Gazetecilik ve siyaset tek-sesi kaldırmaz sanıyordum.. Fena halde yanılmışım…

51
Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde (DGM) yargılanıyorum.. O gün Mehmet Barlas’tan Neşe Düzel’e kadar çok sayıda meslektaş dayanışma için mahkemedeydi..

Dün bir sahil kasabasında yakınlarımla sohbeti koyulaştırmışken yanımıza gelen yaşlıca biri, ‘‘Biz sizi Milli Gazete günlerinizden tanırız’’ açılış cümlesiyle kendisini tanıttı. Uzun yıllardır Avrupa’daymış; Milli Görüşçü imiş… Buna ne kadar memnun olduğumu bilemezsiniz…

Onun kast ettiği üç aylık Milli Gazete yayın yönetmenliğim. Oysa ben, ilk çıktığı günlerden o okurun kast ettiği döneme kadar, hem kendi adımla hem ‘Fehmi Muzafferoğlu’ müstearıyla, Milli Gazete’ye sürekli katkıda bulundum.

Arada, Milli Gazete’nin entelektüel kardeşi Yeni Devir’de de yine kendi ismim veya ‘A. Akıncı’ müstearıyla dünyanın dört bir tarafından yazı ve dizilerle göründüm.

Neler gördüm, neler yaşadım?

Gazeteci sıfatımla tanındığım uzun yılların -son 1,5 yılını hariç tutarsam- neredeyse bütününü ‘sağ’ ya da ‘muhafazakar’ denilebilecek kitleye hitap eden gazetelerde geçirdim.

Bilinenin ve söylentilerin aksine, merkezde bilinen gazetelerden ‘‘Gel bizde yaz’’ tekliflerine, kendime özel sebeplerle sürekli olumsuz cevap verdim.

Şunun da bilinmesinde yarar var: Bir keresinde, bir büyük medya grubunun patronu, ‘‘Bize gel, istersen ana gazetede yaz, istersen ikincil gazeteyi yönet’’ teklifinde bulunmuştu. İşsiz olduğum sırada gelen bu teklife ‘‘Evet’’ demek yerine, yine kendimi yakın bulduğum bir gazeteyi tercih ettim. Teklifin sahibi medya patronunun bu yüzden bana gönül koyduğunu biliyorum.

Peki neden son 1,5 yıl farklı bir tercih?

Gazeteciliğe başladığım yıllarda ‘muhafazakar’ sıfatını hak eden bir-iki gazete vardı, sonraları gazete sayısı artsa da belli düzeyin üstünde ‘gazeteci’ ve ‘yazar’ sayısı mahduttu; oysa AK Partili yıllarda bu durum da değişti. Kendimi daha serbest hissettim ve Habertürk’ten gelen teklifi kabul ettim.

Kendime özel sebep’ saydıklarım arasında birinci sırada bu var.

Neden bu giriş?

Siyaset ve gazetecilik, benzediğimizi varsaymamız gereken ülkelerden hayli farklı olarak, bizde, birbirine çok yakın seyreden iki uğraş alanıdır. Ben kendimi hep ‘siyaseti gözlemeyi ve anlamaya çalışıp tahlil etmeyi seven biri’ olarak gördüm ve bulunduğum her yerde öyle de davrandım. Kendimi yakın bildiğim, oyumu verdiğim partiler dışındaki siyasi akımları da ilgi alanım dışında görmedim. Onlardan gelen toplantı ve gezi davetlerine katıldım, düzenledikleri sempozyumlarda sunumlarda da bulundum.

Kendi çizgim dışında görüşlere sahip gazetecilere ‘rakip’ gözüyle baktım; ama ‘yok edilmeleri gereken’ değil, ‘ikna edilmeleri gereken’ birer rakip gözüyle…

Eleştirel medya yazılarım çoktur.

Medya düzeni içerisinde kabul edildiğim için, gazetelerde, dergilerde, -sonraları özel televizyonlar çıktığında onlarda- neler yaşandığı kolayca kulağıma gelir, henüz bu alana yoğunlaşan internet sitelerinin bulunmadığı yıllarda, onları ‘Kulis’  okurlarla paylaşırdım.

Pek çok meslektaş kendi gazetesi veya kanalında olan bitenleri ilk benim sütunlarımdan öğrenmiştir.

Artık öyle bir durum söz konusu değil. Kendimi gönüllü sürgüne çektim ve gözümle kulağımı daha verimli işlerde kullanıyorum. Meslek dünyasında neler yaşandığını ve nelere hazır hale gelinmesi gerektiğini ara sıra gözüme çarpan haber ve yazılardan öğreniyorum. Hiçbir özel haber kaynağım yok.

İyi ki yok.

Aksi halde hala yazmaya devam etmekte zorlanabilirdim.

Medya da siyaset de farklı zeminde bugün

Tek seslilik, yalnızca bir görüşün söylenebildiği, farklılıkların yok edilmeye çalışıldığı bir anlayış bana ters gelir. Bir gazete patronundan ‘‘Farklıyız diye üzerimize geliyorlar’’ yakınmasını duyduğumda, kendisine ‘‘Öyle şey olur mu, şikayet ettiğiniz çizgi çoğulcu bir medya düzeninin varlığı sayesinde iktidara yükseldi, bugüne kadar da aynı çizgisini korudu, öyle bir yanlışlığa düşeceklerini sanmam’’ dedikten sonra şunu da söylemiştim: ‘‘Herkesin benim gibi yazdığı, benim seveceğim haberlerden başkasına yer verilmeyen bir medya düzenine isyan bayrağını ilk ben açarım.’’

Gazeteci’ sıfatını taşıyan hiçbir bireyin başka sesleri bastırmak, kısmak, yok etmek diye bir düşüncesi olabileceğini, ‘‘Bu adamlara neden yazdırılıyor, kovun bunları’’ veya ‘‘Ey medya patronu, nasıl oluyor da sen şu kişilerin ekranına çıkıp görüş açıklamasına müsamaha ediyorsun?’’ takazında bulunabileceğini aklımın ucundan bile geçirmedim.

Yanıldığımı itiraf ediyorum.

Henüz daha patronu değişmemişken bir haber kanalından ‘‘Müsaitseniz sizi bu akşam programa bekliyoruz’’ daveti aldığımda, davet sahibi genç kadına, ‘‘Ben hazırım da, siz beni ekrana çıkarmaya hazır mısınız? İki yıl öncesine kadar hemen her gün davet aldığım kanallar artık arama zahmetine katlanmıyorlar da…’’ cevabını vermiş ve ardından kendim de bunu söylediğime şaşırmıştım.

Oysa bu bir gerçek. Bir gün ‘‘Bu ve şu kişiler ekrana çıkmamalı’’ gibi yazılar okuyorsunuz, ardından o kişinin tartışma programlarından ayağının kesildiği fark ediliyor.

Böyle bir medya düzeni var.

Gazetelerde yazan ve geniş bir okur kitlesi olduğu bilinen nice meslektaş bugün ya bir kenardan izliyor gelişmeleri, ya da benim gibi internet üzerinden görüş açıklayabiliyor.

Daha geniş bir okur kitlesine ulaşıyoruz, bu kesin, ama gazeteler bizlere kapalı.

İyi bir şey mi bu medya için? İyi bir şey mi bu siyaset için?

Sanmıyorum, ama gerçek de bu.

Biraz daha konuşsaydık, bunları ‘‘Sizi Milli Gazete günlerinizden tanıyoruz’’ diyen Milli Görüşçü eski okura da aktarmam gerekebilirdi. Bereket nazik birkaç cümle dışına taşmadı görüşmemiz.

[Bir son not: Haber kanalından gelen davetin sonucunu merak edenleriniz olabilir. Benim sözlerimden şaşkına döndüğünü ‘‘Hiç olur mu Fehmi Bey, yasaklı kişiler listesi olması mümkün mü, ben program sahibiyle görüşüp size hemen döneceğim’’ tepkisinden fark ettiğim genç konuk koordinatöründen bir daha ses çıkmadı. Aylardır ondan gelecek açıklamayı bekliyorum.]

ΩΩΩΩ

51 YORUMLAR

  1. Sayın h.k. en altta nurdananın dayanışma amaçlı yorumundan dolayı bernat arkadaş özeleştirisini verdi. “Benimle ilgisi yok, çetenizin üyesi değilim” gibi itirazlarda bulundu kendisi. Elçiye zeval olmazmış; sizin de adınız geçiyor aynı yazıda, bi açıklamanız var mı, ya da sükut ikrardandır mı desek? Hamza beyin ne diicee belli zaten:)

    • AK Parti sözcülerinden biri, geçenlerde, yerel seçimlere hazırlık sürecinde “Her ilde bir Tayyip Erdoğan arıyoruz” gibi bir şeyler söylemişti. CHP’liler kurultayla bilmem ne ile uğraşmayı bırakıp her ilde bir tane H. Gayret Bey bulsalar, onu kahve kahve dolaştırıp AK Parti propagandası yapmaya teşvik etseler inanın oylarını en az yüzde 8-10 arttırırlar : )

    • Sn H. Gayret, Senin şu kullandığın gibi olursa adımı Sn Nurdan veya bir başkası kendi amacı için kullansın istemem. Zaman zaman fikir benzerlikleri olabilir herkes birbirinden ayrı. Bulunabilen ara-sıra da olsa ülke-yararlı bir teklifte bulunsun.

