Geçmişten bir dizi yazı: 6-7 Eylül’de ne oldu?

6
İstanbul Ekspres'in 6 Eylül 1955 tarihli özel baskısı

Türk siyasi tarihinin en gizemli olaylarındandır ‘6-7 Eylül 1955 olayları’… Kıbrıs’ta tezleri her geçen gün biraz daha kabul görmeye başlamış Türkiye, o gün sokaklara dökülüp azınlıklara ait dükkânlar ve evleri yağmalayan çapulcular yüzünden, haklı olduğu davada haksız hale düşmüştür.

27 Mayıs (1960) ihtilâli sonrasında DP aleyhine esen havada ele alınmak istenmiş, ama dava konusu olması engellenmiştir o olayın.

Yıllar sonra, bir itiraf sayesinde, ‘derin devlet’ diye bildiğimiz yapılanmanın ‘muhteşem bir operasyonu’ olduğu öğrenilene kadar pek tartışılmamıştı olay…

Konu 50. yıldönümünde (2005) gündeme girmişken, ben de tartışmaya 3 yazılık bir dizi ile katılmıştım.

Aşağıda o yazıları sırasıyla sunuyorum:

Unknown-26-7 Eylül’de ne oldu? (1)

Son zamanlarda anı yazanlar arttı. Anılarını yazmasını gönülden dilediğim pek çok kişi var da, biri için neredeyse ‘anı yazması duası’na çıkacağım: Orhan Birgit… Şimdilerde Cumhuriyet gazetesinde yazan Orhan Bey ‘politikacı’ kimliğiyle de tanınıyor. Benim merakla okuyacağım bölümler, bizzat içinde yer aldığı iki önemli olayla ilgili yazacakları…

Orhan Birgit 50. yıldönümü vesilesiyle gündeme fırlayan ‘6-7 Eylül Olayları’ olarak tarihe geçmiş çapulculuk eyleminin önemli isimlerindendi. Olaylar bazı insanları bulur ya, Orhan Birgit‘in adı, aralık ayında 60. yıldönümü kutlanacak ‘Tan Matbaası Baskını’ adlı bir başka çapulculuk eyleminde de geçer. Her iki olayla ilgili yargılanan tek isim, 1965’te milletvekili seçilip 1980’e kadar birkaç kez bakanlık yapmış olan CHP’li politikacıdır…

Bir Yunan tv kanalı Orhan Birgit‘le mülâkat yapmış. Hürriyet‘in haberi şu cümleyle başlıyor: “İstanbul’da 6-7 Eylül 1955’te meydana gelen olayların en önemli teşvikçilerinden olduğu belirtilen ‘Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin ikinci başkanı gazeteci-yazar Orhan Birgit, Yunan MEGA Channel’a verdiği demeçte, ‘Vicdanım rahat. Yanlış hiçbir şey yapmadık. Bu gösterileri yaptıranlar ortaya çıkmadı. Yaptıranlar, herhalde olayların bu kadar büyüyeceğini tahmin etmedi’ dedi.” 

İnsanın belleği zayıf ve seçmeci, geçmişi hatırlarken yanılabiliyor. Orhan Birgit, 6-7 Eylül’de en belirleyici rollerden birini oynamış Kıbrıs Türktür Cemiyeti‘nde (KTC) bir MİT mensubu olduğunu hatırlıyor; ancak ‘hükümetin adamı’ diye andığı Kamil Önal adlı o kişiden başkasını suçlamaya kıyamıyor. Bir de İstanbul Ekspres gazetesinin sahibi Mithat Perin‘den kuşkulanıyor. Olayın bir başka ‘kahramanı’ olan Gökşin Sipahioğlu‘na ise toz kondurmuyor.

