Eski günlerde basının bir tepkisiyle olayların seyri değişebiliyordu.. Özlemişim..

21

Epey zaman oluyor…

1990’lı yılların başları…

Değişik gazetelerden üç yazar, Bilkent Üniversitesi’ndeki bir kulübün düzenlediği panelde konuşmacıyız…

Ne konuşacağız? Elbette içinde yer aldığımız gazeteleri; basını…

Özel televizyonlar furyası başlamamış olmalı; meslek alanımızın adı ‘medya’ olarak henüz değişmemiş…

Katılımcılardan biri, basındaki keskin ve yaralayıcı dili eleştirirken.. sözü bana getirip.. “Neden onun gibi biri de Cumhuriyet gazetesinde yazamasın?” diye sormuştu.

Ben ses çıkarmadım. Söz sırası Cumhuriyet yazarı olan üçüncü meslektaşa geldiğinde, o, lâfını hiç eğip bükmeden, farklı görüşlerdeki insanları yazı kadrosunda bulunduran gazeteler fikrine şiddetle karşı çıktı.

O meslektaş sağ ve gazetesi üzerinde o günkü gibi etkili olsaydı.. bugün Cumhuriyet kadrosunda yer alan bazı yazarlara bu imkânın tanınmasını hoş görmezdi.

Hoş görmeyenler bugün de var.

Örnek ortada

Kendi görüşümü açıklayayım:

Elbette ak-kara keskinliğinde ve hiç bir surette zaten yan yana gelemeyecek insanları aynı gazetenin sayfasında yazdırmanın bir âlemi yoktur; ancak temel bazı konularda buluşabilecek farklı görüşten insanlar neden sütun arkadaşlığı yapamasınlar?

Nitekim, 28 Şubat günlerinde, Yeni Şafak gazetesi, bu anlayışla demokrasi ve insan hakları çizgisinde buluşan beş-benzemez görüntülü yazarları bünyesine kattı ve başarılı bir örnek ortaya koydu.

Nazlı Ilıcak’la başladı açılım.. Mehmet Barlas.. Cengiz Çandar.. Kürşat Bumin.. Alper Görmüş.. ve Ali Bayramoğlu.. benim ve Ahmet Taşgetiren’in de içinde yer aldığı yazarlarla aynı gazetenin sayfalarında buluşabildi.

Bunu sağlayan başta gazetenin patronları (Albayrak Ailesi) ve yayın yönetmeni Selahattin Sadıkoğlu’ydu; ancak gazetenin patronlarını sürekli teşvik eden bir kişi daha vardı: Tayyip Erdoğan

Oldu, olabildi ve okurlar da, başlarda şaşırsalar bile, sonraları bu cephe genişliğini müthiş benimsedi.

Küçük tirajlı ve takımlara girmeyen bir gazete.. o sayede.. sözü edilir ve iyi satar bir gazete haline gelebildi.

İsimlerini andıklarım.. bizim gazete onlara “Gel” dediğinde.. başka gazetelerde kendilerine yer verilmeyen meslektaşlardı…

“Asker istemiyor” denildiği için patronların gadrine uğramış yazarlar…

Unutmayın: Bazılarının ‘ana-akım’ dedikleri herkese hitap eden bir gazeteden söz etmiyorum; kimliği açık, belli bir kesime hitap eden bir gazeteden ve o kesimle pek çok noktada fikirleri uyuşmayan yazarlardan söz ediyorum.

Ana-akım gazeteler bunu çok daha kolay yapabilir…

Her gazetenin, okurlarına cazip gelen –cazip geldiği için aldıkları ve almaya devam ettikleri– bir çizgisi olması beklenir. Hemen her gazetenin, mesleğin özelliği icabı, siyasete karşı sakin –hatta müstağni– bir duruşu ve bir miktar eleştirel tavrı olması da gerekir.

Öyle duran ve davranan bir gazetede buluşmuştuk: Demokrasi ve insan hakları çizgisinde destekleniyordu bir parti, ancak o çizgiden kırılma teşkil edeceğine inanılan konularda eleştiri hakkımızı elimizde bulunduruyorduk.

