapılan İnkilablar meyanında, 1928 yılında ” İSLAM ” kelimesi ile birlikte “devletin dini ” kaldırılmıştır. Bu tarihten itibaren de, cami, tekke-zaviye kıyımı başlamış, hocalar ve dindar halk üzerindeki baskılar, ölüme varana dek sürüp gelmiştir.
    Laikliğin ise, Cumhuriyetle bir alakası YOKTÜR. Nitekim, taa 1937 senesinde T.C.Anayasasına dahil edilmiştir. Esasen, dünya’da, sadece ve sadece, 2 veya 3 devlet ” laik ” likle tanımlanmış bulunmuktadır.
    Diyanet İşleri Teşkilatı ise, 1933’de, devrin İÇ İşleri Bakanı’nın ifadesi ile “dini kontrol ve baskı altına almak ” için kurulmuştur. Nitekim, bu konuda isyan halindeki Cumhuriyet Halk Partisi mebusları Bakan ve Başbakanın bu husutakki açıklamaları üzerine sukuna ermiştir.
    Bu cümleden bir örnek olarak, Sirkeci Gar’ ının hemen bitişiğindeki, Merzifonlu
    Kara Mustafa Paşa Cami daha Yakınlara kadar SAZ VE PAVYON işletmesi olarak kullanılıyordu.
    Gaziantep Maarif kavşağındaki KEYVANBEY Cami bir gecede ansızın yıktırılmış
    ve arsası üzerine inşa edilen bina kısmen MEYHANE olarak kullanılagelmektedir.
    Sınırsız sayıda başkaca emsal mevcuttur.
    Bugün Gümülcine’de ve Balkanların pekçok şehrinde bu şekilde kullanılan
    pekçok cami ve medrese mevcut olup – LOZAN’in eseri midir bilemem – Mütekabileyet
    Esası göz önüne alınmamakta, buna mukabıl Türkiye, AZINLIKLARA ziyadesiyle
    özgürlük tanımaktadır. Rumlar, Ermeniler, Yahudiler Papazlarını rahatlıkla yetiştirip, SEÇEBİLDİKLERİ halde
    Batı Tırakya ve belki Balkalardaki müslüman Türkler bu haktan hala mahkumdur.
    Bizim, Müslümanım, diyen Türk vatandaşları ise, bu GERÇEKLEDRDEN uzak bir ham
    HAYAL içinde yaşamaktadır.
    Türkiyedeki basın ise, taa Osmanlı’dan beri, İslam DÜŞMANLIĞINA pek
    yatkındır. Meşhur gerçek, bir müftünün keçisi çalınsa, müftü keçi çaldı diyecek
    kadar dine karşı hıyanet içindedir., Nerede, dinin, cemiyetin kıyıda-köşede kalmış,
    ekstrem, pek nadir bir konusu var, başlar temcid pilavı gibi onu işlemiye. Abdülhamid
    örneğinde gördüğümüz gibi, ne kadar satılık veya ebleh var içlerinde, bilinmezki.
    Restorasyon yapmakla görevlendirilen Şirketler, bunu yaparken
    Camileri, medreseleri Kuşa çevirmektedir. Şehzadebaşı Camiinde, Süleymaniye
    Camiinde, Gaziantep Alaybey… Camiinde bu yıkımın örnekleri çoktur.
    Tarihi eserler cahil veya hainlerin eline teslim edilmemelidir.

    • “Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet 
      Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten.” Namık Kemal
      Beyiti yanlış yazmışsınız. (:

  10. Bazı gafiller, hutbe gibi bazı şeair-i İslâmiyeyi, Arabîden çıkarıp her milletin lisanıyla söylemeyi, iki sebeb için istihsan ediyorlar:
    Birincisi: “Tâ, siyaset-i hazıra avam-ı müslimîne de o suretle tefhim edilsin.” Halbuki siyaset-i hazıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese-i şeyatîn hükmüne geçmiştir. Halbuki minber, vahy-i İlahînin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese-i siyasiyenin hakkı yoktur ki, o makam-ı âlîye çıkabilsin.
    İkinci sebeb: “Hutbe, bazı suver-i Kur’aniyenin nasihatları anlaşılmak içindir.” Evet eğer millet-i İslâm, İslâmiyetin zaruriyatı ve müsellematı ve malûm olan ahkâmını, ekseriyet itibariyle imtisal edip yerine getirseydi, o vakit nazariyat-ı şer’iye ve mesail-i dakika ve nasayih-i hafiyeyi anlamak için, bildiği lisan ile hutbe okunması ve suver-i Kur’aniyenin -eğer mümkün olsaydı- tercümesi
    {(Haşiye): İ’caza dair olan Yirmibeşinci Söz, Kur’anın hakikî tercümesi mümkün olmadığını göstermiştir.}
    belki müstahsen olurdu. Fakat namaz, zekat, orucun vücubu ve katl, zina ve şarabın haramiyeti gibi malûm olan ahkâm-ı kat’iyye-i İslâmiye mühmel kalıyor. Avam-ı nas, onların vücubunu ve haramiyetini ders almağa muhtaç değiller. Belki teşvik ve ihtar ile o ahkâm-ı kudsiyeyi hatırlatıp, İslâmiyet damarını ve iman hissini tahrik etmekle imtisallerine teşvik ve tezkire ve ihtara muhtaçtırlar. Halbuki bir âmi ne kadar cahil dahi olsa, Kur’an’dan ve hutbe-i Arabiyeden şu meal-i icmaliyeyi anlar ki: “Herkese ve bana malûm olan imanın rükünlerini ve İslâmiyet’in umdelerini hatib ve hâfız ihtar ediyor ve ders veriyor, okuyor” der; kalbinde onlara karşı bir iştiyak hasıl olur. Acaba kâinatta hangi tabirat var ki; arş-ı a’zamdan gelen Kur’an-ı Hakîm’in i’cazkârane, müfehhimane ihtarlarına, tezkirlerine, teşviklerine mukabil gelebilsin?
    Sözler – 483

  11. Fehmi bey ; bir de şu her tarafı kaplamış halatlardan bahsetseniz iyi olacak. Camide kirli paslı zincirlerden , her tarafa yayılmış lamba , elektrik kabloları ve hoporlörlerden camiyi göremiyoruz. Umarız bu restorasyonda gizli ışıklandırma yaparlar da mavi camiyi biz ler de görebiliriz. Bir dahaki gidişiniz de işin bu yönünü de bir gözlemler seniz isabetli olacak.

  12. Güzel bir öneri. Gerçekleşse iyi olur.
    Ben Türkiye’de iken biz hanımlar Cuma ve bayram namazlarına gitmezdik. Müsluman hanımlar içinde sadece Türklerde camiye gitme geleneği yok, diğer milletlerde hanımlar da genelde günlük namazlarını da ,bayram ve cuman namazları gibi camide kıliyorlar.

    Kanadaya ilk gittiğimde Cuma namazlarına gitmeye başladım.Hutbe İngilizce olduğu için bir kelime dahı İngilizce bilmedığımden dolayı hiç anlamiyordum. Anlamayınca gerçekden insan kendisini yarım hissediyor ve rahatsız oluyor.
    Aslında hangi ülke olursa olsun Hutbeyi Önce Arapça turistlik yõrelerde Arapcanın yani sıra İngilizce ve yõre hakkının anadilinden verilirse daha faydalı olur.

    Tabii bu hanımlar için mümkün değil, hutbe anlasanız da mümkun değil, Mubarekler sanki namaz kılmaya değil de sohbet etmeye gelmişız hiç çenelerimiz durmaz. Bir bakmışsınız ki İmam Fatiha suresini bitirmiş, biz imamin namaza başladığını duymadığımızdan dolayı namaza bile başlamamışız.

    Ne yalan sõyleyeyim bu gibi konularda erkekleri kıskanıyorum, ne güzel hepsi sessizce dinliyorlar ve anlıyorlar. Hanımlar birinci rekatın yarısında başliyorlar ikinci rekatta rukuye giderken imamın selam verdiğini duyuyorsunuz. Tabii hanımların çenesi durur durmaz çocuklar koro halinde ağlamaya başladıklarından dolayı İmama uymak için hemen oturup selam vererek bitiriyorsunuz ve sonra da cemaat ile namaz kılma sevabı (bire on) aldik diye seviniyoruz.
    Allah CC hepimize kabul olacak ibadetler nasip eylesin.Amin.