“Yunanlılar Selânik’te Atatürk’ün doğduğu evi bombaladı” haberi üzerine İstanbul’da azınlıklara ait olduğunu düşündükleri ev ve işyerlerine kalabalıkların saldırması diye özetlenen 6-7 Eylül olaylarında merkezi rolü oynayanları kaynaklar şöyle sıralıyor: Bombayı koyan kişi bir istihbaratçıydı. ‘Kışkırtma’ amaçlı eylemin duyulmasını o gün ek baskı yapan İstanbul Ekspres gazetesi sağlamıştı. Kalabalıkları İstiklal Caddesi ile azınlıkların yaşadıkları mahallelere sevkeden ise KTC‘ydi…

Selânik’teki eve bomba koyan Oktay Engin Yunanistan’dan kaçırıldı ve sonraları Emniyet’te güvenlik dairesi başkanlığı ile Nevşehir valiliği yaptı. İstanbul Ekspres gazetesinin sahibi Mithat Perin‘di ve konu yıllar sonra gündeme geldiğinde, Sabah‘tan Tayfun Hopalı‘ya olayı kendi cephesinden yansıtacaktı. Okuyalım:

“Gazete, Tan Maatbası’ndaydı. Ben Merkez Han’daydım. Gökşin (Sipahioğlu) bana telefon açtı. Böyle böyle bir haber var dedi. ‘İkinci baskı yapalım’ dedi. ‘Yapmayalım’ dedim. ‘Hava da kötü, elde kalıyor’ dedim. ‘Peki’ dedi. Biraz sonra bayi telefon açtı. Gazetelerin parasını peşin vereceğim dedi. / (..) Fuat Büke.. Başbayi.. Matbaaya girdiğimde 180 bin basılmış bile.. Haberim yok. ‘Kâğıt nereden buldunuz’ dedim. ‘Bulduk’ dediler. Kâğıdımız çok kısıtlıydı. Anormal birşey olduğunu anladım. Gittim rotatifte kâğıdı kestim. ‘Ne yapıyorsun’ dediler. Kâğıdı kestim ama kalıpları kesmek aklıma gelmedi. ‘Bundan sonra basmayın’ dedim. ‘Peki’ dediler. Ben oradan çıktıktan sonra yine bağlamışlar kâğıdı.”

“Kimse masum değil” diye bir söz var; 6-7 Eylül olaylarında da durum farklı değil. Mithat Perin röportajda “Benim haberim yoktu” dediği olaydan bir zamanlar kendine pay çıkartmaya çalışmıştı. Uğur Mumcu, Perin‘in MİT Müsteşarı Fuat Doğu‘ya 1962 sonlarında gönderdiği bir mektubu Yeni Ortam gazetesinde yayımlamıştı (3 Mart 1977). O mektupta, “25 seneyi bulan gazetecilik hayatımda açık veya gizli hiçbir faaliyetten geri durmadığımı herkesten evvel servisin bildiği kanaatindeyim” diye yazmıştı Perin.

Bir ara “MİT’çi gazeteciler” genel başlığı altına giren bir tartışma yürütmüştük, hatırlayanınız çıkacaktır. O tartışmayı başlatan da 6-7 Eylül olayları olmuştu. Dünya gazetesinin sahibi ve yayın yönetmeni Nezih Demirkent‘in bir cümlesiyle başlayan tartışma, geçmişte kalmış Mithat Perin ve Gökşin Sipahioğlu adlarını yeniden gündeme taşıyıvermişti.

Bu, öyle hemen bitiverecek bir konu değil. 50. yıldönümünde 6-7 Eylül her gazetede uzun uzadıya irdeleniyor. Olayın bugünle paralellik arzeden pek çok yönü var; dolayısıyla ben de burada kesmeyeceğim. Bugünü kapatırken okumanızı istediğim ilk elden bir tanıklık var. Gazeteci Fatih Güllapoğlu, çeşitli vesilelerle burada değindiğim ‘Tanksız Topsuz Harekât’ kitabında, ‘Özel Harp Birimi’ kökenli Org. Sabri Yirmibeşoğlu‘yla bir konuşmasını aktarır (s. 104). Okuyalım:

Sabri Yirmibeşoğlu: “-Sonra 6/7 Eylül olaylarını ele alırsak…” / Fatih Güllapoğlu: “-Pardon Paşam, pek anlayamadım. 6/7 Eylül olayları mı?” / SY: “-Tabii…6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı. (Paşa bunları söylerken benden de soğuk terler boşandı) Sorarım size? Bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?” / FG: “-E, evet Paşam !” 

Devamı gelecek.

[Bu yazının linki]

2.