Bazılarımız az, bazılarımız daha çok kullanıyorduk o hakkı, ama kullanıyorduk…

Askerin hâkim olduğu bir döneme meydan okuyan gazetecilerdik, ‘andıç’ belgelerini korkmadan yayınlamıştık; sivillerin iktidarı karşısında eğilip bükülecek değildik ya?

Gerçek gazetecilik ve partizan gazetecilik farkı…

Sakin ve müstağni tavır ile yerinde eleştiri.. iktidara gelmesine fikren katkıda bulunduğumuz siyasi hareketin de işine yarıyordu. Pek çok sıcak konuda yanlışlığa düşebilecekken…

Bu arada, mesleki açıdan ‘zaaf’ olarak gördüğümüzde, ya da kalemlerinin demokrasiden başka yönlere doğru evrildiğini fark ettiğimizde, başka yazarlarla çataçat mücadeleyi de elden bırakmıyorduk.

Türk basınının, gerçek anlamda ‘gazetecilik’ yapılan bir döneminden söz ediyorum.

Açın, o dönemin gazetelerine bakın, bunu göreceksiniz.

Herkesin, her fikrin ve eğilimin serpilip gürbüzleştiği bir atmosferin oluştuğu bir dönemdi ve basının bütün renkleri bunun yararını fazlasıyla gördü.

Zaten o sayededir ki, AK Parti iktidarının kendine güvendiği, basındaki çok-renklilik ve çok-seslilikten de yararlandığı ilk iktidarında, Devlet Bakanlığı koltuğunda oturan Prof. Beşir Atalay, büyük bir gayretle, tarihimizin ‘en özgürlükçü’ olduğu kesin ‘Basın Yasası’nın çıkmasını sağladı.

Gazeteciler cemiyetleri, Basın Konseyi ve tek tek sorumlu bireyleriyle yüz yüze görüşerek, ve ‘Medya Zirvesi’ne her eğilimin katılmasını sağlayarak…

Meclis’e sunmadan önce, meslek kuruluşlarının “Hata veya eksik var mı?” diye yasayı incelemesini de sağlamıştı Bakan Atalay

Cezaevinde tek bir gazeteci de yoktu.

Medyada en büyük payın sahibi bir patronla görüşürken, gazetesinin editoryal bağımsızlığını korumasına söz geldiğinde, “Bütün yazarlarının benimle hemfikir olduğu bir gazeteyi en başta ben okumam” demiştim.

Okurlar için büyük çiledir tek-seslilik…


Bu yazı neden yazıldı?

Şundan: Hürriyet gazetesinde çıkan bir haber ve veriliş tarzı politikacılardan müthiş tepki aldı, ardından iş Cumhuriyet Başsavcılığı’nın soruşturma açmasına kadar vardı.

Benzetildiği “Genç subaylar tedirgin” haberi gerçekten ‘cuntasal’ bir faaliyetin manşetleşmesiydi ve ona bizlerin gazete sayfalarından tepkimiz.. evet bu kadarı.. sonuç almak için yetmişti.

Politikacılara ve savcılara gerek kalmadan…

O eski günleri özlemiş olmalıyım.

ΩΩΩΩ

21 YORUMLAR

  1. Operasyonel gazetecilik ile kamu hizmeti olan gazeteciliği birbirine karıştırmamak lazım. İlgili gazetenin bu konuda sicili kabarık. (Gayri meşru siyasal veya ekonomik hedefleri olan) Her operasyonlarından sonra, kendilerinin masum gazetecilik faaliyetleri içinde olduklarını göstermeye çalışmalarına artık kimse inanmıyor. Editoryal hata yaptığını söyleyip yalnızca özür dileyerek cezadan yırtmaları yeterli olmamalı. Gerçek basın özgürlüğünü temsil edenler bu tarz gazete ve gazeteciler yüzünden zarar görüyor. Sağduyulu olduğunu bildiğimiz gazeteci büyüklerimizin, hepimizin içinde bulunduğu geminin altını oymaya çalışan bu kişileri, mesleki dayanışma ve basın özgürlüğü adı altında savunmaması gerektiğini düşünüyorum.