  13. Yerinde, lakin ülkemizde mukim ve yabancı Müslüman misafirleri ilgilendiren bir konu..yok yok, gayet yerinde ve isabetli bir konuyu gündemine almış sayın Koru.

    Koru’nun her gün gündemine aldığı konular, şahsen bende, farklı ve yeni bakış açıları yakalamama neden oluyor ve bu yüzden her gün onu okuyorum.

    Bugünkü konusu da bende şöyle bir bakış açısı yakalamama neden oldu: Baktım, Diyanet İşleri Başkanlığı devasa bir kurum ve bir ordu denecek kadar da çalışanı var. 100 binin üzerinde imam-hatip kadrosu, 10 bin civarında bürokrasi çalışanı ve ülkemizde 100 bini aşkın cami mevcudu…Hakeza Kur’an Kursları.

    Yaşadığım yerden biliyorum, imam-hatipler, sadece vakit namazlarında camilerde bulunuyor, diğer zamanları cami dışında geçiyor. Oysa cami ve Kur’an Kursları onların mesailerini gerçekleştirmeleri gereken bir nevi daireleri gibidir..mesailerini oralarda ifa etmeli ve tamamlamaları gerekir değil mi?

    Sadede geleyim: Kısaca diyorum ki, D.İ.Başkanlığı camileri ve görevlilerini ”tam mesai” çalıştırmalıdır. Her gün bir ayet ve bir hadis-i şerifi yada belli konularda (İslam ahlakı, kul hakkı, faiz, tecavüz, z…, yalancılık, v.b.) konularda, camilerinde ve muhitindeki Müslümanlara dersler vermeli, bilgilendirme faaliyeti yapılmalıdır diye.
    İkincisi: Okullarımızda verilen Din Kültürü ve Ahlak bilgisi derslerinin İslami olan bölümleri camilerde uygulamalı olarak işlenmelidir gibi bir bakış benimkisi.

    Yerli Müslümanlar olarak bu kadarını da hak ediyoruz değil mi?

    Okuyanların aklına ”laik bir ülkede yaşıyoruz” düşüncesi takılmışmıdır acaba?

    • Hasan bey, bizim Anayasada( eğer değişmedi ise) yanlış hatırlamiyorsam
      Devletin Adi veya ismi TC
      “”””””””””‘dini yoktur.
      Yönetim şekli laiklik.
      Din, Vicdan ve kişi hürriyeti vardır ( unuttuğum veya yanlış yazdığım varsa siz düzeltebilirsiniz.)
      Devletin dini yok diye yaziyor. Gerçekten TC devleti dinsiz mi? Bu sorunun cevabı sizin yorumunuzda verilmiş. D İ Başkanlığı.
      Bizde din hüriyeti var mi? Bence yok.
      Gayri müslimlerin din hürriyeti kısmen var kısmen yok. Örnek Ruhban okuluna izin verilmiyor.
      Devlet her konuda vatandaşları arasında ayrım ve haksızlik yapiyor ( bunun AKP ile uzaktan yakından alakası yok) DİB Sünni Müslümanlarlara hizmet veren bir devlet kurumu.
      Madem bu kurumun ismi DİB ise bu kurum diğer inanç ve mezheplere de bütcesinde nufuslarına göre adil bir şekilde fon ayırmalı. Alevi dedeleri ve cem evleri, Hiristiyan ve Yahudi Vatandaşların din adamlari ve mabetlerine de maddi desdek vermesi gerekir.
      Ha vermem derse o zaman onlara haksızlik yapmiş oluyor. Bizlere de afiyetle kul hakkından dolayi haram yedirmiş oluyor.
      Hem Laik(diniyok)hem de ilahiyetleri var?
      Sizin dediğiniz gibi sayin Koru’nun yazıları insanların ufkunu açıyor.
      Sağlıcakla kalın.

      • Nurdan hanım, öncelikle iyi günler.