İstanbul Ekspres'in 6 Eylül 1955 tarihli özel baskısı
İstanbul Ekspres’in 6 Eylül 1955 tarihli özel baskısı

6-7 Eylül’de ne oldu? (2)

Bugün sağda-solda meydana gelen kitle olayları size ne düşündürüyor, bilemem, bana 6-7 Eylül olayını düşündürdükleri bir gerçek. O olayın 50. yıldönümü bugünler, bu sebeple de her yerde o günleri hatırlatan bir yayınla karşılaşmanız doğal; ancak, vesile olmasaydı da, bugünkü kitle olaylarına baktıkça 6-7 Eylül’ü düşünürdüm…

Hani Org. Sabri Yirmibeşoğlu‘nun gazeteci Fatih Güllapoğlu‘na, “Muhteşem bir özel harp operasyonuydu” diye tanımladığı olayı… “Atatürk’ün Selânik’teki evi kundaklandı” haberiyle İstanbul’u ayaklandırmıştı o operasyonu planlayanlar; evi kundaklayan da, haberi yazıp yayan da, kitleleri sokağa döken de, bilerek bilmeyerek, operasyonun birer unsuruydu…

Operasyonda bir biçimde adı geçenler sonunda mükâfatlandırıldılar… Yunan polisinin ‘kundakçı’ olarak tutukladığı kişi Türkiye’ye kaçtı ve vali oldu. Haberi yazıp yayanlar hep önemli yerlere geldiler… Gazetesine ikinci baskı yaptırıp o günün imkânsızlığında 200 binin üzerinde basan gazeteci uluslararası bir haber ajansı sahibi oldu; gazetenin sahibi de milletvekili…

Haberi kim yazmıştı peki? Geçen yıl vefat eden Cemile Sara Korle‘nin ardından Hürriyet‘te çıkan haberde şu bilgi yer aldı:

“Eşi Atina’ya atanınca yaptığı, ‘Atatürk’ün evi bombalandı’ haberi Türkiye’yi sarsan 6-7 Eylül olaylarını başlatmıştı. Anadolu Ajansı’nın muhabirliğini de yapan Korle, Atina’da yaptığı haberi şöyle anlatmıştı: ‘Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atıldı haberini veren bendim. Atina’da iken yardımcı olarak Yunan birini tutmuştum. Rumca bilmediğim için bazı konuları o takip ediyordu. Bir gün bana geldi ve ‘Selanik’te Atatürk evinde bomba patladı’ diye haber verdi. Patlayan bomba değildi. Benim de verdiğim haber, gazete kâğıdına sarılmış iki tane dinamit lokumuydu. Kocaman bomba değil. O zamanlar bilmiyorum, her nedense bazı gazeteler büyük manşetlerle verdi. O zaman 6-7 Eylül olayları çıktı. Kıyametler koptu. Yaktılar, yıktılar.”

Gazeteci Sara Korle‘nin eşi Sinan Korle de Birleşmiş Milletler’e protokol müdürü oldu.

Bu tür operasyonlara katılanların başına talih kuşu konduğu belli.

Madem 50 yıl önce olup bitenlerle bugün karşılaşılan olaylar arasında benzerlikler kuruyorum, bu durumda ‘özel harp operasyonu’ olduğu yıllar sonra fâş edilen 6-7 Eylül olayının neden meydana geldiğine de yakından bakmam gerek.

6-7 Eylül, hemen ardından olmasa da, Demokrat Parti iktidarının sonunu getirmede gerekçe olarak kullanılan olaylardandı. Yassıada’da görülen dâvâlardan biri de 6-7 Eylül olayıydı. Özellikle Başbakan Adnan Menderes‘in olayı önceden planladığı kayıtlara geçirilmek istendi. Düşünün ki, sivil iktidar bilmese bile, onları yargılamaya karar verenler, gerçek fâillerin kim olduğunu bilecek durumdaydılar. Çok iyi bildikleri halde, 6-7 Eylül’ü DP kadrosuna mâl etmekte hiç tereddüt etmediler…

Operasyonu planlayıp hayata geçirenler o kadar zahmete neden katlanmışlardı acaba? Cevabı basit: 6 Eylül 1955 Londra’da Kıbrıs üzerine ilk önemli toplantının yapıldığı tarihtir. Fatin Rüştü Zorlu, Kıbrıs’ın geleceğini konuşmak üzere Yunan ve İngiliz dışişleri bakanlarıyla buluşmuştu… Üç ülke arasında Kıbrıs konusunda en mâsumu olan Türkiye toplantının gidişini etkileyebilecek konumdaydı. 6-7 Eylül gününün çapulculuk manzaraları Türkiye’nin uluslararası alandaki hareket alanını daraltıverdi… Üstelik olayda ‘İngiliz parmağı’ da tespit edildi.