  2. Karargah rahatsız değil, millet rahatsız. “Mesele ağaç değil”, halkın önemli bir kesimi (%50), “çoğunluk bende ne istersem yaparım yönetimi”nden rahatsız. Demokrasi bu değil, demokrasi sadece çoğunluğun idare etmesi değil. Yönetime gelenler uygulamalarında çoğulcu olmak ve milletin tamamını kapsayıcı olmak zorundalar. Toplumsal barışı başka türlü sağlayamazlar. Fakat iktidarın böyle bir derdi yok. Tam tersine iktidara oy vermeyenler sürekli düşmanlaştırılıyor ve dışlanıyorlar. Siyasiler bayramlarda bile birbirlerinin yüzüne bakmıyor, konuşmuyor, tartışmıyorlar. Sadece mecliste kol bacak ısırarak kavga ediyorlar her fırsatta. İnsani olmayan bu durum aynen topluma da yansıyor. Bu halka karşı yapılmış en büyük kötülük. Bir toplum olamamamızın ve cemaatler halinde yaşamamızın da sebebi bu. Bireyler güçlü değil, bireyleri koruyacak hukuk yok, adalet yok, sistem yok. O yüzden toplum cemaatlere teslim olmuş. Bunun nasıl bir felaket olduğunu 15 Temmuz’da gördük. Ve maalesef değişen bir şey yok. Diğer cemaatler/gruplar aynen iktidarlarını sürdürüyorlar.

    Ne eğitim sistemi, ne siyasi sistem toplumun bütünlüğünü koruyucu önlemler almıyor. Bu son derece tehlikeli bir durum, ve ülkenin birliği ve bütünlüğüne karşı yakın ve açık bir tehdit. Darbe gibi bir felaket sonrası bile, Yenikapı ruhu diye bir birlik görüntüsü çok zor verildi. Ve kısa sürede de dağıldı. Bunun sonu ne olur diye kimse düşünmüyor, önlem almıyor.

    Önlem alınmadığı gibi, tam tersine durumu daha da zorlaştıracak bir tek adam rejimi ve “kuvvetler birliği” getirilmeye çalışılıyor. Bu yeni rejimde artık CHP’nin asla iktidara ortak olamayacağı müjdeleniyor. Bu durumda CHP’lilere nasıl bir seçenek ve gelecek öneriyorsunuz? Siz bu ülkede asla iktidara ortak olamayacaksınız, biz istediğimizi yapacağız, beğenmiyorsanız başka yere gidin mi diyorsunuz? Bunun sonu hayr değil. O yüzden önerilen sisteme aklı başında tüm yurttaşların, bu milletin gerçekten bir toplum olmasını arzu edenlerin #HAYIR demesi ve direnmesi gerek.

    Yeni rejimin (fiili durum) belirtileri maalesef hiç iyi değil. Hürriyet manşet atmış. Evet halt etmiş. Evet yanlış yapmış. Fakat siyasilerin verdiği mesajlar da bir o kadar ve belki de daha vahim. Gereğine bakılacak deniyor. Eğer burası bir hukuk devleti ise, kanunlar belli. Kanunların gereğini yerine getirecek bağımsız yargı var (mı?). Bu durumda yürütmenin yapacağı tek şey, suç duyurusunda bulunduk demek olmalıdır, şayet suç olduğuna inanılıyorsa. Yürütme yargının yerine geçip ceza veremez, yargıyı da yürütemez. Ancak bu ayrımı bile kimse anlamıyor burada. Nasıl bir demokrasi bu gerçekten anlamak zor. Kuvvetler ayrılığı diye birşeyi kimse anlamıyor. Bunun neden gerekli olduğunu da düşünmüyor. Yargı şayet iktidarın güdümünde ise, devlet karşısında vatandaşın güvencesi nedir? Nereye başvuracak?

    Kaldı ki medya sonuna kadar özgür olmalıdır, yalan haber yapsa bile. Bir kere kısıtlamaya başladıktan sonra devlet/iktidar bir bahane bulur ve sesini kısar medyanın. Kısılan medyanın değil, milletin sesidir. O yüzden medya özgürlüğünden hiçbir şekilde taviz verilmemelidir. Demokrasinin tek garantisi budur. Trump da aynı yoldan gidiyor ve gizli kaynağa dayalı haberleri kabul etmeyeceğini, gereğini yapacaklarını söylüyor. Amerika’da anayasa garantisi var. Bizde medyanın maalesef hiçbir garantisi yok. O yüzden gazeteciler hapiste, aykırı yayın yapan medya kalmadı neredeyse. Bundan memnun olmamamız lazım. Sesi kısılmış bir medya, toplum ve ülke olmak istemiyoruz kesinlikle.