        Devlet soyut bir varlık, dini olmaz ve olması da gerekmez. Devlet, hukuk ile muamele eder ve bununla da öncelikli olarak adalet ve güvenliği tesis eder. Tebaasının dini ne olursa olsun, onlar, kendilerini güvende hisseder ve genel ahlak kurallarını ve kanunları önemserler. (Kanun koyucu ve Anayasa yapılma şekli, tartışılır…)

        Mesela; Müslümanlar faize bulaşmazlar, bu onlar için hem imani hem de ahlaki bir realitedir. Ekonomik varlıklarını reel ekonomi içerisinde kullanırlar, israf ve gösteriş yapmazlar..v.b.
        Şimdi benim ben diyen her Müslüman faizle ilişkisini kessin..ne olur? Bu ülkede bankalar (sektörel karı en yüksek olan kurumlar) çöker değil mi?

        Hal böyle iken, DİB gerekli bir devlet kurumu mudur?

        (Ben DİB’in çok kıymetli çalışmalarının olduğunu, çok ama çok kıymetli dini kaynak eserleri neşrettiğini de kabul eder ve hakkını veririm)

        Gel gör ki; Türk aile yapımız, cemaatlerimiz, bütün eğitim kurumlarımız, DİB’imiz, dindar idarecilerimiz olduğu halde SOS veriyoruz..asansörde halvet, çocuk nikahları, tacizler, kadına şiddet, kadın cinayetleri, TV’lerde yasak ilişkileri hafızamıza nakşeden! diziler, yolsuzluklar, hırsızlıklar vee Sosyal medyamız ana gündemimiz…Halimize acıyamıyoruz bile.

        • Teşekkürler hasan bey, sizde hayırli akşamlar. Haklısınız tesbitlerinizde abartısız doğrulari yazmışsınız.
          Bizde ehliyetli dindarlara( Müslüman lar ve diğer inançlarda dahil)
          Sistemli olarak yapılan baskılar neden ile bir çok dinle imanla alakası olmayan şarlatanlar türedi ve milleti kandırarak köşeyi döndüler, dönmeyede devam ediyorlar. Bunlar iki yalanla milletin kanını emiyorlar. Modren dilenciler.
          Bu bir gerçeki dilencilik her dönem en iyi kazanç sağlayan meslek çünkü Allah rızası denildiğinde akan sular durur misali. Bugunku yorumcuların yorumlari ve bilgileri bana dilençilkle ilgili
          geçmiş te geçen gerçek bir olayi hatırlattı o olayı Ankarada geçiyor, kahramanlarından birisi
          benim rahmetli abim diğeride arkadaşi. Bunlar görevleri gereği bir günlüğüne dilenci ve simitcilik yapiyorlar o günku kazanacakları parayide ikiye bölüşeceklermiş abim dilenciliği istemiyor ve simitcilik yapiyor. Akşam kazandıklari paraları ortadan bölmek için sayiyorlar abimin kazancı100 lira arkadaşının 3200 lira o zaman bir polis memerunun maaşı 450 liraimiş. Arkadaşı haklı olarak vermiyor çünkü abime kurada dilencilik görevi çıkıyor o gururundan dolay arkadaşına ” ben bu işi beceremem” diyerek kabul etmiyor. Mesleğini bıraktıktan seneler sonra sadece bu anısını bizlere gülerek anlatiyordu. Sahte tarikatlar ve cemaatler millete dinin gerçeklerini değil şirk ve dinin red ettiklerini lanse ederek köşeyi dönüyorlar.
          Aslında yazarımız bu konularda arada bir yazarsa çok faydalı olur.
          Allaha emanet olunuz.

  14. Çok önemli bir konuya değinmişsiniz.çok doğru.ilave bir Önerim var.bu camilerimize (sizin yazdıklarınıza yeni Camii,nuriosmaniye ve Beyazıt ta eklenmelidir)yabancı dillerde basit ama kaliteli dinimizi ve medeniyetimizi anlatan broşürler koysak ve her ziyaret eden turiste verilmesini sağlasak çok iyi olur.sizin önerinizde başka lisanları konuşan Müslüman kardeşlerimizin ibadetlerini daha bilinçli yapmasını sağlıyoruz.benim Önerim ise tarihi ve estetik değerlerinden ötürü milyonlarca insanın ziyaret ettiği bu camiilerden bu insanlara ulaşmak ve dinimi doğru anlatmak.böyle bir çalışma kiminin önyargılarını kıracak kimini düşündürecek ve araştırmaya okumaya sevkedecektir.

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here