DP iktidarının süresi olayla kısaldı, ama Türkiye’nin ağırlığı da azaldı. Kime ne?

Dün olayı ele alırken, Kıbrıs Türktür Cemiyeti‘nin kışkırtıcı rolüne değinmiş, bu arada o cemiyetin 2. başkanı olan bir isim üzerinde durmuştum: Orhan Birgit… Bazıları olağandışılığı üzerine üzerine çeker; Orhan Bey de onlardan galiba… 6-7 Eylül’den on yıl önce (Aralık 1945) meydana gelen ‘Tan Matbaası baskını’ olayında ilk saflarda yine o yer alıyordu çünkü.

Bunu sanki herkes bu bilgilere sahipmiş gibi yazdım; oysa, bazı okurlar okuduğuna inanamadı.

1950’lerde ‘Kıbrıs Türktür Cemiyeti’ yöneticisi olarak dört ay 20 gün hapis yatmış Orhan Birgit‘in adının 1945’te yaşanan Tan Matbaası olayına karıştığı pek çok kaynakta yazılı. En son, 1999 yılında, Server Tanilli kalemine doladı olayı; hem de Orhan Birgit‘in de yazdığı Cumhuriyet gazetesinde…

Okuyalım: “Ertesi gün, İstanbul Üniversitesi bahçesinde toplanan sağcı gençler, başlarında Orhan Birgit ve Ali İhsan Göğüş, ellerinde bayraklarla Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün resimleri, yürüyüşe geçerek gazete önüne gelirler.”

‘Sağcı’ diye anılanlardan Ali İhsan Göğüş de sonraları CHP’den milletvekili ve bakan oldu. İyi mi?

Orhan Birgit ‘sağcı’ ve ‘Tan Matbaası yıkımcısı’ olarak tanımlanmaya şu cümleyle itiraz etti o günlerde: “Benim bu olayla doğrudan ilgim olmadı, mitingin binlerce insanı arasında izleyicisiydim. Yani acemilik günlerinin içinde bir öğrenci. (..) Uzun yaşamım boyunca hiçbir zaman ‘sağcı’ olmadım.”

Orhan Bey‘in ‘acemiliği’ 6-7 Eylül’de de sürmüş olmalı.

[Bu yazının linki]

3.

James Bond: Rusya'dan Sevgilerle...
James Bond: Rusya’dan Sevgilerle…

6-7 Eylül’de ne oldu? (3)

Dizinin son günü bugün ve ben bir şeyi fark ettim: Başlığa rağmen, 6-7 Eylül’de ‘ne’ olduğunu anlatmıyorum aslında, benim üzerinde yoğunlaştığım, olanın ‘neden’ ve ‘nasıl’ olduğu… 1955 yılının o meş’um iki gününde, kışkıtılan yığınların İstanbul’da azınlıklara yönelik çapulculuk eylemlerine giriştikleri bilgisinin okurda olduğu varsayılarak yazılıyor bu Kulis’ler…

İlk gün, kıdemli bir meslektaş arayıp, gazeteci Mithat Perin’in MİT müsteşarı Fuat Doğu’ya gönderdiği 1962 tarihli mektubu ilk yazanın Uğur Mumcu olmadığını söyledi. Mumcu, 3 Mart 1975’te Yeni Ortam’da değinmişti konuya, ama ilk ele alınışı Devrim gazetesinde olmuş (19 Ocak 1971)… Devrim’e mektubu getiren Doğan Tanyer’miş… “Hani, bilirsin ya” diye ekledi o meslektaş…

Elbette bilirim. Doğan Tanyer 1960 dolayında Cumhuriyet Ankara büroda çalışan bir ‘gazeteci’ idi. 27 Mayıs darbesi olduğu gün mesai arkadaşları onun bilinmeyen bir özelliğini keşfettiler: Doğan Tanyer o gün gazeteye ‘yüzbaşı’ üniformasını giyip geldi.