    Sonuç olarak, iktidar bu yeni sistemde CHP’lilere, HDP’lilere, iktidarda olmayanlara, yada iktidara yamanmayanlara nasıl bir gelecek, nasıl bir toplum öneriyor? Sığıntı? O zaman #HAYIR.

  3. (Kukla olanlar hariç) Gazeteciler, yazarlar diğer adi ile medya mensupları ile uğraşanlar her zaman kendilerini küçültür uğraştıklarını büyütürler ve hiç bir zaman’da bu gerçeği göremezler (veya görmek o an için işlerine gelmez). Bu gerçekler dünyanın her yerinde değişmez doğrulardan biridir.
    Doğrular 9 köyden de kovulsa zindanlarada atılsa er geç zafer ve başarıyı güçlü olanlar değil doğru olanlar göğüsler.

  4. Ben Hürriyet’in haberini masum bulmuyorum ama elbetteki basın özgürlüğü çerçevesinde değerlendiriyorum. Bence bu referandumda “mağduriyet” ihtiyacını karşılamak üzere ısmarlama bir manşet. Gerçekten muhalif ve hükümeti hedef alan böyle bir haber yapsalar şimdi hepsi gözaltında olurdu diye düşünüyorum.
    Medya özgürlüğü konusunda Fehmi Beye aynıyla katılıyorum. Elbette bu baskı ve sindirme bitecek ama buna alkış tutanları nasıl affederiz onu bilemiyorum.

  5. Yazının içeriğinden ziyade „karargah rahatsız“ başlığı tartışılıyor. Çünkü yazıda üzerinde fazla durulacak bir şey yok. Kendine güvenen bir iktidar böyle bir tepki vermez. Referandumu etkileyecek korkusu var galiba.

    Almanya bugün dün tutuklanan gazeteci Deniz Yücel’i konuşuyor. Türk Alman ilişkilerinde gerginlik dahada yükseliyor. Haberlerde doğrudan Erdoğan suçlanıyor. Deniz Yücel’in hapse konulması ilişkilerde bir dönüm noktası olabilir.

  6. Medyanin degisik gorusleri savunmasi, onlari desteklemesi normal, olmasi gereken. Is ki bu tum goruslere acik bir yol olsun ve devlet kendine yakin medyayi kollamasin, en azindan asiri bicimde.

    “Karargah Rahatsiz” haberine gelince, bence bu bir tuzak. AKP “askerde turban” uygulamasini yururluge sokarak CHP’yi tahrik etmek istiyor, referandum surecinde eski basmakalip cizgisine donsun diye. Hurriyet ya bu ise bilerek ortak ya da tuzaga dustu. Umarim CHP bu ise atlamaz. En iyisi sessiz kalmasi.

    Ben buna benzer “laik/laikci” kesimleri tahrik etmeye yonelik baska gelismeler olmasini olasi goruyorum.

  7. Fehmi Bey’in “Genç Subaylar Rahatsız”, ya da “Karargah Rahatsız” benzeri manşetlere basın mensupları olarak karşı çıkarız, olur biter şeklindeki görüşüne katılmıyorum.Şöyle ki:

    Türkiye’de askerleri darbe yapmaya hep basın teşvik etmiştir. Yani darbeleri basın yaptırmıştır. Askerlerin aklına darbeyi koyan basındır. Bana göre basının darbelerdeki suçu,fiilen darbe yapan askerlerinkinden biraz daha fazladır. Basının, teşvik, tahrik ve yol açıcılığı olmasa asker darbe yapamazdı.

    Devlet malına zarar verdiği tespit edilen bir vatandaş yerine göre hapisle cezalandırılır. Darbeler olmasaydı Bugün Türkiye olduğundan bir kaç misli daha büyük olurdu. Yani darbelerin ve dolayısı ile darbe teşvikçisi medyanın ülkemize verdiği zarar, hesaba kitaba sığmayacak kadar devasa bir zarardır. Bünyemizde açtığı manevi yaralar da çok derindir.