      KARŞIYIM KARŞI!: DiNimizin Adnan Oktar marka teşhirine karşı, ayrıcalık-açıkgözlük iddiasında eksiksiz HER cemaate karşı, siyonist marka yahudi-mason da buna dahil. Bir şeyden haberleri yok, birçoğu kara cahil. Bunlara hep karşıdır bizim çarşı, ülkenin önüne geçen takoz partizanlığa karşı, İşbu çarşı çarşıların birincisi; İşte bu çarşının bir temsilcisi, daha önce çok yazdım ben; ama bir sonuç çıkaramadın sen. Ben kim miyim, ne miyim? Yine mısralarla deneyeyim;

      …..
      Tam kafiye, ve “tek tabanca” !
      Bazen, sessiz çoğunluğum,
      DiN gözlüğünden bir bakınca,
      Doğrulardan bir doğrucuyum!

      Açıyorum, gör parantezi,
      Zengincedir hayal gücüm,
      Ölçü, Akıl-İman sentezi,
      Her doğruya bu eşgüdüm!

      Bilim teknoloji, ulvi sanat,
      Yerindedir hep aklım-başım,
      Var ya, o eşref-i-mahlukat,
      Benim en yakın arkadaşım!
      …..

  2. Ülkenin iklimi neyse yetiştirdiği ürün de o dur.
    Genlerine kadar rücü etmiş tek ses özlemi hastalığı her kesiminde kendini göstermiştir ve halen bütün şiddetiyle göstermeye devam etmektedir.
    Ülkenin iklimi değişebildiği ölçüde ancak değişebilecektir.
    BİR yerde iklim nekadar çok mevsim barindiriyorsa o kadar çok bitki ve mahlukat çeşidiyle karşilaşirsiniz.
    Etrafınız renklerle dolar taşar bu bir karmaşa değil güzel bir armonı dır.Her canli bu ortamda kendi için güzel yaşam alanları bulabılır.
    Bazı yerlerde tek seslılık istenir.Bu da ancak hergeçen gün ağırlaşan totaliterlikle sağlanabilir.
    İşte bu tek sesli (he alanın da)ülkelerde tek mevsimin olduğu ülkeler gibidir.Ya hep yazdır heryer çöl hiçbir bitki veya mahlukat kendine kolay yaşam alanı bulamaz ya da hep kiştir buradada çölün yerini kar veya buzullar almıştir.
    Hiç kimse tek mevsimin hüküm sürdüğü ülkede yaşamak istemez ilk imkan bulduğunda mevsimlerin hüküm sürdüğü yerlere göç eder.Tek ses in hakim olduğu yerler tek renk demektir.
    Hemen hepimiz bundan şikayet ederiz.Gücü bir şekilde ele geçirildiğinde ilk iş tek sesliliğe giden cehennem yolunun taşlarını döşemeye başlar.Daha önce yeri göğü inletip şikayet ettiği ne varsa gücü devraldıklarından da daha da ileri giderek tek sesliliğe yönelir.
    Yönetime gelenler acaba eskilerden şikayet ettikleri otoriter yapıya neden bir müddet sonra yönelme ihtiyaci duyuyorlar.Demek ki; ülkenin iklimi böyle gerektiriyor.
    Yoksa değişen yönetimler; değişmeyen yöntemlerin derinlerde değişmeyen sahipleri mi var?
    Halk kendi gayretiyle değil bir kişinin veya dar çevresinin olağanüstü yetenekleri,çalişmasi,fedakarliği ve üstün karizmatik kişiliği ile işleri yoluna koyacağini zanneder.
    Hiçbir zaman olağanüstü liderler olamayacaği için(öyle sanmak ayrı şey)için işler daha da kötüye gitmeye başlar.İşler kötüye gittikçe yötemin sahıbı aykırı ses ,eleştiriden çok korkar.,Bildiğiniz gibi çok korkanlar,ancak korkutarak yönetmek isterler.Yolun sonunda muhalıf ses lerin en iyiniyetli olanları dahıl hepsini korkutarak susturmak en kestırme yol olur.
    Biz hemen her alanda tek adam yönetimlerinden büyük umutlar beklediğimiz sürece kaçınılmaz son tek ses ve tek renk tir.
    Bunu sağlamanın yoluda dünyanin her yerinde aynı olan otoriterliğin yollarını açacak yöntemler bulmaktır.
    Genel de bu yol halkın güvenlik endişelerini artıracak yollara başvurmaktan geçer.
    Halk güvenliğini tehlikede hissettiği an bütün cebri tedbirleri gönül rizasi ile alkişlayarak karşılar genelde.
    Sonuç olarak otorıter yönetimlerde hep rejim tehlikesi,devlete her dönem yapısı değişen grupların sizmasi,bölünme tehlikesi v.b .tehlikeler, devamli öne çikarılıp halk korkutulur.
    BİRYERDE EVRENSEL HUKUK KURALLARI VE ADALET EN İYİ ŞEKİLDE UYGULANABILIRSE;BU TEHLİKELER İN GELİŞECEĞİ ORTAMLAR OLUŞAMAZ VE O ÜLKE ÇOK SESLİ ÇOK RENKLİ ,MUTLU VE HUZURLU OLUR.
    KİMSEDE TEK ADAM YÖNETİMLERİNDEN MEDET UMMAZ,OTORİTER YÖNETİMLER YAŞAYAMAZ.

    • Neresinden bakarsan bak yalnızca klişelerle dolu bomboş bir yazı… Böyle çoksesliliğe fetö tekkesinde mi alıştınız yoksa berlin flarmonide mi? Evrensel hukuk kurallarını yolda görsen tanır mısın avram?

  3. Burada her fırsatta nefret kusmayı İslam gibi gösterip yabancılardan “Haçlı dölü” diye söz eden, benim Müslümanlar arasında fitne çıkarmak için burada yorum yaptığımı ileri süren edepsize, iki “Haçlı” ülkesinden biri kısa ikincisi uzun iki haber. Kimlerin eyleminin İslam’a daha uygun olduğuna, kimlerin Filistinlilere gösterişe, nümayişe, belagatli laflara yeltenmeden ve “İsrail otoritesinden izin almadan” sahip çıktığına siz karar verin. İsveç Başbakanı eylemcilere “Bana mı sordunuz giderken!” diye fırça çekmiyor, “Gidin, arkanızdayım” diyor. . .

    Haber 1: Hırvatistan’ın Bayan Devlet Başkanı Kolinda Grabar-Kitaroviç, Dünya Kupası’nı izlemek için gittiği Rusya’da konaklama vb. masraflarını kendi cebinden ödedi (Bundan üç gün önce de, Meksika’da yeni devlet Başkanı seçilen solcu Lopez Obrador, başkanlığı resmen devraldığı günün erteisnde devlet başkanı maaşını yarı yarıya indirmişti; halkın kendisini koruyacağını söyleyerek devlet başkanı korumalarını da göndermişti.)
    Haber 2: http://www.karar.com/yazarlar/hakan-albayrak/filistin-dostu-isvecliler-7498

  4. Bernar bey merhaba, ben size veya bana iftira attildığından bas etmiyorum, Örneğin A Güle veya Temel beye attikları iftiralardan basediyorum
    Ayrıcada siz, Hamza bey veya diğer bazı yorumcuların TROLLERİN iftira ve yalanlarını ortaya çıkaran yazılar yazdığınızdan dolayi onların “trollerin” buna tahammülü olmadığı çaresiz kaldıkları beni mutlu ediyor diye yaziyorum sizi değil.

    Evet sizi bilmem ama yalancıların ve iftiracıların çaresizlikleri beni mutlu ediyor. Onların mahsunlara nasıl saldırdıklarını bu sütünlarda okuduk ve şahit olduk, zalimlerin ezilişi ve yok oluşu beni hiç bir zaman üzmez.
    Daha iki gün önce gariban birisini ismini kulkanarak bana hakaret eden yorumlar yazan o yaratığın yüzünden ben o çocuğun kalbini kirdim.