Demek, Tanyer, sonraları hizmetlerini Devrim’e de sunmuş…

Neyse…

6-7 Eylül olayını doktora tezi konusu seçen Dilek Güven’in en keskin tespitlerinden biri, olayda ‘İngiliz parmağı’ bulunduğu… Bu tespitini olayın öncesi ve sonrasında dillendirilen görüşlere ve tepkilere dayandırıyor… Ağustos 1954’te, Atina’daki İngiliz Büyükelçiliği, “Şimdi iyi görünse de, Türk-Yunan ilişkileri küçük bir şok ile bozulacak kadar yüzeyseldir” görüşünü merkeze iletirken “Sözgelimi, Selanik’teki Atatürk evinde meydana gelecek küçük bir tahribat ilişkilerin sonu olur” örneğini vermiş…

İngiliz hassasiyeti işte; her şeyi inceden inceye hesap edemeden duramaz…

Lâfın burasında durup, size, İngilizler’in bu ‘oyunu’ nasıl sahneye koymuş olabilecekleriyle ilgili senaryomu aktarmamı ister misiniz? Yerinizde olsam isterdim.

İsterdim, çünkü en az olayın kendisi kadar heyecanlı ve gizemli bir senaryo bu. Adeta bir ‘James Bond’ filmi gibi…

Aslına bakarsanız, benim senaryomun göbeğinde, ‘James Bond’ filmlerinin üzerine oturduğu romanların yazarı Ian Fleming var… Hatta şöyle de diyebilirim: “6-7 Eylül’de gerçekten ‘İngiliz parmağı’ var idiyse, o parmak, muhtemelen Ian Fleming’in parmağıydı…”

Ian Fleming’in sonradan filme de alınmış James Bond romanlarının en ünlüsü ‘From Russia With Love’ (Rusya’dan sevgilerle) kısmen İstanbul’da geçer. 6-7 Eylül olayından sadece iki yıl sonra (1957) piyasaya çıkan romanda, Tatiana Romanova adlı güzel bir Rus casus, aldığı tâlimatla, James Bond’u öldürmek üzere harekete geçer. Buluşma yeri İstanbul’dur. Tatiana’yı kendisine âşık eder Bond ve birlikte Balkanlar’da dolaşmaya, Rus ajanlarıyla mücadele etmeye başlarlar. Filmin en beğenilen sahneleri İstanbul’da çekilenlerdir…

Fleming’in İstanbul ilgisi esas mesleğinden gelmektedir. Ian Fleming, James Bond romanlarında sergilediği türden bir meslek hayatına sahiptir çünkü; casustur… Kaynaklar, İngiliz casusu Fleming’in, 6 Eylül 1955 günü İstanbul’da bulunduğuna işaret ediyor. Her casusun başka bir ülkede bulunma bahanesi ve kendini gizlediği bir kisvesi vardır. Ian Fleming ‘İnterpol mensubu’ kimliğine bürünmüştür ve İnterpol toplantısı için İstanbul’da bulunmaktadır…

“Benim senaryom” diye söze başladığım için yazdığımın hayal ürünü olduğunu sanmayınız. 1908 doğumlu Ian Fleming, 1939’dan öldüğü 1964’e kadar, İngiliz MI6 (dış istihbarat) örgütünün önemli elemanlarından biriydi. Romanlarında kullandığı James Bond karakterinde kendi hayat öyküsüyle paralellikler bulunduğu bilinir. Fleming gerçekten de 6 Eylül tarihinde İstanbul’daydı ve olayları baştan sona izlemişti.

Bunu nereden mi biliyorum? Sefa Kaplan Hürriyet’te dört yıl önce bu olaya değinmişti oradan biliyorum, bir. İkincisi de, İngiliz Sunday Times gazetesine “İstanbul’da büyük ayaklanma” gözlemini sıcağı sıcağına yazan kişi Fleming’ti. İnterpolcu kisvesiyle geldiği İstanbul’da toplantıyı ektiğini ve yağmalama sırasında Beyoğlu’nda olduğunu hiç inkâr etmemiştir Ian Fleming

İstanbul’da geçen Bond filminde bir de Türk vardır: Darko Kerim… Bir kaynak, Fleming’in tipi romanına taşırken gerçek bir kişiden etkilendiğine işaret eder: Nazım Kalkavan’a… ‘Sosyetik güzel’ diye de bilinen Billur Kalkavan’ın babasıdır Nazım Bey ve Oxford’ta eğitim görmüştür. Romanda ‘MI6’ istihbarat örgütünün İstanbul’daki şefi olarak tasvir edilir Kerim Bey

Rolü Pedro Armanderiz’in üstlendiği Kerim Bey tipi, Bond filmlerinin 1986’da ‘Licensed to Kill’ (Öldürme izni) adıyla çekileninde yeniden canlandırılır; tabii “Kerim Bey’in oğlu” olarak… O rolü de, ilk filmde Kerim Bey’i canlandıran artistin oğlu üstlenir.