    Sonuç:Darbe ve darbe tahrikçiliği en büyük suçlardandır.Diğer basın mensuplarının karşı çıkması ile geçiştirilecek basitlikte değildir. Burada basının değil, darbeci basının memlekete verdiği zarardan bahsettim. Normal basın görevini yapan, habercilik yapan, gördüğü yanlışları eleştiren bir basının lüzumunu, faydasını, olmazsa olmazlığını söylemeye bile gerek yoktur.

    • Ben tersini düşünüyorum. Basın çağrılmış ve basın yoluyla hükümete baskı yapılmıştır. Geçmişte yani; genç subaylar rahatsız derken.

  8. fehmi bey haberi yorumlamayı tercih etmeyip basına yapılan bazı davranışları eleştirmeyi tercih etmiş. takdiri fehmi koru tabii. belki part 2 olabilir. belki bir arkası yarın …
    insanların espri anlayışları farklı olduğu gibi haberden anladıkları da farklı oluyor. bazen zemin de buna müsait oluyor. yani çeşitli anlamalar için açık kapı bırakıyor. bu haber de öyle biraz.
    bir kısım referandum öncesi akp ye mağduriyet sağlanıyor şeklinde anlamış.
    bir kısım ordunun orduya yapılan eleştirilerden rahatsız olduğu şeklinde anlamış. chp yakın geçmişte ordu -iktidar ilişkisini fazla yakın bulup eleştiriyordu, haberin buna atıf olduğu izlenimi edinenler olmuş. iktidar ordu çekişmesine alışık ülkemizde tersi durumlar bazı çevrelerde rahatsızlık yaratabiliyor doğal olarak…bir de haberin son olarak orduda da başörtüsünün serbest bırakılmasının ardında hemen yapılması manidar olabilir mi…demokrasi hak ve özgürlük çığlıkları iş herkesin özgürlüğüne gelince soluğu anayasa mahkemesinde alıyor, benim gibi düşünenler ve yaşayanlar ve giyinenler için hak ve özgürlük kararı çıkması umuduyla…
    bir kısım da yine basının iktidara ayar vermeye çalıştığı şeklinde anlamış.
    bence bütün anlamalar olasıdır. kabul de edilebilir. ama sonuçta bu haber manşeti itibarıyla sorunludur. bir kaç ay önce hain ve kanlı bir darbe girişimine maruz kalmış bir ülkede asker üzerinden yapılan her habere dikkat etmek milleti rahatsız edecek, gerecek manşetlerden, manipüle edecek haberlerden imtina edilmesi gerekir. buna hepimizin kendi faydamız adına dikkat etmesi gerekir. fehmi bey pek üzerinde durmamış güzel anılarla yetinmeyi tercih etmiş ama geçmişte basının iktidarlar üzerinde oynadığı karanlık oyunlara fazlasıyla sık rastladık. fazlasıyla kara haberler okuduk. bazılarının anladığı gibi yine iktidara ayar verilmesi ordu içinde ve dışında bazı çevrelerin harekete geçirilmesi yönünde bir durum varsa soruşturma olması durumun aydınlatılması geçmiş tecrübelerimiz ışığında neden yanlış olsun….bir de işin içinde iktidarı ben kurar ben yıkarım diyen bir patron varsa…

  9. Eski günleri herkes özlüyordur..eski günleri düşünürken aklıma takılanlar var..eski diye adlandırdığımız günlerde var olan kişiler bu gün de var.hemde daha güçlü konumlarda. ..o zaman değişen ne.?iki durum arasındaki fark ne?bir dönem hak hukuk adaleti savunanlar nasıl bu gün böyle davranabiliyor.nasıl haklı haksız tüm gerekçeleri haksizlikla hukuksuzlukla tesis etmeye çalışıyor..isimleri bilmesek tanimasak tüm bunları yapanlar farklı kişiler dir derdik.insanı anlamak güç. Ayet le sabit insan oğlu hem cahil hem zalim dir ….

  10. 28 Şubatın arefesinde hande fıratın böyle tepki alacak bir haberi yapması veya yaptırılması manidar deyilmi?