    Neyseki daha sonra farkına vardım çünkü genelde onların yazdıklarını okuyup cevap vermedığim için guya bana tuzak kuruyorlar, okumam için benim ismimle dahi yaziyaziyorlar.
    Yoksa kendilerini gizlemeyen ve insan gibi soru soranlara birşey diyeceğim yok.
    Sizlerinde isimlerinizi yazarak örnek vermemin sebebi.
    Sizin, Hamza beyin,ve H.K beyin ismlerinizi sık sık kullanarak hakaret ve kendilerine göre alay ettikleri için sizkerin ismilerinizi yazdım ve sizin yazdıklarınızında trolleri ne kadar rahatsız ettiklerini okuyup göriyoruz.
    Genelde cümle ve harf hatalarım oliyor harf hataları benden
    kaynaklanmiyor fakat cümle ve imla hatalarının çoğunluğu benden kaynaklaniyor.
    Benim klevyemde Türkçe karekterler yok yükleyincede kullanamiyorum çükü herşey değişiyor.
    Birde telefonumu değiştirdim bazen ben yazmasam dahi bakiyorum kendiliğinden bir cümle araya girmiş.

    Neyise kusura bakmayın bundan böyle sizin isminizi yazmamaya gayret ederim.
    Uyardığınız içinde teşekkürler.
    Alkaha emanet olunuz.

    • Risale-i Nurdan damlalar;
      “Sen, “Mesleğim haktır veya daha güzeldir” demeye hakkın var. Fakat “Yalnız hak benim mesleğimdir” demeye hakkın yoktur.”
      Hırs, sebeb-i haybettir ve illet ve zillettir ve mahrumiyet ve sefaleti getirir.

      Böyle dehşetli bir asırda insanın en büyük meselesi, imanını kurtarmak yada kaybetmek davasıdır…

  5. fehmi bey merhaba!
    – Sizin, “teksesli medya ve teksesli siyaset” derken iktidar ve yanaşmalarını kastettiğinizi biliyorum. herkes de sorunun bu olduğunu düşünüyor. Sadece iktidarın ve yanaşmalarının sesinin çıktığını, muhalif kesimin sesinin kısıldığını düşünüyor, söylüyor.
    – Ancak, ben, bu noktada farklı düşünüyorum.
    – İktidarın ve yandaşlarının sesinin gür, muhaliflerin sesinin ise cılız olduğunu, iktidar ve yandaşlarının hiçbir muhalif sese müsamaha göstermediği gerçeğini ben de biliyorum. Ancak bu tahlil, bu tanımlama, ülkeyi anlatmak için yetersiz. ülke gerçekliğini tam olarak ifade etmediği için, ülkenin bu durumdan çıkışı için yol bulunmasının önünde de engel oluşturuyor.
    – Ülkede tek seslilik, sadece iktidar cenahında yaşanmıyor, muhalif cenahta da yaşanıyor. Eğer muhalif kesime de bakarsanız, muhalefetteki her grubun sadece kendi düşüncesine, kendi yandaşlarına yaşam hakkı tanımaya, diğerlerinin sesini ise kısmaya çalıştığını görürsünüz. kuşkusuz ufak tefek istisnalar var, fakat genel durum bu.
    – Muhalefetin az ve parça parça olması, muhalefetin farklı görüşler üzerindeki baskılayıcı çabasının görülmesini engelliyor. Mesela bütün muhalif gazete ve televizyonlar, sadece kendi düşüncelerine yakın olanları haberleştiriyor, kendi düşüncesine yakın olan görüşleri yayınlıyor, kendi düşüncelerine yakın olan kişilere köşe yazma hakkı tanıyor. Muhalif kesimde, görüş bildirme, düşüncesini belirtme imkanı nerdeyse yok gibi.
    – Ben pekçok kişi ve kuruma konuyla ilgili çeşitli mailler gönderdim. celal başlangıçtan cumhuriyet yazarlarına ve yönetimine kadar, levent gültekinden, ertuğrul günaya kadar. karar yöneticilerinden t24’e kadar. hepsine de farklı düşüncelerin ifadesi için çaba gösterilmesinin ülke için önemini anlatmaya çalıştım.
    Ancak, cevap verme zahmetine bile katlanmadılar. istiyorlarki, onlar ne derse insanlar onu okusun. onların düşüncelerine, yazdıklarına inansınlar, onlar gibi düşünsünler, onları eleştirmesinler.
    Oysa, çalıştıracakları bir ya da 2 editör ile, hem gazeteleri daha fazla kişi tarafından okunacak, hem istediklerini iddia ettikleri demokrasinin yaşama geçmesini sağlayacaklar, hem insanların düşüncelerinin ve bilgilerinin artmasını sağlayacaklar, hem yeni düşüncelerin, yeni çözümlerin bulunmasına imkan sağlayacaklar, hem de ülkeye gerçekten hizmet edecekler. Fakat onlar, kendi hükümranlıklarının elden gitmesindense, daha düşük gelir elde etmeyi, daha az insan tarafından okunmayı tercih ediyorlar.
    – Bu insanlar için, değer verdiklerini iddia ettiği şeylerin aslında hiçbir hükmü yok. ne ülke umurlarında, ne de bu ülkede yaşayanlar. Zaten gerçekten umurlarında olsa, savundukları iddia ettikleri değerlerin yaşama geçmesi için çaba harcarlar ki, bu çabanın en önemli sacayağı da benim yazdıklarım. yani daha fazla kişinin düşüncelerini ifade etmelerine imkan sağlamaları. Ellerindeki imkanları, insanların düşüncelerini, duygularını, inançlarını, yaşam şekillerini ifade edebilmeleri için kullanmaları. Onlar, tam tersine, hem de para kaybetmeyi de göze alarak, insanların düşüncelerini, inançlarını, duygularını ifadesine engel oluyorlar.
    – Muhalefeti değiştirmeden iktidarı değiştiremeyiz.
    – Ayrıca muhalefeti oluşturan unsurların, olayları kavrama konusundaki beceriksizliği, akla ziyan analizleri, zihni zinir çözüm önerileri iktidar sorunundan önce muhalefet sorunun çözülmesi gereğini ortaya koyuyor.
    – Yıllardan beridir aynı şeyleri çeşitli yerlerde savundum, anlatmaya çalıştım, çalışıyorum:
    Bu ülkede demokrasi yoksa, bu ülkede insan hakları yoksa, bu ülkede düşünce, eylem, inanç özgürlüğü yoksa, bu ülkede hukuk yoksa, bunun en büyük sorumlusu sol kesimdir. Çünkü sol kesim, bu ülkenin en eğitimli, en özgür düşünceli, sorunları en iyi bilen ve çözüm önerileri en mantıklı kesimi olmaya aday kesimi. Ancak maalesef, ülkemizde sol, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, eşitlik ve özgürlük gibi değerler için ağır işkenceler görmüş, fakat bu değerlerin yaşamda yer bulmasına izin vermemiş, tam tersine, davranışları, kararları, eylemleri, söylemleri ile, ahlaksızlığın, haksızlığın, adaletsizliğin, hukuksuzluğun değirmenine su taşımıştır. Yani sol, davranışları ile, yaptıkları ile, eylemleri ile, söylemleri ile, aslında kendi işkencecilerini besleyip büyütmüştür. Bunu uzun uzun anlatabilirim. anlattığımda, sol kesim de dahil, herkesin söylediklerime hak vereceğinden de eminim. Ancak maalesef, bunların tartışılabileceği ortam yok.
    – Yani iktidardan vazgeçtim, muhalefeti bile eleştiremiyorsun. esas mesele bu. muhalefeti eleştirebileceğimiz bir zemin yok.
    – bu ülkede herkes, elinde bulundurduğu alanın mutlak hakimi olmak istiyor. Bu nedenle de erdoğanın bu isteği bana çok anormal gelmiyor.
    iyi parti genel başkanı akşener bunun için adaylıktan vazgeçmedi. muharrem ince bu nedenle şimdi genel kurul toplamaya uğraşıyor. diğerleri için de durum farklı değil.
    Onun için, öncelikle muhalefetin teksesliliğini, tekelini kırmak gerekiyor.
    – Bu noktada, chpnin yaklaşan kurultayının da özel bir değerlendirmesinin yapılması gerektiğine inanıyorum.
    Daha önce muharrem ince için yaptığım eleştiride, chpde esas sorunun, yönetimde kimin olduğu değil, chpnin felsefesi, ilkeleri, hedefleri, değerleri, politikaları olduğunu belirterek, incenin, bu konularda birşey söylediğinde chpde gerçek bir değişim olabileceğini yazmıştım.
    – Genel kurul çabaları nedeniyle özelde chpnin, genelde solun, daha genelde de muhalefetin ciddi bir analizinin, sorunlarının tespiti gerekiyor.
    – muhalefet düzelmeden ülke düzelmez. Mazlumlar düzelmeden zalimler düzelmez. Hak edilmeden hak aranmaz. yaşama, ülkeye, ülke sorunlarına bu temel ilkelerden bakmak gerekir.