6-7 Eylül’de ‘İngiliz parmağı’ var idiyse, olayların başlamasında o sırada farklı bir kimlikle İstanbul’da bulunan ‘MI6 ajanı’ Ian Fleming herhangi bir rol oynamış mıdır?

Bana hoş bir senaryo gibi geliyor… Ya size?

[Bu yazının linki]

ΩΩΩΩ

6 YORUMLAR

  1. 6-7 Eylül 1955 olaylarını planlayanlar bir de suçu (rahmetli) Aziz Nesin’in üzerine atmıştı. Ben de bunu hatırlatmış olayım ve daha sonrası için bir özetle devam edelim.

    1950’li yıllarda Türkiye’de bir toplu iğne üretilemiyordu. Batı (ABD ve Avrupa) Türkiye’ye sanayileşme hedefinde yardımcı olmuyordu. Ancak Sovyetler Birliği, ‘kapitalist olmayan yol’ ideolojisi çerçevesinde Türkiye’ye ağır sanayi tesisleri kurmayı teklif ediyordu. 27 Mayıs 1960 darbesi olmasaydı bir-iki ay sonra Menderes Sovyetler Birliği’ne gidecekti. 1950’li yılların amansız soğuk savaş döneminde bu milli girişim ihtilal ile sonuçlandı ve Menderes ile iki arkadaşı idam edildi.

    Daha sonra S. Demirel, 1965-1971 döneminde Menderes ve Bayar’ın bu amacına ulaştı. Sovyetler Birliği ile anlaşarak Aliağa Petrol Rafinerisi, İskenderun Demir Çelik Fabrikaları ve Seydişehir Aluminyum Fabrikası gibi ağır sanayi tesislerini Türkiye’ye kazandırdı. Bu büyük tesisler üretim sanayisinin yolunu açmış oldu. Ancak Demirel bir kısım Türk solunun da katkılarıyla birlikte iktidardan uzaklaştırıldı (12 Mart 1971 muhtırası).

    1970’li yıllarda Batı kampındaki İtalya ve Türkiye’de ABD karşıtı sol/sosyalist partilerin seçimle iktidara gelme ihtimali vardı. ABD bu durumdaki ülkelerde 1950’lerden itibaren Gladyo denilen gizli teşkilatlar oluşturmuştu. Bunların amacı ‘komünizm ile amansız bir mücadele vermek’ idi. Tabi ki birilerinin bu mücadeleye hakkı vardı fakat öyle yöntemler kullanılıyordu ki bulundukları ülkelere hiç acınmıyor her türlü vahşi yöntem mubah görülüyordu. Türkiye bu şartlarda 12 Eylül 1980 ihtilalini gördü. İhtilal kaçınılmaz olmuştu fakat daha sonra 50 genç adam idam edildi ve konu kapatıldı. Sanki 10 yıl süren anarşi ve terörün sorumluları sadece bunlarmış gibi. Oysa benzer durumdaki İtalya’da ‘temiz eller’ operasyonu ile sorunun üzerine gidildi ve Gladyo’nun başına kadar ulaşıldı (İtalyan Mason pi locasının büyük üstadı çıktı !).

    1990’lı yılların başlarında Sovyetler yıkılınca Gladyo örgütleri işsiz kaldı. ABD onlara bir süre iş vermedi, bunun üzerine mafya tarzı işlere giriştiler ve devlet imkanlarını da kullandıklarından çok zararlar verdiler. PKK ile mücadelede ileriye yönelik ağır sorunlar bırakacak yöntemler kullanılıyordu. Uyuşturucu gelirleri ahlaksızca zenginleşme aracı olmuştu. Uğur Mumcu, Eşref Bitlis ve Gaffar Okan’ın ( ve benzerlerinin) öldürülmeleri tam anlamıyla vatana ihanetti. Kendilerine yeni bir iş de bulmuşlardı : ‘İrtica ile mücadele’. Ancak bu dönem, ‘İrtica bahane hortumlama şahane’ ile sonuçlandı.