    Bilhassa bu haberin hande fırata yaptırılması.

    Hande fırat. 15 Temmuz hainliğinin akşamı s CB nımızla ilk bağlantıyı kuran gazeteciydi aceba o bağlantıyı kurduğu için hande fırat a cezamı vermek istediler?

    S Koru yazınızın başlığını okuyunca biran irkildim hele o günleri (özledim) kelimeniz .

    Bir başka garip olan yazınızda hürrüyetin manşetini eleştirel bir kelime bulamadığım ve sizin adınıza üzüldüm.

    Demekki bazı gazetecilerde halen basının 2 inci kuvvet olmasının özlemi içinde olanlar var inşallah siz aynı fikirde deyilsinizdir..

  11. O günkü “Genç subaylar rahatsız” manşeti ile bugünkü “Karargah rahatsız” manşetinin arasında dağlar kadar fark olduğu bir gerçek.
    Bugün basının üzerine karabasan gibi çökmüş bir korku iklimi olduğunu kim inkar edebilir.

  12. Karargahın rahatsız olduğu yok. Tsk yıpratılmaya çalışılıyor, sanki yeterince yıpranmamış.

    Türkiyede aynı anda 10 tane köprü yapamazsın neden oaran yetmez. 10 tane avrasya tünelimde yapamazsın çünkü bütçe el vermez. Ama devletin temel haklarda yaptığı iyileştirmelerin nir maliyeti yoktur. Yakın zamanda avukatla sivil çalışan polis memurlarına başörtüsü serbestisi tanınmıştı. Geçen hafta ise tsk mensuplarına bu hak tanındı. Tanınması başarı değil tanınmadığı düzenin oluşu başarısızlık.

    Benim anlamadığım bu baş örtüsü meselesinin neden taksit taksit çözülmeye çalışıldığı. Bunun maliyeti mi var ki karşılayamıyoruz. Eskiden askeri vesayet bürokratik vesayet yargı vesayeti binbirtürlü vesayetten korkardık. Sahi korkmamız gerekir miydi bilemiyorum. 15 temmuzda canını hiçe sayan aziz yurttaşlarımız öncesinde temel haklarını elde edemezken, inandığı gibi yaşayamazken neden sesini çıkaramazdı neden vesayet kurumlarına karşı çıkmazdı. Güçlü mü değildi, korkuyormuydu, yada duyarsuz mıydı

    Bana en makul nedeen korkuydu. Peki korku duvarını nasıl aştık. AKP sayesinde mi. Eve t katkısı var ama sadece ona bağlamak tüm aklı hür fikri hür düşün insanlarına demokrasiye inanmış bürokratlara, STK lara, medyaya haksızlık olur. Evet demokratikleştik ve bunları Ab uyum süreci sayesinde başardık. Bu hedefin bizi ileriye götüreceğine inanan herkesle birlikte başardık.

    Korku duvarının yıkılmasını sağlayan birçok ses şuan yeni oluşturulan başka bir korku duvarına esir edildiğine şahit oluyoruz. Rotamızdan çıktık. Şimdi bu savrulmayı referandumla taçlandırmak istiyoruz.