    • Hamza Bey, hoşgörünüze sığınarak şunu söylemek isterim: CHP’nin knendisinden beklenenleri yapmadığını söylemek, ülke sorunlarına boş verip kendi geleneksel parti rekabetini sürdürdürmesini eleştirmek, M. İnce’nin şunu ve bunu yapması gerekirken şunu ve bunu yaptığını söylemek,ve benzeri yüzlerce şey, yalnızca ve yalnızca CHP’nin işine yarıyor, onun sol bir muhalefet partisi gibi görünmesine hizmet ediyor. Bence, doğru olan, enerjimizi bu çağdışı kalmış köhne yapı üzerine eleştiriyle vs. ile tüketmek yerine, onu kendi haline bırakmak, yok hükmünde saymak ve tarih sahnesinden silinip gitmesi sürecini çabuklaştırmak. Levent Gültekin de dahil olmak üzere, sıraladığınız bütün isimler ve T24 gibi siteler zaten çakma-sol’un çakma sol olarak kendisini sürekli yeniden üretmesinden beslenen odaklar ve isimler. İnsan haklarından adil bir yargı düzenine, çoğulculuktan çok sesli bir medya ortamına kadar kaygı edindiğiniz meseleleri dile getiren ve sahiplenen bir parti var halihazırda. Peşin hükümlü olmamaya çalışın. Çok saygın bir entelektüel, yetiştirebildiğimiz bir kaç değerli toplumbilimciden biri olan Şerif Mardin’in “Bizde sol tarihsel olarak sağcıdır, demokratik değerlerden ve halktan uzaktır, sağ ise solun tarihsel ödevlerinin bir kısmını yüklenmiştir” demeğe getirmiş olmasının nedenleri üzerine biraz düşünün. Saadet Partisi’nden hangi nedenlerle uzak olduğunuzu merak ediyorum. Seküler arkaplandan geliyor olmanızdan kaynaklanan duygusal bir kabullenemeyiş mi? Selamlar.

      • bernar bey merhaba!.
        Öncelikle benim hiçbir partiye bir yakınlığım yok.
        Bir partiyle bağım olsun da istemem doğrusu. bu nedenle chp yerine saadet partisini tercih etmem gibi bir durum olmaz. ben, eski argo deyimle, free takılıyorum. zaten karakterim de biryere bağlanmaya pek müsait değil. ayrıca bir partiye es kaza üye olsam, hemen parti içi muhalefeti oluştururum. bunu da afaki olarak söylemiyorum, geçmişimde birtakım organizasyonların içinde bulunduğum ve her bulunduğum organizasyonda da, özellikle hakim olan kesim tarafından istenmediğim pratiğine dayanarak söylüyorum. Ayrıca siyasi çevrelerde de bulundum ve orda da durum aynı oldu. yani hep muhalif oldum. islamcı kesimde bulunduğumda orda en farklı oldum, sol kesimde bulunduğumda orda da en farklı oldum. islamcı kesim beni solcu, sol kesim ise beni islamcıları savunmakla itham etti. Oysa her iki kesimde de aslında aynı şeyleri savundum. Herkesin düşünce, duygu, yaşam şekli, inanç özgürlüğü vb gibi değerleri…
        – İşin diğer boyutunda ise, chp özelinden gidecek olursak, chp %22’lik oy almış bir parti. yani biz sevsek de, sevmesek de toplumda bir karşılığı, bir ağırlığı var. ben yazımda toplumun bütünün sorunlarının, isteklerinin, düşüncelerinin, duygularının hesaba katılmasını savunurken, %22’lik bir kesimi yok saymam, öncelikle kendimle çelişmem anlamına gelir.
        – işin bir başka boyutunda ise, hernekadar hizipçilikle anılsa da, chp, farklı düşünceleri, çatışmaları ve farklılıkları ile birlikte içinde barındırmaktadır. bu nokta, chpyi, diğer muhaliflere göre bir miktar daha özel kılıyor. saadet partisinde “karamollaoğlu ülkeyi değil, kendisini düşünüyor” diyemezsiniz ama chpde, “kılıçdaroğlu koltuğa yapıştı, bırakmıyor” diyebilirsiniz ve hatta bunu söylediğinizde toplumda bir yeriniz olur. Bu bence önemli bir ayrıntı. Bu nedenle chp, ilgilenilmeyi, üzerine düşünülmeyi, içinde bulunduğu darboğazdan çıkması için kafa yorulmayı, diğer bütün muhaliflerden daha fazla hakediyor.
        Ayrıca, chpdeki gelişme beni ne kadar ilgilendiriyorsa saadet partisindeki gelişme de o kadar ilgilendiriyor. bu noktada parti ayrımı da gütmüyorum. Nitekim seçim döneminde karamollaoğlunun konuşmalarının bir bölümünü takip ettim ve olumlu buldum.
        – oy verme noktasında ise, ilk ölçütüm A partisi, B partisi üyesi olması değil, önseçimle aday olması veya bağımsız aday olmasıdır. önseçim ile aday olanı veya bağımsız bir adayı bütün partilerin adaylarına tercih ederim. Ayrıca seçimlerden önce, böyle yapmanın demokrasi açısından önemine ilişkin de epey yorumum var. Çünkü seçmenler bu şekilde davrandığında parti yöneticileri, seçtikleri kişilerin seçilemeyebileceğini düşünerek, önseçime razı olmak zorunda kalırlar. Öyle olunca da seçilen milletvekili ya da belediye başkanı, parti merkezine şirin görünme çabası içinde olmaz. siyasi partilerde demokrasinin işlerliği, önseçimler ile belli ölçülerde sağlanır. kendisi demokrat olmayan organizasyonların ülkeye demokrasi getirmesi mümkün değildir.

    • Hamza bey, yazdıklarınıza tamamen katıliyorum.
      Yalniz bizdeki halk bu konuda çok fedakar.
      Sevdiğini tam seviyor ve inaniyor.
      Diğer tarafta zengin fakir gibi kılas farkları kendini başkalaríndan ústün görmeler kanser hücreleri gibi bütün úlkeyi sarmiş THY olayinda olduğu gibi.
      Diğer bir konuda meslek erbablarının kendilerini üstün görmesi ve diploma hastalığı.
      Bir bakmişsın ” falNurdananca ilk okul mezunu birşeyden anlamz,filanca çoba bu gibi kendini yüksek görenler, onların karşısında kendini ezik hissedenler.
      Bu tip insanlar genellikle Araplar, Afganlilar Túrkler ve üçúncü dünya úlkekerın insanları. +Túrkiyede cemaet ve Tarikatlarda aynı biz üstünüz hastalığı.
      Onun için bize kim iyi yalan söylerse biz ona kayıtsız şartsız biyat ederiz çünkü biz onun hatalarını görmek yerine gizlemeyi tercih ederiz.
      Zaten genç nesilde ilkokuldan başlayip yarış ati gibi úniversite kazanamasi için hayatí tanima fırsatı olmiyor.
      Ye kürküm ye meselsi gibi.
      Esas bizler hayat cahilliğinden kurtara bilirsek o zaman olur.
      Bundan birinci derecede anneler sorumludur.
      Hoşça kalın.

      • nurdan hanım merhaba! evet halkımız sevdiğini tam seviyon ve inanıyor. Ancak bu durum, gelişmemişlikten kaynaklı. yani özel olarak ne türklerin, ne de müslümanların karakteristik yapısı değil. tamamen gelişme ile ilgili. zaten bu nedenle atatürk, “cumhuriyet, ilmi hür, irfanı hür, vicdanı hür bireyler ister” diye, demokrasinin olabilmesi için “ilmi hür, irfanı hür, vicdanı hür bireyler” olması gerektiğini vurgulamış. demokrasi için, tebaadan vatandaş kültürüne geçilebilmesi gerekiyor. demokrasinin olmamasının esas nedeni zaten bu. biz henüz tebaadan vatandaş düzeyine geçemedik.
        zaten tebaadan vatandaş düzeyine geçebildiğimizde kimlik siyaseti değil, değerler, projeler, planlar, yapılacaklar önem kazanacaktır. tebaadan vatandaş düzeyine geçebildiğimizde doğrularımız, ahlakımız, dinimiz, imanımız kişiden kişiye değişmeyecektir. Tebaadan vatandaş düzeyine geçebildiğimizde, başkaları için kötü olan, akpliler için “günah işleme özgürlüğü” olamayacaktır.
        – Nurdan hanım ve bernar bey! ayrıca her ikinize de, yazımı okuyup düşüncelerinizi yazdığınız için teşekkür ederim.

  6. Sandık hiç kimsenin ipoteği altında değil, halkın değerlerine saygılı bir iktidar alternatifine halk yönelebilir.
    Öyle bir kadro ve aday ortaya çıkmadı, sn. Recep Tayyip Erdoğan rahat seçildi.