    Kısacası Türkiye’nin derin devleti sığdır, yeterince ahlaklı ve güvenilir de değildir. İçlerinde ahlaklı ve güvenilir olanları da vardır ancak onlar azınlıktadır. Türkiye’nin güvenilir bir derin devlet oluşturma çabası ise başarısızlıkla sonuçlan(dırıl)mıştır … Bu konu daha çok uzar ancak benim nihai görüşüm şudur : Bir ülke Fen Bilimleri ve Matematik’te ( Bilim ve Teknoloji ) başarılı olamadığı sürece hiçbir konuda başarılı olamaz. Fen dersinden başarısız olup Batı sınıfına geçilemez.

    Not : 2002’de Ak Parti ile başlayan dönem ise ayrıca değerlendirilmelidir. Zira 2000’li yıllar Dünya için de yeni ve farklı bir dönemdir. Ancak 15 Temmuz’daki ‘baştan başarısız olacak şekilde planlanmış’ garip darbe girişimi dahil bu dönemde yaşanan pek çok olaya, yazının önceki bölümleri kısmen ışık tutabilir.

  2. Kalkavan ailesinin gemileri ile bir dönem kaçakçılık yaptığı herkes tarafından bilinir kalkavan ailesi için yapmış olduğunuz yoruma göre o tarihlerde Türkiyede yapılan bir çok kaçakçılık faaliyetlerinden İngilizlermi sorumlu oluyor, hep abd lilerden kıllanmıştıkta 😐

  3. İngiliz parmağı olsa da yapılanların suçu asla İngilizlere atılamaz. Sonuçta yağmalama aksiyonunu yerine getiren İngilizler değil Türkler’di. Herkes herkesi dolduruşa getirmeye çalışabilir; önemli olan kişinin dolduruşa getirilmeye çalıştığı konuyu bilinç ve vicdan süzgecinden geçirerek hareket etmesidir. Bu ikisi de kişide yoksa o kişi kukla gibi oynatılmaya mahkumdur.

    Bu yorumu yazarken nedense aklıma “üst akıl” konusu geldi. Yıllar boyunca belli bir cemaate mensup ve tek bir kişinin ağzından çıkacak sözle hayatının tüm detaylarını belirleyen, evleneceği insanı o cemaatin uygun gördüğü kişi olarak seçen, çocuklarını o cemaate bağlı okullara gönderen, çoluğunun çocuğunun rızkını “himmet” adı altında hedefi belli olmayan yerlere gönderen insanların devlet kurumlarına sızmalarına izin verildi hatta teşvik edildi. Cemaatin başındaki adamın tek bir sözüyle hayatının neredeyse tamamını şekillendiren adam her zaman bürokratik hiyerarşiye karşı hareket etme riskini beraberinde taşır. Bu riski görmezden gelmeyi “iyi niyet” olarak görmek aslında iyi niyetlilik olur. Böyle bir riski göremeyecek hiçkimse devletin başına geçip senelerce orada kalamaz. Menfaatler çatışıncaya kadar taraflar birbirlerinin sırtlarını kaşıdı. Çatışma günü geldiğinde de güçlü olan kazandı veya kazanmak üzere. Maalesef filler tepişirken olan ezilen çimenlere oldu.

    Konuya girdiğim “üst akıl” mevzusuna geri dönecek olursam; 15 Temmuz’da yapılanları üst akla mâl etmek ve kandırıldığını beyan etmek file de yakışmaz, çimenlere de büyük saygısızlık olur. Ancak siyaset böyle bir şey işte, alıcısı olduğu sürece her türlü yalan kolaylıkla satılabiliyor. 1955’ten bu yana da pek bir şey değişmemiş gibi görülüyor, aradan geçen 61 yıldan sonra hala “üst akıl” bu ülkeyi bu kadar kolay karıştırabiliyorsa ve buna zemin hazırlayanlar kandırıldıklarını söylediğinde bu söyleme inanılıyorsa 61 yılda çok fazla yol alamamışız demektir.

YORUM YAP