  13. Gazetenin (medyanın) belli fikri yönü olmalı, fakat, fikre de açık olmalı, hayırhah olmalı. Ayrıca, başka fikirdeki okunan yazarlara yer vermesi ile o yazarın fikri çerçevesinde oluşan okuyucu kitlesine zaman zaman kendi fikriyatını okutturmak fırsatı doğmuş olur, böylece. “bileşik kaplar” kaidesi gereği birliğin ve tahammülün gelişmesine de zemin hazırlar, böyle bir metod. Bu gibiier, fikri olan ve fikrine güvenen böyle bir kaynaşmadan ! çekinmez. Nitekim, her ne (zulüm) yapsalar da “Milli görüş” kendinden emin adımlarla varlığını sürdürüyor. fakat Medya hadisesine gelince, bu tavrını değiştiriyor. Vaktiyle Erbakan Hocaya sunulan bu nevi bir teklif pek itibar görmedi, geçiştirildi. Ama o devirlerde, Türkiye Gazetesi ve bilhassa Zaman Gazetesi bu görüşü benimsiyerek, hem traj artırdı, hem de fikri planda genişleme sağladı. s “Dinde zorlama yoktur” emri, inanç planında olup; ama amel planında değil”. Derneğe üye oldun mu onun Tüzüğüne uymak zorundasın. “Barika-i hakikat, müsaademi efkardan doğar.” . “Türk basınının en şerefsiz başlıklarından biri “karargah rahatsız” gibi, uluorta, sahibsiz ve şahsiyetsiz olarak atılan “başlık” lardır. Varsa böyle bir durum , iddia sahibleri, silahların gölgesinde de olsa, açikça ortaya çıkıp, mert bir şekilde gerekçeleriyle açıklamalıdır. Nitekim, allame Erbakan hocaya yapilan kalleşlik ve kancıklık , neticede, memleketi halden hale getirmiştir. Çok kişi “ah”ını el’an çekmektedir. Memleketin huzura kavuşmasi için şurası çok iyi bilinmeli ki, bir Müslüman da bir komünist ve islama nazaran hayasız bir batıcı ve vahşi bir batılı kadar fikir ve eylem hürriyetine ve eğitimine sahip olmalıdır. Gayrimeşru her türlü yalan-dolan, karşılık cezayı hemen bulmalıdır. Müslümanlar ve İslam karşıtları YÜCE İSLAM’ın yarım metre bez (baş örtüsü) nden ibaret olduğunu sanmamalıdır. Baş örtüsünün ALTINDA gizlediği, haya, namus, edep, nezahet, kibarlık, şefkat, dürüstlük, hakka ve hukuka, aileye riayet bulunduğunu bellemeli ve okullarda da bu, hakiki İslam öğretilmelidir. Çünkü, İslam cehalet değil Medeniyet dinidir. İlk başşehrinin adı da MEDİNE’dir. Şu husus da unutulmamalıdır ki, dünya ” bir ÖMÜR Allah için çalıştım diyerek (sanarak), NEFSE hizmet eden… ” insanlarla dolup taşmıştır ve bilinmelidir ki, İSLAM, NAKLE dayanan, İLİM; HUKUK ve akıl dinidir ve ” Allah’a kulluk, mahlukuna şefkat” tan ibaret, bir KURALLAR MANZUMESİdir.

  14. Çok güzel bir yazı dün nerdeydik bugün neredeyiz. Çayırda kuzular otlarken kurtlar ağıla dadanmış derler.Döşenen kaldırım taşları bugünün duble yolları.Basacak kağıt bulamazken fabrikalara,başı dik ve açıkken başı önünde gezmek bu olsa gerek.Bir çok eksik ve soru işaretiyle beraber bugüne ışık tutmuş teşekkürler

  15. Çoksesli medya ve özgür tartışma ortamı hepimizin özlemi olmalı.
    Gazete manşetlerine gelince;her ne amaçla olursa olsun tetikçi ve tekçi medya olmamalı.
    Maruz kaldığımız muamelelerin benzerlerini başkalarına yaşatmamalıyız.
    Hele aşağılama,hor görme ve benzeri yollara asla tevessül etmemeliyiz.
    Davranışlarımız ve söylemlerimiz peygamber’i tebliğe uygun olmalı.
    Ele geçirme mantığını bırakıp fetih mantığına dönmeliğiz ki yönümüz hakka dönük olsun.

  16. MEDYAMIZ…
    MAALESEF BÖYLE…
    FEHMİ DURUMU ÖZETLEMİŞ…
    HEM DE ÇOK İYİ ÖZETLEMİŞ; ANLAYANA…
    MEDYA konusunda yazacak o kadar çok şey/ler var ki…
    Zaman zaman bazı şey/ler yazılıyor ama hep “EKSİK” yazılıyor…
    Bu eksiklikleri minik bir yorum olarak yazamam ama “anlattıklarım” var…
    MESELENİN MERAKLISI OLANLARA TAVSİYE EDERİM:
    (Bir gün olması gereken gerçek medyaya kavuşmamız dua ve dileklerimle birlikte…)
    http://www.tv5.com.tr/medyamizin-bugunku-durumu—mustafa-gecer-resat-nuri-erol-_pri672.html

YORUM YAP