    İktidar muhtelif gazetecileri ortalıkta görmek istemeyebilir. Bu halkın da hoşuna gitmeyebilir. Ama bu olumsuzluk, 15 temmuz kahramanı generalin apoletini sökmeye kalkan, resepsiyon görevlisinin ağzını tuvalet sayan adayın seçilmesini asla sağlamaz.

    Türkiye’nin 70 yıllık ana problemi muhalefetin “halka muhalif” olmasıdır.

  7. Adamlarda fikir olmadığı için fikirlere fikirlerle karşılık veremezler. Fikrin, düşünce namusunun, hür tefekkürün zerresi bunlarda yoktur. Hiçbiri bin odalı saraya gık diyemez. Hiçbiri hapisteki meslektaşlarına destek veremez. Hiçbiri tek adamı eleştiremez. Bunların tek ölçüsü paradır. Paralarını alır, susar ve otururlar. Yazı niyetine çırpıştırdıkları yalap şalap şeyleri okuyan yok, televizyonlarını izleyen yok. O yüzden Aydın Doğan’ın medyasına el koydular… Vız gelir, tırıs gider. Hiç fark etmez. İnternet denen bu büyük nimet olduğu sürece istediğimiz yazarları okuyabileceğiz demektir. Eğer internete müdahale ederlerse onların gazetelerini gene okumayız. Kitap okuruz. Fikri kıt, irfanı kıt, vicdanı kıt yazarları niye okuyalım… Siyasetçiler gibi yandaş gazeteciler de mal varlıklarını ve maaşlarını açıklamalı… İnternet gazeteciliği gelişmeli. Ali Bayramoğlu’nun haftada bir kez okumak isterim. T24 veya Ocak Medya’da. Ali Bulaç’ın, Ahmet Turan Alkan’ın, Cengiz Çandar’ın, Ahmet Altan’ın, Mehmet Altan’ın, Şahin Alpay’ın da haftada bir seslerini duymak isterim… Ama en çok Selahattin Duman’ın sesini duymak isterim. Şimdilik ayda bir okuyabiliyorum Duman’ı… Ne diyordu adam: “Batının tek derdi Erdoğan gitsin!” Batının derdi buysa hani hareket? Batı medyaya bir el atmalı. Kurulacak gazetenin sermayesi yüzde yüz yabancı ve gayrı milli olmalı. Aydın Doğan da keşke zamanında medyasını 3.6 milyar dolara Avrupa veya ABD’li bir medya grubuna satsaydı. 1.2 milyar dolara sattı.

    • Milletin sarayına milli irade milletin adamını oturtmuştur, hayırlı olsun! Saydığın kıytırık yazar eskilerinin mi irfanı kıt değil? Sen gene doğan cüceloğlu oku daha iyi:) adam kazandı ama medyaya rağmen.

  8. Bu yazı kopi bana ait değil.
    15Temmuz”un en Karanlik Bölümlerinde biri
    Kontrol kulesinde darbeci olduğu söylenen komutanlar vardır ama hava trafik memuru Enver Yavuz ve yaklaşma kontrol memuru Özer Özerman Erdoğan’ın uçağının havaalanına inmesini başarmıştır.

    15 Temmuz 2016 darbe girişimine karşı yapılan darbeyle ilgili yeni yeni bilgiler hiç bitmiyor. En önemli bilgiler yada açıklamalar bile 2 yıl sonra yapılmaya başlandı. Öyle bir zaman gelecek ki, darbeyi ve karşı darbeyi planlayanlar açıklama yapmaya başlayacak ama iş işten geçmiş olacak, çünkü boşu boşuna hapsedilenler, yurt dışına gidenler, işkence görenler, ölen ve öldürenler, hiçbiri için zaman geri işlemeyecek.

    15 Temmuz gecesi en önemli yerlerden birisi Atatürk Havalimanı ve uçuş kulesi. Buraya Atatürk Havalimanı denmesinin nedeni de darbe. Kenan Evren 12 Eylül darbesinde Kemalist olduğunu kanıtlamak için Yeşilköy Havalimanı’nı Atatürk Havalimanı yapmış ve çok Kemalist olduğuna karar verilip hâlâ düzeltilemeyen faşist anayasasına halkımız % 92 oy vermişti. Benim gibi alışamayanlar hâlâ konuşmalarımızda Yeşilköy Havalimanı deriz.

    Atatürk Havalimanı’nın önemi Recep Tamam Erdoğan’dan kaynaklanıyor. Ne yani, benden dolayı mı kaynaklanacaktı, elbette Erdoğan’dan dolayı kaynaklanacaktı. Çünkü havada F 16 ve KC-135’lerin uçtuğu bir ortamda Recep Tamam Erdoğan o havaalanına bir kahraman gibi inmiştir. Bence bu cesaretinden dolayı bundan sonra kendisine Kahraman Recep Şanlı Tayyip Erdoğan denmelidir. Neden böyle diyorum, Erdoğan buraya inerken o dönemin 1. Ordu komutanı Ümit Dündar’la iletişime geçmemiştir. Buradaki çelişki anlatılır gibi değil, çünkü o gece genel kurmay başkanı Hulusi Akar darbe girişimcileri tarafından ama kelepçelenmeyerek gözaltına alındığında Ümit Dündar geçici genel kurmay başkanı olmuştur. Ama Erdoğan havaalanına iniş yapana kadar ne Hulusi Akar’la ne de Ümit Dündar’la iletişime geçmemiştir. Bu bir güvensizliğin ve doğal korkunun sonucudur. Hulusi Akar cumhurbaşkanı ve başbakana haber vermez, Erdoğan da darbeyi kimin yaptığını bilmezden gelerek onları aramaz. Ne ilginçtir ki, güvenmediği Hulusi Akar genel kurmay başkanlığına devam etmiş, 2016 yılında, yani hemen darbeden sonra genel kurmay 2. başkanı olmuş ve geçtiğimiz günlerde Hulusi Akar’ın Milli Savunma bakanı olmasıyla Kara Kuvvetleri komutanı olmuştur.

    Gelelim darbe anında Atatürk Havalanı kulesinde yaşananlara. Kontrol kulesi darbe girişimcileri tarafından işgal altındadır, kulede darbeci olduğu söylenen komutanlar vardır ama hava trafik memuru Enver Yavuz ve yaklaşma kontrol memuru Özer Özerman Erdoğan’ın uçağının havaalanına inmesini başarmıştır.

    Özerman o geceyi anlatırken “Uçak Çanakkale Biga civarında havada beklerken, o sırada ATA uçağıyla görüşüyordum ve askerler de buradaydı. Frekansların dinlenme ihtimaline karşı açık vermemeye çalıştım. Ben de sözlerimi ona göre seçmeye çalıştım. Başka bir uçak olduğunu düşünerek konuşmalarımı sürdürdüm” diyor.

    Ben başarı diye buna derim işte, cesaret, hatta cesaret ne kelime, cesaret ötesi bişey, insanlar köprüde kesilirken, bombalanarak yada kurşunlanarak öldürülürken ve hatta meclis bombalanırken, yetmedi saray bahçesine bile bomba atılırken ve kulede 1 albay, 1 binbaşı, 1 astsubay, 1 uzman çavuş ve 3 asker (Alayı darbeci) varken açık vermemeye çalışarak uçağı indirmek ve bu yaşananları 2 yıl sonra detaylı bir şekilde anlatmak gerçekten cesaret ötesi bişey olmalı ama ben henüz o sözcüğü bulamadım.

    Özerman konuşmasınıa “O akşam nöbete geldik. Her şey normal bir şekilde gidiyordu. Bize askeri darbe girişimi olabileceğine yönelik haberler geliyordu. Daha sonra Atatürk Havalimanı girişinde tankların olduğunu söylediler. Bu noktadan sonra tedirgin bir şekilde ama hava trafik emniyetini de aksatmayacak bir şekilde işimize devam ettik. Bir şekilde koordinasyon kurarak durumu kontrol altına almaya çalıştık. Daha sonra Ankara Hava Trafik Kontrol Merkezi’nden telefon geldi ben de o sırada orada olduğumdan telefonu açtım ve bana Cumhurbaşkanımızın uçağının Atatürk Havalimanı’na ineceğini söylediler. O sırada biz radar ekranında tanımsız askeri uçaklar görüyorduk. Bütün bu durumu detaylı bir şekilde Cumhurbaşkanımızın pilotuna ilettim. Kendisi yine de Atatürk Havalimanı’na yaklaşıp inmek istediğini söyledi. O sırada ben konuştuğum için duruma ben devam ettim ve ilgili yönlendirmeleri yaparak radar teması olan ATA uçağının Atatürk Havalimanı’na gelişini bir şekilde sağladık. Bu sırada havadaki askeri uçakların var olması ekstra tedirgin ediyordu. Ama çok şükür kazasız belasız uçağın inişini gerçekleştirdik” diye devam ediyor. 

    Bu şu anlama geliyor, havada tanımsız askeri uçaklar var ve bu uçaklar darbecilerin kullandıkları uçaklar, yani Erdoğan’ı yok etmeye göre planlanmış uçaklar. Yok etmeden kastım sadece öldürme olarak algılanmamalı, havaalanında da tanklar ve askerler var, gözaltı ve tutuklama olmalı en azından.

    Özerman, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı taşıyan TC-ATA adlı özel uçağın kaptan pilotuyla telsiz görüşmesi yaptığını söylüyor ve “İstanbul yaklaşma olarak Sayın Cumhurbaşkanımız’ı taşıyan TC-ATA uçağının pilotu ilk bilgileri benden aldı. Atatürk Havalimanı’nın inişe müsait olup olmadığını sordu. Genel olarak hava sahasındaki durumu da öğrenmek istedi. Ben kendisine kuleden de aldığımız bilgiler doğrultusunda bilgilendirmeleri yaptım. Apronda sivil insanların olduğunu, kulede halen askerin ve polisin olduğunu, durumun karışık olduğunu ancak inişinde herhangi bir sorun olmayacağını, pistin inişe müsait olduğunu belirttim. Kendisi de bu doğrultuda inmeye devam edeceğini söyledi” diyor.

    Evet, durum vahim ama Erdoğan’ın içinde bulunduğu uçak inmiş. Açıklamalarına göre 1. Ordu komutanı Ümit Dündar her şeye hakim ama cumhurbaşkanı Erdoğan ile sabah 06.30’a kadar görüşmüyor.

    Açık olan bişey var ki her şey karmakarışık, o yüzden bu yazı bitmeyecek ve sonraki yazımda yada yazılarda devam edeceğim. Bu yazının sonunda 2 fotoğraf var, bu fotoğraflarda, daha doğrusu çizelgelerde Özerman’ın tanımsız dediği askeri uçakların uçuş çizelgeleri var. Sonraki yazımda bu uçakların tanımsız olup olamayacağını teknik bir dilde anlatmaya çalışacağım ve Enver Yavuz’un açıklamalarına yer vereceğim. Benim esas merak ettiğim başka ülkelerin uçaklarının olup olmadığı ve Kahraman Recep Şanlı Tayyip Erdoğan’ın bu uçaklardan haberinin olup olmadığı.
    A.N
    18 Temmuz 2018 10:2

  9. Dipnottan da anlaşılacağı üzere Reis i üzen yazılar yazan hiç kimse kendine bir daha ekranlarda ve gazetelerde yer bulamaz.
    Bir iki kıytırık marjinal kanal ve gazeteyi saymıyorum.
    Zaten onları doğru dürüst izleyen de yok.
    Milletimiz önce referandumda sonra da köprüden önceki son çıkış olan 24 Haziran da tek adamlığı onayladı.
    Böylece tek sesliliğin önünü açmış oldu.
    Bundan sonra kimsenin ağlamaya sızlamaya dövünmeye hakkı yok.
    Özellikle referandumda EVET diyenler ve 24 Haziranda muhalefete oy vermeyenler.
    Eğer zerre şikayet ettiklerini duyarsam şap tuzunu ağızlarına basacağım. 🙂
    Bugün okumuşsunuzdur.
    12 yıl önce yayınlanmış dava konusu olmuş ve beraat etmiş bir karikatür yüzünden önce ODTÜ öğrencileri tutuklandı.
    Sonra da destek amaçlı twit atan Kılıçdaroğlu hakkında bugün jet soruşturma açıldı.
    2010 dan bu tarafa Kılıçdaroğlu hakkında Reis in açtığı tazminat davalarının toplam tutarı 800 milyonu aşmış.
    Hakaretten içerde yatanların sayısını bilen yok.
    Eskiden Milliyet te çizen Bedri Koraman adlı bir karikatürist vardı.
    Rahmetli Demirel i benzetmediği canlı kalmamıştır herhalde.
    Bir tek bile tazminat davası açmadığı gibi karşılaştığında “Beni ne güzel çiziyorsun Bedri” diye taltif edermiş.
    Devleti yönetenler hoşgörülü ve eleştiriye açık olmalılar.
    Ama ne hoşgörü kaldı ne eleştiriye tahammül…
    Vay be! 20-25 sene önce deselerdi ki yıllar sonra bugünleri arayacaksın.
    “Hadi oradan be!” derdim.

    • Sorun sadece Erdoğan kontolünde tek-sesli bir medya düzeni yaratılmış olmasından ibaret değil. Dipsiz bir yüzeyselleşme ve lumpenleşme de yaşanıyor. Değindiğiniz gibi, Halk TV vb. çağdışı kanalların zaten fanatikler dışında bir izleyici kitlesi yok; Cumhuriyet Gazetesi’nin sınırlı okur kitlesi araştırılsa, herhalde 50 ve üzeri yaşta emekli profili açık ara önde çıkar. Erdoğan, “Kendi çalıyor, kendi dinliyor” tadındaki bu tür yayınlardan en ufak bir rahatsızlığı olmaz. O’nun önemsediği, mahalle içinden gelen ve gelecek çatlak seslerin boğulması. Buna, sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen tutarlı ve inandırıcı liberalleri de eklemek gerek. Suç örgütü liderinin KARAR Gazetesi yazarlarını hedef göstererek susturması, Nazlı Ilıcak, Ahmet Altan, Mümtazer Türköne’nin ömür boyu hapisle yargılanıyor olmaları (ve Türköne’nin 10 yıl 6 ay hapis cezası almış olması) durumu fazlasıyla anlaşılır kılıyor. Halk TV’nin varlığını sürdürmesi, yaygın izlenirliği olan CNN Türk vb. kanallarda kalitesi ve enetektüel düzeyi diplerde gezinen yandaşların karşısına CHP’li tiplerin oturtulup bunlar arasındaki ağız dalaşının bizlere “çok seslilik” diye yutturulması iktidarın işine geliyor. Saadet Partisi’nin gündelik yaşamın her alanında “yok” hükmünde sayılması ve saygınlığını yitireceği beklentisiyle CHP + HDP üzerinden medyatik operasyona muhattap olması da rastlantı değil. AK Parti ve lideri, potansiyel rakibin CHP ve seküler dünyanın gazetecilieri olmadığının fazlasıyla farkında. . .

    • Demirel, karikatürü çizilemiicek kadar komiki şehir bir tipti. O yüzden kendisinin yanında karikatürleri daha düzgün kalıyordu. O benzetilmediği canlı kalmayan kişi de demirel değil özal’dı ve merhum karikatür koleksiyonu bile yapıyordu. Çizerlerimiz kaka resmi çizmekte ustalaşmışlardır ama şöyle hakkıyla bir kenan evren ya da sonrasında bi general karikatürü bile çizememişlerdir! Eski türkiyeyi özleyenler için gırgır dergisinin eski sayılarını öneriyorum: özgürce çizilmiş kaka resimleri! Koklaya koklaya özlem giderin:)

        • Evet, eski türkiyenin güneydoğusunda güvenlik görevlileri de kürt vatandaşlarımıza yediriyordu! Çok bilmiş deprem profesörü de “ne olmuş, organik gıda işte!” diye savunmuştu uygulamayı. Sadelisi de aynı vatandaşın okumuşu da…

    • Olur, bayat balıktan berbat CHP’yi seçecektik. Generalin apoletini sökmeye kalkan, resepsiyondaki görevlinin ağzını tuvalet sayana rey verecektik. Kesintisiz eğitimi getirmeye yeminli, halkın inançlarına saygısızlara ülkeyi teslim edecektik. Saftık……

      Türkiyenin problemi, muhalefetin halka muhalif olmasında.

  10. Fehmi Bey’in zihni maalesef bizim neslin maruz kaldığı genel bir illetle malül.Bizim neslin zihni güç odaklarının amaçlarına hizmet eden paradigmalar üzerinden bize yutturulan büyük zokaları yutarken bir türlü bu tuzakları algılayamadı.Bize yutturulan demokrasi, Kürt sorunu gibi zokalar nedense bizim sulh ve refahımızdan ziyade hep güç odaklarının çıkatlarına hizmet etti.

    Gelinen noktada Allah’tan ki bizim gibi naif vatandaşların aksine; 21. asır paradigmalarını kavrayan köklü devlet geleneğimiz harekete geçti ve milleti yokolmaktan kurtardı.

    Ancak, Fehmi Bey dahil çoğumuz bu yeni paradigmaları kavrayamadığımız, konformist bir yaklaşımla hala geçerliliğini yitirmiş 19. ve 20. asır paradigmalarıyla hayata baktığımız için bu durumdayız.Bazılarımız bu yeni paradigmaları anlasa da bütün bir ömrün boşa geçtiğini kabullenmek gibi ağır bir travmayla yüzleşemeyip özeleştiri yapamıyor.

    Tarih bizleri ömrü ahirimizde yanlış tarafta olmakla yargılayacak.

    Kimse alınmasın kendimi anlattım.

    • Merhaba Faysal Bey,

      Ezbere muhalifliğin (ya da iktidar savunusunun) ne okunurluğu, ne de inandırıcılığı olabiliyor. Ne var ki, her tür itirazı, “Bunlar güç odaklarının amaçlarına hizmet eden”, “21. asrın paradigmalarını kavrayamayan”, dolayısıyla o güç odaklarının “zokalarını yutan naif, konformist vatandaşlar” iddiasıyla geçiştirmek, “Yazık ki benim de hepimizi yok olmaktan kurtaran köklü devlet geleneğimizin gördüğünü sizler göremiyorsunuz” demeğe getirerek alçakgönüllülükle bağdaşmaz görünen bir üst dilden konuşmak, kendinizi kınadığınız metin üretimi tarzından ayrıştırmıyor.

      Mesele, gerçekten eli ayağı düzgün, kolay okunur ve kolay anlaşılır ifadeleri, dilimizde “paragraf” denilen ve önemsenmesi gereken bir dil biçimi olduğunu da hatırlatır biçimde birbiri ardına sıralamaktan ibaret bir mesele değil ne yazık ki -keşke bu kadar kolay olsaydı.

      Benimki bir alıgnalık değil. Sadece, hangi zokaları nasıl yuttuğumuza, neden yok olma noktasına erişmişken birden köklü devlet geleneğimizin sihirli dokunuşu sayesinde yok olmaktan kurtarıldığımızı da bir iki paragrafla açıklamaya çalışsaydınız diyorum.

      Fehmi Koru dahil çoğumuz bu yeni paradigmaları kavrama becerisinden yoksunmuşuz. Yeni paradigmaları anlasak bile, bütün bir ömrümüzü boşa harcadığımızı kabullenmek gibi bir travmayla yüzleşmeyi göze alıp özeleştiri yapamıyormuşuz. Tarih bizi tüm yaşantımız boyunca yanlış tarafta olmakla yargılayacakmış. “İyi ne niye?” sorusuna ilişkin üretilmiş tek bir cümle dahi yok. Üstelik, “Kimse alınmasın, kendimi anlattım” ifadesi ile, bütün bir metni “Biz” şeklindeki üçüncü tekil şahıs üzerine inşa etmiş olmanız arasındaki tezat, o son cümlenin de inandırıcı olmayan bir mütevazilik gösterisi olduğunu düşündürüyor insana. . .

  11. Fehmi bey bazı gazetelerde yazmak istememiş olabilirsiniz yada yazmanız istenmemis olabilir. Ama kendi sitenizde, ne demek istediğiniz anlaşılacak şekilde, seviyeli yazılar yazabiliyorsunuz. Buna medyada yek seslilik denmez. Evet bazı gazeteler gücün etrafına üsusen bir takım yazarlarla olabilir. Ama tam zıt bir durumda mevcut (aynı şekilde Cumhuriyet ve Sözcü de mesela tek seslilik görmüyormusunuz? )hükümet ya da cumhurbaşkanının her durumunu peşin fikir yada önyargiyla yaklasmayan gazeteciler de oralarda zenci muamelesi görüyor. Mutlak karalama, her icraata kasıtlı yada kasıtsiz pesinfikir ve onyargiyla yaklaşmak düsturları olmuş, hala dolaylı dolaysız Erdoğan aleyhinde yazan bir yığın yazı okuyabiliyiruz.Bu mu tek seslilik?
    Güce Tapan, her devrin adamı bazı gazetecilerin lüzumsuz yazı ve twitlerini hemen hükümete maletmeyelim lütfen. Hem bugün havuz dediğiniz medyada bile hataları eleştirel yaklaşan yazarlar mevcut. Siz değil ama birçok kişi bu tip insanların hükümete mutlak surette saldırıp karalayan yazıları olmadığı için, onları da trol ilan ediyorlar. Her şeyi kayıtsız yuceltmek kadar her şeyi kasıtlı ya da kasitsiz eleştirmek ve tahammül edememek de sorunlu bir hal değil midir?

  12. Sayın Koru, bir konudaki bakış açısının doğruluğunu gözler önüne sermede, çarpıcı örneklerden yararlanmayı sevmez, bulnara gerek görmez. Okurun tekil örneklerden yola çıkarak hükme varması da onun arzu etmediği bir durumdur. Herhalde bu nedenle, geçen ay yaşadığımız KARAR GAZETESİ operasyonuna değinmemiş bile.

    Mesele, patronlar eliyle tek-sesli bir medya ortamının yaratılmasının çok öteesine geçti. Artık, gazete ve gazeteciler, cezaevindeki suç örgütü liderlerinin isim listesi de vererek açıkça tehditlerde bulunması eliyle susturuluyorlar. Snuçta Karar Gazetesi en değerli iki yzarını kaybetti, yayın politikası iki günde değişti.

    CHP çizgisinde bir araştırmacı gazeteci olan Ece Sevim Öztürk, kişisel blogunda 15 Temmuz darbe girişimini konu alan yazıları birilerinde giderek derinleşen tedirginliğe yol açtığı için, ”Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek” suçundan 21 Haziran’da tutuklandı. Burada ilginç olan noktalardan biri de, AK Parti kalemşörleri ile Oda TV’deki tiplerin bu gazeteciye birlikte saldırıya geçmiş olmaları.

    Pek çok konuda olduğu gibi, medyayı biçimlendirme sürecinde de kimin eli kimin cebinde belli değil. . .

  13. Teklik ya da daima tek taraftan bakmak her zaman bakan için daha iyidir. Yanlış yaparsın görmezsin, çam devirirsin sevinirsin altta kalanlar ölür görmediğin, duymadığın için umursamazsın, hep ben hep ben demekle kalmaz olmazsa olmazın hep sen hep sen diyenlerin olmazsa rahat edemezsin. Sivrisinek bile olsa ek sese tahammül dahi edemezsin, böcek ilacı dahil tüm savunma sistemlerini aktif hale getirirsin. O yüzden hep teyakkuzdasındır. Herşey ve Herkes düşman adayidir ya da doğru yol yani senin yolundan uzaklaşma potansiyaline sahiptir senin için. O yüzden her daim tetikte olmalı ve biat kriterlerini guncellemelisin. Eee yok mu bunun hal çaresi? Var tabikide, zaman her derde deva imiş tarihi örnekleri sıralamaya gerek bile yok. Son dünya Kupası final seremonisi gayet şık ve örnekleri örnek alınacak kadar çok fazla anlamlar içeriyordu, Putin’e ve diğer 2 lidere bakın ne demek istediğim daha iyi anlaşılacak.

  14. 2014 seçimlerinde ak parti oy kaybetmesinde rota değiştiren h.gülerce halen 3 5 cebini doldurabiliyor.
    Sorsam ihaneti gördüm der.
    Ama ben inanmıyorum.
    Fehmi beyin yazılarını yıllarca zevkle okudum.

  15. Nurdan hanım bu kadar açık deliller varken darbenin FETÖ nün emri ile icra edildiğine dair(darbeden iki üç gün öncesi Adil ve kemal batmaz ın beraber Pensilvanya ya gittikleri FETÖ denen mel’undan darbenin talimatını aldıklarını sağır sultan bile biliyor) halen FETÖ yü savunuyorsun el insaf tamam sayın ERDOĞAN ı sevmeye bilirsin, yaptıklarının yanlış olduğunu düşünebilirsin , oy vermeye bilirsin ama azıcık bir vatan sevgin varsa bu kadar kör ve sağır olamazsın bir de vataolsunnından milletinden yana olduğunu ifade eden cümleler olsun yorumlarında iş mi yani sayın KORU’ yu başka ülke de olsaydın demek yakışıyor mu hiç

      • senin bunları ümite anlatman, senin yazdığın durumun imkansızlığından daha büyük imkansız.
        yandaşlara birşey anlatmanın imkansızlığı ile yarışabilecek bir imkansızlığa ben henüz rastlamadım.

        • Maşallah el öpenleriniz çok olsun, bayram geldi mi, aşağıda da baransu mu neydi karagülle hocanın elini öpüyordu. Hamza’nın eli mi hak ediyor öpülmeyi yoksa ümüt bey mi hakediyor görüşlerinden dolayı? Eğer öyleyse söyliim; hamza bey ümüt beye karşı bi düşünceye sahiptir! Hatta bizim bildiğimiz manada bi düşünce melekesine sahip olup olmadığı da şüphelidir. Kendisi yusuf beyin düşüncesinin imkansızlığına dikkat çekmek istemiş sadece, yani öyle el öpülesi bi durum yok gibi…

  16. 1960’ta gördüm
    1960’a kadar bir hain vardı, CHP. O giderse her şey düzelecekti. 1960’ta ikisi de hainmiş dedik. İkisinden de uzaklaştık. Sonra öğrendik ki ikisi de hain değil birbirinden zavallı imişler. Sermaye bunların baskı içinde böyle davranmalarına sebep oluyor.
    İzmir’e gittiğimde eski bir siyasetçi bunları anlatıyordu. İşte bunu anladıktan sonra siyaseti değiştirdik. Artık hain değil bize mazlum vardı. 1967’de kooperatif kurduk. 1969’da Erbakan’la bağımsız adaylığımızı koyduk. Fehmi Koru’nun babası İzmir’de ilk tanıştığım kişi idi. İzmir Basmane’de kolonya dükkanı vardı. İl meclis üyesiydi. Yeşilay’ın yöneticilerindendi. Akevler’in ilk murakıbıdır. Çocuklarının üçünü de İmam Hatip okullarında okuttu.
    Fehmi Koru yazı yazmaya İzmir’de, Akevler camiasında başladı. Milli Gazete’de yazdı. Yeni Şafak’ta yazdı, Zaman’da yazdı, Star’da yazdı. Gazetecilik okulunu bitirmediği halde İngilizce ve Arapça bilmesinden dolayı ve Akevler’den geldiği için en etkili gazeteci oldu.
    Daima sağcı kaldı ama hiç bir zaman sağın bir ekolüne teslim olmadı. Sağcılığı da karşı tarafla çatışma değil yatıştırma şeklinde oldu. Naci Koru da Dış İşleri Bakanlığı’nın bilgisayar ağını kurdu. Kitaplar yazdı. Ben bilgisayar kullanmayı onun kitaplarından öğrendim. Konsolosluklarda halka hizmette dillere destan oldu. Bakan yardımcılığına yükseldi.
    Sermaye emretti. Basın yayın Fehmi Koru’yu yasakladı. Zaman’dan kovuldu. Hayırlı olmadı mı? Sermaye’ye tavsiye ederim. Varlığını korumak istiyorsa bu tür tekelciliğe son versin. Karşısında kukla muhalefet değil gerçek muhalefet oluşsun. Sermaye yarın varlığını sürdürürse Adil Düzen çalışmaları sebebiyle koruyacaktır.

    • Süleyman hocam ellerinden öperim ama hangi sermaye….? Sermaye, parmağındaki yüzüğünden başka mal varlığı olmayanların elinde bu gün. İstedikleri gibi kullaniyorlar, maaşlı troll alayı bile kurdular. Yoksa senin kastettiğin sermayenin, gidişaattan pek memnun olmadığı ilk fırsatta yurt dışına kaçmasindan belli. Senin anliyacagin sermaye artık çobanların elinde.

  17. Fehmi bey, keşke mesleğinizi dolu dolu icra edebileceğiniz bir ülkede yaşasaydınız, çünkü şu an milletin sizin gibi yazarlara çok ihtiyacı var.
    Bir ülke düşününkü kendisinden olmiyana veya biyat etmeyene yaşam hakkı taninmiyor, tam bir korku filimi gibi.
    Muhafazakar kesime hiç bir dönemde bu kadar tuzak kurulmamş.

    Dün burada Hamza beyin aktardığı sizle yapılan rapirtaji henuz okumadim bir ara okumak istiyorum.
    Fakat o mektup olayını zamanın gazeteciler nasıl sorduklarını tam hatırlamiyorumda T Erdoğan’ın ıslak imzalı mektup aldım dediğinde sizın yüz ifadeleriniz bir anda değışti ve mektup olayını hemen açıkladınz. Onu çok iyi hatırliyorum
    Eğer siz o zaman açıklamasaidiniz, sonraki yillarda rahatlıkla siz ve Zamanın Cumhurbaşkanın epeyce başınız ağırırdi gibime geliyor.
    Sizin oraya neden gitmeniz istendiğıne dair inter sitelerinden birisinde bir yorumcuyu geçen yıllarda gelişn olaylar bayağ şüphelendırmış ve o konuda bir yazı yazmış.
    O yorumcu yazısında size ve 11.C Başkanına o zaman kurulmüş tuzağı sizin o açıklamanız bozduğunu yaziyordu.
    Hatta seneryonun nasíl kurgulandığını geniş bir şekilde anlatiyordu.
    Kopileyip buraya aktaracaktım çekindim yalniz çekinmem sizden değil başka bir sebepten dolayı.
    İnşAllah bu millete tuzak kuranların tuzaği kendilerine geri döner.
    İyi niyetli herkese Alkah kolaylık versin.

    • Nurdan Hn.,

      Maşallah tek sesli bir koronun orkestra şefliğini yapıyorsunuz.

      Bir amaca hizmet ettiğinizi düşünüp bu çabayı sarfediyorsunuz.Ama inanın tüm yazdıklarınız o muhalif olduğunuz kesimin haklılık hanesine yazılıyor.

      Bir de çabalarınızı bu açıdan değerlendirmenizi öneririm.

      • Onun içinmi sizlerin bu kadar ilgisini çekiyor.
        En azindan sizlerinde bildiği yolsuzluklar açiğa çıkmasından korktuğunuz için troller ordusu kurarak hertarafa çöreklendiğiniz ve özelikle Bernar,Hamza, beyler ve diğer bir kaç yorumcular ile birlikte sizlerin attíğınız iftıraları kurduğunuz tuzaklarin açığa çıkacağının yardımcısı olduğumuzun korukusu fena halde sizleri yukarda saydıklarımn yazıları ile birlikte benimde yazdıklarımı oldukça çılgına dönmeniz beni çok mutlu edttiği için vaktim olmamasına rağmen şırf sizlerin ne kadar çaresiz oldüğunuzü göstermek te ayrıca beni mutlu ediyor.
        Yoksa F Koru herşeyi herkesden daha iyi biliyor.
        A Gülü bitirme A pilanı tutmiyacağını anlayınca B pilaninı uygulamaya koydu.
        Çünkü onu en iyi taniyanlardan ondan korkmayan ve şahsi menfaat beklemeyenlerde birisi A Gül diğeride A Şener.
        İşte bunlar sizlerin korkulu ruyası.
        Yoksa B Arıncın damadını kullanarak tehdit etmesi ona seçım kayip ettireceğını anlayınca onun oğlunu millet vekili yaparak bunun öbür ismi rüşvet vererek milletin parası ile satın aldı.
        Daha bunun gibi niceleri var Dünya’nın hepisini rüşvet versede gene çok yakında ortaya çıkacak gerçekler sizleride çılgına çeviriyor, Típkı Saraf gibi. Dünya markası olmaya namzetsiniz. Onun için çıldırırıyorsunuz.
        Ben gayemde zaten sizi çıldırtmak ki ne olduğunuz tamamen ortaya çıksın.

        • Bir kırgınlığa yol açmasını istemem Nurdan Hanım, ama ismimin de geçtiği şu ifadelerinizi gereksiz bulduğumu dile getirmek durumundayım:

          “özelikle Bernar,Hamza, beyler ve diğer bir kaç yorumcular ile birlikte sizlerin attíğınız iftıraları kurduğunuz tuzaklarin açığa çıkacağının yardımcısı olduğumuzun korukusu fena halde sizleri yukarda saydıklarımn yazıları ile birlikte benimde yazdıklarımı oldukça çılgına dönmeniz beni çok mutlu edttiği için. . .”

          Sizden farklı olarak, birilerini çıldırtmak iddiası ve amacıyla yorum yazmıyorum. Muhalif konumundaki yorumcuların bir gurup olarak tasavvur edilmesi ve benim bu gurup içinde düşünülmem beni üzer. Yazdığı yorum metinlerinin dil açısından okunurluğunu önemseyen, kışkırtıcı ya da salt bir iddialar serisini birbiri ardına ekleyip bunun bir yorum olduğu sanısıyla yollama zaafından uzak duran herkesin yorumlarını önemsiyor, zamanım ölçüsünde takip ediyorum. Hiçbirimizin ne desteğe ne de kollanmaya ihtiyacı olmadığını düşünüyorum. Kaldı ki, bir isim dışında, iktidar yanlısı yorumcu arkadaşların bana yönelik iftiralar attığı, tuzaklar kurduğu izleniminiz doğru değil. İktidar taraftarı ya da muhalif, her birimiz kendi becerimizde bir şeyler yazıyoruz; yazdıklarımın kalitesi veya okunurluğu bu kimlikten birisi sayesinde artıyor veya azalıyor değil. Saygılar.

          • Haklısın Bernar…
            Adam, tayfayı koruma içgüdüsüyle hareket ederken; sanki bağımsız kişiliklermiş gibi görüntü veren işbirlikçileri ifşa ediveriyor istemeden değil mi…

          • Yine de gönlün rahat olsun…
            Bizim anlayışımız kıt olduğu için durumu çakmadık…

          • İşte bunu okuyunca bernar bey i gerçekten doğru tanımışım dedim. Hakkaniyetli bu cevap için tebrik ediyorum bernar bey.

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here